Macar edebiyatının kırılma ânı:
Géza Ottlik ve Sınırdaki Okul
“Yazarın anlatısında askerî okul salt bir eğitim kurumu değil, imparatorluk mirasının etnik ve dinsel çeşitliliğini ideolojik ve normatif yönde homojenleştiren bir 'disiplin atölyesi'dir.”
Géza Ottlik
XX. yüzyıl Macar literatürünün sınır tanımayan, belki de en ayrıksı yazarı Géza Ottlik’in (1912-1990) Iskola a határon (1959) romanı, Temmuz 2024’te Gün Benderli’nin çevirisiyle Sınırdaki Okul adıyla Can Yayınları tarafından basıldı. Ne var ki, aradan bir yıl geçmesine rağmen “Macar prozası”nın başlangıç noktası kabul edilen ve yazarın tartışmasız en önemli eseri olarak nitelendirilen bu postmodern kadet okulu klasiği ne okurdan ne de eleştiri dünyasından hak ettiği karşılığı görebildi.
“Sadece insan kısa ya da uzun süren kötü zamanların geleceğini her zaman bilemiyor, her zaman bilemez de; ama sonra yine buluyor kendini, yine dağlarına, yıkılamayacak sağlam duvarlarının arasına dönebiliyor.”[1]

I. Dünya Savaşı’nın ardından Avusturya sınırındaki bir askerî akademide (yatılı askerî okul) yaşananları konu edinen roman, bireyin travmatik deneyimlerini kolektif belleğin dehlizlerinde yankılanan tarihsel gerçekler ve sosyo-psikolojik çözülmeler ekseninde tartışır. Savaş sonrası dönemin çalkantılı ruh halini genç subay adaylarının gözünden aktaran eser, geleneksel “kurum romanı” tanımını parçalar. Sınırların hem coğrafi hem de zihinsel düzlemde nasıl inşa edildiğini, iktidar mekanizmalarının gündelik yaşamın en mahrem alanlarına nasıl sızdığını ve bireyin bu düzen içinde kendine yabancılaşmasını Martin Heidegger’in “orada-olma/bulunma” kavramıyla düşünsel derinliği bir araya getirerek sorgular. Ottlik, Kőszeg’de yıllara yayılan, baskıcı mikro-kozmosu detaylı betimlemelerle resmederken, kendi kadet okulu deneyimini de “öykü içinde öykü” formunda yeniden kurgular.
Yazarın anlatısında askerî okul salt bir eğitim kurumu değil, imparatorluk mirasının etnik ve dinsel çeşitliliğini ideolojik ve normatif yönde homojenleştiren bir “disiplin atölyesi”dir. Bu kapalı evren, hiyerarşik düzenin ve militarist tahayyülün sürekli yeniden üretildiği bir iktidar alanı olarak işler; ailede öğretilen her şey burada “bir an içinde” geçersiz kılınır. Çocuklar iyilik, alçakgönüllülük, sevgi-saygı, merhamet, nezaket, paylaşım ve dostluk gibi temel insani davranışları/erdemleri bir anda kaybederler. Özellikle 10-14 yaş aralığındaki çocukların kırılgan benlikleri üzerinde uygulanan katı disiplin, onların davranışlarıyla birlikte duygu dünyalarını, imgelem ve özgürlük alanlarını sistematik biçimde daraltır. Çocukların “büyüme süreci”, askerî sistemin zorlayıcı katı kurallarıyla bireysel gelişim ve özne olma istenci arasında sürekli ve kaçınılmaz bir gerilim/çatışma yaratır. Savaş dönemine ait acılar ve yanılsamalar çocuklukta açılan yaralarla birleşerek kuşaklar arası bir “iyileşememe” süreci yaratır. Bu bağlamda Ottlik masumiyetin yitirilişini yalnızca bireysel değil, kolektif bir deneyim olarak da vurgular.
Sanatçı, çocuk bedeninin ve zihninin militarizm eliyle biçimlendirilişini edebi bir keskinlikle ortaya koyar. Roman, kimlikleri billurlaşmamış genç bireylerin askerî aygıt aracılığıyla devletin ideolojik mühendisliğine tabi kılınışını mikroskobik bir mercekle analiz eder. Hayal gücünün metodik şekilde köreltilmesi, duygusal katılığın dayatılması ve itaatin içselleştirilmesi Ottlik’in kaleminde politik şiddetin anatomik bir incelemesi olarak tezahür eder. Eser bu yönüyle sadece tarihsel bir dönemi anlatmakla kalmaz, otoriter rejimlerin toplum ve birey üzerinde nasıl sistemli bir yıkım yarattığını da gözler önüne serer. Nitekim sanatçı edebiyatı epistemolojik bir sorgulama alanı olarak kullanır; “dile getirilemeyen” ile temsilin sınırlarında gezinir, görsel betimlemeler aracılığıyla da sessizliğin doğasını sözcüklere yansıtarak varoluşsal bir direniş alanı inşa eder.
Yazarın kendi çocukluk deneyimlerinden süzülen otobiyografik öğeler anlatıya duygusal bir derinlik katar. Devrimci bir üslupla kaleme alınan metin, biçimsel dokusu ve tematik yoğunluğuyla sosyalist gerçekçiliğin kanonik anlatı mimarisini temelden sarsar. Karakterlerin iç kargaşası ve bilinmezliğin şaşırtıcı rutini yalnızca psikolojik birer portre olmanın ötesine geçerek tarihin kırık aynasında gerçeği arayan öznelerin grotesk-lirik bir poetikasına dönüşür. Disiplin, itaat ve gizil şiddet üzerine kurulmuş bu mikro-evrende romancı etnik ve dinsel çeşitliliği, kimlik bunalımlarını, aidiyet duygusunu ve diğer sorunsalları politik ve pedagojik didaktizme düşmeden –estetik bir kaygıyla– aktarır. Bu bağlamda anlatı, bireysel ve toplumsal travmaların bellekteki izlerini, aidiyetin açtığı görünmez yaraları ve çöken bir imparatorlukta kimliğin parçalanışını okura berrak bir içgörüyle sunar.
Beni de dövdüler Szeredy’yi de, hepimizi. Hepimiz sonunda itaat etmek zorunda kaldık. Ama bunları ileride ne Medve’yle ne Szeredy’yle ne Énok Gereben’le ne de başkalarıyla konuştuk. Asla kendimizden ya da dünyanın halinden utandığımızdan değil, ilginç olmadığı için, önemli bulmadığımız için. Bütün bunlar sonunda hiçlere karıştı, hiç oldu ve tam da bir daha asla bunların üzerinde konuşulmaması için hiçe dönüştü.[2]
Roman, 1950’lerde Lukács Kaplıcası’nda bir araya gelen iki eski arkadaşın/öğrencinin (Dani Szeredy ve Bébé lakaplı Benedek Both’un) sohbetiyle başlar; bu buluşma okuru 1920’lerde yaşanmış “ilginç olayların” çok sesli geçmişine doğru sürükler. Ana hikâye, Bébé’nin (anlatıcının) dostu Gábor Medve’nin henüz hayattayken kendisine emanet ettiği okul günlüğünü okuması ve yeniden yorumlaması üzerine kurulmuştur. Medve’nin günlüklerinden aktarılan birinci ağız anlatımla Bébé’nin diyalojik, yer yer iğneleyici ve tamamlayıcı yorumları bir arada ilerleyen ikili kurguda tüm olayları çok yönlü bir bilinç akışı içinde sunar. Bu sayede karakterler “ortak geçmiş”lerinde yaşananları kendi pencerelerinde yorumlayarak anlatının olayları göreli kılan doğasında çoğul bir anlam katmanı yaratırlar. Roman kronolojik bir çizgide değil, geri dönüşler, müjdelemeler ve iç içe geçmiş zaman kırılmalarıyla seyreder. Bu yapısal kıvrım metnin sınırlarını esneterek zamanın doğrusal akışını da tersyüz eder.
Zögling’ler (öğrenciler) birbirleriyle doğrudan sözlü iletişim kurmak yerine, çoğu zaman beden dilleri, şifreli mesajlar ya da şiddet içeren fiziksel tepkilerle dolaylı yollardan iletişim kurarlar. Bébé’nin vurguladığı, romanın belirleyici bir kesitinde geçen “yaşananları kelimelere dökmenin neredeyse imkânsız olduğu bir sarmalın içindeydik” itirafı, hikâyenin gözeneklerine dek siner. Bu nedenle romancı dilsizliğin sancısını odağa alır; “ifade edilemeyeni” ses duvarına yakınlaştırmaya çalışır ve sözcüklerin kifayetsiz kaldığı anlarda görsel anlatımı, beden dilini, iç monologları, resimleri, söz oyunlarını ve diğer benzer iletişim unsurlarını devreye sokar. Dostoyevski’vari iç çözümlemeler ve zaman zaman başvurduğu bilinç akışı tekniklerle de hissedilemeyen duyguları ve söze dökülemeyen deneyimleri dışa vurur.
Sınırdaki Okul dilin kırılma anlarını görsel imgeler eşliğinde kurgulayan bir meta-anlatıdır. Walter Benjamin’in “sessizliğin söze dönüşü”ne ve Michel Foucault’nun “iktidarın bedenler üzerindeki sessiz şiddeti”ne göndermeler yapan Géza Ottlik, dilin ifade gücünü aşan deneyimleri (acı, baskı, özlem, kaçış, yokluk, usanç ve utanç) estetik göstergelerle somutlaştırır. Bu yaklaşım sessizliği şiirsel bir yankıya –duyulmayan ama hissedilen bir sese– dönüştürür. Roman, okuru katlanması güç bekleyişlerin yarattığı bunalımlarla yüzleştirirken, çarpıcı betimlemeleriyle de mütemadiyen yeni bilgiler/haberler verir; bir taraftan bilinemezliğin ve durgun ama içten içe çürütücü bu insanlık hallerinin sınırlarını işaret ederken, diğer taraftan da görsel detaylar ve sahneleme yoluyla anlam üretmeye devam eder. Duvarlardaki çatlaklar iktidarın çözülen hâkimiyetini, kar altındaki oyun ve talim alanları bastırılmış duygu ve arzuları, yüksek sesle söylenen marşlar ise sivil itaatsizliği kodlar. Ottlik yapıtında salt toplumsal eleştiriyle yetinmez; insan onurunu ve özgürlüğü yok sayan militarist tahakküme karşı çıkar ve yerleşik dili bozguna uğratan alternatif/yeni bir dil geliştirir.
Cezaları öylesine, gelişigüzel dağıtıyorlardı; bazen birimize bazen diğerimize, her gün defalarca yaptığımız ufak tefek şeyleri bahane ederek. Yükümlülüklerimiz hiçbirimizin asla masum olamayacağı şekilde saptanmıştı. Hepimiz bunun farkındaydık ve kabullenmiştik.[3]
Roman üç ana bölümden –“İsteyenin Değil”, “Çamur ve Kar” ve “Koşanın da Değil”– oluşur. İlk ve son bölümün başlıklarıyla Ottlik, Havari Pavlus’un Romalılara yazdığı mektuba İncil’den bir alıntıyla direkt gönderme yapar: “Non est volentis, neque currentis, sed miserentis Dei” (İsteyenin ya da koşanın değil, merhamet eden Tanrı’nındır). Bu teolojik referanslar arasına yerleştirilen “Çamur ve Kar” başlığı, hikâyenin atmosferindeki tematik çerçeveyi ve merkezî motifi oluşturur. Bu motif etrafında şekillenen ikinci bölüm doğal unsurların sembolik yüküne ve dilin semiyotik çeşitliğine derinlik katar. Çamur ilk ve sonbaharda sınırda yer alan askerî okulun çevresindeki fiziksel ve sosyal ortamın zorluğunu, ağır koşulların yıpratıcılığını ve karakterlerin, bilhassa yeni gelen öğrencilerin içinde bulundukları savunmasız durumun anlamsızlığını somutlaştırır. Buna karşılık karın gri-beyaz yoğunluğu bu çetin gerçekliği geçici olarak örter, algıyı donuklaştırır, acıyı hafifletir ve dünyayı sükûnetle sarar.
1974.
Gerçek ile kurgu arasındaki belirsizlik, kurmaca içinde kurmaca tekniği, okul kayıtları, çeşitli belgeler, anlatıcılar arasındaki sonlu-sonsuz gerilim –organize ikilik– ve zaman geçişlerindeki esneklik yapıtın psikolojik, sosyolojik, etik, hatta dilbilimsel düzeyde okunmasını mümkün kılar. Yapısal ve göstergesel her teknik öğe metnin anlam inşasında ve iç müzikalitesinde adeta senfonik bir bütünlük içinde yer alır. Bir ya da iki sayfalık bir bölümde yıllar bir çırpıda geçerken, başka bir kesitte yalnızca ‘bir okul günü’ otuz kırk sayfa boyunca incelikle işlenir. Dolayısıyla sanatçı poetik tarzıyla hikâyenin sürekliliğini parçalar ve deneysel yoğunluğu artırarak modernist bir anlatım diline yönelir. 1920-1923 arasındaki kolektif travmayla 1944’ün ve 1957’nin hatırlama ediminden sızan sözcükler belleğin dalgalı yapısını, karakterlerin iç seslerini ve renklerini dinamik/canlı kılar.
Çelişkilerin ortasında debelenen askerî öğrenciler arasındaki duygusal yoldaşlık ve örtük bağlılık, yalıtılmış bu baskıcı kampta bile yaşamın ve hatta bir tür direncin mümkün olduğuna dair “sezgisel gücü” temsil eder. Romandaki her bölüm üç başkarakteri – Gábor Medve, Dani Szeredy ve Benedek Both’u, simgeler. Ayrıca Medve ve Bébé anlatının ravi (nakleden) karakterleridir. Mamafih romanın tüm bu yapısal yenilikleri; doğanın çok yönlü etkisi (çamurun zorluğu, karın örtücülüğü, güneşin sıcaklığı), dinî referanslar (ilahi takdir, kader) ve insan varoluşunun farklı halleri (ölüm, yokluk, eylem, bellek, inat, öfke, dayanma gücü, vb.) okuru kaotik bir iç yolculuğa sürükler.
Ve unutulmak istenen ne olursa olsun sonunda hep yeni bir gerçekliğin kalıbında yeniden ortaya çıkıyor, yeni gözler, yeni gürültüler, yeni kırbaç darbeleri, yeni bir katılık, yeni bir lanet olarak geri geliyordu; bunların her biri kendi başına buyruk kalabileceği bir yer istiyor, ötekileri korkunç bir dokunuşla sıkıştırıp zorluyor, buna rağmen hepsi de tuhaf bir biçimde aynı örgünün dokusunda kaynaşıyordu.[4]
Eserin tarihsel arka planı ve anlatının titiz işçiliği Alman Bildungsroman geleneğinden bilinçli bir kopuşla yeni bir edebi kıyıya yelken açar. Ottlik gizli bir amacı ya da mesajı doğrudan dile getirmeden, uzun bir zaman dilimini (birkaç yılı) kurgusal bir düzlemde ayrıntılandırarak örer. Psikolojik çözümlemelere yer vermez, sıradanlığın yüzeyindeki ince farklılıklarla tekrar eden gündelik yaşamın rutinlerini ve toplumsal yapının işleyişini görünür kılar; zamanla karakterlerin değişimini, otoriteye boyun eğişlerini ve uyumun sağlamanın uyumsuzluğunu yansıtır. Romanda subaylar (Bognár, Schulze, Kuzmics, Balaban vd.) ve öğrenciler (Merényi önderliğindeki Bónis, Burger, Colalto, Gereben, Halász, Homola, Szabó) arasında işbirliğiyle inşa edilen “terör” niteliğindeki disiplin öylesine sıradanlaştırılır ki, anlatıcının soğukkanlı üslubuyla sunulan bu gerçeklik rahatsız edici yönleriyle asıl dehşeti su yüzüne çıkarır: Okuldaki her kural ve ceza, normalin ürkütücü bir şekline dönüşmüş ve içselleştirilmiştir. Bu yapısıyla ‘yatılı okul’ salt fiziksel bir eğitim kurumu değil, Miklós Horthy döneminin milliyetçi ve totaliter ruhunun simgesel bir izdüşümüdür.
Ágota Kristóf, Péter Nádas, Péter Graf Esterházy ve László Krasznahorkai gibi çağdaş Macar yazarlara esin kaynağı olan Géza Ottlik, “öz ifade çelişkileri” ile “özne-sistem gerilimini” merkeze alarak gizil şiddeti, iletişimsizliği, bürokratik ve askerî kurumların bireyler üzerindeki baskısını ve bu kurumların yozlaşmış doğasını yargıda bulunmadan okura sanatsal bir yaratıcılıkla aktarır. Dolayısıyla, Sınırdaki Okul tarihî bağlamı, biçimsel yaklaşımı ve anlatıdaki özgün diliyle yalnızca döneminin değil, dünya edebiyatının da seyrini değiştiren, çığır açıcı bir başyapıttır.
NOTLAR
[1] Géza Ottlik, Sınırdaki Okul, çev. Gün Benderli, Can Yayınları, İstanbul, 2024, s. 358.
[2] a.g.e., s. 120.
[3] a.g.e., s. 204.
[4] Hermann Broch, Vergilius’un Ölümü, çev. Ahmet Cemal, İthaki Yayınları, İstanbul, s. 46.