Önce köy çocuğu sonra da mühendis:
Wilhelm Meister’in değil, Süleyman Demirel’in “çıraklık yılları”
“Özellikle Demirel’i Demirel yapan tenakuzlar patern’ini bir oraya bir buraya kıvrılarak ören bu 576 sayfalık, zamane deyimiyle mega eser bize böyle bir figürü bütün karmaşası içinde –ve/ama takip ettiği ana doğrultu hattında– sunuyor. Demirel gibi bir teşebbüs insanının belki her ânından hoşlanmayacağı ama karşısında meşhur şapkasını da çıkaracağı bir teşebbüs.”
Süleyman Demirel heykeli, Isparta, 1997. (Fonda, 1960'lardan bir temel atma töreni.)
“Demirel’le yetişen kuşaklardanım” diye başlıyor Tanıl Bora, Demirel adlı mükemmel Demirel biyografisine. “Herhalde birçok emsalim gibi.” (Tanıl Bora’nın kitap boyu süren eski kelime tutkusunun ve “ironi sinyalleri”yle pırıl pırıl parlayan ahir zaman müverrihi üslubunun altını çizelim!) Elbette ben de Demirel’le yetişen kuşaklardanım. Türkiye’de bu çeşitten kalıcılıkların ağırlığını, hatta zamanın geçişinin bu yüzden “kurşun gibi ağır olduğunu” hisseden, bazen bundan nefret eden, bazen o ağırlık uzaklaşınca özlemle anma ihtiyacı duyarmış gibi olan kuşakların “melal”ine tercüman olmanın çeşitli yolları var.
“Ah, o her şeyin daha güzel/sade/masum olduğu yıllar!” nostaljisi tabii ki bunun kolay ve yalancı bir yolu; işte Tanıl Bora’nın amacı da biyografi denen şeyin genellikle hagiyografya, methiye düzme sanatı olduğu bir memlekette bunun tam tersini yapmak. Özellikle Demirel’i Demirel yapan tenakuzlar patern’ini bir oraya bir buraya kıvrılarak ören bu 576 sayfalık, zamane deyimiyle mega eser bize böyle bir figürü bütün karmaşası içinde –ve/ama takip ettiği ana doğrultu hattında– sunuyor. Demirel gibi bir teşebbüs insanının belki her ânından hoşlanmayacağı ama karşısında meşhur şapkasını da çıkaracağı bir teşebbüs.
“Tutarsızlığa hazır –adeta teşne olmak– Demirel’in özdeşleştirildiği ve genellikle oportünizm anlamında kullanılan pragmatizmin basit tarifi sayılabilir” diyor Tanıl ve ekliyor: “Demirel acar bir fırsatçıydı ve tutarsızlığa hazırdı, fakat bunu ne-olursa-olsun- iktidar oportünizmiyle değil, siyasal hedefini gerçekleştirme iradesine bağlı bir pragmatizmle yapıyordu. Onun siyasal hedefi, sanırım çok kabaca, modern bir kapitalist toplum ve parlamenter sistem sayesinde rıza üretim kabiliyeti yüksek bir ulus-devlet inşası diye tanımlayabiliriz (…) Pragmatizmin Osmanlı devletindeki karşılığı ‘halin icabı’dır. Demirel ‘halin icabı’na bakıyordu ve devletin bakış açısından bakıyordu. (…) kendisini ‘devlet fikrinin adamı’ diye tanımlamıştı, bu tanımı bir bölümün başlığı yaptım, kitap başlığı da olabilirdi.”
Demirel
İletişim Yayınları
Temmuz 2023
576 s.
İyi ki olmamış, başlığın böyle olmayışı kitaba “lakonik” hatta lakayt bir biçimde Demirel adını vermek Demirel’i bir Yurttaş Kane projesi cesameti içinde görmemizi sağlıyor. Çünkü konunun tutturmaları ve tutarsızlıkları ya da münferit tutarsızlıklar halinde beliren ama aslında demirden bir eli gerçekten de çok andıran esastaki tutarlılığı ancak böyle bir perspektifte belirebilirdi.
Demirel’in bir figür olarak erken inşasındaki evreler neler? “Anadolu, kendi içine kapalı birçok Türkiye’den ibaretti” gibi yerinde bir tespit yapan adama dair ilk “kuruluş mitosu”, çocukluk yıllarına ait Çoban Sülü portresi bu kitabın tartışmaya açtığı ilk tenakuzlardan biri. Bir komşularının hatırladığı kadarıyla “yemeye beş-on kuzu getirirlerdi de onları harmanlarda filan eylerdi, okuldan çıkınca hayvanları gezdirir, gelirdi”; teyzesinin hatırladığı da öyle. Kendisi de yıllar sonra diyesiymiş ki: “Canım çoban dediysek el kapılarında çobanlık değil ya…” Tanıl Bora buna “ailenin nispi gücünü, ağırlığını vurgulamadan edemeyen bir şerh” diye kendi şerhini de düşecek. Yoksa bu “köylü kurnazlığı” denen şey mi?
Oysa bir önceki sayfada Demirel’in köylülük hakkındaki fikrini tanımlarken, yazar “o Balabanvari resim” diyecek, yanına da Demirel’in çocukluk fotoğrafını koyacaktır; ki, Demirel’in kendisinin “geri gelmesini asla arzu etmediği günler” diye andığı, Bora’nın ise “köylü yaşantısını geride bırakılması gereken bir fakr-ü zaruret hali olarak resmettiğini (…) köylü yaşantısının bir ‘ibret vesikası’ olarak” durduğunu tespit ettiği bu fotoğraf o yılların şehirli çocuklarına, bilemediniz Ege’ye falan trenle gidildiğinde trenin yanından “Gazete! Gazete!” diye bağırarak koşan köylü çocuklarını hatırlatacaktır; iyi kalpli anneler gazete atarken kötü kalpli akrabalar da “İçine tütün sarıp sigara içecekler, ondan istiyorlar” diyeceklerdir.
Acınan ve nefret edilen bir yer olarak köy, bunu dediğim altmışlı yılların sonu, hatta yetmişlerin başında hâlâ vardı, hâlâ da var. Kimilerinin folklorik bulup burun kıvırdığı Balaban resimleri de folkloriklikleri ve mizahi yanları ile birlikte hâlâ çok kendine özgü birer köylülük anlatısı. O bakımdan, ceketi muhtemelen babasınınkinden devşirilmiş, sıfır numara tıraşlı kabak kafalı, gözünü dikmiş bize bakan bu çocuğa yakıştırılan köylülük resmi geneli açısından pek de efsane olmayabilir.
Merak ve kurcalayan bakışlar mahfuz olmak üzere: pragmatizm “halin icabı” ise ikinci evre olan mühendislik de Süleyman Demirel için benzer bir şey, “çare aramada hüner kazanma” demek. Onun “İTÜ’nün Necmettin Erbakan, Turgut ve Korkut Özal gibi başka dindar öğrencileri ile beraber” devam ettiği meclislerin de “‘hendese imana götürür’ düsturuyla, muhtemelen bu mümtaz ve nüfuzlu meslek erbabı içinde yayılmanın faydalarını gözeterek, mühendis mektebi talebelerine talip oldukları bilinir.”
Ama mühendislik onun için biraz da, hatta birazdan fazla estetik bir yaşantıdır da. Ya da, ama acaba sadece öyle mi? “Arizona-Nevada sınırındaki Boulder Barajı, Demirel’in Amerika hatıralarının başköşesindedir (….) pitoresk bir estetik tecrübedir. ‘O tesisi üç gün seyrettim. Her sabah gidiyor ve bir taşın üzerine oturarak, barajı seyrediyordum.’” Tanıl Bora’ya göre “Demirel’in müteaddit Boulder Barajı pitoreski daima ıstırap motifiyle birleşir. ‘Buradaki şeyler niye benim memleketimde yok?’ sorusunun ıstırabını çektiğini, gıpta ettiğini, haset duyduğunu anlatır.” Köylülüğün ve fakr-ü zaruretin ıstırabı? Tanıl Bora’nın Su Müdürü –tabir Bayar’ınmış– adını koyduğu bölüm, yani Demirel’in yolunu önce Seyhan Barajı, sonra Devlet Su İşleri kesiştiren yıllar, sadece “onun ustası olacağı rıza üretimi zanaatında kalfalık kuşağını kuşandığı yıllar değil”, etrafın onu “ileride başbakan olacak kabiliyette bir arkadaşımız” diyerek lanse ettiği, “siyasi” bir proje olarak görmeye başladığı, aynı zamanda onun su vesilesiyle “mühendislik pathos’una” iyice yol verdiği yıllardır.
Demirel, Keban Barajı ve Hidroelektrik Santrali’nin temel atma töreninde. 12 Haziran 1966.
Tanıl Bora onun suyla olan neredeyse “erotik” ilişkisine uzun uzun yer verecektir. Hatta o kadar ki “DSİ’nin, Isparta’da ‘Demirel Süleyman’ın İşleri’ diye okunduğuna dair rivayetin sahihliğini bilmiyoruz”dur ama bu çok da önemli değildir. “DP İstanbul milletvekili Firuzan Tekil, Şevket Süreyya’nın 1959’da çıkan kitabına kinayeyle ‘Asıl suyu arayan adam işte budur’” diye yazmıştır ve “Celal Bayar’ın a 1960’larda ihtilafa düştüklerinde ‘bizim su müdürü’ diye küçülteceği”, –o zamanın– DSİ genel müdürü, artık DP iktidarının yıldız bürokratıdır.” Çok sonraları bile, “Kimi DP’liler Demirel’i sadece harisliğiyle değil, sınıfsal açıdan da küçümseme eğiliminde”lerdir.
Tanıl Bora, Demirel’in tabiri caizse suların ayrıldığı bu noktada diğerlerinden farkını çeşitli vesilelerle ve yollarla belli edecek ya da zaten muhatapları bunu kendileri itiraf edeceklerdir. Kendisi, daha sonra can ciğer dost olduğu Çağlayangil’le farkını “O bir Osmanlı efendisi, ben bir Cumhuriyet çocuğu idim” diyerek ironi’ye, dalga geçmeye ve alttan almaya da aşina olduğunu ima eden bir üslupla dile getirecek; Tevfik İleri “…bu adam bir elektronik beyin!” diye haykıracak; ileriki yıllarda İnönü de, Ecevit de yeri geldiğinde “onun boş adam olmadığını” ifade edeceklerdir. Demirel artık yavaş yavaş “rıza üretimi zanaati”nde ustalığa doğru yol almaktadır. Nitekim, seksenini devirdikten sonra bile “Biz bu davaya ‘mühendislik yapalım’ diye başlamadık. Ama iyi mühendislik yaptık” demeyi ihmal etmez.[*] Tanıl Bora’ya göre meselenin püf noktası, bütün bu mühendislik “dağdağasının” karakteristiği tam da şudur: “Türkiye’de Demirel’in kuşağının mühendisleri … modernizmin 19/20. yüzyıl dönümündeki muazzam teknolojik iyimserliğiyle sarmalanmışlardı… Mühendisin hayal kırıklıklarına ve anti-kapitalist endişelerine tamamen uzaktılar.”
Askerliği sırasında Demirel’in “terhisine kadar 1 yıl süren DPT uzmanlığı mesaisinde ‘canlı kütüphane’ gibi istatistikler ‘söylemesi’ şaşkınlık uyandırsa” da, aslında “üretim projeksiyonlarında ‘large düşünme’ baskısıyla tahminleri fazla yukarı zorlamakta ısrar etmesi rahatsızlık yaratmış”tır. Gelecek günlere dair bir önsezi? Daha çok “Fıstıki renkli elbisesi, kâğıtlar, dosyalarla darmadağınık masasının üzerinde purosunu yakmak için çakmağını arayışla hatırlanıyor”dur. Yıllar sonra darbelerden biri sırasında “halin icabı”nı yerine getirirken askerlerin kötü kokulu purolarından yakınacak, hatta onlara iyi puro hediye etmeyi düşünecektir.
Demirel’i fıstıki elbisesi, cüssesi, şapkası, yüzü, kafasının, gözlerinin biçimi, Isparta şivesi ile yargılamak, soldan Çetin Altan’ın olduğu kadar kendi siyasetinden Mehmet Turgut’un da –hatta daha çok– karikatürleştirdiği fiziksel özellikleriyle alaya almak kolaydır. Daha iyisi Tanıl Bora’nın sonraki yılların “dün dündür bugün bugündür”cü Demirel’ine doğru evrilen köy çocuğu/coşkun mühendis yıllarına bakmak ve “her dönemin adamı”nı o hat üzerinden anlamaya çalışmak. Demirel kitabının ilk 150-160 sayfası bunu yapıyor.
Gerisi ise, tabiri caizse, Roman. "Hepimizin bütün spoiler’ları zaten bildiğimiz halde" soluk soluğa okuduğumuz bir kitap. Yazarın konusunu kavrayışına –özellikle de buna– hayran bırakan; “ironi sinyalleri”nin Tanıl Bora üslubunun içine gerektiği kadar ve gereken yerde serpiştirildiği; Demirel kitabı boyunca Demirel hakkında başkalarınca benimsendiğini göreceğimiz övgücü-yergici, her halükârda bayat gazete üslubundan hiç iz taşımayan bir “epik”.
[*] Konuyla (mühendislik) ilgimin otobiyografik olduğunu, Korkut Özal ve bizzat Süleyman Demirel’in babamla amcamın sınıf arkadaşı olduklarını da söylemeliyim. Bu yüzden mühendis “kafasını” iyi bilirim.
Önceki Yazı
Haftanın kitapları – 35
K24'te haftanın vitrini: Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevleri tarafından bize gönderilen, dikkatimizi çeken; okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Beni Hiç Göremezsin / Bir İnsan Yüreği / Deliler ve Delilik / Homeros'un Türkleri / İçiyorsam Sebebi Var / Kadına Karşı Ayrımcılık / Neticeler / Tesadüfen Zümrüdüanka / Türkiye’de Sanatın Tarihi: Müze / "Yürü Bir Gerçeğe"
Sonraki Yazı
Demirel (hâlâ) devrede
“Politikacılara has, söyleme eylemi ile gizleme eylemi arasında doğrudan kurnazlık aracı olarak kullandığı diliyle Demirel’i, nedenlere olan etkisi yüzünden doğrudan mesul tutamıyoruz; o, yaşamının 'özel temsillerinin' kamusal sunumunda, belli kısıtlamalarla –ve hep yeniden– resmîleştiriliyor.”