Azınlık:
Kendimi evimde hissettiğim roman
“Ölümcül hastalığını öğrenince, 'başkalarının eserleriyle uğraşmak yerine', kalan ömrünü 'hayatta ilk kez kendisi için yazarak' geçirmek isteyen editör Edi’nin her yanıyla azınlık yaşamı olan bu romanı editörlükle çeviri dünyasının romanı olarak da okudum. Azınlık, kapalı Yahudi dünyasını biraz araladığı, hatta eleştirel bir gözle ele aldığı için de önemli.”
İshak Reyna
Geçen yıl anneannem, birkaç gün önce de dedem öldü. İkisinin de toprağa verilişini gördüm. Çocukluğumda, ablam dediğim kuzinimin (halamın kızının) ölümünden sonra beni etkileyen ölümlerden oldu büyükannemle büyükbabamın ölümü. Birkaç gün önce, dedem gömülürken duyumsadım ölümün yabancılığını.
Ölümü o güne dek hiç mi hiç önemsememiştim. Benim için ölüm, doğmak gibi bir olaydı. Doğarsın, yaşarsın, ölürsün. Doğumumu nasıl bilmiyorsam, ölümümü de öyle bilmeyeceğim işte. Doğumumla açılan defter kapanacak – o kadar… Yine de ölümü önemseyip önemsemediğimi bilmiyorum ama ölümün bu kez bana seslendiğini duydum. Ölümlü olduğumu kuşkusuz bilsem de ölümü yaşamayacağımı, “ben varken ölümün olmayacağını” biliyorum. Bu biliş kandırmıyor beni. Hayır, ölümden yine korkmadığımı sanıyorum (korkum, kafamdakileri yazamadan ölmek), neden korkayım; dedemin ölümü, sorunun başka (gerçek?) yanını gösterdi bana: Yakınının, başkasının ölümü. Dün yaşayan birinin, bugün “ansızın” ölmesi.
Bu düşünceler ya da savruluşlarda gördüğüm, ölümün benim için en büyük azınlık olmasıydı. Azınlık durumu içinde de azınlıklar olduğunu, azınlıklar içine de hiyerarşinin gireceğini bildiğimden, ölümün bendeki yerinin azınlığın da azınlığında kaldığını gördüm.
Buraya dek yazdıklarımın İshak Reyna’nın yeni yayımlanan romanı Azınlık’la ilgisi ne? Doğrudan bir ilgisi olmasa da dolaylı yoldan kurulabileceğini sanıyorum. Bu romanla ilgili yazıyı geçen hafta içinde yazacakken, dedemin ölümü girdi araya. Bu ölüm yine anneannemin ölümünü anımsattı bana. Romanın başkişisi Edi’nin anneannesiyle ilişkisini düşündüm bir kez daha. Bizimkine geçtim oradan. Anneannemle ilişkimizin onunkiler kadar içli dışlı olmadığını bilmekle birlikte…
Romanı okuduğumda beni asıl ürküten yer, annemi yitirme korkusu bende patolojik kertede olduğundan, Edi’nin annesiyle ilişkisi ve sonunda onu yitirmesiydi. (“… annem için masaya kahvaltı tabağı koymayınca fark ettim artık bu evde yalnız olduğumu.” s. 293) Hiç istemediğim halde bu yazımda ölümün sözünü etmemin nedeni bu. Benim için azınlık “statüsünde” olan ölümün birkaç gün önce yakınıma uğraması, bendeki patolojiyi kaşıyıp durdu. Çok içten yazılmış bu romanın içtenliğine sığınarak içimi döktüm. Bu durumum –yine geçici olarak– geçecek ama romanın güzelliği baki kalacak…
Üç günüm İshak Reyna’nın Azınlık – Bir Hal Tercümesi romanını okumakla geçti.
Azınlık – Bir Hal Tercümesi
Doğan Kitap
Şubat 2023
312 s.
Çok sevdim bu romanı. Kendimi evimde hissettim. Birkaç nedenle: Romanın başkişisi çevirmen ve çeviri editörü Edi gibi benim yaşamım da kitaplarla geçti, geçiyor. Ben de onun gibi yıllarca kitap okudum anneme (kardeşime de). Babayla ilişkimiz de benzer (Edi’ninki daha uzun sürmüş bir tek). İkimiz de anneannelerimizin “özel dilinden” etkilenmişiz (onun anneannesi Ladino/Yahudice, benim anneannem Türkçe içinde “yaratmışlardı” bu dili). Oralarda yaşamasam da tanıdığım, bildiğim yerlerde (ki, hepi topu birkaç kilometre) geçiyor Edi’nin yaşamı.
Gülümseyerek okuduğum yerler de oldu, ağlayarak okuduğum yerler de. Edi’nin özellikle yayıncılık işinde başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. İşiyle birlikte yaşamını da düşününce, onun yaşamını “talihsiz serüvenler dizisi” diye nitelediğim de oldu. Bu yaşamın da yabancısı değilim; önemli olan –romanın sonlarına doğru görüleceği gibi– yaşamı karşılama, kabullenme, savunma biçimi ile gücü (“sonuçsuz” olsa da).
Yaşamı kitaplarla geçen birinin yalnız olduğunu sanmıyorum. İnsansızlık değil ki bu yalnızlık olsun. Yine de böyle yaşayan kişinin de –ama geçici ama kalıcı– gün gelip yalnızlığını acıyla duyabileceği olasılığını da yabana atmıyorum. Azınlık’ta beni etkileyen, biraz da gözlerimi nemlendiren yerlerden biri, Edi’nin anneannesinin ölümünden sonra kendi ölümünü düşünmesi ve annesini de yitirdikten sonra –evlenmediği için– sıra kendine geldiğinde şu soruyu sormasıydı: “Ya ben öldüğümde beni kim, nereye gömecekti?” (s. 198) Zamanla uğursuz hastalığı da çıkınca ortaya, şunu düşünür Edi:
Kendi cenazemin nereye gömüleceği konusunu da galiba yeniden o hastane bankında düşündüm. Aileden kimsenin yanına gömülmek istemiyordum, yeni ve yalnız bir mezarsa insana biraz fazlaca hüzün hissettiriyordu. Belki de en iyisi cenazemi gerçekten kadavra olarak bağışlamaktı. (s. 292)
Yaşamı kitaplarla geçen birinin yaşamasız olduğunu da sanmıyorum. Edi öyle düşünmüyor oysa. Çevirilerini yaptığı gençlik romanları için düşünürken, işe kendini de katıyor:
Kim bilir, belki de liseli kızlar ya da kırkını devirmiş yaşamasız çevirmen erkekler kadar, evliliğinde hayal kırıklığına uğramış yetmiş küsurluk kadınlara da duygusal olarak iyi geliyordu bu gençlik romanları. (s. 186)
Sanmıyorum dedim ama benimki sanı yerine umut da olabilir. Hayır, katılmıyorum Edi’ye. Teslim olmayacağım.
Azınlık romanının sevdiğim yanlarının başında dili geliyor. Deneyimli bir yazar, editör olan İshak Reyna’nın Türkçesinin güzelliğine şaşıracaksınız. Bu safça cümleyi, Azınlık’ın sevdiğim bir başka yanının sözünü etmek için yazdım: Tüm iyi romanlar gibi, çoklu okumalara açık bir yapıt bu. Örneğin, genelde Yahudilik, özelde de Türk Yahudiliği ya da Türkiye’de Yahudi olmakla ilgili de okunabilir. Şimdi o cümleyi neden yazdığımı anlatmaya çalışayım.
Ülkemizde, mürekkep yalamışlar da dahil, gayrimüslim kişiler hakkında doğru düzgün bilgisi olanlar az ne yazık ki… Kimsenin neyi bilip bilmeyeceğine, neyi ne kadar bilip bileceğine karışılamazsa da, kişinin yolu bir gün gayrimüslim kişilerle kesişecekse bir şeyler öğrenmesi gerektiğini düşünürüm. Hele gazetecilerin, yazarların bu konuda yazdığını düşününce… Sözgelimi, Türkiye’de çoğunluğu oluşturan Ortodoks Hıristiyan inancından birini, yabancı sinemalarda çoğunlukla Hıristiyanlığın bu mezhebi gösterildiği için Katolik sanmak ve yazıp konuşurken yanılmak gibi. Yahudiliğin durumu –İslamlık ile Hıristiyanlık gibi açık olmadığından olacak– daha da vahim. Tanık olduğum birçok olaydan birini anayım: Bir edebiyat dergisinde, adıyla soyadı yabancı izlenimi veren, ayrıca şairliği, çevirmenliği, denemeciliği, eylemciliği ile de tanınan bir Türk Yahudisinin öyküsü yayımlanmıştı. Öyküyü sevmiş, edebiyat zevkimizin benzeştiği, iyi okuyan, iyi de editör olan bir arkadaşıma önermiştim. Derginin o sayısını o da almış. Mutlaka okuyacağını, ama alışkanlığı gereği önce Türk yazarları okuduğunu söylemişti. Ben bu eksikliğin tek yanlı olduğunu savunmuyorum. Bunda, Azınlık romanında da geçtiği gibi, kapalı bir toplum olan (olmak zorunda kalan, diye de okunabilir) Türk Yahudilerinin de etkisi var. (“Türk Yahudisi” demem kimilerine aykırı, hatta mantıksız gelebilir ama değildir. Bununla, Yahudi olan Karay Türklerini değil, Türkiye’deki Yahudileri kastediyorum. “Türkiye Yahudisi” de denebilir kuşkusuz ama ben Türk Yahudisi demeyi yeğliyorum. Türk, bir ırk adı olmasının yanında, bir üst kimliktir. Ayrıca, Türkiye Hahambaşılığı Vakfı’nın internet sitesinin adı da budur.)
Bir örnek de başka bir Türk Yahudisi, karikatürist, mizahçı, yazar İzel Rozental’den vereyim. Sevgili İzel Rozental’in yakın zaman önce yayımlanan harika kitabı Benim Karikatürlü Evrenim adlı çok ilginç nehir söyleşide (Kırmızı Kedi Yayınevi), ünlü karikatürcü Semih Balcıoğlu’nun Rozental için yazdığı yazıdan söz eden yer:
Rozental
Semih Bey benim için güzel övgülerle başlıyor, bir karikatür hastası, hatta manyağı (!) olduğumu söylüyor, ardından da çizgimle, karikatürümle ilgili samimi eleştiri ve öğütlerle yazıyı sonlandırıyordu. Fakat arada öyle bir küçük paragraf vardı ki, gel de çarpılma! Aynen şöyle yazmıştı Semih Balcıoğlu: “Türk karikatüründeki tembelliği görünce, İzel’i bir kez daha takdir ediyorum. Bizim karikatürcüler İzel’in dörtte biri kadar çalışsalar, neler olmaz neler…” Hadi bakalım, buyur buradan yak! Üstadın ‘bizim karikatürcüler’ diye tanımladıkları tabii ki Türk karikatürcüler. Peki ama bu durumda ben ‘kimlerden’ oluyorum? (s. 95)
Ben ne arkadaşımın kötü niyetli olduğunu sanıyorum ne de Semih Balcıoğlu’nun ; ya ikisinin de dalgınlığına denk geldi ya da ikisi de bu konuda bilgisizdi. Bu bilgisizliğin nedenini yukarıya yazmıştım. İshak Reyna, Mario Levi gibi Türk Yahudilerinin Türkçesinin güzelliklerine şaşıranlar olursa, hiç şaşırmayacağım için yazdım o cümlemi.
Azınlık, bu kapalı Yahudi dünyasını biraz araladığı, hatta eleştirel bir gözle ele aldığı için de önemli. Örneğin:
Yahudilik, soyun kadınlardan geçtiğini kabul ettiğinden anneliği kutsasa ve son yıllarda kızlara yapılan dinen erişkinliğe geçiş (Bat-Mitzva) törenleri artsa da, aykırı uygulamalar dışında erkekleri kayıran bir dindir ve dinî bir ayinin, duanın icra edilebilmesi için Bar-Mitzvasını yapmış on erkeğe (Minyan –OÜ) ihtiyaç vardır.[1] (s. 24)
Ölümcül hastalığını öğrenince, “başkalarının eserleriyle uğraşmak yerine” (s. 12), kalan ömrünü “hayatta ilk kez kendisi için yazarak” geçirmek isteyen (s. 300) editör Edi’nin her yanıyla azınlık yaşamı olan bu romanı bir editörün, bir çevirmenin (ya da editörlükle çeviri dünyasının) romanı olarak da okudum. Okuyup okumadığım, bilip bilmediğim kitaplar; tanıyıp tanımadığım, hatta Doğan Hızlan, Sevin Okyay, Murat Yalçın gibi çok yakından tanıyıp arkadaşlık ettiğim kişiler; bir zamanlar yazdığım Şalom gazetesi de var bu romanda. Bu yönüyle yayıncılığın, kitapların, romanların romanı diye de okunabilir Azınlık.
Yine de beni en çok etkileyen yerler, Edi’nin çocukluğundan, ilk çevirilerini yaptığı gençlik yıllarının başına kadar olan bölümler oldu (26. bölüme kadar, diyeyim).
(Bitirirken bir not: Arka kapak yazısının bu romanı tam yansıtmadığını, romanın dağılımını –ya da örgünün ilmeklerini– iyi veremediğini düşünüyorum.)
Azınlıkların ülkemizdeki ve dünyamızdaki sorunlarını göz ardı etmek, romanda bunu da (“azınlık olma” durumunu) gördüğüm ruh halini örtmek istediğim sanılmasın ama salt Yahudi olarak azınlık değil o; benim gibi çoğunluğun okuduğu kitapları okumayan, dinlediği müziği dinlemeyen bir kültürel azınlık olarak da birçok ortak yönümüz var Edi’yle. Ayrıca bu romanı böyle okumanın zorunlu olduğunu düşünüyorum. Azınlık olgusuyla durumu, Azınlık romanında, geniş anlamıyla ele alınmış çünkü.
Uzun zamandır okuduğum en benden, en candan romandı Azınlık. İshak Reyna’nın kalemine, eline sağlık...
[1] Bar-Mitzva: 13 yaşını dolduran ve Mitsvot’un yükümlüsü erkek. Bat-Mitzva: 12 yaşını doldurmuş ve “emirlerin kızı”. Dinde yeri olmayan ve 19. yüzyılın ortalarından beri uygulanan bir ritüel. Minyan: 10 erkekten oluşan dinî cemaat. Kaynak: Yahudilik Ansiklopedisi, Yusuf Besalel, Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın A.Ş.
Önceki Yazı
Pandemiyi içeriden ve içten anlatmak
“Meral Saklıyan, uzun süre yoğun bakım hekimi olarak virüsle mücadele ettikten sonra virüse yakalanmış, hastalığı da oldukça ağır geçirmiş. Dolayısıyla doktor ile hasta arasındaki sınırın nasıl ortadan kalktığına dair de bir anlatı bu kitap. Her iki konumu da çok içeriden ve çok içten anlatıyor Saklıyan.”
Sonraki Yazı
Strout'un unutulmaz karakteri:
Oh Olive!
“Edebiyat iyi düşünülmüş bir hikâyeden çok daha fazlasıdır. Bir karakterden girip hep Olive’den çıkan, sıçramalara rağmen aklımızı hiç karıştırmadan geniş bir zaman dilimine yayılan, birbirinden alakasız gibi görünen 13 bölümü etle kemik gibi iç içe dolayan bir kurguyu bir dizi neresinden tutup bu derinlikle verebilir?”