• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

İyiyürüklerden Carlo Ginzburg

aramızdan ayrılalı üç ay olmuş

“Carlo Ginzburg faşizan eğilimleri kolayca teşhis ve teşhir eden bir entelektüel dünyanın içinde yetişmiş ve bu farkındalık ekseninde dünya tarihçiliğinin seyrini değiştiren Avrupalı tarihçiler sınıfının en mümtaz mümessillerindendi.” 

Carlo Ginzburg

CEMAL KAFADAR

@e-posta

PORTRE

24 Eylül 2026

PAYLAŞ

Eylül hüznüyle Carlo Ginzburg’un geçtiğimiz yazın başındaki (17 Haziran) ölümü düştü aklıma. Kendisini yakından tanıyanlar, hayatı ve eserleriyle birlikte kişiliği üzerinde duran vefeyat yazıları yazdılar hemen ardından.[1] Benim zihnimi başka bir şey kurcalayıp durdu. Nihayet onu yazayım dedim.

İyiyürüklerdendi. İlk kitabında ele aldığı ve bütün cihana tanıttığı benandanti’lere, yani 16-17. yüzyılların Friuli’sindeki yaygın inanışlara göre köyün mahsulüne, bereketine göz koyan malandanti’leri (kötüyürükler) alt etmek için göğe yürüyüp/çıkıp onlarla savaşan ve cadılık, zındıklık ithamlarıyla Kilise’nin sigaya çektiği köylülere verilen ismi mecaz olarak kullanabilirsek, onlardandı.

20. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’yı ve Doğu Asya’yı doğrudan, dünyanın birçok parçasını dolaylı olarak kasıp kavuran faşist iktidarlara karşı direnen ve başaran kuşağın yetiştirdiği çocuklardandı. Onların birbiri ardına ölüm haberleriyle içimde büyüyen endişeli hissiyat, Carlo Ginzburg’un ardından dile gelmek istedi: Evet, benim yetiştiğim dünyanın “iyiyürükleri” bu çocuklar arasından çıktı ve şimdi birer birer aramızdan ayrılıyorlar. Kısacası dünyamızı nicedir “kötüyürüklerden” nispeten koruyan örtülerden birinin, tül gibi zarif ama sağlam bir örtünün yırtıldığı zamanlardayız.

Siyaseten çok farklı çizgilerde olsalar bile, faşizmi adeta kokusundan tanırlardı. Burada sadece tarihçilerden bahsedeceğim ama elbette entelektüel hayatın ve akademyanın her bir dalından örnekler düşünebiliriz. Dünyanın her yerinden örnekler düşünebiliriz ama konumuz Avrupalı tarihçiler ve tarihyazıcılığı. Akademik hayatın bana kazandırdığı şeylerden biri, birçoğunu –kimini şahsen, kimini yıllar boyu yakın okuyarak ya da öğrencileriyle tanışarak– tanımak oldu; çeşitli üstün vasıflarıyla, ama aynı zamanda egolarıyla, zaaflarıyla. Kimisi için sevimli diyemeyeceğim. Benandantilerin de hepsinin iyi insanlar olduğunu düşünmek için bir sebep yok. Erenlerin de hepsinin ermiş sayılmayı hak ettiğini sanmam; menâkıbnâmelerde bazılarını yerden yere vuran örnekler bulabilirsiniz. Ama kolektif bir varlık olarak iyiyürüklerin ya da erenlerin önemli işlevleri vardı.

İkinci büyük savaş bittiğinde Carlo Ginzburg altı yaşındaydı. Faşizmin ne menem bir kötülük olduğunu ve nasıl yenildiğini, annesi ve 20. yüzyıl İtalyasının önemli yazarlarından Natalia G. (1916-1991) gibi kahramanca karşı duranların yanında büyüdüğü için, anlaması ve içselleştirmesi kolay olmuştur. Üstelik babası (Leone Ginzburg, 1909-1944) faşistlerin elinde işkenceden ölen küçük Carlo için anti-faşist olmak yüreğine ve zihnine kazınmış bir dövme olmalı. Ancak bunu entelektüel âlemin ve etki alanlarının merkezinde onyıllar boyu canlı tutmak, Ginzburg’un ve sözünü ettiğim kuşakların büyük başarısıydı. Bu sadece yaşanan tecrübeler dolayısıyla içselleştirilen tepkilerin doğal sonucu değildi, yani bir refleks değildi; sürekli farkındalık ve cehd gerektiren bir agâh olma haliydi. Öyle büyük siyasi jestler şovlar yapmayı değil, başkalarına bu farkındalığı geçirmeyi önceleyerek; bunu çalışmalarının, kamu önündeki varlıklarının özüne sindirerek...

Solda: Leone Ginzburg, "antifaşist komplo" gerekçesiyle tutuklandıktan sonra, 1934. Sağda: Evlendikleri gün Leone ve Natalia Ginzburg, 1938.

Benim kuşağımın ufkunu açan Avrupalı tarihçilerin çoğu, bu mücadeleleri verenlerin ve onların yetiştirdiği çocukların arasından çıktı. Babasının ölümüyle aynı yıl, Ginzburg’un sonradan tarihçiliğinde en büyük ilham kaynaklarından Marc Bloch da Fransız direniş ordusunun mensubu olarak Gestapo tarafından infaz edilecektir. Beş yaşındayken bunu duymuş olamaz ama öğrendiğinde babasını düşünmemiş olması imkânsız. Jean Pierre Vernant (1914-2007) aynı direniş ordusunda albay rütbesinde savaşıyordu. Fernand Braudel (1902-1985) o sırada esir kampındaydı. İngiliz E.P. Thompson’ın (1924-93) ağabeyi anti-faşist Bulgar partizanlarına yardım ederken yakalandığı için infaz edilmişti. Eric Hobsbawm (1917-2012) ve Arnaldo Momigliano (1908-1987) İngiltere’ye göçerek paçayı kurtaracaklardır. Anthony (Tony) Molho’nun (doğumu 1939; Allah ona uzun ömür ve sağlık versin) babası da Yunanistan’da dağlarda partizanlara katılmıştı. Annesi büyük maceralardan sonra dönebildikleri Selanik’te bütün yakınlarını kaybetmiş olduğunu görünce şehri “hayaletler şehri” tesmiye edecek, bu isim çok sonra Mark Mazower’in Selanik kitabının başlığında karşımıza çıkacaktı.

Siyasi tavırları farklı farklı olabiliyordu ama faşizme karşı durmakta şaşmaz bir pusulaları vardı; bu çok önemli düzlemde birbirilerini çok iyi anlıyorlardı. Bloch direnişin komünist olmayan birimlerinden birinde çalışıyordu; Vernant genç komünistler arasından yükselmişti; Braudel “Gaulliste” addedilmişti Naziler tarafından. Babası ve annesi yine o meş’um 1944 yılında Auschwitz’e gönderilen Vidal-Nacquet (1930-2006), Vernant ile üretken bir meslektaşlık ilişkisinde nice esere birlikte imza atacak, ama ortağının 1969’a kadar bağlı kaldığı Fransız Komünist Partisi’ne üye olmayacaktır. Parti aidiyetinden ve ideoloji hijyenindense, entelektüel hayatın bağlarını tesis eden çok daha derin damarlar vardı; en azından bazı ortamlarda ve zamanlarda anti-faşist olmak bunların başında geliyordu.

"Faşizme karşı kültürel direniş odağı". Soldan sağa: Cesare Pavese, Leone Ginzburg, Franco Antonicelli, Carlo Frassinelli, 1932.

Ortak tecrübelere ve karşılıklı saygıya yaslanan bu bağ, savaş sonrasını yaşayanlar için bizzat, savaş yıllarında hayatını yitirenler açısındansa hayranları ve okurları üzerinden onyıllar boyu sürecek zımni bir mukavele işlevini gördü.

Bizim Carlo’nun babası Leone Ginzburg bir diğer Carlo ile birlikte 1930’larda İtalya’da anti-faşist “Adalet ve Hürriyet” derneğinin eş-başkanlığını yürütmüştü; yani Carlo Ginzburg’un çok sevdiği ve onun kuşağından İtalyan entelektüelleri en derinden etkilemiş yazarlardan Carlo Levi (1902-1975) ile. Leone’nin 1943 yılında Nazilere karşı faaliyetlerini “yeraltında” yürütmek zorunda kaldığında seçtiği müstear isim sizi gülümsetecektir: Leonida Gianturco. (Cantürk mü desek? Kendisi Odessa doğumlu ne de olsa, yani Osmanlıların Hacıbey dediği yerden göçmüş İtalya'ya. Bunun aslını faslını, yakından tanımasam da birkaç kez vakit geçirme fırsatı bulduğum oğluna sorma fırsatı bulamadığıma yanıyorum.)

Leone ile Natalia zaten Milan’da ressam yazar ve aktivist dostları Carlo Levi’nin apartman dairesinde tanışmışlar. Bir keresinde İtalya’da bir kitapçıda (kitap ve yemek kültürünü takdir ettiği için, Ginzburg’un emeklilik yıllarında yaşamayı tercih ettiği ve Umberto Eco’nun yıllarca üniversitesinde hocalık yaptığı Bologna’da üstelik) Christo si è fermato a Eboli (İsa Bu Köylere Uğramadı) kitabını almak istedim.[2] “Nerede bulurum,” dedim “Primo Levi’nin şu kitabını?” Aman Allahım, koca mekânda ürkütücü bir sessizlik oldu ve bütün başlar bana döndü, ya da bana öyle geldi; “Car-lo Levi” dedi tezgâhtaki adam a’yı uzatarak ve r’yi sert çevirerek, yüksek sesle; “kim bu kâfir” der gibi, ağzıma biber sürer gibi. Hayır yani, Primo Levi’yi de severler, ama bu kitabın yeri başka.

Hani Deniz Göktaş’ın babası (yani gösterideki kurgu babası) “sen ne biçim muhalifsin, hâlâ başına bir şey gelmedi” diye oğluna laf sokmuş ya (ah, hayat nasıl da taklit ediyor sanatı!), Natalia’nın ailesi de çocuklarının başının belaya girmesini siyasi duruşlarının sahiciliği sınavında bir çeşit başarı ya da şeref nişanesi olarak görürmüş. Daha önce sadece futbolla ilgilendiğini düşündükleri küçük çocukları Alberto (yani bizim Carlo’nun dayısı) tutuklandığında, üstelik Cesare Pavese, Giulio Einaudi ve Carlo Levi gibi “kültürlü insanlarla” birlikte tutuklandığında gurur duymuşlar mesela.

Ama tabii faşizmin şakası yok. Carlo Levi, İtalya’nın yoksul ve ücra bir bölgesi (Lucania) için bile yoksul ve ücra bir köye sürülür. Ve Milan’lı, solcu, Yahudi bir entelektüel olarak 1935-36 yıllarında orada hiç bilmediği, tahayyül dahi edemediği bir dünyayla karşılaşır. İşte bu karşılaşmanın neticesi olan kitap, Cevat Şakir’in 1925 Bodrum sürgünü gibi, önce bir keşfe yol açar, sonra da ülkesinin ve giderek daha geniş bir çevrenin kültür hayatında ufuk açıcı bir rol oynar.[3]

Milan önemli bu bağlamda. Orta ve Kuzey Avrupa’ya yakın ve sıkı sıkı bağlı, endüstri ve finans merkezi bu şehir, kendisine gıcık olanların gözünde en az İtalya olan, en az “çekmiş” olan yer. Çok kızdıklarında Almanca adını kullanırlar: Mailand; “Gâvur Milan” tadında. Mesela Pasolini, Decameron filminde Milan’a yerleşmiş, aslen Napoli’li üçkâğıtçı tefecileri Almanca konuşturur, biz Milan’ın yerlisiyiz havası attıklarını ima etmek için. (Tabii kafaları çektikten sonra Napoliten bir sarkıyı ağlayarak söylerler, o ayrı bahis). Eserin aslında bu detay yoktur.

Carlo Levi,
otoportre,
1945. 

Carlo Levi’nin anlattığı köylü dünyası; solcu, ilerlemeci, şehirli, bilhassa kuzeyli okurların önemli bir kısmını derinden sarsacaktır. Ayrı bir zamanda yaşıyor gibidirler. Levi’nin gözünden bakınca, Devlet’in ve Tarih’in değmediği, “İsa’nın bile erişemediği” ücra bir yerde ve zamanda, hatta zamanötesiymiş gibi duran bir kadim köylülükte. Fakruzaruret ve iptidailik içinde, Hıristiyanlıktan çok paganizme yakın bir hurafeyistanda. Orada da devlet, tarih, kilise, hepsi vardı tabii. Netice itibariyle son derece modern bir siyaset olan faşizmin bir şekilde elinin eriştiği bir yer. Carlo Levi, Eboli’den köye otomobil-taksiyle gider; ertesi sabah köy sokaklarında yürürken biri ona (Milan’lı ya) “good morning” der, İngilizce! Yüzbinlerce fakir İtalyan köylüsü gibi Amerika’ya gitmiş, çalışmış, köyüne dönmüştür. Ama işte bütün bunlara rağmen sanki başka bir zaman daha vardı ve oraya hâkim olan oydu; ya da kadim olanın üstüne gelenlerin her biri incecik bir satıhta kalmıştı.

Modern insan için, modern olmayı geçmiş zamanlara, eskilere ait geriliklerin aşıldığı bir terakki merhalesi olarak mutlaklaştırıyorsa, hele bunu bir ayrıcalık, bir üstünlük addediyorsa, dünya aynı anda farklı zamanları yaşayan insanların dünyasıdır. Bizimle aynı zamanı yaşama seviyesine yükselememiş, yani bizim gibi modern medeniyet dairesine girememiş nice insan ve toplum vardır. Hepimizin bildiği en kaba ama yaygın şekilleriyle: “Orası hala Ortaçağ’ı yaşıyor”, “Adamlar taş devrinde”, “20./21. yüzyıla geldik, bunlar farkında değil” gibi. (Bunun yeni ve faşizan versiyonlarını şu anda Silikon Vadisi’nin derebeyleri hepimiz için düşünmekte.)

Carlo Levi ne böyle kabaca değerlendirir ne de tepeden bakıyordur. Yakup Kadri’nin Yaban’ındaki Ahmet Celal’in gözünden görülen aydın-halk, İstanbullu-köylü uçurumuna kıyas edilemez. Giderek büyüyen bir sempatiyle yaklaşır oranın köylülerine; bilhassa aralarında yaşadıkça ve doktor olarak hanelerine girdikçe daha iyi anlar, en azından anlamaya değer bulur. Yani bu karşılaşma onu değiştirir, daha iyi bir insan yapar kanaatimce. Ginzburg’un yorumuyla:

Levi güneyli köylülerden, düşüncelerinden ve inanışlarından, farklılığını hiç gizlemiyor, ama asla onlara yönelik bir üstünlük tavrı benimsemiyor: Tılsımlar ve büyü formülleri dahil her şeyi ciddiye alıyor. Sanırım o kitaptan entelektüel mesafelenme ile duygusal paylaşma, kültürel farklılıklara saygı ile rasyonalite[ye sahip çıkma] tavırlarının uyumlu olabileceği bir yana, birbirini besleyici olduğunu öğrendim.[4]

Carlo Levi'nin aynı adlı romanından uyarlanan filmden bir sahne. Cristo si è fermato a Eboli ("İsa Eboli'de Durdu",  Francesco Rosi, 1979)

Yine de Levi ve kuşağı için, mesela kitaptan harika bir film (1979) çıkaran Francesco Rosi (1922-2017) için, belki Leone Ginzburg için, geri-ileri şeması hâlâ tek anlamlı perspektiftir.

Ancak küçük Carlo farklı sorular soracaktır. Geri-ileri bir yana, tam olarak nasıl yaşıyor ve ne düşünüyorlar? Tamam, varsın bize rasyonel görünmeyen şekillerde olsun, zihin âlemlerinin nasıl bir sistematiği var; bunun yaşam koşullarıyla ve davranışlarıyla ilişkisi nedir? Onlar da yaşadıkları çağın insanı olduğuna göre, kendi dünyalarının dışındaki kurumlarla, dinamiklerle nasıl bir ilişki içindedirler? Tarım toplumlarına da metodolojik anlamında tarihselleştirerek bakacaksak, bunu basit bir geri-ileri şablonu üzerinden yaparak bir yere varamayacağımıza göre, nasıl yapmalıyız? Tabii nasıl yapılırsa yapılsın, sağlam bir tarihçi duyarlığıyla, arşivin tozunu yutarak yapılması gerektiğini bilir. Tekil olan dikkate değer, çünkü yapısal olan tekillerde zuhur eder; bağlamına göre sürekli renk ve şekil değiştirerek ve yavaş olsa da dönüşerek. İtalyan köylüleri veya başkaları talihsiz olabilir ama tarihsiz değildir.

Carlo Levi’nin sanayinin elinin değmediği bir köylülük üzerine düşünmesi, büyük ve beklenmedik bir şaşırtıcı karşılaşmanın sonucudur. Ancak böyle bir karşılaşmaya gerek duymadan da, birçok tarihçi için, tarih ve modernite üzerine düşünen birçok entelektüel için, bilhassa 20. yüzyılın ilk yarısında sanayi devriminin rüzgarının “hâlâ” değmediği, değse de “hâlâ” dönüştüremediği dünyaların varlığı başat ilgi odaklarındandır. Büyük çapta mevsim döngülerine, hayvan emeğine, rüzgârlara ve benzeri “zamanötesi” faktörlere bağlı olarak yaşanan köylülük, denizcilik, göçerlik gibi dünyaların varlığı. Braudel’in “derin-zaman/orta-erimli-zaman/hadiselerin-zamanı” kavramlaştırması da, doğanın döngüleri dışında değişmiyor gibi yavaş akan bir zamanı yaşayan, yaşadığı farz edilebilen bu Sanayi Devrimi öncesi toplumların 16. yüzyıldan itibaren kapitalizmle birlikte nasıl dönüştüğünü veya dönüşemediğini anlamakla ilgili. Ginzburg daha çok zihin dünyalarıyla ilgili olsa dahi, o da Braudel’in koca Akdeniz coğrafyasında aradığına benzer bir şeyi koca Avrasya çapında arar; yani zamana kafa tutan yapıları.

Carlo Ginzburg

Bir yandan her tarihçi gibi arşivlerde hadise düzeyinde cereyan eden tekil şeyleri bulur, inceler, anlamaya çalışır. Mümkün olduğunca şaşırtıcı ve ufuk açıcı şeyleri... Mesela Friuli’de birtakım köylülerin mahsullerini korumak için yürüttükleri “gece savaşları”nı açıklamak için engizisyon mahkemesi önünde anlattıklarını, ya da bir değirmencinin peynir ve kurtlar üzerinden kurduğu metafizik sistem dolayısıyla uğradığı kovuşturmadaki beyanlarını ve tabii aynı zamanda onları sigaya çeken yargıçların ve rahiplerin algılarını, delil toplama ve yorumlama yöntemlerini. Bu çalışmalarıyla ünlenir. Ve bunları sürdürürken birkaç meslektaşıyla birlikte geliştirdikleri “mikrotarih” perspektifiyle. Bir yandan da tarım toplumlarının derin-zamanlı düşünce davranış ve inanış kalıpları üzerine kafa yormayı ihmal etmez. Bilhassa, çok farklı coğrafyalarda ve çok uzun erimli olarak karşımıza çıkan Şamanizm ile benandanti ya da (Avrupa’ya has, 15-18. yüzyıla ait) cadı inanışları gibi belirli zaman dilimlerine ait inanışların yapısal ilişkisi üzerine.[5] Mikrotarihçiliğine olan vurgu, hem yapısal olana hem sayılı vakit içinde akan giden tarihselliğe dönük çifte merceğini örtüyor bazen.

Faşizm meselesine dönersek; konuyu zalimler ve kahramanca direnenler karşıtlığına indirgemenin yanlış olacağını tecrübeyle biliyorlardı. Kendileri veya anne-babaları gibi cesaretle direnenleri kahramanlaştırmaktansa, faşizmin ezdiği emekçi yığınlar olduğunu ve onların haysiyetli bir yaşam sürdürmek için küçücük gündelik mücadeleler vermesinin de saygıdeğer olduğunu bilecek ferasete sahiptiler. Mesela Carlo Ginzburg, Federico Fellini (1920-1993) sinemasını beğenirdi; annesiyle Cinecitta’da ziyaret etmişler bir keresinde, tanışmışlar. İşte o Fellini’nin yarı-otobiyografik filmi Amarcord’da (babasına hintyağı içirilmesi gibi) küçük zulümleri ve direnişe katıl(a)mayan ama haysiyetini vicdanını basit gündelik hayatının içine gömerek becerebildiği kadar koruyan ve bir yandan da eğilen, bükülen sıradan insanları dalgasını geçerek anlatmasına hayrandı.

Herkes köyün mahsulünü kötülerden korumak için göğe çıkıp onlarla savaşan “benandanti”lerden yani “iyiyürüklerden” olamaz; ekip biçmenin kendisi korumaya değer, şerefli bir iştir. Bu bir. İkincisi, iktidarların cadı dediklerinin arasında da, sıradan köylü saydıkları arasında da iyiyürükler kol gezmektedir.

Velhasılı kelam, Carlo Ginzburg faşizan eğilimleri kolayca teşhis ve teşhir eden bir entelektüel dünyanın içinde yetişmiş ve bu farkındalık ekseninde dünya tarihçiliğinin seyrini değiştiren Avrupalı tarihçiler sınıfının en mümtaz mümessillerindendi. Ayağı yere basan; “gündelik hayat” kavramını ıvır-zıvır için değil, analitik olarak kullanan; insanların anlam dünyasını kaale almadan tarihçilik yapılamayacağını bilen; sıradan insanları sıradan insan diye bir şey olamayacağını bilerek çalışan; sıradan insan dairesinin içine okumuşları, hatta çok okumuşları da, muktedirleri de alan; sayısallaştırarak anlamaya uygun olan ile insanların mana âlemine ait olan şeyleri aynı büyük tarihçilik potasının içinde gören eğilimleri tarihyazıcılığının makbulleri arasına yerleştiren, parlak bir düşünür-tarihçiydi.[6] Her iyi düşünür, her iyi bilim insanı gibi, hakikati örten perdelerden birini ikisini kaldırmaya ömrünü verdi. Zulüm zaten karanlık demek; adaleti ve hakikati örten karanlık.

Herkesler onun yaratıcı-yenilikçi yanına hayran; ben de hayranım. Yalnız gözden kaçmasın; o aynı zamanda “demode” bir filolog olmayı hiç terk etmedi; hatta yaşı ilerledikçe filolojiye daha sıkı sarıldı. Bu da onun dünya görüşünden bağımsız bir tercih değil; çünkü zanaata saygı ve sadakat bir etik meselesidir.

 

 

NOTLAR

[1] Mesela Peter Burke’ün yazısı, Elif Kevser Özel’in çevirisiyle Toplumsal Tarih’in Temmuz sayısında okunabilir.

[2] Kitabın isminin düz çevirisi “İsa Eboli’de Durdu” olurdu tabii. Bu, Carlo Levi’nin Lucania’ya gittikten sonra duyduğu, oralılara ait bir deyiş. Bölgeye en yakın tren istasyonu olan Eboli’ye göndermeyle, Devlet’in ve Tarih’in ve hatta Devlet’in bildiği haliyle Din’in Eboli’den öteye geçemediğine dair bir öz-değerlendirme. Keskin bir gözlem olduğuna şüphe yok. “Allah’ın terk ettiği yer” deyişine benziyor. Ancak düz çeviride bu anlamların belli olması imkânsız olduğu için, Sabahattin Eyüboğlu’nun çevirisindeki “bu köye uğramadı” uyarlaması son derece başarılı. Ya da Leyla Tonguç Basmacı’nın daha yeni çevirisiyle “bu köylere uğramadı”. (Alfa Yayınları, 2026)

[3] Bodrum’un alımlanışı ve yaşadığı dönüşüm Lucania’dan çok farklı tabii, ama burada o karşılaştırmaya girmemize gerek yok.

[4] “Witches and Shamans”, New Left Review (Temmuz-Ağustos 1993), s. 78. Bu yazıdan üç yıl önce derginin kurucu editörlerinden Perry Anderson, Ginzburg’un eserlerini değerlendiren ve güçlü bir dille eleştiren, önemli bir yazı yayınlamıştı: “Witchcraft”, London Review of Books 12/21(1990). Tam o yıllarda UCLA’de ikisinin de görev almasıyla başlayan dostluk, bir yandan Ginzburg’un içinde büyüdüğü Sol’a giderek mesafelendiği süreçte çeşitli görüş ayrılıklarıyla ve kimi zaman, bilhassa intifada ve İsrail konusu işin içine girince, sert tartışmalarla yazışmalarına yansıyacaktır. Anderson’un 1999-2007 arasındaki sekiz yılını şimdiden (Ginzburg’un vefatının ardından) yayınladığı bu yazışma, hem iki düşünürle ve dönemleriyle ilgilenenler için hem de “sosyal-medya-öncesi ve en-azından-ilk-yazıldıklarında-mahrem” entelektüel mektuplaşma/münşeat türünün mükemmel örnekleri olarak dikkate değer: Anderson’un “Giriş” yazısıyla birlikte New Left Review (Temmuz/Ağustos, 2026).

[5] Ginzburg’un burada ve hakkında yazılan birçok yazıda ele alınan, kendisini meşhur eden bu eserlerine tarihçiliğinin ilk ve orta dönemi olarak bakabiliriz. 1990’lardan itibaren daha çok entelektüel tarih veya metodoloji tarihi olarak niteleyebileceğimiz çalışmaları öne çıkmıştır; mikrotarih perspektifini ve filoloji/arşiv hassasiyetini terk etmeden.

[6] İktisat tarihini kültür tarihinden, iktisat dalını kültür ve insanbilim çalışmalarından apayrı bir yerde konuşlandırmayı sevenlere Ginzburg’un kıymetini tatlı tatlı anlatan bir yazı için bkz. Aytek Soner Alpan, “İktisatçılar Sapkın Değirmencilerin Tarihçisini Neden Okumalı?” İktisat ilminin insansızlaşmasına güçlü eleştirileriyle Ayşe Buğra çoktandır bu konuda bizleri aydınlatıyordu: bkz. İktisatçılar ve İnsanlar’dan  (İletişim, 1995) başlayarak çeşitli yayınları. Bu meyanda Mustafa Özel’in eserleri de kıymetlidir.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Carlo Ginzburg
  • Carlo Levi
  • faşizm
  • Leone Ginzburg
  • mikro tarih
  • Natalia Ginzburg

Önceki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 40

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Ağaç Kitabı / Andromeda / Cinsiyet Sınıfları / Defter / Devrimin Neşesi / Eğri Saban / Lydia Davis-Toplu Öyküler / Medusa’nın Kahkahası / Muzlar, Plajlar ve Askeri Üsler / Yeni Yalnızlar

K24

Sonraki Yazı

DENEME

“Önemli şeylerin bir dipnotu” olarak hayat

“Roy’un hayatını dipnota çekmesi, kişisel olanı önemsizleştirmek değil: Sığınağım ve Fırtınam yalnızca bir annenin ve kızın hikâyesini değil, Roy’un romancı ile politik yazar arasındaki mesafeyi nasıl ortadan kaldırdığını da anlatır.” 

ASLI GÜNEŞ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist