Önce ve Sonra’ya bir ek...
Dünyaya kıymak:
Eko-kırım, eko-politika ve Filistin
“İşgal doğası itibariyle salt politik değil, aynı zamanda ekolojiktir; yani hem insanlarıyla kendini yenileyen ve var eden bir toprağın yaşanamaz hale getirilişi hem de bu yolla insanlardan arındırılan bir toprağın zorla mülk edinilişi.”
Gazze Şeridi'nin kuzeyindeki El Mevasi'nin Mayıs 2023'teki (solda) ve İsrail saldırılarından sonraki (sağda) görüntüleri.
Çoğu kitabın eklerle dolu olduğu görülür, ama bir kitaba “dışarıdan” ek yapıldığı pek görülmez. Bunun nedeni, ek dediğimiz şeyin, genel itibariyle kitabı yazan ya da yazanların, kısaca müellifin inisiyatifinde yazılan ya da yazılmış bir kısa “kitap parçası” olarak kanıksanmasıdır. Bir ek bir ektir, zira kitaba “eklenir”. Kitaba ait değildir, ama kitaba eklenecek denli de onu “bağlar”. Dolayısıyla ek, “eklenmese de olacak” ama eklenmiş bir şeydir ve şu halde, bir başkası tarafından da bir kitap için gayet tabii yazılabilir. Bu anlamıyla ek bir dolgudur; bir müellifin bir kitabın yazımını tamamladıktan önce ya da sonra, kitap içinde “değerlendirmek” istediği bir metin değil, daha çok kitaba bir “katkı”dır; dışarıdan gelen. Önce ve Sonra için yazacağımız ek, bu mahiyette.
Önce ve Sonra: Felaketin Mimarisini Belgelemek
çev. Baran Bilir
Lemis Yayın
Kasım 2021
62 s.
Küçük boy, renkli
Eyal ve lnes Weizman’ın kitapçığı Önce ve Sonra, esasında önce-ve-sonra görüntülerine, özellikle de durağan olanlara, fotoğraflara dair; bu tip görüntülerin ontolojisi, epistemolojisi ve fenomenolojisi hakkında. Basitçe, önce-ve-sonra görüntülerinin görülmesini sağlayan temeli, bu görüntülerin alımlanışını ve onların belirme şekillerinin zamansallığını ele alıyor. Bu minvalde de savaş öncesi ve sonrası Fransa’sının görüntülerinden Kırım Savaşı’na, envai çeşit önce-ve-sonra görüntüsünün bulgusal değerini göz önünde bulunduruyor. Ve tam da bunu yaparak, bu görüntülerin düşündürdüklerini kayda geçiyor. Temel saik, bu açıdan, kitap boyunca belli: Bir görüntünün bir metinle değil de bir diğer görüntüyle karşılaştırmalı ele alındığı bir düşünce alanının imali.
Önce ve Sonra’da işler vaziyette olan, salt konusu itibariyle, bir tür şok-düşüncedir: Bir yerin önceki ve sonraki halini görürsünüz ve tam da bu, bir düşünceye, bunun akabinde de duyguya zemin hazırlar. Bir operasyon ki, eğer ki zamana yayıldıysa, mekânda da izdüşümü varsa, bir önce-ve-sonra görüntüsü vasıtasıyla etkisi açığa çıkartılabilir ve aynı etki kelimelerle ifade edilemez, en azından direkt olarak. Buna mukabil, operasyonlar da kitap boyunca farklı türdendir: Krimonolojik (bir suç mahalinin öncesi ve sonrası), arkitektonik (bir şehir yapılanmasının öncesi ve sonrası) ve ekolojik (bir kıta sahanlığının öncesi ve sonrası) olabilir; ama her halükârda bir operasyon, önce-ve-sonra görüntüsü üstünden düşünceye açıldığında, bir şoktur; bir süreci içerdiği boşluklarla düşündürür.
Dresden, 13-14 Şubat 1945’teki imhasının öncesinde ve sonrasında Frauenkirche’ye bakış. (s. 8)
Bir süreç-düşünce: Söz konusu olan budur. Önce-ve-sonra görüntüleri, doğaları gereği, farklı düzeyde boşluklarla bunu yansıtır: Bir yerdeki şu ya da bu türden bir değişim, kısa ya da uzun vadeli bir boşlukla, doğrudan göze çarpar. Bir yeri kateden bir zaman vardır, ama bu zaman da eylemle, hareketle dopdoludur; bir şeyler “yapılmış”tır. Dolayısıyla, Weizman’ların da ima ettiği üzere, önce-ve-sonra görüntüleri doğası gereği politiktir; bir zaman-mekândaki “değişimin mantığı”na işaret ederler. Bu perspektiften, hiçbir önce-ve-sonra görüntüsü, doğa kendi haline bırakıldığında kendi kendini yenilediğinden ve bunu da olağanüstü uzun periyotlar dahilinde yaptığından, insandan, onun faaliyetinden bağımsız düşünülemez. Ve yine bu perspektiften, her önce-ve-sonra görüntüsü farklı düzeylerde politik ve ekolojiktir; hem insanın kendi çevresini düzenleme şeklini hem de bunu yaparken çevreyi tahrip etme düzeyini görünür kılar.
6 Ağustos 1945’teki bombalamadan önce ve sonra Hiroşima. İnfilak noktasının etrafındaki alan 300 metre aralıklı dairelerle işaretli. (s. 22)
Bugünden bakıldığında, bu bağlamda verilebilecek en temelli örnek, Filistin’de devam eden soykırımın yaratmış olduğu çevresel tahribat ve bunun bir zaman-mekân olarak Filistin’in dünü ve bugününde izi sürülebilen etkisidir. Bundan kasıt tabii ki yalnızca İsrail devletinin Filistin’in topraklarını yıllar içinde işgal edişi, bu topraklardan her geçen yıl daha da fazla pay alışı değildir. Söz konusu olan, toprağın kaçta kaçının bir devlete mal edildiğinden çok, mal edilen toprakların ne türden olduğudur ve asıl bu, işgalin mantığını gözler önüne serer. Uzatmadan söylersek, bu toprakların mahiyeti nettir: Tarım yapılan topraklar. Dolayısıyla, Filistin özelinde, önce-ve-sonra görüntülerinin açığa çıkardığı şey, başka tür önce-ve-sonra görüntülerinin ancak bir “derin tahlil”le görünür kıldığı şey olacaktır.
Durum basitçe şudur: Filistin’de işgal altındaki toprakların büyük kısmı, üstünde tarım yapılan topraklar, öyleyse “canlılık arz eden yer”ler olmuştur. Forensic Architecture’ın (ki Eyal Weizman’ın liderliğindeki bir multi-disipliner araştırma grubudur) Filistin’de gerçekleşen işgalin tahlilini gerçekleştirdiği, uydu görüntülerinin geniş çaplı, çok katmanlı, algoritmik taranışından oluşan Israel’s Ecocide in Gaza: 2023-2024, bu durumu açıkça görünür kılar. 2023’ten itibaren apaçık hale gelen işgalden beri, bir yıl içinde yaşanamaz hale gelen alanların çoğu, tarım alanları, yani insanların “kendi kendine yeter” olmasını sağlayan alanlardır. Buralar ki, insanların aç kalmamasını, ama ayrıca toprağı beslemesini, dolayısıyla toprağın canlı kalmasını sağlayan yerler olarak nitelidir. Ve filmin gösterdiği üzere, işgalin nesnesi de buralardır: Sağlıklı bir toprak, canlı bir bitki örtüsüne sahip alanlar – ki tam da buralar, “süreç içinde” yitirecektir özsel niteliklerini.
Bundan ne anlamalıyız? Bir arada düşünülmesi gereken iki şeyi: İşgal doğası itibariyle salt politik değil, aynı zamanda ekolojiktir; yani hem insanlarıyla kendini yenileyen ve var eden bir toprağın yaşanamaz hale getirilişi hem de tam da bu yolla insanlardan arındırılan, insansız kılınan bir toprağın zorla mülk edinilişi söz konusudur. Diğer bir deyişle, Önce ve Sonra’da imlenen, önce-ve-sonra görüntülerinin eko-politik özü, Filistin’in işgali özelinde net bir ifade bulur: İşgal yalnızca toprak parçalarının bir halktan bir devlete aktarımıyla değil, aynı zamanda toprağın yaşam belirtisi gösteremez hale getirilişiyle gerçeklik kazanır. Politika ve ekoloji bu anlamda birbirinden ayrılamaz. Şehirlerin, yerleşkelerin işgalinde, oraların ekolojisinin bozuluma uğratılması da “silah” olarak kullanılacaktır.
Bugünden bakıldığında, Forensic Architecture’ın çalışmasının kâhince olduğu bile söylenebilir, ama daha ziyade “görünen köy kılavuz istemez” demek gerek. Bugün Filistin’de gerçekleşen soykırımın bir “taktiği” olarak insanların aç bırakılışı, bir yönüyle de kendisini tam da bu toprakların, bu toprakların işbu dokusunun, bitki örtüsünün, tarım arazilerinin, her türden tarım işletmesi ve kolektifinin yıkımında bulur. Buralar yıkılacaktır, yok edilecektir ki, insanlar yiyecek yemek bulamasın, beslenemesin ve tabii, en nihayetinde de hayatını kaybetsin. Dolayısıyla hastanelerin bombalanması, sığınakların yıkılması gibi, bu toprakların yok edilişi de, işgalin rastgele değil, zorunlu bir uzantısıdır: Hiçbir toptan işgal, hele ki zamana yayılıyorsa, ona bir “direnç” söz konusuysa, işgal edilen yerin ekolojik kırımından da bağımsız düşünülemez. “Nihai çözüm” bu olacaktır: İnsanlarla birlikte yerin ta kendisini de yok etmek. Dünyaya kıymak.
Öyleyse, Filistin’de gerçekleşen soykırım, aynı anda bir ekolojik kırım, bir eko-kırımdır ve hiçbir çalışma, bize öyle geliyor ki, bu gerçeği Forensic Architecture’ın sözü edilen işi kadar net bir şekilde ortaya koymaz. Ve tabii buna mukabil, günümüz üstünden düşünüldüğünde, bu eko-kırımın nasıl da soykırımla ilişkili olarak gerçekleştiğini, birinin diğerinden ayrı, gayrı düşünülemeyeceğini de fark ederiz. Bugün Gazze’de aç bırakılan insanlar, ancak ve ancak açlığın bir soykırım stratejisi olarak kullanılışıyla, toprağın zenginliğinin azami düzeyde çoraklaştırılmasıyla birlikte düşünülebilir – bundan bağımsız değil. Dolayısıyla, Forensic Architecture’ın filminde tahlili gerçekleşen süreç, sözünü ettiğimiz önce-ve-sonrası görüntüleri, bugün olan bitenlere dair bir şey söyler: Toprak ile insan birbirinden kopuk değildir ve dahası, toprağı bereketsizleştirdiğinizde, onunla yaşayan insanı da topraktan arındırmanın yolunu açmış olursunuz.
Önce ve Sonra’ya geri dönersek: Kitabın temel tez ya da hipotezlerinden birinin, önce-ve-sonrası görüntülerinin her zaman için politik (yani bir “yeni yerleşke” kurma ve yönetmeyi ilgilendiren) olduğu kadar ekolojik (yani verili yerleşkeyi sönümlemek adına doğal canlılığa halel getirme) bir içerimi olduğu hesaba katılırsa, söz konusu olanın bir yapım ve yıkım mantığı olduğu da söylenebilir, ki Filistin’de bugün gerçekleşenler de bu mantıkla ilintili durur. Gerçekten, Filistin’de yaratılan “yapay açlık”, aynı anda hem ekilip biçilen toprağın düzleştirilmesiyle hem de bu toprağın temellüğüyle bağlantılıdır, dolayısıyla, önce-ve-sonrası görüntülerinde, daha gerçekleşmeden de yankısını bulur. Ekilip biçilen, besin sağlanan toprak bir insan topluluğunun kendi kendisine yeter olmasını mümkün kıldığı, bu da onların toprakla kurduğu bağı güçlendirdiği kadarıyla, işgal, insan denli toprağı da hedef alacaktır. Eko-kırımın mantığı budur: Bir toprağın işgali, hele ki o toprağın yaşam döngüsüyle uyum sağlamış bir insan topluluğu da söz konusuysa, aynı toprağın kıtlıkla özdeşleştirilmesinden geçecektir.
Dolayısıyla, söz konusu olan, politik bir denge bozulumu olduğu kadar ekolojik bir denge yitimidir. Bir topraktaki canlılığın kaybıdır. Ve bu, aynı anda antroposenin de bir alametidir, zira işgal altındaki topraklar geri döndürülemez bir biçimde tahrip ve harap edildiğinden, amaç oraları “yeniden ekip biçmek” değil, fakat görünen o ki tamamen zapt altına almak, bir tür endüstri/imar arazisi olarak işe koşmaktır. Weizman’lar tam da bu nedenle şöyle yazıyordu Önce ve Sonra’da:
Antroposen hipotezi üzerine çalışan çevrebilimciler ve jeologlar bu terime kalkınmanın, kaynak sömürüsünün ve küresel ticaretin iklim değişikliği üzerindeki etkilerine ve yaklaştığını gördükleri çevre kıyametine dair bir uyarı anlamı yüklüyor. Bu tahribat öngörüsüne yapılan vurgu, insan-madde etkileşiminin şimdiki düzeyinin büyük oranda çatışmalardan kaynaklandığı gerçeğinin üzerini örtebilir. Antroposen’deki çatışmalar artık, alanlarda yapılan muharebeler, hatta toprak uğruna yapılan savaşlar değil, yeni topraklar oluşturma süreçleridir.
Özetle, önce-ve-sonrası görüntüleri, aynı anda geçmişe ve şimdiye dair, daha doğrusu geçmiş ve şimdinin bağlantısına, geçmişten şimdiye, bugüne uzanan bir sürece, belli bir değişime dair bir şey söyler, ama aynı zamanda geleceğe dair de düşünmeyi mümkün kılar ve dahası, bunu kelimelerin yaptığından çok daha temelli, oturaklı yapar. Forensic Architecture’ın Filistin’deki eko-kırımı odağına alan işi, bugünden bakıldığında, önce-ve-sonra görüntülerinin genel teorisini sunan Önce ve Sonra’yla da bir düşünüldüğünde, bu tezi onaylar gibidir: Dünün eko-kırımı, bugün gerçekleşen soykırımın sinyali olmuştur. Önce ve Sonra’ya yapılması gereken ek de budur: Önce-ve-sonrası görüntüleri, aynı zamanda geleceği sinyaller ve bunu, aynı görüntülerin eko-politik niteliğini temellendirerek gerçekleştirir. Bir insan topluluğunun yaşamasını, var olmasını, nefes almasını sağlayan bir çevre dokusunun, flora’nın ve fauna’nın kaybı, yok oluşu, hiçbir tahlile mahal bırakmaksızın, olduğu gibi bize bir şey söylemez mi?