• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Mete Tunçay’ın ardından:

Eleştirel düşünme peşinde bir ömür

“Elli yılı aşkın bir zamandır tanıdığım, hep izlediğim, örnek almaya çalıştığım hocamı düşündüğümde aklıma her şeyden önce, 'eleştirel aklın Türkiye temsilcisi' cümlesi geliyor...”

Mete Tunçay. Fotoğraf: Kansu Şarman

FATMAGÜL BERKTAY

@e-posta

PORTRE

23 Ağustos 2025

PAYLAŞ

“Neyin doğru olduğunu bilmek iddiasında bulunanlar her zaman çıkmıştır; ama bunlara ‘kerametleri kendilerinden menkul şeyhler’ gözüyle bakılması zorunludur. Devrimciler de, kendi programlarını halka benimsetemedikçe, karşı çıktıkları gericilerden mantıken farklı bir yapıda olamazlar.”

–Mete Tunçay, Bilineceği Bilmek

Mete Tunçay benim hocamdı. 1968’de Mülkiye’ye girdiğimde ondan Siyasal Düşünceler Tarihi dersini aldım ve sayesinde düşünce tarihinin ebedi öğrencisi oldum. İki dönem boyunca aldığım ders bana geniş bir okuma ufku açtı. Aslında çok okumaya yabancı değildim, yabancısı olduğum zihin disipliniydi. Bu ilk Mete Tunçay “sarsılması”nda, esas öğrenmeye başladığım şey, zihin disiplininin gerekliliği ve tek doğrunun, mutlak hakikat iddiasının dogmatizme yol açtığı oldu.

Tarih ve
Toplum,
Sayı 1,
Ocak 1984.

1972’de 12 Mart darbesi yüzünden fakülteyi bırakmak zorunda kaldım, hoca da aynı nedenle istifa etti. Ben 1978’de afla okula döndüğümde o da dönmüş olduğu için yeniden öğrencisi olabildim. Lisansın ardından Yüksek Lisans ve Doktora dersleri geldi.[1] Yani hocanın “döne döne” öğrencisi oldum ve az daha asistanı da olacakken araya gene “memleket” girdi! Bu kez, 12 Eylül ve YÖK. Mete Hoca istifa etti, bizim asistanlık sınavı iptal edildi, ben de doktora tezimi bırakmak zorunda kaldım. Ama bu, ne Mete Tunçay’ın hocalığı, ne de benim onun öğrencisi olmayı bıraktığımız anlamına geldi. Doktora sınıfından arkadaşım rahmetli Aydın Uğur’un deyişiyle “Mete Hoca’nın köleleri”nden biri olarak çeviriler yaptırılmak –ve kazara bir terim yanlışı vb. yaptıysam usulünce azarlanmak–, sonra da hoca Tarih ve Toplum dergisini çıkarmaya başlayınca yazılar yazdırılmak suretiyle öğrenimim devam etti. Bu arada evini de fikir tartışmaları için bir “kamusal mekân”a dönüştürdü. O dönemde zihinsel faaliyetten kopmamamı büyük ölçüde ona borçluyum.

Toplumsal Tarih,

Sayı: 1,
Ocak 1994.

Bütün bu yıllar boyunca Mete Hoca dostluğunu da hiç esirgemedi. Çok çeşitli yerlerde, örneğin Toplumsal Tarih dergisi yayın kurulunda, müteaddit panel ve konferanslarda ama aynı zamanda da keyifli ev toplantılarında ve gezilerde birlikte olduk. Onun hayatı dolu dolu yaşama zevkinden payımızı aldık, hayat hakkında da çok şey öğrendik. Dostluğunu esirgemedi dedim, ama eleştirilerini de hiç esirgemedi.

2022 yılında Düşünme Etiği kitabım yayımlandığında ona yollamıştım. Hoca o sırada hastanedeydi ve durumu hiç iyi değildi. Değerli eşi Gönül Paçacı kitabımı ona verip “Seni Fatmagül ile konuşturayım” dediğinde, “Dur, önce kitaba bir bakayım” demiş! Neyse, baktıktan sonra telefonda konuştuk ve onu utandırmadığımı anladım. Ama işte Mete Tunçay böyle bir hocaydı ve her zaman öyle oldu, eleştirilerini hiç sakınmadı, hep kendi aklıyla düşündü ve kendi sözünü cesurca söyledi. Bu yazıda özellikle Mete Tunçay’ın siyasi düşünceler tarihi ve siyaset teorisi hakkındaki yaklaşımını ele alacağım ama böyle kişisel bir girizgâh yaptığım için umarım mazur görülürüm.

Dogmatizm ve kavram sahihliği kaygısı

Mete Tunçay’ın Türkiye’de solun tarihine ve Türk siyasal hayatına, özellikle tek parti dönemine ilişkin çığır açıcı eserleri elbette çok tartışılıp değerlendiriliyor ama ben kendi alanım olan siyasal düşünce tarihçiliğine yaklaşımı üzerinde durmak istiyorum. Çünkü onun metodolojisi ve siyaset teorisini ele alışı bana her zaman yol gösterdi. Tunçay’ın düşünmeye yaklaşımını bir cümleyle özetleyecek olursam, ülkenin zihinsel ikliminde kol gezen dogmatizme yorulmaz bir karşı duruş olduğunu söyleyebilirim. Ömrü boyunca sürdürdüğü bu duruşu, 1974 yılında şöyle ifade eder:

Çağdaş Türk düşüncesindeki üç ana akım [İslamcı, Pozitivist-Batıcı, Sosyalist] içinde dogmatizm ortak bir parantez meydana getirmektedir. Düşünürlerimizin benimsedikleri görüşlere dogmatikçe bağlanmaları, eleştirici ve dolayısıyla yaratıcı olmamalarına yol açmıştır.[2]

Bu tespit, aksine emareler biraz çoğalmış olsa da, maalesef hâlâ büyük ölçüde geçerliliğini koruyor.

Tunçay’ın dogmatizm eleştirisini ve metodolojisini bütün eserlerinde izlemek mümkün ancak ben özellikle erken dönem yazılarını topladığı Bilineceği Bilmek derlemesini esas alacağım.

Bu derlemeye metodoloji hakkındaki iki çevirisini de dahil etmesi ve arkalarında durduğunu bilhassa vurgulaması tesadüf değildir. Her iki makalede de zihinsel disiplin ve kavram sahihliği vurgusu dikkat çeker. Bunlardan Anatol Rapoport’un “Teorinin Çeşitli Anlamları” başlıklı olanının açılış cümlesi şöyledir:

Anatol Rapoport

Aynı kelimelerin başka başka görüş açılarından bakanlarca başka anlamlarda kullanılması yüzünden o kadar çok tartışma yolunu şaşırıyor ki, hemen her tartışmaya terimlerin anlamlarını belirlemekle başlamak zorunlu görünüyor.[3]

Mete Tunçay’ın hem hocalığı hem de tüm entelektüel verimi, günümüzde gülünç olduğu kadar acıklı sonuçlarına sürekli tanık olduğumuz bu kavram kargaşasıyla mücadelenin izlerini taşır. Kavramsal seçikliğin yokluğu, zihinsel disiplin eksikliğine işaret eder. Oysa gene Rapoport’un dediği gibi, “disiplin zorlama demektir ve herhangi bir düzenli etkinlik için gereklidir. Bunun gibi, akademik disiplinlerde de ‘disiplin’ düşünme biçimi üzerinde zorlama demek olur. Kavramların listesini, sınıflandırma biçimlerini, tanıtma kurallarını ve konuşma töresini o gösterir.” (s. 217) Böyle bir “konuşma töresi”nin yokluğunu düşündüğümüzde, neden bugün olduğu gibi, içi doldurulmamış kavramlar, klişe tekrarları ve boş laf kalabalığı içinde kaybolmakta olduğumuzu anlamak kolaylaşıyor.

Cemil Oktay

Ben, ayrıca, zihinsel disiplin yokluğunun yarattığı kavram kargaşası ile toplumsal itaat kültürü ve toplumun daimi ergenlik halinde yaşaması (tutulması?) arasında yakın bir ilişki olduğu kanısındayım. Hocanın derslerinde vurguladığı metodoloji ve kavram sahihliği kaygısı herhalde bizleri böylesi bir “sürekli ergenlik” halinden çıkarma amacına yönelikti. Bu vurgu, Mülkiye’deki siyasetbilimi eğitimi ile daha sonra aynı yaklaşımı İstanbul’a taşıyan Cemil Oktay gibi hocalar sayesinde (kendimi de onlara dahil edebildiğim için mutluyum) İstanbul SBF’deki siyasetbilimi öğretiminin ortak noktası oldu.

Kendi çözümlerimizi oluşturmak için okumak

Siyaset teorisi öğrenimi, siyasal düşünce açısından merkezi önem taşıyan düşünce ve öğretilerin analitik incelemesini kapsar. Bu da geleneksel olarak, belli başlı düşünürlerin klasik metinlerinin odak alındığı “Siyasal Düşünceler Tarihi” biçimini almıştır. Siyasal Düşünceler Tarihi’nde düşünürlerin, siyasal eylemin hedeflerini ve araçlarını inceleyen ve dolayısıyla da açıkça etik ve normatif olan düşüncelerini odağa alırız. “Devlet neden vardır”; “bireysel özgürlüğün sınırları ne olmalıdır”; “adil bir toplumda, toplum ile birey arasındaki denge nasıl kurulur” vb. sorular bu düşünürlerin yanıt aradıkları sorulardır ve onları öğrenmek, bizim için de geçerli olan bu sorulara kendi yanıtlarımızı oluşturabilmemiz açısından bizlere bilgi ve düşünme olanağı sağladıkları için önemlidir.

Mete Tunçay, Batı’da Siyasal Düşünceler adlı üç ciltlik özgün kaynaklar derlemesini yapmasının ortaya koyduğu gibi, her şeyden önce öğrencilerinin bu metinleri incelemelerini ve siyasal düşüncenin temel kavram ve konuları hakkında nakledilenleri değil, kaynaklardan yola çıkarak kendi düşüncelerini oluşturmalarını amaçlar. Bu metinleri bugünkü sorunlarımız için hazır çözümler aramak açısından değil, tam tersine, karşı karşıya olduğumuz sorunlara kendi çözümlerimizi oluşturabilmek, kendi aklımızı harekete geçirmek ve eleştirel bir perspektif kazanabilmek için okuruz. Ve ünlü siyasalbilimci Quentin Skinner’in işaret ettiği gibi, “Düşünceler tarihini okuyarak aslında zamandışı, genelgeçer kavramlar olmadığını, sadece farklı toplumlarda farklı kavramlar olduğunu keşfedersek, yalnızca geçmişe ilişkin genel bir hakikati keşfetmekle kalmayız, kendimize ilişkin bir hakikati de keşfederiz”.[4] Üstelik geçmişte neyin zorunlu, neyin ise yerel düzenlemelerin rastlantısal ürünü olduğunu ayırt etmesini öğrenmek bizatihi öz-farkındalığın, kendini bilmenin anahtarlarından birini, belki de birincisini öğrenmektir. Öz-farkındalık ve öz-eleştirellik ise, hep bildiğimiz gibi, eleştirel düşünmenin olmazsa olmazıdır.

Siyaset teorisinin esas kaygısı anlamdır

Mete Tunçay, siyaset teorisini ve öğretimini Anglo-Amerikan tipi siyasetbilimi yaklaşımlarına uzak bir biçimde, siyasetbilimini esas olarak anlam peşinde koşan bir kavrayışla ele alır. Yıllar sonra Bilineceği Bilmek derlemesini yeniden okuduğumda bu yaklaşımın Mülkiye’de Yavuz Abadan’la başlayan bir gelenek olduğunu daha iyi anladım. Tunçay kendi hocasının siyaset felsefesi yaklaşımını “Felsefi bir eğilimle siyasal teorileri çözümleme çabası ile siyaseti bilim olarak incelemenin çeşitli metotlarını öğrenmeyi birleştirmek” olarak özetler.[5]

Çizim: Aydan Çelik

Şimdi geriye baktığımda Mete Hoca’nın da aynı şeyi yapmaya çalıştığını görüyorum. Bu, aslında öğrencilere verilebilecek en büyük armağandır. Bilgiye ulaşmanın, “bilineceği bilmenin” yöntemlerini öğrenmek… Anatole France, “Eğitim, hafızaya ne kadar çok şey kaydettiğinizle, hatta ne kadar çok şey bildiğinizle değil, ne bildiğiniz ile ne bilmediğiniz arasında ayrım yapabilmeyi öğrenmekle ilgilidir” der.

Bu ayrımı yapabilirseniz ezbercilikten kurtulmanın, dogmatizmden sakınmanın ve eleştirel düşünmenin yolunu da açmış olursunuz. Üstelik bu sadece bilgiye, öğrenmeye ilişkin bir şey değildir, aynı zamanda kamusal alanda ahlaki bir duruşu da öğrenmek anlamına gelir.

Çünkü siyaset öğreniminde eleştirel düşünme yalnızca sorgulamanın ve yaratıcı düşüncenin yolunu açmakla kalmaz aynı zamanda sizi içinde bulunduğunuz siyasal koşullara duyarlı olmaya, söz söylemeye, tavır almaya yöneltir. “Siyasal Düşünceler Tarihi”nin bir parçası olduğu beşeri bilimler, Batı’da Latinlerin Ars Liberales dedikleri özgür insana, yani yurttaşa yaraşan beceri ve erdemlerin öğretildiği müktesebatın şemsiyesi altındadır. Bu müktesebat dar uzmanlık öğretimini hedeflemez; bizatihi bilginin niteliğine ilişkindir. Zihnin nasıl genişletileceğiyle olduğu kadar bu dünyada nasıl yaşanacağıyla, başkalarıyla nasıl bir ilişki içinde olunacağıyla ilgilidir.

Düşünmeyi seçmek cesaret meselesidir

Mete Tunçay, Fatmagül Berktay.
1993.

Bu da bizi Sokrates’in bildiğimiz önermesine getirir: “Sorgulanmayan yaşam yaşanmaya değmez.” Sorgulama başlayınca sorgulanmadan yaşanan toplumsal hayatın sahte genellemeleri, mutlak hakikatleri bir bir sarsılmaya başlar. “Düşünme rüzgârı” edinilmiş kuralları, ezberleri yıkar. Verili olanın aynı zamanda da gerekli olduğu varsayımını yıkan düşüncelerdir; çünkü verili olanın eleştirilebilmesi için kullanılabilecek bakış açılarını sunan, onun yerine geçirilebilecek alternatiflerin tasavvur edilebilmesi için esin veren onlardır. En önemlisi de düşünmenin, doğruyu yanlıştan ayırma ahlaki yetisinin yolunu açmasıdır. Çünkü düşünmenin yaptığı zihinsel “arazi temizliği” sayesinde yargı yetisinin devreye sokulması, sizi eninde sonunda koşullar karşısında tavır alıp almamak ahlaki ikilemiyle yüz yüze bırakır. Bu da aydın sorumluluğuna işaret eden bir cesaret işidir. Düşünmeyi ve muhalif tavır almayı seçebilirsiniz veya konforunuzu bozmamak uğruna gözlerinizi kapatıp vazifenizi yapmaya devam edebilirsiniz. Seçim sizindir.

İşte bu yüzden Mete Hoca, “ortam koşulları ne olursa olsun dogmatizmin zincirlerini kırmakta ve özgün yollar aramakta bireysel yiğitliğe iş düştüğünü”[6] söyler. Düşünme ediminin kolay bir seçim olmadığını iyi bilir:

Moda akımlar değişse de, dogmatizmin aramızda başat bir eğilim olarak hüküm sürmesi, sanıyorum, gerçekten düşünmenin zor bir şey olmasından ileri geliyor. Dogmatik olmak için çoğu kez, uslu bir çocuk gibi söz dinlemek yeter; dogmatik olmamak için ise, deneye yanıla düşünmeyi öğrenmek gerekir. Buysa, özgür bir siyasal ve toplumsal ortamın varlığına bağlıdır.[7]

Kemal Tahir

Hocanın dogmatizme karşı ve “uslu çocuk” olmama tutumunu derslerinde olduğu kadar Mülkiye’deki Çarşamba toplantılarında, özel toplantılarda ve elbette kamusal konuşma ve yapıtlarında yakından izledim. Nitekim beni en çok Tunçay’ın akademik namusu, dobralığı, dogmatizm ve klişe ezberlere karşı hatır gönül tanımayan entelektüel cesareti etkilemiştir. Kemal Tahirciliğin en moda olduğu dönemde, “Kemal Tahir’in romanlarında Marksist tarih görüşü değil, komplocu polis hafiyesi mantığı egemendir” cümlesini yazacak kimse herhalde kolay bulunmaz![8]

Tunçay, “Düşünce ve Anlatım Özgürlüğü” yazısında: “Düşünme, düşünce ve anlatım özgürlüklerinin ya da olanaklarının erişebilecekleri en geniş ölçülere kavuşturulması, salt siyasal önlemlerle sağlanamaz. Çünkü bu tür özgürlüklerin önündeki engeller yalnız hukuki/yasal nitelikte değildir. Ama özgürlük savaşımının ilk olarak yönelmesi gereken hedefler, bunlar”[9] tespitini yaptıktan sonra, çoğunluk zorbalığı konusunda uyarır:

Biz hâlâ ilkel azınlık zorbalarından çekiyoruz çektiklerimizi. Ama zorbalık çoğunluklara da dayansa yine özgürlükleri boğucu olur. Kendileri azınlıktayken zorbalıkların her türlüsünü eleştirenler, çoğunluk oldukları zaman da özgürlükçü kalabilmeli. Çünkü büyüyen özgürlüğün sonu yoktur. Bugünün en ileri özgürlükçüsü, yarın mutlaka aşılacaktır. Gerçekten özgürlüğe inanmak bunu bilmekle olur. (s. 33)

Özgür olmak, özgür düşünmeyle başladığı, özgür düşünmeyse ancak eşitlikçi bir toplumda olanaklı olduğu için “bir insana özgürlüğü, ancak başka özgür insanlar öğretebilir.” (s. 30) Evet, eleştirel düşünme cesaretini de ancak düşünmeye ve düşündüğünü söylemeye cesaret edenlerden öğrenebiliyoruz.

Önce anlamak

Ancak, bu bağlamda, Tunçay’ın vurguladığı önemli uyarıyı, önce anlama çabasına girişmeden eleştirmeye kalkışmamak gerektiğini de hep akılda tutmak yerinde olur. Hannah Arendt’in de sürekli altını çizdiği bu tavrın[10] her iki düşünürün siyasetbilimine ilişkin kavrayışıyla yakın ilişkisi vardır. Sosyal ve siyasal yaşamın teorisyenleri için araştırma nesnelerinin duygu ve zihniyet dünyasına yakınlık, hatta onları paylaşmak önemlidir. Kendi üzerine yorum yapabilen bir varlığı anlayabilmek için, kendini yorumlayan bir varlık olmak gerekir. Kendini bilmek, başkalarını bilmenin ve yorumlayabilmenin ön koşuludur. Apollon tapınağının üzerinde boşuna “kendini bil” yazmaz! Siyasal teorinin en önemli görevlerinden biri, insanların dünyayı ve kendilerini nasıl anladıklarını anlamaktır, yani esas kaygısı, anlamdır.

Mete
Tunçay
Fotoğraf:
Feza
Kürkçüoğlu

Anlama ise nesnel yasalarda değil, paylaşılan ya da öznelliklerarası anlama ediminde temellenir.[11] Dolayısıyla siyasal teorilerin değeri doğrulanabilir öngörülerde, tahminlerde bulunmaktan çok siyasal yaşama anlamlı biçimde bilgi sağlamalarında yatar. Burada sorun doğruluk ya da yanlışlık değil, kolektif varoluşu anlamaya yardımcı olup olmamaktır. Siyaset, fildişi kulede “tefekküre dalmış” insanların değil birlikte yaşayan ve eyleyen insanların alanıdır ama bu, eylemin düşünmeden kopuk olduğu anlamına gelmez. O yüzden Mete Tunçay’ın uyarısını kulağımıza küpe etmekte fayda var:

Soylu değerlere, ileri inançlara ve bilimsel çözümlemelere dayanan toplumcu ideolojileri benimseyen kişilerin bilinecek şeyleri bilmek, inanılacak şeylere inanmak ve düşüncesizlikleriyle düşmanlarına fırsat vermemek boyunlarına borçtur. (s. 35)

Bilgisever olmak

Son olarak, Tunçay’ın derslerinde ve yaşamında öğrettiği, bence çok önemli olan bir şeye daha değinmeden geçemeyeceğim. O da, bizatihi bilgi peşinde koşmanın (talip ül ilm olmanın) ne büyük bir haz olduğunu öğrencilerine tattırmasıydı. Bu benzersiz hazzın bir kere tadını aldığınızda ebedi öğrenciliğin zevkine varırsınız ve siz de her yıl yeni bir öğrenci kuşağına okuttuğunuz aynı metinlerde onlarla birlikte yeni şeyler bulmanın heyecanını yaşar, dersliklerinizi bir agoraya çevirmenin keyfini sürersiniz. Bu haz sayesinde akademiye giderek hâkim olan projecilik baskısından, sürekli şu ya da bu indeks tarafından taranan dergilerde pek de manalı bulmadığınız yayınlar yapma baskısından bir süreliğine de olsa uzaklaşır ve keyifle Platon’un diyaloglarına yeniden dalarak zamanınızı “boşa harcama” lüksüne sahip çıkarsınız. Bu aynı zamanda, giderek daha az şey hakkında daha çok şey bilmenizi bekleyen uzmanlaşma baskısına, üniversitenin universitas idealinden uzaklaştırılıp meslek okuluna dönüştürülmesine karınca kararınca bir meydan okuma anlamına da geldiği için size fazladan bir zevk verir. Bazı yazarlar bilgi peşinde koşma arzusunun, boş zamanın giderek özelleştirilmesi eğilimine karşı durduğu için aslında özel ve kamusal alanlar arasında bir bağlantı oluşturabileceğini de savunurlar. Belki de Mete Tunçay gibi bilgiseverlerin aynı zamanda kamusal aydın olmayı seçmelerinin bir nedeni de budur.

Yavuz Abadan, Nermin Abadan Unat 

Ama bence Mete Hoca’nın aydın sorumluluğunu içtenlikle benimsemesinin esas nedeni, onun siyaseti ve siyaset öğrenimini kavrayış biçimiyle ilgiliydi. Yavuz Abadan için yaptığı anma konuşmasında, Abadan Hoca’nın, 1933’ten beri hemen her yıl yeni bir öğrenci kuşağına, “bütün eski Yunan’ın öz cevherinin agora mihrakında toplandığını” söylediğini aktarır. Nitekim, Aristoteles’in “polis, polislilerdir” sözünün anlamı budur; yani kent/site öncelikle agorada, kamusal alanda söz söyleyen, kamusal sorumluluk alan yurttaşların kendileridir. Abadan’ın bu bağlamda siyasetle ilgilenmenin, hatta siyasal sorunlarda taraf tutmanın herkes için kutsal bir yurttaşlık ödevi olduğunu vurguladığını da belirtir Tunçay, bu anma konuşmasında. Kendisi de aynı yolda yürümeyi seçtiği için aydın sorumluluğunu bir yurttaşlık görevi kabul etti. “Siyaset; ‘yapmak’tan çok yapmaya yönelik olarak düşünmek ve düşündüklerimizi söylemektir; yani siyaset, siyaset konuşmaktır” dedi. (abç.)[12] Ve kendisi bu “konuşma”yı, dogmatizme, önyargılara, ezber klişelere karşı her daim eleştirel aklı ve özgürlüğü savunurken “bireysel yiğitliği” hiç elden bırakmadan yaptı.

 


Mete Tunçay gibi bir düşünürü, hocayı, kamusal aydını ve yazarı tanımlara sığdırmak elbette mümkün değil. Gene de elli yılı aşkın bir zamandır tanıdığım, hep izlediğim, örnek almaya çalıştığım hocamı düşündüğümde aklıma her şeyden önce, “eleştirel aklın Türkiye temsilcisi” cümlesi geliyor. Onun kendi hocasını anarken söylediklerini ben de kendi hocam için söylemek isterim: “Eğer ben, günün birinde kendimden, kendi çalışmamdan memnunluk duyarsam, bunu en başta Yavuz Abadan’ın en son çıraklarından biri olmama borçlu olduğumu unutmayacağım.” Hayat bazen insana talihli fırsatlar sunar, Macchiavelli’nin “fortuna” dediği cinsten… Mete Tunçay’ın öğrencisi, çırağı olmak, bu dünyada fortuna’ya mazhar olmaktır.

 

NOTLAR

[1] Bu kez “Sosyalist Siyasal Düşünceler”, “Çağdaş Siyasal Teoriler” ve “Tek Parti Yönetimi” derslerini aldım.

[2] Bilineceği Bilmek, Alan Yayıncılık, 1983, s. 15.

[3] Aynı yerde, s. 216.

[4] Q. Skinner, Visions of Politics, Cambridge UP, 2002, s. 89.

[5] Bilineceği Bilmek, Alan Yayıncılık, 1983, s. 204.

[6] Aynı yerde, s. 21.

[7] Aynı yerde, s. 21.

Bilineceği Bilmek, Alan Yayıncılık, 1983.

[8] Aynı yerde, s. 76. Bu elbette sayısız örnek içinden sadece bir tanesi ama benim gençliğimin tartışmaları (Asya üretim tarzı, vb.) açısından çok çarpıcıydı. Bu bağlamda, Tunçay’ın ölümünden sonra çokça eleştirilen Abant Toplantıları’na katılımı konusuna da değinmek istiyorum. Her zaman, her yerde olduğu gibi Tunçay’ın orada da hep kendisi gibi olduğu, fikirlerini ve eleştirilerini sakınmadığı iyi bilinir. İçeriğe bakmaktan çok şekle ve klişelere saplanıp kalmak maalesef bu ülkenin zihniyet ikliminin mütemmim cüzü olmaya devam ediyor. Tunçay hakkında böyle şeyler söyleyenlerin onun Bilineceği Bilmek kitabına yazdığı önsözdeki şu sözlerini anlayabileceklerini hiç sanmıyorum: “Bu kitaba yayınlarımın tam bir listesini ekledim. Bütün yazdıklarımın, hele ilk yazılarımın matah şeyler olduğu kanısında değilim. Ama bunlara bakınca görüşlerimin yıllar boyunca nasıl değiştiğini anlıyorum. Bana ilginç gelen bu gelişme süreci, belki başkalarının da ilgisini çeker.” Aynı yerde, s. 7. Kendine eleştirel bakabilmek ve böyle eleştiriye açma cesareti göstermek dogmatik kafaların anlayabileceği bir şey değildir.

[9] Aynı yerde, s. 38.

[10] Gerek Yavuz Abadan’ın gerekse Mete Tunçay’ın siyaset teorisine esin veren kaynağın, Arendt’te olduğu gibi, Aristoteles olduğunu hatırlarsak bu örtüşmeyi anlamak kolaylaşır. H. Arendt’in siyaset yaklaşımı konusunda bkz. F. Berktay, Dünyayı Bugünde Sevmek, Hannah Arendt’in Politika Anlayışı, Metis, 2012.

[11] Bu öznellikler arası anlama deneyimine şiir de dahildir. Tunçay, “Birçokları dünyanın şiirsiz tam olarak kavranamayacağını düşünürler; gerçekten, payını aşmayan, yerinde bir mistikliğe kim ne söyleyebilir ki.” diyor. (Aynı yerde, s.41) Ben de Düşünme Etiği kitabıma (Metis, 2021) Giriş’te, “Politika teorisinin, tıpkı şiir gibi, hayat ile yakın, karmaşık ve çağrışımlı bir ilişkisi olduğu kanısındayım” diye yazmıştım. Şiir ve edebiyat sevgisi hocayla paylaştığımız bir diğer noktaydı.

[12] Aynı yerde, s. 40.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Bilineceği Bilmek
  • Mete Tunçay

Önceki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 35

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Barıştıralım Sizi / Basit Türkiye Tarihi / Biyoloji ve Feminizm / Gülün Adı ve Ortaçağ / Hacim Hesabı Üzerine / Hayat Basittir / Karnım Zil Çalıyor! / Lucy / Sömürgeciliğin Kutsal Şemsiyesi: Din / Tarihin Devamı

K24

Sonraki Yazı

DENEME

Önce ve Sonra’ya bir ek...

Dünyaya kıymak:

Eko-kırım, eko-politika ve Filistin

“İşgal doğası itibariyle salt politik değil, aynı zamanda ekolojiktir; yani hem insanlarıyla kendini yenileyen ve var eden bir toprağın yaşanamaz hale getirilişi hem de bu yolla insanlardan arındırılan bir toprağın zorla mülk edinilişi.”

HASAN CEM ÇAL
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist