“Önemli şeylerin bir dipnotu” olarak hayat
“Roy’un hayatını dipnota çekmesi, kişisel olanı önemsizleştirmek değil: Sığınağım ve Fırtınam yalnızca bir annenin ve kızın hikâyesini değil, Roy’un romancı ile politik yazar arasındaki mesafeyi nasıl ortadan kaldırdığını da anlatır.”
Bazen dünya haritasının önüme serilmiş olduğunu ve senin boylu boyunca bu haritanın üzerine uzandığını hayal ediyorum. Ve o zaman benim hayatım açısından, yalnızca senin kaplamadığın ya da ulaşabileceğin mesafenin dışındaki bölgeler değerlendirilebilir görünüyor. Ve bunlar da senin heybetine ilişkin düşünceme uygun olarak, pek fazla sayıda ve pek huzurlu bölgeler değil; özellikle de evlilik bu bölgeler arasında bulunmuyor.[1]
Kafka’nın Babaya Mektup’unun anlatıcısı, babasına ondan neden korktuğunu anlattığı mektubunda, bu korkunun hayatını nasıl kuşattığını göstermek için harita metaforunu kullanır. Arundhati Roy da annesini dünya haritasının üzerine uzatacak olsa, erkekliğin heybetinden yoksun olmasına rağmen, onun yalnızca Hindistan’ı değil, bütün dünyayı kaplayacağından kuşkumuz olmazdı.
Kuşkusuz, Kafka için de, Roy için de haritanın işgal edilmeyen bölgesi yazıdır. Kafka, Babaya Mektup’ta öyle melankolik, öyle çaresizdir ki, Baba’nın iktidar alanı dışında kalan yazıyı belki biraz da zorunlulukla, dehşetle, acıyla sahiplenmiş gibidir. Oysa Roy için yazı, bir kurmaca olarak okumamızı salık verdiği Sığınağım ve Fırtınam’da söylediği gibi, annesine, babasızlığına, Hindistan’a, ve çocukluğuna belli bir mesafeden bakmasını sağlayan bir araçtır. Nitekim onu yazar, daha doğrusu romancı yapan şeyin, annesini anlamak için onunla ilgili deneyimleriyle "renklendirilmemiş" bir bakış noktasına ulaşma çabası olduğunu söyler. Yazı böylece anneden kaçılan boş bölge değil, ona yeterince yaklaşabilmek için yaratılan mesafedir.
Sığınağım ve Fırtınam
çev. Lâle Akalın
YKY
Eylül 2026
288 s.
Tıpkı Kafka’nın babası gibi, “geriye kendisinden başka bir şey bırakmayan” biridir. Ailesinden kaçmak için evlendiği ve bir hiç olarak gördüğü alkolik kocasını terk ettiğinde, iki küçük çocukla gidebileceği pek bir yer yok gibidir. Ooty'de, artık hayatta olmayan İmparatorluk Böcekbilimcisi babasının evine yerleşir; annesiyle abisi onu Travancore Veraset Yasası’nı öne sürerek evden çıkarmaya kalkıştığında ise, yasanın Tamil Nadu’da geçerli olmadığını bir avukattan öğrenir ve ilk küçük hukuk zaferini kazanır. Yıllar sonra, aynı aşağılanmanın hatırasını Kerala’daki Hıristiyan kadınların baba mirasından erkeklerle eşit pay almasını engelleyen yasalara karşı açtığı ve kazandığı davaya taşıyacaktır.
Tıpkı Hermann Kafka gibi o da hayatını tırnaklarıyla kazıyarak kurar. Hermann Kafka saygın bir tüccar, Mary Roy saygın bir öğretmen, okul işletmecisi ve feminist ikon olmayı başarmıştır. Öyle ki, etrafı ona hayranlığını bildiren, her sözünü onaylayan müritlerle dolu bir tarikat lideri gibidir. Üstelik, kurduğu okulda yalnız kız öğrencileri değil, erkekleri de dönüştürmeye girişir: Oğlan çocukları her şeyi doğal hakları sayma duygusundan kurtarmayı, kız çocuklarına ise “omurga” ve “kanat” vermeyi amaçlar. Roy’un anlatımında bu pedagojik devrimin bedeli çok nettir: Öğrenciler için aydınlık, kendi çocukları içinse karanlık. Okul-yurt olarak inşa ettiği evde kendi çocuklarına yer yoktur. Bu yüzden, Sığınağım ve Fırtınam büyük ölçüde anneyle bir hesaplaşma çabasıdır ama bu hesaplaşma Kafka’nın babasıyla hesaplaşmasından epey farklıdır. Bu farkın üzerinde durmak önemli.
Hayat bir roman
Ama önce otobiyografinin roman olarak okunmasını neden istediğine gelelim. Roy bunu yaparak biz okurlardan imkânsız şey mi talep ediyor, yoksa otobiyografi üzerine çalışan pek çok kuramcının farklı biçimlerde dile getirdiği bir gerçeği mi hatırlatıyor: Otobiyografi de esas olarak bir kurgudur. Sözgelimi, Sidonie Smith, A Poetics of Women’s Autobiography: Marginality and the Fictions of Self-Representation adlı kitabında, otobiyografinin geçmişte yaşananların olduğu gibi aktarılması olmadığını söyler. Smith’e göre, insan geçmişini yazarken onu bugünün bakış açısından hatırlar, seçer, düzenler ve yorumlar. Üstelik, hafıza yaşanan deneyimin birebir kaydı değil, o deneyimin zihinde sonradan aldığı biçimdir.
Bu nedenle, otobiyografi yazarı hayatının tek, bütün ve kesintisiz hikâyesini anlatmaz; yalnızca mümkün olan birçok hikâyeden birini kurar. Hangi olayları anlatacağına, hangilerini dışarıda bırakacağına, olaylar arasında nasıl bir neden-sonuç ilişkisi kuracağına, geçmişteki “ben”i nasıl yansıtacağına karar verir. Otobiyografik metinde karşımıza çıkan “ben”, geçmişte yaşamış kişinin birebir kopyası olmaktan çok, yazarın bugünden geçmişine bakarak oluşturduğu, anlatısal bir benliktir. Bu anlamda otobiyografinin kurmaca öğeler taşıması kaçınılmazdır ama Smith bir konuda bizi uyarmayı ihmal etmez: Otobiyografi ile roman aynı şey değildir; çünkü birincisinin arkasında gerçekten yaşanmış bir hayat ve o hayatı yaşamış bir kişi vardır. Kurmaca olan, otobiyografide anlatılan hayatın kendisi değil; o hayatın hatırlanma, seçilme, adlandırılma ve bir hikâyeye dönüştürülme biçimidir.[2]
Roy da Booker Ödüllü bir yazar olarak bugünden baktığı genç Arundhati’yle artık aynı kişi olmadığının farkındadır. Bu yüzdendir ki, “Belki yazacaklarım şimdi dönüştüğüm kişinin genç kişiliğime ihaneti olacak” der. (s. 12) Roy’a göre bu pek de bağışlanabilir bir günah değildir, ama buna karar vermek de ona düşmez. Kimdedir peki otobiyografinin hakikatini, sahiciliğini ölçme yetkisi? Romanı bile ifşa ve skandal korkusuyla okuyan, deşifre edilmediklerini görünce derin bir nefes alan, ardından kurmaca diyarının en renkli karakterlerini kendi avatarları olarak ilan eden aile üyeleri mi?
Skandal ve travma açlığı yeterince doyurulmadığı için yazarı kelimelerin arkasından çıkmaya çağıran okur mu?
Yoksa anlatılan benliğin bir otobiyografiyi dolduracak kadar görkemli olmamasından yakınan bilirkişiler mi?
Roy’un, kitabının roman gibi okunmasına ilişkin arzusunun bir nedeni daha vardır aslında. Annesi Küçük Şeylerin Tanrısı’ndaki bir sahne hakkında, “Bunu sana kim anlattı?” diye sorar Roy’a. “Bu bir kurmaca” yanıtını aldığında da ikna olmaz. Hayır, kurmaca değildir, gerçekten yaşanmıştır. Roy’un buradan çıkardığı sonuç, anı ile hayal gücünün birbirinden kolayca ayrılmadığıdır. Çoğumuz, onun deyişiyle, “yaşayan ve nefes alan bir anı ve hayal gücü karmaşası”yız. Kitabını roman gibi okumamızı dilemesi, otobiyografinin başına açacağı belalardan kaçmaktan çok, hafızanın geçirgenliğini baştan kabul etmek anlamına gelir.
Öyleyse kurmaca nedir?
Kurmaca, yazarların kabul ettiklerini düşünseler de bütünüyle kabul etmedikleri o tuhaf sisli şeydir. Nereden gelir? Geçmişimizden, şimdiki zamandan, okuduklarımızdan, hayal gücümüzden – evet. (s. 15)
Kimin hayatı anlatılmaya değer?
Otobiyografinin kurmacayla akrabalığı yalnızca hafızanın tekinsizliğinden kaynaklanmaz. Sidonie Smith, kadının kendi hayatını anlatabilmesi için geçmişini hatırlamasının yetmediğini, kendini anlatabileceği bir özne konumunu da müzakere etmesi gerektiğini savunur. Çünkü otobiyografi yazmak üzere masaya oturan kadının kullanabileceği hazır “benlik hikâyeleri”nin büyük bölümü erkek egemen kültür tarafından üretilmiştir. Geleneksel otobiyografinin öznesi; bağımsız, kamusal alanda hareket eden, kendi kaderini belirleyen, otorite sahibi bir bireydir. Bu model tarihsel olarak erkek özneyle özdeşleştirilmiştir.
Smith'in sözünü ettiği erkek özneyi daha tanınır kılmak mümkün, hatta gerekli: Beyaz, burjuva erkek. İşçi sınıfı ile otobiyografinin yan yana gelmesi de, Kızıldeniz’in ikiye yarılması gibi, mucize kabilinden bir olaydır ne de olsa.
Evet, Küçük Şeylerin Tanrısı, Roy’a otobiyografisi için bir benlik bahşeder. Daha doğrusu, romanla gelen Booker Ödülü bunu mümkün kılan kamusal otoriteyi sağlar. Booker'ın postkolonyal coğrafyada nasıl bir benlik inşa ettiği tartışması daha derin bir tartışmayı hak ediyor ama burada eski sömürgeci merkezden gelen ödül olmasa, Roy'un kendi hikâyesini anlatmaya muktedir bir kamusal benliği kolay kolay inşa edemeyeceğini söylemekle yetinelim. Smith’in kadınlar için kurduğu ikilem Roy için de geçerlidir: Anneyi reddedip babanın diliyle mi konuşacak? Ya da daha geniş ölçekte soracak olursak, Hindistan’ı reddedip sömürgecinin diliyle mi?
Sanırım Roy, Smith’in işaret ettiği imkâna uygun davranarak bu ikilemin üstesinden gelmeyi başarıyor: Hiçbirinin sunduğu hazır özne konumuna bütünüyle yerleşmeden, hepsinin ortasında “başka bir öznelliğin meşruiyetini ve otoritesini” talep ederek.
Hayatı dipnota çekmek
Roy bu yeni öznelliği, mendil ıslatan Bollywood filmlerini aratmayacak denli dramatik bir aile hikâyesi anlatırken inşa eder; üstelik günümüzün travma düşkünü okuruna bir kez olsun göz kırpmadan, annesini anlamak için Freud'dan medet ummadan. Kendi hayatını da bu dramın merkezine yerleştirmez. O, hayatını “gerçekten önemli olan şeylerin bir dipnotu olarak” görmektedir. (s. 12) “Öyle acılar, öyle sistemli yoksunluklar, öyle katıksız kötülükler, cehennemi öyle farklı şekillerde tekrar tekrar yaşatma olayları” görmüş ve yazmıştır ki, kendini “ancak en şanslı kişiler arasında” saymaktadır. Hayata şu iki maddeden oluşan felsefeyle bakmak oldukça rahatlatıcıdır:
- Herkesin başına her şey gelebilir.
- En iyisi hazırlıklı olmak. (s. 286)
Bu felsefe sayesinde Roy’un otobiyografisi türün bütün yüklerinden kurtulur: Narsist hezeyanlarından, gözyaşlarından, dramlardan ve kendi talihsiz yaşamını, gerçek hayatlara magazinel bir merakla bakan okurun önüne atan yazar performansından.
Yaşanan hayatı bir dipnot saymak, çağın kendi varoluşundan başı dönen biricik öznelerinin kalbini kıracak türden bir hoyratlık olarak görülebilir pekâlâ. Ama belki de tam bu sayede, haritasız geçmek zorunda olduğunuz mayınlı bir arazi olan annenizi, yıllar sonra karşınıza dikildiğinde sizden içki için para isteyen, annenizin ve muhtemelen başkalarının gözünde de bir hiç olan babanızı, annenizi evden attıran ve size başarısızlığın da bir erdem olabileceğini öğreten Marksist dayınızı, toprak ağasının başını kesen Maocu gerillaları, Keşmir’de katledilen Müslümanları, kesilen ağaçları, yok edilen vadileri aynı hikâyenin içinde görebilir; onları anlamaya, sevmeye ve kendi tarihsellikleri içine yerleştirmeye çalışabilirsiniz. Belki de Smith’in sözünü ettiği yeni öznelliğin açtığı imkân tam olarak budur: Benliği dünyanın merkezi olmaktan çıkarıp, onu başkalarıyla, tarihle ve iktidarla kurduğu ilişkiler içinde yeniden anlatabilmek.
Roy’un hayatını dipnota çekmesi, kişisel olanı önemsizleştirmesi anlamına gelmez elbette. Tam tersine, kişisel hikâyenin sınırlarını genişletir. Küçük Şeylerin Tanrısı’nda Ayemenem ve Meenachil için bulduğu yazar dilini daha sonra Narmada Vadisi’ne, büyük barajlara, yerinden edilmelere ve devlet şiddetine taşır. Aşk ve ölüm hakkında yazdığı gibi, sulama, tarım, kanalizasyon ve yerinden edilme hakkında da yazabileceğini kanıtlar. Buradan bakıldığında, Sığınağım ve Fırtınam yalnızca bir annenin ve kızın hikâyesini değil, Roy’un romancı ile politik yazar arasında mesafeyi nasıl ortadan kaldırdığını da anlatır. Kişisel hafıza ile kamusal tarih aynı dilin içinde birbirine açılmıştır. Ona “yazar-aktivist” unvanını yakıştıranlar anlamamış olabilir ama “Kurmacaların ve kurmaca olmayan yazıların sanki iki bacağınmış gibi dolaştırıyorlar dünyada seni” (s. 252) diyen John Berger kesinlikle anlamıştır.
“Şimdi buradayım”
Bu öznellikte, Hintli kıyafetlere bürünüp kibirle baktıkları egzotik topraklarda haz peşinde koşan Hippilerin de, kurumsal kapitalizmle el ele verip ülkeyi bataklığa çeviren ve ondan “yerli ve milli” olmasını isteyen Hindu milliyetçiliğinin de, hâlâ oryantalist hülyalarla avunan Batının da reddi vardır. Bu yüzden, Kerala’dan geldiği Delhi’de anonim olmak, taşranın aşina bakışlarından kurtulmak onu mutlu eder. İleride evleneceği Pradip’in onu yoksul odasında gördüğünde sorduğu “Nerelisin?” sorusuna, “Şimdi buradayım” cevabını verir. (s. 105)
Dünyamız giderek parçalanıp kama biçiminde kırıklara ayrıldıkça, biz de birbirimizi genlerimizle, tanrılarımızla, bayraklarımızla, dillerimizle, ten rengimizle, köklerimizin saflığıyla, hem doğru hem yalan olan tarihlerimizle daha çok yaralıyoruz – ve benim bu soruya cevabım aynı kalıyor: Şimdi buradayım.
Roy için “Şimdi buradayım” demek, köksüzlük ilanından çok, kökenin insanı bütünüyle açıklama ve sabitleme hakkına itirazdır.
Bu seçilmiş yurtsuzluğa ve yeterince milliyetçi olmadığı gerekçesiyle sık sık kovulmasına rağmen, ait olduğu yerin Hindistan olduğundan ve yavaş yavaş büründüğü külhanbeyi kişiliğine başka hiçbir yerde bürünemeyeceğinden emindir.
Ayrıca, bu öznelliği ifade edeceği “dil hayvanı”nın peşine daha gençliğinde düşmüştür. Burada aradığı şey İngilizce, Hintçe ya da Malayalamca arasında bir seçim değildir. Çokdilli dünyasını kendisine anlatabileceği bir “yazar dili”dir. Bu dilin kendi içinde hazır bulunmadığını, dışarıda bir yerde onu beklediğini ve kendiliğinden gelmeyeceğini bilir. Bir av hayvanı gibi peşine düşmesi, onu ele geçirip kendisinin kılması gerekecektir. Hayatta kalma kaygısı bu avı bir süre kesintiye uğratsa da, yazarlığı onun için tam da kendi kendisiyle konuşmanın yolunu bulma meselesidir. Küçük bir çocukken söyleştiği nehri ve yağmuru, kokularını ve duygularını duyuracak biçimde tasvir etmeyi başardığında kendini yazar sayacağını bilmektedir. (s. 169) “Şimdi buradayım” demeyi seçse de, öznelliğini ve onu anlatacağı dili çocukluğunun nehrinde yıkamıştır.
Şimdi Kafka’nın babasının boylu boyunca uzandığı dünya haritasına dönelim. Oğlan çocuklarının, babalarının fetihlerinden ve ganimetlerinden nasıl yararlandığı, o güçlü kolların onlara nasıl yeni yollar, kapılar açtığı düşünüldüğünde, Kafka’nın babasının acımasızlığı karşısında duyduğu hayal kırıklığı daha anlaşılır olur. Doğal bir iktidardan yoksun kalmanın kırıklığıdır yaşadığı. Oysa anne Roy, iki çocuğuyla ayakta kalmaya çalışırken, zafer bayraklarını haritanın bölgelerine öyle kolayca dikemez. Miras hakkı için Hindistan mahkemeleriyle ve kendi ailesiyle boğuşur; kız öğrencilerine isyanı öğretirken, kendi çocuklarını özgürleştirdiği topraklardan kovar. Mary Roy’un çelişkisi yalnızca kızına yönelik değildir. Erkek evlada tapılan bir toplumda, oğluna “çirkin ve aptalsın” diyebilen, Roy’un deyişiyle, dünyadaki bütün erkeklerin günahlarını “ulaşabildiği tek erkek” olan oğlunda cezalandıran bir annedir o. Roy’un feminizm anlayışını kalıcı biçimde karmaşıklaştıran da, ataerkiye meydan okuyan bir kadının iktidarının kendiliğinden adil bir iktidara dönüşmeyeceğini anlamasıdır. Böyle bir kadın, kendi özgürlüğünü ve iktidarını kızına öylece devretmeyecektir.
Roy bir daha dönmemek üzere Delhi’deki mimarlık fakültesine gittiğinde annesinden nefret etmiyordur. Ama birbirlerini yıllar boyunca arayıp sormazlar. Bütün ışığını öğrencilerine verip çocuklarına karanlığını emdiren Mary Roy, aslında kızı için özgürlüğe bir kapı açmıştır. Roy bugün, gözünü dikip bütün sırlarını öğrenene dek baktığı o karanlığa minnettardır. Unutmak ya da affetmek değildir söz konusu olan. Karanlığı tarihin, sınıfın ve toplumsal cinsiyetin içine yerleştirebilme yeteneğidir.
Düş ile karabasan arasında
Erkek evlada tapmanın öteki yüzünün anneye tapmak olduğunu söyleyen Roy’a göre, Hindistan “erkek evlat doğurup sonra da onları tanrılaştıran anneleri kutsallaştıranların diyarıdır”. İki kardeş işte bu “aşırı duygusal düş” ile kendi “kaprisli karabasanları” arasındaki yarıkta büyür.
“Karşılaştırdığımda, eğer mutlaka birini seçeceksek, sanıyorum ben bizim karabasanımızı, abim ise düşü seçerdi” der Roy. Ne de olsa, Hindistan’da kadınların düşü seçemeyeceğinin kadim bilgisine sahiptir:
Bende o yolculuklardan birinin çok net bir anısı var. Berrak, güzel bir geceydi. Arka lamba olarak arkasına bir fener bağlanmış olan bir manda arabasını geçtik. Arabanın sürücüsü sırt üstü yatmış, mandasının onu eve götüreceğinden emin, yıldızlara karşı bir türkü tutturmuştu. Onu kıskandığımı hatırlıyorum. Ne kadar uzun süre, ne kadar çok çalışırsak çalışalım; hangi sınıftan, kasttan ya da din ve inançtan olursa olsun, Hindistan’da hiçbir kadının, ıssız bir anayolda mandası onu eve götürürken yıldızlara doğru türkü söyleyecek kadar kendini güvende hissetmeyeceğini düşündüğümü hatırlıyorum. (s. 167)
Yıldızlı bir göğün altında, kaygısızca türkü tutturma imkânından yoksun olanların, “Başımıza her şey gelebilir ve her şeye hazırlıklı olmak gerekir” bilgisidir bu. Roy’un annesinden öğrendiği şeylerden biri de herhalde budur.
Bu yazıyı da Eagleton’la bitirelim:
Terry Eagleton, Edebiyat Olayı’na nominalistlerle gerçekçiler arasındaki kadim tartışmayla başlar. Gerçek olan nedir? Tek tek şeyler mi, yoksa onları birbirine bağlayan ortak yapılar da bir tür gerçekliğe sahip midir? Nominalistler ilkinden yanadır; “insan”, “kadın”, “edebiyat” gibi tümeller onlara göre gerçekliğin kendisinde bulunan şeyler değil, birbirinden farklı tikellere bizim verdiğimiz adlardır. Eagleton, bu eski tartışmanın modern düşüncede de varlığını sürdürdüğünü söyler. Postmodernizmin büyük anlatılara, özlere ve genel kategorilere duyduğu kuşku ile farklılığa, parçalı ve özgül olana gösterdiği ihtimam da bu nominalist mirasın uzantısıdır. Ne var ki, Eagleton için bu tikel tutkusunun açmazı basittir: Bir insani durum yalnızca kendisine özgüyse ve kendi dışındaki hiçbir şeyle ortaklığı yoksa, nasıl olup da başkaları tarafından anlaşılabilir?
Eagleton’ın işaret ettiği çıkış, tikeli tümelin altında ezmek değil, ikisini birbirinden koparmamaktır. Marx’ın somut anlayışını da bu bağlamda hatırlatır. Marx için somut olan, nominalistin korumaya çalıştığı saf ve ilişkisiz tikel değildir. Tam tersine, kimi genel kimi özel pek çok belirlenimin kesiştiği yerdir. Bir hayat sınıftan, emekten, mülkiyetten, tarihten, cinsiyetten, sömürgecilikten koparılarak anlatıldığında, onu o hayat yapan ilişkilerden soyutlanmış olur. Ama bunun tersi de geçerlidir: Tikel insanı yalnızca sınıfının, cinsiyetinin ya da tarihsel konumunun örneğine indirgediğimizde, açıklamaya çalıştığımız hayat elimizden kaçar. Eagleton’ın Marx üzerinden anlattığı şey, tikel ile tümel arasında seçim yapmak zorunda olmadığımızdır. Somut tam da ikisinin buluştuğu yerdedir.[3]
Roy bize yalnızca Mary ile Arundhati’nin benzersiz, başkasına tercüme edilemez hikâyesini anlatsaydı, onları anlaşılır kılan dünyayı ortadan kaldıracaktı. Kast, sınıf, sömürgecilik, kadınlık, annelik, milliyetçilik bu iki hayatın dışından onlara uyguladığımız kavramlar değil, bu hayatların içinde işleyen kuvvetlerdir. Roy’un manda arabasında yıldızlara bakarak türkü söyleyen adamı hatırlaması da yalnızca kişisel bir hatıra olarak kalmaz. Gece, yol, adam ve Arundhati bu ânın tikelleri olsa da, Roy tümelin bilgisine sahiptir: Hindistan’da hiçbir kadın kendini o adam kadar güvende hissedemez. Tümel bize, tikeli anlamlandırabileceğimiz, neden önemli olduğunu kavrayabileceğimiz alanı sunar. Bir hayatı anlatmaya değer kılan da, yalnızca bir kişinin başına gelmiş olması ve hiçbir zaman yalnızca onun başına gelmemesidir belki de.
Sığınağım ve Fırtınam’ın sahiciliği de, samimiyeti de bunu hiç unutmamasından geliyor.
NOTLAR
[1] Franz Kafka, Babaya Mektup, çev. Cemal Ener, Can Yayınları, İstanbul, 2008, s. 61.
[2] Sidonie Smith, A Poetics of Women’s Autobiography: Marginality and the Fictions of Self-Representation, Indiana University Press, 1987, s. 45-47.
[3] Terry Eagleton, Edebiyat Olayı, çev. Başak Yüce, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2012, s. 13-29.
Önceki Yazı
İyiyürüklerden Carlo Ginzburg
aramızdan ayrılalı üç ay olmuş
“Carlo Ginzburg faşizan eğilimleri kolayca teşhis ve teşhir eden bir entelektüel dünyanın içinde yetişmiş ve bu farkındalık ekseninde dünya tarihçiliğinin seyrini değiştiren Avrupalı tarihçiler sınıfının en mümtaz mümessillerindendi.”
Sonraki Yazı
Bir zaman haymatlosunun
Hacim Hesabı Üzerine
“Ulysses'in tek bir günü –16 Haziran 1904’ü– olağanüstü bir yoğunlukla anlatmasından çok etkilenen Balle, 'Bir gün nasıl bu kadar hacimli olabilir?' diye düşünmeye başlar. Joyce için bu sorunun cevabı bir günü bütün bir dünyaya dönüştürmektir, Balle içinse tek bir günü birçok kez yeniden yaşatmak.”