Önyargı olarak muhayyile
“İnsanın özü yoktur, tarihi vardır. İnsanı insan kılan şey, onu var eden, yaşatan tarihidir. Yani bir şeylerin benimsenmesi demek, o şeylerin duyarlığını, o duyarlığı meydana getiren unsurları da bütünüyle yüklenmek demektir.”
Solda Yahya Kemal Beyatlı, İspanya'da elçiyken. Sağ üstte: Turgut Uyar. Sağ altta, Nurullah Ataç, İsmet İnönü'yle birlikte.
“[Şair] düzyazıyla yazılmış yüzleri okuyamaz.”
Osman Konuk, bir şair
‘Önyargı’ kelimesinin kullanımı hayli yakın bir zamana dayanıyor. ‘Peşin hüküm’ deyimine karşılık geldiği kabul ediliyor, fakat ben böyle ittihaz etmiyorum. Maksadım ahengini yitirmiş ölük bir Türkçe için veryansın etmek değil. Sadece dikkat kesileceğim şeyin ‘önyargı’ kelimesinin taşıdığı anlamla ilintili oluşu, beni ister istemez bu soğuk kelimenin içerimini sorgulamaya, kapsamını araştırmaya sevk ediyor. Doğrusu, ‘önyargı’dan peşinen verilmiş bir hükmü anlamıyorum; nedense bende daha ekşi bir anlamı çağrıştırıyor: Gelgelelim ‘peşin hüküm’ deyimi iradi karar dışında bir anlamı çağrıştırmazken, ‘önyargı’ kelimesi yargıya etki edecek unsurların beriye ulaşmasına mani olan, irade-dışı bir yargıya işaret ediyor.
Özgül bir yargının oluşmasını sönümleyen bir süzgeçten söz ediyorum aslında; ‘duvar’ nitelemesini tercih etmiyorum, çünkü yargının muhataba ulaşmaması için iliştirilmiş bir öğeden çok, ayıklanmış haliyle ulaşmasıdır söz konusu olan. Arnold Toynbee bunun Türkiye’nin tarihsel macerasındaki ironik yansımasını ‘Herodianlık’ kavramıyla açıklar; Batı karşısında bir var olma mücadelesi (=istiklal harbi) vermiş Türkiye’nin Batının silahıyla Batıya karşı bir varlık göstereceği, bir hesaplaşmaya tutuşacağı yerde, Batı medeniyetinin bir parçası olma çabalarını bir türlü anlamlandıramamıştır Toynbee, çünkü onun nezdinde Türkiye hiçbir zaman Batı medeniyetinin bir parçası haline gelemeyecektir.[1] Gerçi siyasal kritiğin sağladığı olanakları değerlendirmeyi değil, 20. yüzyılın başlarında ‘edebiyat adamı’nı (homme de lettre) ‘kültür adamı’ ve ‘devrimci’ olmak arasında bırakan atmosferin[2] Türkiye’de harf inkılabından sonra cereyan eden durumunu ve özellikle de temayüz eden yeni ‘edebiyat adamı’ modelini irdelemeyi deneyeceğim, ama, bu benimsenmiş kendilik inşasının yeni ‘edebiyat adamı’nın oluşumunda biçimleyici bir payı olduğuna dikkat çekmemek beni meramımı eksikli anlatmaya baştan mahkum kılacaktı.
Salt harf inkılabından beri süregelen, egemenliğini sömürerek tesis eden bir ön-yargı çağından dem vuruyor değilim; aynı zamanda şiiri hayatımızdan kovan, yargılarını asırların ibriğinden (=tecrübesinden) damıtılmış bir bilincin mahsulü olarak kabul ettiren bir çağın getirilerine maruz bırakıldığımızı da söylemeye çalışıyorum. Buna dikkat kesbetmenin, bizatihi görsel kültürün sözel kültüre galebe çaldığı vurgusunu da beraberinde barındıran bir yanı var; halbuki yeni bir olgu olmadığını, öyle ki, bizde yeni ‘edebiyat adamı’ modeli tarafından ‘60’lı yıllardan beri yakınılan bir konu olduğunu biliyoruz. Mesela Suut Kemal Yetkin, Şiir Üzerine Düşünceler adlı kitabının önsözünde, 1969 dünyasının “temelden bir değişiklik” geçirdiğine, bu değişikliğin “söz kültürünün göz kültürü karşısında gerilemesi” olarak nitelenebileceğine dikkat çeker.[3] Ben bilhassa şiirin kovulduğunu söylüyorum. Hâkim olan, makbul yargıların, diğer bir deyişle herkesin benimsediği yargılar haline gelen, bizim de yargılarımız olan ön-yargıların, ancak ve ancak kendi duyarlığı ölçüsünce bir edebiyatın arz-ı endam etmesine müsaade ettiğini ileri sürüyorum. Süfli kurmacalarla oyalanan, kılçıksız muhtevasıyla cılızlaşan edebiyatın, asıl meselesinin gerçeklik olduğunu başından savmak istemesini açıkça yadırgıyorum.
Walter Benjamin, Pasajlar’da, ‘yoğunlaşan’ insan ve ‘oyalanan’ kitle ayrımından söz ediyordu. Kısaca şöyle formüle ediyordu bunu: ‘Yoğunlaşan’ insan sanat eserinin içine girer, ‘oyalanan’ kitle sanat eserini kendi içine indirir.[4] Çünkü sanat insanın üstünde bir şeydir, insan sanata yükselir.
Hölderlin ise “acıya adım atan kimsenin yükseldiğini” söyler. Bilakis, yükselmek ancak dibe çeken yüklerden kurtuldukça mümkün olabilir. Ama bugün sanatın nasıl bir uğraş olduğu bir yana, daha temel olan “Sanat olmalı mıdır?” sorusuna dahi esaslı bir cevabı yoktur ‘edebiyat adamı’nın; sanatı hayatın arazları karşısında rahatsızlık duymanın ve dert edinilen meseleleri deşe deşe derinleştirmenin yeri olarak görmenin ötesinde, sanatın başka bir yaşama biçiminin mümkün olabileceğini vaaz eden bir imkân olarak telakki edildiğine ne yazık ki rastlayamıyoruz. Bense sanatın olmaması gerektiğini bizzat kendisinin sezdirdiğini düşünüyorum; sözgelimi kötülüklerden arınmış, musibetlerden azade, dertsiz tasasız bir hal içinde, güllük gülistanlık bir dünya hayatı hüküm sürüyorken, sanat mutlak surette bir gereklilik arz edebilir mi? İnsanın sanata ihtiyaç duymayacağı bir yaşamanın özlemini duyduğuna inanıyorum; aksini düşünmek sanatı Tanrı sancısı içinde sayıklamaktan, benlik kutsanmasından ibaret bir oyun haline getirmiyor da nedir? Bununla birlikte aksini düşünerek Benjamin’in sözünü ettiği ‘oyalanan’ kitlenin bir parçası haline gelmiş ve böylece yükselmek yerine sanatı kendi seviyemize indirgemiş olmaz mıyız?
Böyle meseleler üzerine düşünmek bugün yeni ‘edebiyat adamı’ tarafından bir çeşit uçukluk olarak algılanıyor. Bertolt Brecht günlüklerinin bir yerinde, “Herhangi bir tanrıya inanmadan bir azizi tütsülemenin anlamı yoktur” der.[5] Doğrusu yeni ‘edebiyat adamı’nın edebiyata yaklaşımı ve Brecht’in sözünü ettiği kutsala bağlılık duymadan kutsal olanı kutsamak arasında bir bağdaşım gözetiyorum. Lakin açımlanmaya muhtaç olduğunu söyleyeceğim hemen; diğer türlü “Yeter ey Kâbemizi/ Elimizden alanlar” diyen şair Kemalettin Kamu’nun daha sonra bunu değillercesine bir şiirinde “Kâbe Arabın olsun/ Çankaya bize yeter” deyişini zihnimizde bir yere oturtamayız. İki şiirinde de bir ‘biz’ vurgusu vardır Kamu’nun; ilkinde Batı medeniyetine yöneltilmiş bir serzeniş söz konusuyken, ötekinde Batı medeniyetinin bir parçası olmakla övünen bir ‘biz’in sattığı caka vardır. Bir nevi ‘devrimcilik’ taslar şair.
Ama sadece Kamu’ya özgü olmayıp Cumhuriyet rejiminin sözcülüğüne soyunan, atılımlarının savunuculuğunu vazife bilen ‘edebiyat adamı’nın genelgeçer bir tutumudur bu. Nitekim Nurullah Ataç, böylesi duygusal bir dışavurumun aksine, yeni rejimin emellerini düşünümsel bir zemine taşımayı, Türkiye’yi Batı medeniyetinin, Türk edebiyatını Batı edebiyatının bir parçası olmaktan alıkoyacak özelliklerden temizlemeyi teklif edecektir:
Biz şimdi kapatmalıyız divanları, cönkleri de kapatmalıyız. Fuzuli’yi, Baki’yi, Emrah’ı, Dertli’yi adlarına kadar unutmalıyız. Bizi söylemiş onlar, onlarda bizim sesimiz varmış. Doğru, dünkü benliğimiz var onlarda, bir türlü silkinemediğimiz, kurtulamadığımız eski benliğimiz, yüzyılların kurduğu benliğimiz var. Unutmayalım ki, biz o benliği yaşatır, sürdürürsek, divan şiiri ile, ince-saz musikisi ile beslersek, güçlendirirsek yeni istediğimiz benliği, Avrupa uygarlığı içindeki benliği kuramayız.[6]
Ataç
Düpedüz ‘devrimci’ olmaktan bahseder Ataç; madem ki dayatılan inkılapların toplumda karşılık bulması bekleniyordur, o halde geçmiş bütünüyle bir kenara atılmalıdır ona göre. Sözgelimi Batı medeniyeti içinde bir benlik edininceye kadar eski divanlar okunmamalıdır. Ne zaman ki Batı medeniyeti içinde yeni bir benlik ediniriz, işte o zaman Fuzuli’yi, Baki’yi yeniden okuyabiliriz, ama bir İngilizin, bir Almanın okuduğu gibi okumalıyız onları, eski benliğimizi uyandıracak hisler(imiz)le değil, edindiğimiz bilgilerin ışığında okumalı ve telkin edilen düşüncelerin doğrultusunda değerlendirmeliyiz. Acaba onca Batılı eseri Fransızcadan dilimize çeviren Nurullah Ataç, meftun olduğu Batı edebiyatını, hayran olduğu Batı medeniyetini var eden temelleri, var eden kaynakları yeteri ölçüde sindirebilmiş, yeteri ölçüde idrak edebilmiş miydi? Hıristiyanlığa içten içe bir sempati beslerken, ‘İslam şairi’ bile sayılamayacağını serdettiği Mehmed Akif’e burun kıvırması, şüphesiz birtakım edebi gerekçeler bulup buluşturarak geçiştirebileceği bir şey değildi. Aruzu günlük konuşma diline uyarlamakla büyük bir meziyet gösteren Akif’i mısranın değerini düşürmekle itham ediyordu örneğin. Aslında hangi yargıların esiri ise, bu devrinin diğer okur-yazar taifesi için de geçerliydi. Zihnen bağlılık duyduğu Batıyı iyi kavrayamadığını Yunanca ve Latincenin öğretimi konusunda gerçekleştirdiği kısa soluklu anket tecrübesinden biliyoruz; ne Halid Ziya’dan ne İbrahim Alaeddin’den umduğu cevapları alamamıştır.
Ama ‘devrimci’liğinde sabitkadem ve ülkü bellediği fikirlerinde yarım yamalak kavrayışına karşın ısrarcıdır. “Sen devrim softası oluyorsun” dendiğinde, Ataç, “Ah! gerçekten doğru olsa” diye hayıflanır, yaradılışındaki şüphecilikten ötürü kendini bu uğurda yetersiz görür, zira biz’e ‘devrim yobazları’ gerekmektedir, hatta devrim(ler)e karşı en küçük bir mukavemet bile suç sayılmalı ve ilkelerinden katiyen taviz verilmemelidir.[7] Peki sahiden bütün bütün bir adanmışlık denilebilir mi buna, ‘devrimci’liğin bizdeki yansımasını, diyelim ki Ataç gibi kararlı bir aydının, yeni ‘edebiyat adamı’nın hesapsızca bir adanmışlığı olarak kabul edebilir miyiz?
Elbette hatıraları şeksiz tartışmasız vesikalar olarak değerlendiremeyiz, ama Cahit Külebi’nin anılarında Ataç hakkında aktardığı bir anekdot oldukça dikkat çekicidir: 1950’li yılların ortalarıdır, Cahit Külebi, Nurullah Ataç ve Suut Kemal Yetkin şiir üzerine konuşuyorlardır. Ataç inatla Külebi’yle zıtlaşıyor, Yetkin ise Külebi’ye karşı içtensizdir, zira ikisi de Külebi’nin Behçet Necatigil’in şiiri hakkındaki görüşüne katılmamaktadır. Ataç kanaatini hâkim kılmak için birden, “Türkiye’de iki şair var” der: “Biri Yahya Kemal, öbürü Nâzım, gerisi bizim isteğimize bağlı. İyi dersek iyi, başarısız dersek kötü şair sayılır”. Bu sözleri aktardıktan sonra Külebi, “Şaşkınlıkla Suut Kemal’e baktım,” der, “o da Ataç’ın sözlerini yineler şeyler söyledi”.[8]
Devrimci ‘edebiyat adamı’nın yanı sıra, Cumhuriyet rejiminin gadrine uğramaktan imtina eden, ülkülerine evetefendimci bir bağlılık besleyen ‘edebiyat adamı’, kendine ‘kültür adamı’ olmayı uygun bulmuştu. Ataç’ın edebi rüşdüne hürmet gösterdiği hocası Yahya Kemal de, bir ‘kültür adamı’ olarak bir ‘biz’den söz ediyordu; hem Batı medeniyetinin gerekliliklerini yerine getirmenin hem de ‘biz’ olabilmenin önemini vurguluyordu. (“Hem Avrupa medeniyetini alalım hem biz olalım.”)[9] Fakat zihninde yeşerttiği ‘biz’in inanmadığı doğrularına inanmış kalabilmenin önemine dikkat çekiyordu Yahya Kemal. Çünkü estetik anlayışını asırlar boyu işleyerek bugüne ulaştıran kaçınılmaz bir biçimde bu ‘biz’in akideleridir.
Yahya Kemal firari yıllarında öncelikli olarak bunu keşfetmiş olmalı ki, eve döndüğünde ilk işi, şiirini klasik ölçüler üzerine bina etmek olur; bu konuda Baudelaire’in devrinde yaptığı şeyi kendi edebiyat yolculuğu için şiar edinmiş olabilir, şayet Baudelaire Fenalık Çiçekleri’ni aşina zevk, klasik ölçüler üzerine kurmasaydı, devrinde karşılık bulması, fark edilmesi belki de mümkün olmayacaktı. Şiirin ne olduğunu iyi kavramıştı Yahya Kemal, şiirin ancak okuruyla anlam kazanan bir şey olduğunu bir bakıma erken fark etmişti; bu yüzden şiirlerini kitaplaştırmaktan hep geri durmuştur, şiirlerinin bir toplam içinde değil de hep münferiden okura ulaşmasını amaçlamıştı. Neticede şiir önce yazıldığı dilde var olur ve şiir önce o dilin konuşanlarınca alımlanır. Yahya Kemal, Sermet Sami Uysal’la gerçekleştireceği mülakatlarda bunun vurgusunu çok yapacaktır; halkın gündelik Türkçesini, günlük konuşma dilinin tınısını şiirine sindirdiğini söyler:
“Ben evvela şiirin mevzuunu kalbimde muhafaza ederim. Sonra onu kelimelere dökerim. Bu kelime istifindeki ritme, ahenge bakarım. Kelam olunca şiir olur… Şiiri söylemek lazımdır. Asıl şiir o zaman meydana gelir. Kelimelerin ianesi ile bazı mısralar yazılabilir. Fakat daha ileriye gidilemez. Mevzu kalbimde doğunca ona ifade ararım. Duyduğum mevzua sadık kalırım. Ona başka şeyler katmam… Ben Türkçede ‘poezi pür’ü (saf şiir) aradım. Bunu ararken de şunlara dikkat ettim: 1. Türk milletinin kalbine sinmiş kelimelere baktım. 2. Ritmde Türk milletinin sokakta, evde söylediği edayı aradım. Bu ne acem, ne de tatlı su frengi edasıdır.”[10]
Yahya Kemal’in ‘deist’ olduğunu yazanların dayanakları da, 1959 yılında Yahya Kemal’le Sohbetler başlığıyla kitaplaşacak olan bu mülakatlardır; ‘80’li yılların ikinci yarısında bu bahsi tekrar gündeme taşıyan yazıların ilki şair Hilmi Yavuz tarafından yazılacaktı. Merhum Orhan Okay hocanın 2001 yılında yayımladığı, “Deizm Polemiği ve Yahya Kemal’de Din Duygusu” başlıklı makalesi, kavramların eciş bücüş istimal edildiği bir ortamda destursuz bağa girmeyi mezhep edinmiş ‘edebiyat adamı’nın muzırlıklarına karşı neyse ki bir set vazifesi görmüştü. Yine de kitapta yer alan, Yahya Kemal’in dilinden aktarılan ifadeleri yeniden düşünmekte fayda vardı; şairin söylediklerinde bu denli ilgi malzemesi haline getirilecek ne var?
Batı kültürünün duyularla nüfuz edilemeyen ruh dünyasına ilişkin inançları bastırdığını düşünüyordu Yahya Kemal; çünkü insanın sadece biyolojik bir varlık olduğu modern insanın zihnine kazınmıştır bir kere, din(ler)in öğretilerinde teselli aramanın sahici bir vasfı yoktur. Öldükten sonra ruhun idame ettiğine inanmayan şaire “[Peki ya] O Taraf isimli şiirinizde[ki] öbür dünya tahayyülü?” diye sorulduğunda, “O tahayyül milletimin görüşüdür” diyecektir; “Ben bu cins şiirlerimde kendi düşünüşümü değil, daima milletimin düşünüş tarzını aksettirmişimdir”. Adı geçen şiirinde bir rüyayı tasvir ediyordu Yahya Kemal ve Sermet Sami Uysal’a ‘ahiret’in varlığına ilişkin o soruyu sorduran da muhtemelen şu dizeydi: “Bildim ki ahiret denilen yerdedir beşer.” Ancak ‘ahiret’in varlığına inanmadığının bahusus altını çizecektir Yahya Kemal. Allah’ın varlığına inansa da, İslam’ın ve Hıristiyanlığın, bütün vahdani dinler gibi, Yahudilikten öğrenilmiş dinler olduğunu belirtecektir; keza vahdaniyet (Allah’ın birliği) önce Hıristiyanlığın, sonra İslam’ın kılıçları sayesinde yayılmıştır.[11] Bir çelişki olarak görünen bu başkalığı önyargı kavramıyla ilişkilendireceğim ben; çünkü Yahya Kemal 20. yüzyılın egemen yargıları doğrultusunda bir düşünüşü sürdürüyordu sadece. Kendine mahsus düşünceleri perdelemenin aksine, ait olduğu benliği aksettirmekten zaman zaman kendini alamamıştı. Keza Sermet Sami Uysal’ın işaret ettiği O Taraf başlıklı şiiri şu iki dizeyle biter: “Naklettiğim gibiydi bu rüyada gördüğüm./ Rüya bu. Yoksa başka bir âlem midir ölüm?” ‘Milleti’nin düşünüşünün yanı sıra, kendi aklettiği şeyi de imleyecektir şair (“Yoksa başka bir âlem midir ölüm?”).
Sessiz Gemi, Rindlerin Akşamı ve Düşünce gibi şiirlerini bir de bu gözle okumak gerekir; mesela ölenin meçhule gitmesi (“Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan”, “Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan/ Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan/ Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece”, “Bakiyse ruh eğer dilemezdim bekasını”) ne anlama gelmektedir, yeniden düşünmek gerekir. Kısacası ortada bir çelişki yoktur, Yahya Kemal’in kendisi vardır; bir dizesiyle de bütün bir düşünce dünyasını alenen dile getirmiyor mu zaten: “Hayyam imiş hakikati az çok fısıldayan.”
Turgut Uyar ve kuşağı bir neo-klasik şair olan Yahya Kemal gibi ‘kültür adam’larının yenilenmeyen edebi anlayışlarının yaman bir muarızıydı. Öyle ki, Turgut Uyar, Orhan Veli Kanık’ın göze gelen en parlak meziyetinin ustalaşmaya başladığı şiir tarzını terk ederek hep acemi kalacağı bir yeniliğin yolunu tutması olduğunu söyler.[12] Esasen denklenemez gibi görünmelerinin aksine, birbirlerinden bir ince farkla ayrılıyorlardı; ‘kültür adamı’ Cumhuriyet ülkülerinin uysal bir ferdi iken, diğeri yalnızca ‘kültür adamı’nın miadının dolduğuna inanıyordu. Turgut Uyar, “Hızla Eskiyen” başlıklı yazısına tam da buna temas ederek başlar. Kendine ‘kültür adamı’ olmayı uygun bulmuş ve azımsanamayacak kadar kalabalık bir aydın taifesi tarafından kabul görmüş Yahya Kemal’in, şöhretinin şiirde yaptıkları ile eşdeğer olmadığını belirtecektir; onun şöhreti yaşayışıyla, davranışlarıyla inşa ettiği bir ‘mit’ten ileri gelmekteydi. Mesela Yahya Kemal rahatlıkla ‘büyük şair’ addedilirken, “şiiri ondan daha iyi anlayan” Ahmet Haşim’e aynı payeyi vermekte tereddüt ederiz.[13]
Yazının neşri Yahya Kemal’in vefat ettiği güne, 2 Kasım 1958 tarihine denk düşünce, Turgut Uyar büyük bir ‘kültür adamı’nı uğurlamanın karışık duyguları, dizginleyemeyen coşkusu içerisinde bir yazı daha kaleme alır. Hem geçmişle rabıtasını koparamayan, artık Cumhuriyet ideolojisinin beklentilerini karşılayamayan ‘kültür adamı’nın çağın gerisinde kaldığını hem de şairin bir şiirinde geçen “Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi” dizesini hatırlatarak yazısının başlığını “Önce Aruz Öldü” koyacaktır; çünkü şair Cumhuriyet ‘devrimci’liğinin öğretileriyle yetişmiştir ve yenilikçi poetik gerekçelerle dolup taşmaktadır, hatta bu tevarüs ettiği ‘devrimci’liği öyle bir noktaya vardırır ki, bolca yazılan Atatürk temalı şiirlerin onun yüceliğini karşılamadığından yakınacaktır.[14] Ama tahfif ettiği ‘kültür adamı’nın tenezzül etmeyeceği bir şey yapar Uyar; Dost dergisinin 27 Mayıs 1960 Darbesi’ni olumlayan sayısına[15] İskambil Tayfaları Demeci başlıklı şiiriyle destek verir. Gerçi ‘kültür adamı’nın aksi yönde bir tavır takınması da beklenmeyen bir durumdur aslında; belki bazı istisnaları hariç tutabiliriz. Mesela şair Hilmi Yavuz 12 Eylül 1980 darbesi vuku bulduğunda, o günlerde bu zulme kahreden bir dize söylediğinden bahseder (“Hüzün bir muhalefettir şimdi”) ve daha önce bunun fark edilememiş olmasına hayretini gizleyemez.
Yahya Kemal’i bir ‘mit’ inşa etmekle eleştirmişti Turgut Uyar ama kendisi de bir ‘mit’ haline dönüşmekten kurtulamayacaktı. Bir Şiirden’in sonlarında yer alan Metin Eloğlu tahlilinin sonradan bir ilgi patlamasına önayak olacağını düşünmemişti kuşkusuz. Yahya Kemal’e Osmanlı duyarlığını taşıdığı için kızıyordu kızmasına, ancak kendisinin Türk duyarlığını ne derece taşıdığını, eski(mez) yazıyı bilmeyen ilk şair kuşağının bir üyesi olarak yeni harflere aktarılmamış Türkçenin bulaklarıyla bir ünsiyet kuramadığını göz önünde bulundurmuyordu anlaşılan. İlhan Berk, 1965'te yayımladığı “Eleştiride Ölçü” başlıklı yazısında açıkça adını koymaz, Tanzimat’la ilintilendirmekle yetinir ama, şiirdeki kopuş doğrudan doğruya harf inkılabıyla alakalıdır; geçmişin örnekleriyle ilişki kurmak haliyle meşakkatli bir uğraştır çünkü. Ebubekir Eroğlu, Modern Türk Şiirinin Doğası başlıklı kitabının bir yerinde, şiirdeki bu kopuşa olumsal bir yorum getirmezken eski(mez) yazıyı bilmemenin 19. yüzyılın “verimsiz” tartışmalarından şairleri koruduğu için şükredecektir.[16]
İlhan Berk mezkûr yazısında eski şiirin bakir bir alan olarak çağın şairlerini beklediğini, hakkıyla eğilinmediği için Türk şiirinin ‘ilkeleri’nin, ‘beğenisi’nin, ‘yöntemi’nin ve ‘dünya görüşü’nün çağın şairleri tarafından bilinmediğini söyleyecekti.[17] Peki ya Türk şiiri, ‘ilkeleri’, ‘beğenisi’, ‘yöntemi’ ve ‘dünya görüşü’ itibariyle bir sınıf bilincini ihtiva ediyorsa? Servan de Sugny 1853’te kaleme aldığı “Türk Şiirinin Kısa Tarihi” başlıklı metninde Hilâl’in (=Türklerin) artık Hıristiyanlığı (=Batıyı) tehdit etmediğini, Türk edebiyatının bu sebeple cılızlaştığını, Türk edebiyatının ait olduğu sınıf bilincini bırakıp yabancı (=Batı) bir etkinin sultası altına girdiğinden beri yüksek bir edebiyat ortaya koyamadığını ileri sürer.[18] Bir sınıf bilinci taşıdığı vargısını kabul edersek, “Divan şiirinde hayat yoktur!” gibi bir yargıyı sarf edenlerin analizleri de kendiliğinden ıskartaya çıkacaktır.
Daha da ileri gidilerek, Turgut Uyar’ın Divan kitabının bir cihetten bu şiiri aştığını düşünenler bile vardır; oysa bu zamansal bir yakınlığın sanısıdır. Bu denli olmasa da, hadden aşan yazıların ilki Kemal Tahir’e ait olsa gerek. Tarihsel yorumlarla bezeli bir girişten sonra Divan’ı “epeyce geç kalmış dönüşün” pek mühim bir belirtisi olarak gördüğünü söyler; sözgelimi Divan şiiriyle olan bağı kitabın adından bellidir ona göre.[19] Ancak Kemal Tahir sınıfsız bir toplumdan yanaydı; bir sınıf bilincini, yani millet-i hâkimenin (=Müslümanların) estetik anlayışını içeren bir edebiyat olarak görmüyordu Divan şiirini.
Turgut Uyar’ın bunu edebi bir deneyim olarak değil, içinde bulundukları zihinsel tuhaflığın bir uğraşı olarak deneyimlediğini söyleyeceğim ben; Divan’daki şiirlerin Ahd-i Atik şiirinden ayrı bir edebi deneyim olarak ele alınmasının isabetsiz olacağını söyleyeceğim. Tomris Uyar bir söyleşisinde, Turgut Uyar’ın bunu Divan şiiriyle gırgır geçmek için yaptığına dikkat çeker:
Orada özellikle seçilmiş, özenle seçilmiş, komik kafiyeler vardır. Onlar mahsus konmuştur, ne kadar komik olduğunu göz önüne sererek biçimden yararlanmak…[20]
Gelgelelim Kemal Tahir’in lütufkâr yazısına minnet duymaktan çok içerlenecektir Turgut Uyar; onu arzu etmediği bir yere konumlandırdığı için hoşnutsuzdur.
1994 yılında, Enis Batur’la gerçekleştirdikleri bir diyalogda Orhan Pamuk da değinecektir bu konuya. Bir tür suçluluk duygusuyla biz’e ilgi duyduğunu söyler Pamuk, romanın geleneğiyle hesaplaşmayı şiirdekinden (“şükür [ki]”) daha kolay bulur;[21] sonuçta iki yüz yıllık roman geleneğimiz Batı etkisi altında neşvünema bulduğu için yüzeysel, ‘özü daha kolay elde edilebilir’ bir şeydir, o yüzden yazma eylemi için kolları sıvarken tamamen Batı edebiyatının yazarlarını kendisine örnek alacaktır, (tabii Tanpınar’ı ve kısmen Oğuz Atay’ı da). Enis Batur ise gelenek kültüne, geleneğin kılıcını sallamayı âdet edinmiş güruha karşı daha en başından önlem alacaktır; gelenek ne “benimdir” diyorsa odur onun için, neye yönelmiş, neye alaka duyuyorsa odur.[22] Attila İlhan, şiirinin Türk şiirinin ölçülerini karşılamadığını dile getirdiğinde de bir açıdan hak verecektir, çünkü dilin ‘ses ortalaması’ diye bir şey vardır, ve bu da biz’de ezan sesidir, ama itirazı vardır Batur’un, genellikle bet sesli müezzinlerin icralarına tesadüf edegeldiğini, bu ses aşinalığından ise dişe dokunur bir ‘ses ortalaması’ çıkmayacağını ifade eder; bununla birlikte yaşadığı çağın çoğul yapılı ses düzenine kulak vermek istiyordur.
“Ben açarım kapılarımı,” diyor Enis Batur, “pencerelerimi, üşütmeyecek kadar açarım; oradan içeriye girenlerle ilişkimi kurarım.” Sonra ekler: “Her şeyi kabul edeceğim diye bir kural yoktur. Benimsediğim şeyler olur, benimsemediğim şeyler olur.”[23] Benimsemek ‘temellük etmek’ demektir. Türkçedeki güncel kullanımının aksine, temellük etmeyi ‘özümsemek’ sözcüğü karşılamaz. Çünkü insanın özü yoktur, tarihi vardır. İnsanı insan kılan şey, onu var eden, yaşatan tarihidir. Yani bir şeylerin benimsenmesi demek, o şeylerin duyarlığını, o duyarlığı meydana getiren unsurları da bütünüyle yüklenmek demektir.
Bu bakımdan Hilmi Yavuz’un Geçmiş Yaz Defterleri’nde irkiltici bir muhayyile örneğiyle karşılaşırız:
İsa çarmıhla kucaklaşıyor, böyle bir imge oluştu bende; rüzgârlı bir tepe, benim Golgotha’m. Çarmıha doğru koşuyorum (yüzüm kimin yüzü gibi), kollarımı yana doğru açmışım; çarmıh da kollarını açmış, beni kucaklamaya hazırlanıyor gibi duruyor öylece. Daha solgun bir mitoloji yazılabilir: Judas’ın değil bu kez çarmıhın ihanetine uğramış bir İsa! Kucaklaşmışken, arkadan çivilenen, dört çiviyle (char mıh). Arkadan vurulmak! Sanki böylesi daha mı yaklaşıyor Ölen Adam’ın öyküsüne? Judas’ın öpücüğü yerine çarmıhın kucak açması? Bu imgenin şiirini yazmayı denemeliyim, deniyorum, ellerime bakıyorum, ellerimde değil, bu kez ellerimin üzerinde dövme yara izleri var; – duruyor! Ellerimin sırtına dövme çivi izleri yaptırsam; bir anlamda Imitatio Christi? İmgedeki çarmıhla yüz yüze gelip gerilmiş olan’a, yara izleri dövmesi iyi gelir! Belki de bu, imgeden bilinçdışına ulanan bir tasarımın, İsa’yla kucaklaşma isteğinin belirtisidir. Evet, niçin çarmıhla kucaklaşma isteği olmasın? – Çarmıh İsa’yla yer değiştiriyor olamaz mı? (Neden olmasın?)
* * *
Muhayyile, Arapça ‘hayyele’ kökünden türemiş bir kelime; tef’il babından, ism-i mef’ul. Esasen mütehayyile kelimesinin kullanılması gerekirken, muhayyile kelimesi bu kelimenin yerine geçmiş. Büyük Felsefe Lugatı’nda hayal kelimesinin hafıza anlamında kullanıldığı belirtiliyor. Tahayyül kelimesi için de şöyle bir açımlama var Lugat’ta: “İdraki tahayyül, idraki vehim ve idraki akıl beyninde [arasındaki] fark.” Mustafa Namık Çankı, punduna getirmişken muhayyile kelimesi hakkındaki düşüncesine de yer verir: “Muhayyile ameli hayatta pek büyük nimetlerin mebdeidir [kaynağıdır]. Hayatın birçok meselelerini halleder. Yeniliğin, terakkinin rehberidir. Fakat bizim için felaket de getirebilir. Akıl ile murakabe olunmazsa [denetlenmezse] istikametini şaşırır. Muhakemeyi de hataya sevk eder.”
Çankı gibi ben de muhayyilemizde canlı tutmamız gereken bir bilinçten söz ediyorum. Bu bilincin gelişmesine köstek olan şey, okumanın yerini başka uğraşların tutacağı yanılgısına kapılmış olmamızdır. Muhayyilemiz bir ön-yargıdan başka bir şey değil, halbuki dünyevi olanın gelip geçiciliği bilinci üstüne bina edilmelidir. İnsanı yaşatan şeyin ne olduğunu odağımıza almalıyız. Bunun yerine ön-yargılar ikame ediyoruz. Onların ölçülerini temellük etmemiz bekleniyordur; hatta denebilir ki, böyle bir zorunluluk dayatılmaktadır ve böylece okur neyi sindirdiğinin ayırdında bile olmayan bir obur okur haline gelmektedir. Böyle bir edebiyat en fazla arafta bir mızmız Tanpınar çıkarır.
NOTLAR
[1] “Batılı bir araştırmacı için küçük görmek ve tahkir etmek nezaketsizlik olur. Zira Batı ile İslam’ın ilk karşılaşmasından itibaren doğalarına aykırı davranmakla suçladığımız bu Türk ‘Herodian’ları Batılı bir milletin veya devletin kopyasını Türkiye’de üretmeye çalışıyorlar. Amaçlarını biliyor olsak bile, yine de bu amaca ulaşmak için sarfettikleri bu kadar emeğe, zahmete değip değmeyeceğini merak etmekten kendimizi alamıyoruz. (…) Kendisiyle ‘acayip bir insan’ olarak övündüğü sürece biz acayipliğini iğrençleştirerek gururunu kırmaya kendimizi adamışız ve etrafındaki psikolojik zırhı delmek için ona ‘Konuşulamayan Türk’ adını taktık, şimdi gözlerimizin önünde tamamladığı ‘Herodian’ devriminin içine sürükledik. Bizim tehdidimiz yüzünden kararını değiştirip, kendisini komşu ülkelerin insanlarından farksızlaştırmak için elinden gelen her şeyi yaptı. (…) Bu sarfedilen emek boşuna olmasa ve bu çok dikkatli Türk ‘Herodian’ları amaçlarına tam tamına ulaşsalar bile, bu medeniyet hazinemize ne ekleyebilir? İşte bu noktada ‘Herodian’lığın iki zayıflığı kendini ele veriyor. Birincisi, ‘Herodian’lığın yaratıcı değil de taklitçi olması. Bu yüzden bir başarıya ulaşsa bile, insani bir yaratıcılığı geliştirmek yerine taklit ettiği toplumun makine yapımı maddelerini geliştirmeye mahkûm. İkincisi, ‘Herodian’lığın bu yolu seçenlerden ancak bir azınlığı kurtuluşa erdirebileceği gerçeğidir. Çoğunluk, taklit edilen bir toplumun yönetici sınıfının emrine girmeyi göze alamaz. Bunların kaderi, taklit ettikleri toplumun işçi sınıfını artırmaktan ibaret. Mussolini bir keresinde işçi sınıfının olduğu gibi işçi ulusların da olduğunu hatırlatmıştı ki, Batılı olmayan günümüz insanlarının dahil olduğu kategori de bu olsa gerek. ‘Herodian’lığın etkisiyle bu insanlar ülkelerini Batının ulusal devletlerinden biri haline getirip, Batılı kardeşleriyle aynı derecede eşit, özgür ülkeler haline gelseler bile bir şey değişmeyecek.” Arnold Toynbee, “İslam, Batı ve Gelecek”, Medeniyet Yargılanıyor, çev. Ufuk Uyan, Yeryüzü Yayınları, İstanbul, 1980, s. 188-190; Arnold Toynbee, “Islam, the West, and the Future”, Civilization on Trial, Oxford University Press, New York, 1948, p. 197-199.
[2] Nurdan Gürbilek, “Sunuş”, Son Bakışta Aşk: Walter Benjamin’den Seçme Yazılar, Metis Yayınları, İstanbul, 2012, s. 23-29.
[3] Suut Kemal Yetkin, Şiir Üzerine Düşünceler, Varlık Yayınları, İstanbul, 1969, s. 6.
[4] Walter Benjamin, “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı”, Pasajlar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2014, s. 75-76.
[5] Bertolt Brecht, Günlükler I, çev. Nafer Ermiş, İthaki Yayınları, İstanbul, 2007, s. 300.
[6] Nurullah Ataç, Günce (1953-1955), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2013, s. 124.
[7] Ataç, a.g.e., s. 125.
[8] Cahit Külebi, Şiir Her Zaman, Başak Yayınları, s. 14.
[9] A. Süheyl Ünver, Yahya Kemal’in Dünyası, Tercüman Yayınları, İstanbul, 1990, s. 74.
[10] Sermet Sami Uysal, Yahya Kemal’le Sohbetler, Kitap Yayınları, İstanbul, 1959, s. 45-46.
[11] Uysal, a.g.e., s. 155-156.
[12] Turgut Uyar, “Korkulu Ustalık” [Şubat 1955], Korkulu Ustalık, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2018, s. 27-28.
[13] Uyar, “Hızla Eskiyen”, s. 215.
[14] Uyar, “Dergilerde / Atatürk” [Kasım 1958], s. 226.
[15] Dost, sayı 34, Temmuz 1960.
[16] Ebubekir Eroğlu, Modern Türk Şiirinin Doğası, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2011, s. 43.
[17] İlhan Berk, “Eleştiride Ölçü”, Şiirin Çizdiği, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2019, s. 217.
[18] Servan de Sugny, “Türk Şiirinin Kısa Tarihi”, Osmanlı Divan Şiiri Üzerine Metinler, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1999, s. 39-40.
[19] Kemal Tahir, “Turgut Uyar’ın Kitabı Dolayısıyla Tarih ve Şiirimiz”, Şiirde Dün Yok mu?-Turgut Uyar Üzerine, Can Yayınları, İstanbul, 1999, s. 37.
[20] Erhan Altan, Ben Koşarım Aşağlara, Koşarım, Dünya Kitapları, İstanbul, 2005, s. 91.
[21] Enis Batur, Yazının Sınır Boyuna Yolculuklar/Edebiyat Üzerine Denemeler-2, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2014, s. 490-493.
[22] Batur, a.g.e., s. 496.
[23] Batur, a.g.e., s. 499.
Önceki Yazı
Toplumsal cinsiyet ideolojisi:
Genderqueer
“Kuir teorinin kurucusu olan Judith Butler, bu kitabıyla cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramlarının bilindik anlamlarını alaşağı ederek cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ilişkiyi koparmaya, 'surda gedikler açmaya' girişmiştir.”