Neoliberalizmi nasıl bilirdiniz?
“Başta ABD olmak üzere liberal Batı düşünce dünyası ve medyasında neoliberalizmin sonu ilan edilirken, neoliberalizmin veya topyekûn kapitalizmin derinlikli bir sorgulamasının önünde şimdi yeni bir duvar örülüyor.”
Güney Londra'daki Neoliberalizm müzesi.
Bizde ‘ortodoks ekonomik politikalara dönüş’ü çözüm reçetesi olarak görenlerin ortodoks ekonomiden kastettiği yanılmıyorsam neoliberal ekonomik politikalar. Aslında yakın zamana kadar AKP o politikaları izliyordu, o ekonomik politikaların en parlak uygulayıcıları da şimdilerde çok muteber ekonomi yöneticileri olarak görülen Ali Babacan ve Mehmet Şimşek’ti. Bizde durum bu ama şimdilerde bu ortodoks modelin modası geçti, hatta iflası ilan ediliyor. Yok, kapitalizmi soldan eleştirenler tarafından değil, tam tersine, en çok da vakti zamanında koyu savunucuları olanlar tarafından.
Doksanlı yıllardan itibaren uzunca bir zaman neoliberalizme laf eden modası geçmiş veya marjinal sayılırken, son on yıldır, liberal Batı düşünce ve medya dünyasında neoliberalizm eleştirileri dolaşıma girmeye başladı. 2008 finans krizinin bu yönde etkili olduğunu hatırlatmaya gerek yok. Thomas Piketty’nin 2013’te yayınladığı Yirmibirinci Yüzyılda Kapital başlıklı kitabı bu çerçevede en popüler referans haline gelmişti. Gerçi daha önce, ultra zenginlerin kendini hayır hasenata (philontrophy) adamasının moda olması, ‘şirket sorumluluğu’ (corporate responsibility) gibi kavramların dolaşıma girmesi, neo-liberal sermaye güzellemesinin boş bıraktığı sosyal hizmetler ve çevre tahribatı gibi alanları doldurmayı amaçlıyordu. Ama çok yakın zamana kadar sosyal sorunları çözecek olanın da sermaye olacağı (Rebecca Henderson, Reimagining Capitalism: How Business Can Save the World, Penguin, 2020), yüksek teknolojinin özgürlüklerin yeni teminatı olduğu gibi tezler hâkimiyetini korudu. Covid-19 krizi bir kez daha neoliberalizmin sorgulanmasına neden olduysa da, liberal çevrede dişe dokunur bir söylem değişikliği olmadı.
Covid’den önce, Donald Trump’ın 2016’da başkan seçilmesinin tesirlerini de unutmuş olmayalım. 2010’lardan itibaren dünyada popülist rejimlerin yükselişi Batı dışı dünyanın şaşırtıcı olmayan bir savrulması olarak görülürken, ABD’de popülizmin iktidara gelmesi liberal çevrede tam bir şok etkisi yarattı. Trump’ın beyaz yoksul kesimin desteğini almış olması, liberallerin adayları Hillary Clinton’un ‘zavallılar’ dediği beyaz ‘dışlanmışları’ hatırlamasına sebep oldu. Amerikan liberalleri beyaz olmayan dışlanmışları, kimlik politikaları üzerinden ‘çantada keklik’ olarak saydıkları için, işsizlik, yoksulluk gibi konularla ilgilenmeye ihtiyaç duymuyorlardı. Sonuçta Trump’ın zaferi liberallerin sosyal meselelerle daha fazla ilgilenmek gerektiğini hatırlamaları açısından ciddi bir eşik oluşturdu.
Hal böyle iken asıl bardağı taşıran son damla, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ile ABD’nin yeni bir küresel soğuk savaş başlatması oldu. Zaten 2008 finans krizinden sonra dikiş tutmayan neo-liberal ekonomik politikalar, adı konmasa da fiiliyatta başlayan Rusya-ABD savaşı koşullarında altüst oldu. Sadece Rusya’ya ekonomik yaptırımların sonucu olan enerji krizi nedeniyle değil, geçmişin neo-liberal ezberlerinin savaş konsepti içinde ters dönmesi ile ‘paradigma’ iflas etti. Küreselleşme ve ekonomiye devlet müdahalesi tabu olmaktan çıktı. Aslında, asıl büyük tehdit olarak görülen Çin’e karşı ekonomik savaş daha önce başlamıştı, ancak Rusya’ya karşı ağır yaptırımlar, ekonomiye doğrudan siyasi müdahalenin ve korumacı ekonomik tedbirlerin meşrulaştırılması açısından çok önemli bir rol oynadı. ‘Liberal demokrasilerin otoriter rejimlere karşı mücadelesi’ iddiası, tüm eski ezberlerin alaşağı edilmesinin gerekçesi sayıldı. Diğer taraftan, ilk bakışta fosil enerji kaynaklarına karşı çevreci alternatiflerin önemi daha da öne çıktı gibi görünse ve gösterilse de, Alman Yeşiller Partisi’nin nükleer enerji santrallerine itirazını geri çekmesi gibi çarpıcı bir örneğin de gösterdiği gibi, ‘düşman’la (Putin/Rusya) mücadele bahanesi tüm ezberlerin bozulmasını meşrulaştırdı.
Bu ortamda neo-liberal ekonomik modelin iflas ettiği de açıkça ilan edilebilir oldu. Daha doğrusu, liberal Batı dünyasında bu iflası ilan etmeyen kalmadı. Bu çerçevede, son bir yıl içinde yayınlanan iki kitaba dikkatinizi çekmek istedim. Bunların birincisi, “Neo-liberal Düzenin Yükseliş ve Çöküşü” (The Rise and Fall of the Neoliberal Order –America and the World in the Free Market Era, Oxford University Press, 2022) liberal sol diyebileceğimiz çevreden saygın bir akademisyen olan Gary Gerstle tarafından yayınlanan ağırbaşlı bir değerlendirme.
Gerstle daha önce 1930-1980 arasında Yeni Düzen (New Deal) siyasetlerinin yükseliş ve çöküşü üzerine de bir kitap yazmıştı. Yeni kitabında bir yandan Birinci Dünya Savaşı öncesi ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD ve Batı Avrupa’da kapitalizmin yıkıcı toplumsal etkilerini dengelemek üzere izlenen kamucu siyasetleri hatırlatıyor, diğer yandan bu politikaların kesintiye uğradığı dönemlerde neoliberalizmin devreye girmesinin tarih ve koşullarını irdeliyor. Birinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan büyük ekonomik kriz ortamında, ABD’de otuzlu yıllarda Roosevelt’in uyguladığı ‘New Deal’ siyaseti ve kapitalist dünyada Keynesci ekonomi yaklaşımının yükselmesi, Marksist yorumcular tarafından kapitalizmin krizlerinin derinleşmesinin reformcu siyasetlerle önlenmesi tedbirleri olarak değerlendirilir. Gerstle, İkinci Dünya Savaşı sonrası, özellikle Batı Avrupa’da yaşanan ekonomik yıkımın da benzer biçimde ‘sosyal devlet’ (welfare state) siyasetiyle aşıldığını hatırlatıyor. Bu sürecin yetmişli yıllarda yaşanan ekonomik krizden sonra yerini neo-liberal modele dönüşe bırakması ile neoliberalizmin özellikle seksenli yıllardan itibaren neo-liberal düzene (neoliberal order) dönüşmesinin tarihçesini çıkarıyor. Bu düzenin bir yandan muhafazakâr, diğer yandan liberal sol iktidarlar (ABD’de Clinton-Obama, İngiltere’de Blair dönemleri) ile benzer şekilde sürdüğüne işaret ediyor.
Geldiğimiz noktada, neo-liberal düzenin sonunun geldiğini ancak henüz New Deal veya Keynesci yaklaşımlara benzer bir yönelişe geçilmediğini tespit ediyor. Ancak kısa süre öncesine kadar itiraz kaldırmayan serbest piyasa ekonomik modeline karşı artık korumacı ekonomik siyasetlerin genel kabul gördüğüne işaret ediyor. Gerstle, ABD’de ekonomiye devlet müdahelesi ve korumacı modelin Ukrayna işgali sonrasında dolaşıma giren ‘savaş koşulları’ söylemiyle meşrulaştığından söz etmiyor. Aslında, neo-liberal ekonomik model veya dünya düzeninin yarattığı kriz ve toplumsal tepkilere işaret etmekle birlikte, bu modelin iflasını derinden sorgulamaya da girişmiyor. Kitabını, başarılı olması ihtimali kesin olmamakla beraber Biden yönetiminin Franklin Roosevelt’in reformlarına benzer bir çözüme yöneldiğini belirterek bitiriyor. Tabii halihazırda neo-liberal ekonomik modelin iflası genel kabul görse de, bu iflasın gerekçesinin Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin yarattığı koşullar olarak tanımlanmasına değinmiyor. Oysa gerekçenin nasıl tanımlandığı önemli, çünkü neoliberalizmin yarattığı krizi derinlemesine kavramak ve sorgulamak önemli. ‘New Deal’ ve Keynesci kamuculuğun sınırları, Gerstle’ın çizdiği tablo içinde de görülürken, bu yönde bir ekonomi politik yönelişin geleceğinin derde deva olup olmayacağının hesaba katılması gerekiyor. Ayrıca mesele zaten liberal ekonomik modelin sadece piyasa mekanizması ile ayakta duramayacağı ve devlet müdahalesine gerek duyduğu ve bunun tarihsel arka planı değil. Tarihi boyunca liberal ekonomik model, sermayeye altyapı inşa etmek ve korumak üzere yapılmış müdahaleye dayanmıştı. Bunun küçük ama son sembolik örneği, batan Silikon Vadisi Bankası’ndaki hesapların teminat altına alınması. Diğer taraftan, kamucu reformların çıkış noktası, emek sınıfının komünizme savrulmasını veya sendikacılığın devrimciliğe dönüşmesini engellemekti. Nitekim neoliberalizmin 1980’lerden itibaren alıp başını gitmesi, bu tehditlerin büyük ölçüde ortadan kalkmasından sonra oldu.
Kapitalizmin liberal savunusu, başından beri serbest piyasaya toplumsal eşitlik ve kamuculuk adına devlet müdahalesi olduğunu ileri sürse de, aslında liberal ekonomik modelin devlet müdahalesi olmaksızın ayakta kalamayacağı uzun zamandır, özellikle yeni Keynesci liberaller tarafından kabul gören bir gerçek. Karl Polanyi’nin kapitalizmin yükselişinin devlet müdahalesi ile mümkün olduğunu vurguladığı ünlü çalışması Büyük Dönüşüm (The Great Transformation The Political and Economic Origins of Our Time, 1944) kitabının 2001 basımının (Beacon Press) önsözünü, aynı yıl Nobel Ekonomi Ödülü alan Joseph E. Stiglitz’in yazması bu çerçevede görülebilir. Gary Gerstle’ın son kitabını bu çizginin devamı olarak görmek mümkün.
Neoliberalizmin krizinin ötesinde, ‘demokratik kapitalizm’in krizi üzerine en taze kitap ise, Financial Times gazetesi kıdemli yazarı Martin Wolf imzalı “Demokratik Kapitalizmin Krizleri” (The Crisis of Democratic Capitalism, Penguin, 2023). Wolf da kitabına, dünyanın gidişatı dolayısı ile değerlerini değil ama görüşlerini değiştirdiğini söyleyerek başlıyor. O da işin başında, geçen kırk yıl içinde yaşananların Polanyi’yi haklı çıkardığına işaret ediyor. Wolf neoliberalizm tabirini kullanmıyor, serbest piyasa ekonomisi ve demokrasi bileşkesi olarak ‘demokratik kapitalizmin krizi’nden söz ediyor. Diğer bir deyişle, Marksistlerin tabiri ile ‘burjuva demokrasisi’nin krizinden söz ediyor, ama bu kavrama sahip çıkmak adına yola çıkıyor. Batı demokrasilerinde popülist dalga ve Batı dışında otoriter rejimlerin yükseldiği dönemde, onu asıl ilgilendiren başta ‘en önemli demokrasi’ dediği ABD ve Batı demokrasilerinin çıkmaza girmiş olması. Kitap boyunca, popülist dalganın, farklı boyutları olmakla birlikte asıl nedeninin ekonomik olduğunu vurguluyor. Ekonomik derken soldan değil, sağdan toplumsal eşitsizlik, dışlanmışlık sorunlarına işaret ediyor. Sağ liberalizm eleştirileri gibi, olanların tümünden ‘liberal kültürel yabancılaşma’yı (veya woke culture) sorumlu tutmuyor. Onun yerine kapitalizmi, serbest piyasa ekonomisini kötüye kullananları ve yönetici seçkinleri sorumlu olarak görüyor. Ona göre, özellikle ABD’de kapitalizm dar bir çevrenin iktidarına (plutokrasiye), büyük şirketlerin tekelciliğine savrulmuş vaziyette ve asıl sorun bu. ‘Liberal olmayan demokrasiler’ (illiberal democracies) tanımına karşı, Yascha Mounk’a referansla ‘demokratik olmayan liberalizm’in (undemocratic liberalism) yükselmesini sorun olarak tanımlıyor.
Wolf bunları söylerken, çözümün kapitalizmin demokrasiden uzaklaşmasının önüne geçmek olduğuna işaret ediyor. Liberalizm ve demokrasi veya demokrasinin iki ana iddiası olan özgürlük ve eşitlik kavramları arasındaki gerilime ilişkin kadim tartışmalara hiç değinmiyor. Kapitalist demokrasilerin ‘vatandaşlık’ kavramını unuttuğundan söz ederken de benzer bir şekilde, doksanlı yıllarda tekrar gündeme gelmiş olan ‘demokrasi ve cumhuriyet’ ilişkisi tartışmasından söz etmiyor. Wolf’a göre konu basit; ekonomik, toplumsal, siyasal krizin serbest piyasa ekonomisinin mantığından kaynaklanan bir yanı yok; sorun sorumsuz, bencil, açgözlü kapitalistler, siyasi kadrolar ve ehliyetsiz seçkinler. O nedenle, sorumluluk, diğerkâmlık ve feraset gibi kadim değerleri hatırlamak yeterli. Ona göre, son kırk yılın çöküş hikâyesinin nedeni seçkinlerin başarısızlığı (‘elite failure’). Franklin Roosevelt’in tarihî rolüne işaret eden çözüm önerisi, seçkinlerin merkezî rol oynadığı bir reform süreci. Başlığı bu denli iddialı kitabın ana fikri bu…
Kısacası, başta ABD olmak üzere liberal Batı düşünce dünyası ve medyasında neoliberalizmin sonu ilan edilirken, neoliberalizmin veya topyekûn kapitalizmin derinlikli bir sorgulamasının önünde şimdi yeni bir duvar örülüyor.
Birincisi, ‘liberal demokrasilerin otoriter rejimler ile mücadelesi’ adı altında, savaş, çatışmacı siyasetler ve militarizm meşrulaştırılıyor. Soğuk Savaş’ın sonu ve dünyanın liberal ekonominin alanı haline gelmesi veya diğer bir deyişle küreselleşme ile demokrasi ve barışın öne çıkacağı iddiasının aslında başından beri ABD’nin küresel hegemonyasından başka bir şey olmadığı unutuluyor, unutturuluyor. Oysa olay, başta Çin’in ekonomik büyümesi ve Rusya’nın kendini toparlaması ile bu tek kutuplu hegemonyanın tehdit altına girdiği anda, aslında hiç bitmemiş olan küresel güç kapışmasının iyice ortaya çıkmasından ibaret. Kapitalizm veya serbest piyasa ekonomisinin küresel hâkimiyet ve onun militer yapısı olmaksızın ayakta kalmasının mümkün olmadığı bir kez daha görülmüş oluyor. Söz konusu olan demokratik kapitalist blok ile otoriter kapitalist bloğun karşı karşıya gelmiş olması bile değil, düpedüz hegemonya mücadelesi.
İkincisi, özellikle ABD’de popülist otoriter siyasetin önlenemez yükselişi neo-liberal düzenin doğrudan sonucu iken, bir anomali olarak görülmek suretiyle, neo-liberal düzen toptan ve derinlemesine bir sorgulama konusu olmaktan çıkarılıyor.
Neoliberalizmin veya demokratik kapitalizmin eleştirisi adına dolaşıma giren söylemlerin çoğu, aslında neoliberalizmin krizinin yıkıp döktüklerinin ardından saha temizliği yapmış oluyor. Hadi hep birlikte sosyalist devrim yapalım demiyorum, ama mevcut dünya düzenini doğru dürüst sorgulamamak her alanda çok ciddi kafa karışıklığı yaratıyor. En kötüsü du şu: Mevcut dünya düzeninin yarattığı sorunların muhataplarının itirazları, sol kapitalizm eleştirileri mecrasının yokluğunda, otoriter sağ popülist siyasetlerini besliyor.
Önceki Yazı
Haftanın kitapları – 16
K24'te haftanın vitrini: Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevleri tarafından bize gönderilen, dikkatimizi çeken; okumak ve üzerine yazı yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar...
Sonraki Yazı
Pandemiyi içeriden ve içten anlatmak
“Meral Saklıyan, uzun süre yoğun bakım hekimi olarak virüsle mücadele ettikten sonra virüse yakalanmış, hastalığı da oldukça ağır geçirmiş. Dolayısıyla doktor ile hasta arasındaki sınırın nasıl ortadan kalktığına dair de bir anlatı bu kitap. Her iki konumu da çok içeriden ve çok içten anlatıyor Saklıyan.”