• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Demirel (hâlâ) devrede

“Politikacılara has, söyleme eylemi ile gizleme eylemi arasında doğrudan kurnazlık aracı olarak kullandığı diliyle Demirel’i, nedenlere olan etkisi yüzünden doğrudan mesul tutamıyoruz; o, yaşamının 'özel temsillerinin' kamusal sunumunda, belli kısıtlamalarla –ve hep yeniden– resmîleştiriliyor.”

Milliyetçi Cephe'nin liderleri: Necmettin Erbakan (MSP), Süleyman Demirel (AP), Alparslan Türkeş. 

ŞULE S. ÇİLTAŞ

@e-posta

DENEME

24 Ağustos 2023

PAYLAŞ

Sartre, otobiyografisi Sözcükler’in girişinde, 1850’lerde bakkallığa razı olan bir ilkokul öğretmeninden, onun papaz yapmaya uğraştığı oğullarından birinin ortadan kaybolup at cambazı bir kızın peşine düşmesinden, başka bir oğlunun ticarete atılmasından, sonra papaz olmasını istediği bu oğlanın geri dönüp bir Katolik dava vekilinin kızıyla evlenmesinden, aralara sıkıştırdığı irili ufaklı hikâyelerle sayfalar dolusu bahseder. Bir okur olarak ve anlatı ilerledikçe, bu Schweitzer ailesinin bir ferdinin, mesela kardeşlerden birinin –ya da onların çocuklarının– Sartre’ın gelecekteki babası, ya da –“… bir kaş kaldırışla, belli belirsiz bir gülümsemeyle, en yüce davranışları bile yalnızca kendisi için ve kimse farkına varmaksızın yerle bir eden” (s. 12)– aynı ailedeki bir kadının onun annesi olacağı vehmine kapılırsınız. Sartre, kâh engellemeler,

“En küçük kız kardeş, Anne-Marie çocukluğunu bir sandalyenin üzerinde geçirdi. Sıkılmayı, dimdik oturmayı, dikiş dikmeyi öğrettiler ona. Yetenekleri vardı, ama söz konusu becerileri geliştirmemenin daha doğru olduğunu düşündüler; taptaze bir güzelliği vardı, ama bunu da sakladılar ondan. Bu orta halli, ama mağrur burjuvalar, güzelliği kendi olanaklarının üzerinde ya da durumlarının altında bir şey olarak görüyorlardı: Ancak markizler ve fahişelerde bulunabilirdi bu nitelik” (s. 14)

kâh tesadüfler, kâh zorlamalarla

“Baba bu sakin oğlanın yakasına yapıştı ve bir el çabukluğuyla papaz yaptı onu”

örülen hayatların geçmiş-gelecek bir soy kütüğünü çıkarır. Bununla birlikte, ayrıntılarla ve değişik şahsiyetlerle işlenmiş onlarca sayfanın ardından, “Charles Schweitzer’in aşağı yukarı Louise Guillemin’e rastladığı sırada, bir taşra doktoru, Perigordlu zengin bir toprak sahibinin kızıyla evlendi ve Thiviers’in kasvetli ana caddesinde, eczane karşısında bir eve yerleşti” (s. 15) cümlesiyle başlayan başka bir paragrafla kendi gerçek hayat hikâyesine girişir.

Anlaşıldığı üzere Sartre aktardıklarını seçip düzenlememiştir; en yakınlarını, onların yakınlarını, hiç tanımadıklarını kendiyle eğlenen-gülünç-ironik bir mesafeyle, kişisel tutarlılığı olumlamadan, varlığına bütünsel –bir başlangıç, doğum, çocukluk, gençlik, meslek yaşamı– bir anlam vermeye çalışmadan yazar. Biyografik anlatıma “ters” bir şekilde, kendi ailesiyle hiç ilgisi olmayan bir aileyi anlatarak yaptığı bu girizgâhla: “Tanımadığım insanlardan bahsediyorum, ama bu çevreyi, değiştirmeyi denedikçe ayaklarına dolanan, bir alınyazısı, bir hastalık gibi yaşadıkları onların burjuva mirası alışkanlıklarını en yakınlarım, hatta kendim kadar iyi biliyorum” der gibidir. Birbiriyle karıştırılmadan birbirine karşılık veren hayatlar aracılığıyla, kendisi hakkında daha iyi konuşmak için başkalarından bahseder. Hikâyesi nar taneleri gibi doğurur, yolu onunla kesişsin ya da kesişmesin, her karakter birbiri içinden kıssalar çıkarır:

“İki oğlan, bir kız çocukları oldu ve bu sessizlik çocuklarına Jean-Baptiste, Joseph ve Hélène adları verildi. Hélène bir süvari subayıyla hayli genç yaşta evlendi ve subay çok geçmeden aklını kaçırdı; Joseph, Zuhaf birliklerinde askerliğini yaptı ve genç yaşta ana-babasının yanına döndü. Mesleği yoktu; babasının suskunluğu ile anasının haykırışları arasında kekeme oldu ve bütün hayatını sözcüklerle savaşarak geçirdi. Jean-Baptiste denizlerde yaşamak için denizcilik okuluna girmeyi tercih etti. 1904’te Cherbourg’da, deniz subayı olarak ve Cochinchine hummalarıyla bitap halde Anne-Marie Schweitzer ile tanıştı; bu ihmal edilmiş uzun boylu kıza tutuldu, onunla evlendi ve alelacele bir çocuk yaptı ona; bu çocuk bendim ve babam, ölüme sığınmaya çalıştı.” (s. 17)

Sartre’ın ironik anlatımının altında yatan, hiçbir kitap insanların gerçek sıkıntılarıyla boy ölçüşemezken yazar olma hayalleri kuran bir çocuğun nasıl “yetişkin pozu” kestiğidir. Ailesi ondan bir çocuk kral yaratmıştır; o da artık burjuva ideolojisinin bir bileşeni olarak kabul edilen yazı yoluyla –kendisine yönelik alaylarının büyükçe bir kısmı bununla ilgilidir– yakınlarından, özellikle de büyükbabasından intikam alır. Bunu yaparken de küçük burjuva yaşantısının sınırlarında, içindeki bireye ulaşmak için kurtulmak zorunda olduğu inançlara dönüp bakarken, hem en yakınlarının hem de en uzaklarının “gerçek alınyazılarını”, illüzyonları görür:

“Louise, karı-koca hayatı konusunda uyarmıştı onu: Kanlı gerdekten sonra, geceleri yaşanan bayağılıklarla kesintilere uğrayan sonu gelmez bir fedakârlıklar dizisiydi bu hayat. Annesini örnek alan benim annem de ödevi zevke tercih etti.” (s. 13)

Daha fazla Sartre’dan söz etmeye devam edersem, kapağında, elinde meşhur şapkası, yekpare-sarsılmaz-taştan bir Demirel heykeliyle üstümüze üstümüze gelen ve bu görüntüyle, Adorno’nun

“… İnsanlar yinelenen varoluşla özdeşleşmeyi yineleyerek var oluşun erkinden kurtulmayı umuyorlardı. Ama etkiyle tepkinin eşitliğine ilişkin öğreti… yinelemenin varoluş üzerindeki erkini savunuyordu. Ne ki büyünün yarattığı yanılsama dağıldıkça, yineleme, düzenlilik başlığı altında giderek daha da insafsızlaşan bir döngüye hapseder insanı”

sözlerini aklıma düşüren bir kitabı, Tanıl Bora’nın kaleme aldığı Demirel biyografisini unutacağım. Oysa 1946’dan sonraki dönemde, kurduğu 7 hükümetle en çok iktidar olan siyasetçi olarak Demirel, Adorno’nun insafsızlaşan döngüsü gibi, “döngünün” bir tür kendisi. Bora’nın Birikim’de yayımlanan Nisan 2000 tarihli Demirel yazısında anlatıldığı şekliyle: 1960’ların Adalet Partisi lideri olarak, 12 Mart yarı-askerî rejimi sonrasında, ‘70’lerin siyaset adamı olarak, 12 Eylül sonrasında siyasetten yasaklanan ve ardından “kendi küllerinden doğan İslamköylü Phoenix” destanları eşliğinde DYP’sinin başına geçip 1991’de yeniden başbakan olarak ve nihayet cumhurbaşkanı olarak Demirel’le yetişen kuşakların birine ikisine ya da sonuncusuna yetiştiği bir döngü. Ve bu döngüde, Bora’nın “… yüzlerce emsalim gibi, 15-16 yaşlarımda onun taklidini yapar, arkadaşlarımı güldürmeye çalışırdım” dediği gibi, benim için de binlerce görüntü mevcut… Çocukluğumun Demirel’i –aslında her dönemin Demirel’i– şişmandı mesela. Bu önemli fizyolojik özelliğiyle de sıska Ecevit’ten ve onun temsil ettiklerinden ayrılıyordu. Ben küçükken, babamın televizyonda, onun etrafındaki vekilleri gördüğünde: “Hepsinin yalnızca ensesi bir düdüklü doldurur” dediğini de hatırlarım. Bu vesileyle ve yine meseleden kopmak pahasına, Zola’nın, meşhur Paris’in Karnı romanını anmak isterim. Zola roman boyunca “şişmanlar” ve “sıskalar” arasındaki rekabet temasını geliştirir; bir şişman, bir zayıfı, başka bir şişmanın üzerinde yükselmek için kullanabilir. Paris kalbi olmayan koca bir karındır; şişman, müreffeh ve sağlıklı bir adam, temiz bir vicdana sahip, dürüst bir adamken, sıska, büyük olasılıkla kendi çöküşüne neden olan affedilmez eylemlerde bulunan, açlıktan ölmek üzere bir adamdır…

Tanıl Bora
Demirel
İletişim Yayınları
Temmuz 2023
576 s.

Değişik yorumcu-gazeteciler tarafından “Türkiye’de üç kuşağın zihninde, gönlünde hep müstesna konumda yer almayı beceren bir politikacı”, “Demagoji ustalığında sadece Türkiye’nin değil, belki de dünya siyaset tarihinin en ön sıralarında gelecek bir yeteneğe sahip olan politik lider”, hatta hatta, “Tropik adalarda rastlandığı için kadri kıymeti bilinmesi gereken nadir bir kuş” benzeri nitelendirmelerle zikredilen, Tanıl Bora’nınsa, sayısız sıfat arasında, bir “homo politicus”, “Türk sağının açıortayı”, “‘sınıf-bilinçli’ bir siyasal aktör” diyerek anlattığı Demirel’in yaşamı, bir “özel ad” biyografisi olarak, kavşaklarıyla, iniş çıkışlarıyla, dahası, müsabaka ve sınavların art arda pusuya düşürülmesinin simgesi Phoenix gibi bir başlıkla, bir güzergâh, vites büyüte büyüte hızını alan bir kariyer hikâyesi olarak akıyor gözlerimizin önünden. Böylelikle de, toplumsal olarak tesis edilmiş biçimi temsil eden biyolojik bireyselliğiyle özel adın, bu bireyselliğin farklı alanlarda –iş, siyaset, basın, vs.–tezahürlerinin zaman içindeki sabitliğini ve birliğini sağlıyor. “Devlet Aklı’nın kişiselleşmiş seyr-ü süluku” Demirel adı, içinden geçtiği tarihsel süreç(ler) boyunca bütün değişimlerin, bütün politik-toplumsal dalgalanmaların ötesinde, mantıksal-kronolojik düzenin talep ettiği nominal sabitliği, öz-kimlik anlamındaki sabitliği biyografi boyunca elden bırakmıyor. Bu özel ad yoluyla, biyolojik bireyin bir “etken”, bir “sorumlu” olarak müdahale ettiği tüm olası alanlarda kimliğini garanti eden kalıcı bir toplumsal kimlik kuruluyor. Demirel’in (aslında) kim olduğunu resmî kayıtlardan, bir özgeçmişten, “fotoğraf arşivlerinden”, bir cursus honorum’dan (Roma Cumhuriyeti ve imparatorluğun erken döneminde kamu yönetimine talip olan politikacıların ardışık olarak üstlenmek durumunda oldukları kamusal görev düzeni), gazeteci kroniklerinden öğreniyoruz; bu yüzden her şey onun kendini resmî olarak tanıttığı resmî modele, nüfus cüzdanına, özgeçmişe ve bunun altında yatan, ona daha da yaklaştığımızı sandığımız “hayat felsefesine” uygun olarak akıyor. “Devlet fikri”nin adamlığına uzanan bu siyasal, bu “işlenmiş” “kariyerde” bu kişiliğin kimliğini ancak büyük bir yanılsama-soyutlama pahasına doğrulayabiliyoruz; 509-10. sayfalarda bahsi geçen Yıldırım Türker’in bir yazısındaki gibi: “… Sahnede çok uzun durduğu için gözümüze sevimli bile gelmeye başlıyor.”

Demirel adı, kurumların sarsılmaz –değiş(tirile)mez– egemen gücüne kâh son derece tutarlı bir demokrat, kâh insan hakları savunucusu, kâh tereddütsüz millet tarafında –ya da iktidar olduğunda ibresini devlet istikametine çeviren– bir politikacı olarak karşılık veriyor. Sözgelimi bütün hayatı bir sömürü ve baskı dünyası tarafından çalınan işçi babasını “politik bir beden” olarak niteleyen, dolayısıyla politik tarihi itham eden, bunun sorumlusu olarak da Hollande’ı, Valls’ı, El Kohmri’yi, Hirsch’i, Sarkozy’yi, Macron’u, Bertrand’ı, Chirac’ı gösteren, yarı-otobiyografik anlatıların yazarı Edouard Louis’nin tersine, politikacılara has, söyleme eylemi ile gizleme eylemi arasında doğrudan kurnazlık aracı olarak kullandığı diliyle Demirel’i, nedenlere olan etkisi yüzünden doğrudan mesul tutamıyoruz; o, yaşamının “özel temsillerinin” kamusal sunumunda, belli kısıtlamalarla –ve hep yeniden– resmîleştiriliyor.

Demirel biyografisi için duyduğum yorumlar arasında bazıları, onun “roman kıvamında bir anlatıma” sahip olduğu, “roman gibi de okunabileceği” idi. Hatta bir yorumcudan, “Kâh eğlenceli, kâh sinirleri laçka edici salınımlarla dolu bir serüven” ifadelerini de okudum. Elbette anlatılan “o”, bir başkasıdır, üstelik kişisel ve özel olanın anlatısını retrospektif bir akışla, üçüncü tekil şahıs kullanarak yazan biyografi yazarı, bu anlatının “sıkıntılarını” anı-hatıra ya da öykü türüyle kol kola ilerleyerek gidermeye çalışır. Biri hatırlatma, diğeri hatırlama derdindeki biyografik ya da otobiyografik anlatı her zaman –en azından kısmen– anlaşılır ilişkiler kurarak anlam verme, açıklama, hem geriye dönük hem de ileriye dönük bir mantık ve tutarlılık ortaya çıkarma kaygısından hareket eder. Bir ilerleme olarak, alınacak bir yol, bir yolculuk, bir yarış, bir rota; doğrusal, bir başlangıç, aşamalar ve sondan oluşan tek yönlü bir hareket olarak anlatılmaya kalkışılan her hayat, kurgulanmaya da kalkışılır. Bourdieu’dan çalarsak, hayat hikâyesinden bahsetmek, hayatın bir hikâye, bireysel varoluşun da, bundan ayrılmaz bir biçimde olaylar dizisi olduğunu varsaymaktır. Her öykü bir olay örgüsüne dayanır, ya da bir dizi olaya kronolojik-nedensel bir düzen dayatır ve bu olayları, başı, ortası ve sonu olan bütünsel bir öykü olarak algılatmak için seçtikten sonra yapay olarak yapılandırır.

Biyografilere sıklıkla yapılan eleştirilerden biri de, bir hayatın ilk olaylarını, geriye dönük olarak, sonraki olayları zorunlu olarak haber veriyormuş gibi sunmak, böylece bir alınyazısı etkisi yaratmaktır. Bir öykü gibi düzenlenmiş bir yaşam, bir başlangıç, bir köken, ama aynı zamanda varlık nedeni, ilk neden olarak da işler. Bu noktada biyografiyi kaleme alan açısından başka bir sorun ortaya çıkar: Kişisel bir kaderi oluşturan çoklu öykülerin iç içe geçmişliği içinde, bu aldatıcı nesnel-öznel diyalektiğinin daha içe sinen bir temsili nasıl elde edilebilir? Özneyi sürekli olarak yeni sorunların önüne koyan ve böylece tutarlılığını deneyimleyen bir toplumsal tarihle, bu toplumsal tarihin her çalkantısına yanıt olarak bireysel bir tarihi temasa geçirmek sanıldığı kadar kolay değildir. Kahramanın nedeni kestirilemez eylemleri, hiç farkına varılmadan, kimliğin yeniden kurgulanması derecesinde “açıklığa kavuşturuluyor” olabilir. Dolayısıyla hakikat ile kurmaca, –yeniden yorumlama– biyografi yazarının niyeti ile okurun alımlaması arasındaki zımni anlaşmaya bırakılmıştır. Biyografi, biyografisi yazılanın, biyografın ve okurun “hikâyesine” dönüşür.

1978 Maraş katliamının simge fotoğraflarından biri. Bir dükkânın camına yazılmış yazılar.

Yaşamı yazılacak kişiyle ilgili olarak, kaynak araştırmaları, soruşturma, yazım tekniği, tarafsız ve gerçekçi olma çabası, dönem-olay-kahramanların zikredilmesi sırasında yaşanabilecek ihlaller, fazla-eksik yorumlamalar gibi türe ait, yazarının kaçamayacağı çetrefiller yanında, “büyük adam” biyografilerinin en büyük açmazlarından biri, bütünleştirilmiş bir anlatının içinde çelişkilere, simgelere, anıştırmalara, çocukluk, gençlik, eğitim, meslek yaşamı, aile, vs. gibi dönem ayrımları ile rasyonel, tutarlı bir akış kazandırmak olabilir… Oysa gerçek süreksizdir; öngörülemeyen, ilgisiz, rastgele bir şekilde ortaya çıktıkları için kavranması daha da zorlaşan, her biri benzersiz ve sebepsiz unsurlardan oluşur. Yaşamın herhangi bir dönemi, bir sıra takip edilmeksizin, bütün bir kişiliğin anlaşılması açısından önde tutulabilir. Ümit Kıvanç’ın, biyolojik varlığı gözümüzün önüne getiren, Cumartesi Anneleri’ne ilişkin sözleri buna tek ve en güzel örnek olarak verilebilir:

“Onun kötü bir insan olduğunu düşündüm. Kalpsiz denen cinsten. Neye üzülür anlayamadık. Herhangi bir şeye üzülür mü bilemedik… Üç günlük yas devletin yasıdır. Bir kere din istismarıyla çoğunluk oyunu aldın mı, geri kalan ahaliye her istediğini yapabilirsincilerin yasıdır… Ölene Cumartesi Anneleri’nin yanından bakıyorum ve kalpsiz, küstah bir adam görüyorum” (s. 544)

Okur açısından hayat hikâyesi “açık-ortada” bir tür olarak göründüğü ve ona çok çeşitli okuma perspektifleri sunduğu için, ben Demirel biyografisinde anlatılanlardan çok, nasıl anlatıldığıyla ilgilendim; bu yüzden, benim kurgulanmamış hafızamda “kitabın tam ortasından”, daaaan diye başladı bu biyografi:

Devrimci sosyalist hareketin 1971 yılı başında silahlı mücadeleye girme kararı alan kollarından biri olan THKP-C’nin on üyesi, 30 Mart 1972’de kuşatıldıkları Tokat-Kızıldere’de yaylım ateşle katledildiler… Kızıldere, 12 Mart rejiminin genel olarak solu sindirme, silahlı mücadeleye yönelen radikalizmi ise ‘ibretlik’ bir şiddetle ezme siyasetinin zirve olaylarından biriydi. Gerisinde, sosyalist hareket kurucu denebilecek bir travmatik iz ve aynı zamanda bileyici bir şehit mitolojisi bıraktı. Benzer bir etki bırakan diğer zirve olay, THKO üyeleri Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan’ın idam edilmeleridir…

Devlete karşı işlenen suçlar da caydırıcı cezaların uygulanmamasını temel bir zaaf olarak gören, bunu 1971’den beri sürekli vurgulayan Demirel, idamlara kararlılıkla destek verdi. 11 Mart 1972’de idam kararlarının Meclis’in onayına sunulduğu gün ‘evet’ler anons edildiğinde iki elini birden kaldırmıştı. Günün tanıklarından gazeteci Okay Gönensin’e göre ‘arka sıralarda bir tereddüt hissetmişti’, Altan Öymen’e göre ‘herkesin kaldırıp kaldırmadığını kontrol ediyordu’. Öymen, sonra ‘vakur bir ifadeyle’ önüne döndüğünü hatırlar. Altan Öymen, 1976’daki yazısında, yolsuzluk suçlamasıyla yargılanan yeğeni Yahya Demirel için ‘25 yaşında çocukla uğraşıyorlar’ diyen ‘Süleyman Bey’in, Gezmiş-İnan-Aslan için hiç ‘25 yaşında çocuklar’ demediğini yazacaktır. Erdal Atabek, 22 Haziran 2015’te Cumhuriyet’te ‘Deniz Gezmiş’lerin idamı onun yönettiği bir cinayet törenidir’ diyecektir. (s. 216)

6 Mayıs 1972’de idam edilen Yusuf Aslan, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan.

Sözcükler’de bir yazarın aile yaşantısının edebi pratiklerine nasıl yansıdığını görebiliyorduk; yukarıdaki bölümden de, bir politikacının zihinsel sosyalleşmesinin siyasi konum alışındaki karşılığı olan bu hareketi, idam kararlarını “iki elini birden kaldırarak” alan bir adamı ve peşinden sürüklediği ya da ardından gittiği zihniyeti nasıl anlamamız gerektiğini görebiliyoruz.

Bu yazıyı yazdıktan sonra başlık atmak konusunda tereddüt ettim. Demirel Döngüsü, Demirel Retrosu, Demirel’li Yıllar…[*] Sonra Demirel’i, bu vesileyle de döngüyü “Pek yakınılan kollektif hafızasızlığımızı tamire memur edilmiş bir değişmezlik ve ezelilik miti” olarak tarif eden (Birikim, sayı 132, Nisan 2000) Tanıl Bora’nın Kemal Can’la birlikte Ankara’da, Arkadaş Radyo’da yaptıkları pazartesi sohbetleri geldi aklıma. Bunlardan birinde Bora, sanıyorum bir toplu taşıma aracında gördüğü bir adamın, oturduğu yerde, düzenli aralıklarla, kendi kendine ve bir meczup edasıyla: “Demirel devrede” deyişinden, araçtakilerinden de, sanki bunun altındakini anlıyorlarmışçasına, kıs kıs gülmesinden bahsetmişti… “Demirel devrede”.

 

 

[*] Demirel’li Yıllar, 2017 yılında vefat eden, Bora’nın, metinde birkaç yerde zikrettiği, Demirel’in basın danışmanı-gazeteci Turgut Yılmaz Güven’in bir kitabının ismi. Ondan yaklaşık bir ay sonra ölene kadar uzun yıllar komşuluk ettiğim sevgili eşi Sevinç Güven’den, Süleyman ve Nazmiye Demirel hakkında epey hatıra dinledim ben de. Bir dönem maaşlarının yetmemesi, Sevinç Abla’nın (yaşça benden epey büyük olsa da ona böyle sesleniyordum) durumu Demirel’le konuşması için kocasına baskı yapması, Turgut Amca’nın buna bir türlü cesaret edememesi, sonunda Sevinç Abla’nın oturup Nazmiye Hanım’a “geçinemediklerini” anlatan bir mektup yazması ve meseleyi “kadın kadına” halletmeleri dinlediklerim arasında en güzellerinden biridir.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Demirel
  • Süleyman Demirel
  • Tanıl Bora

Önceki Yazı

DENEME

Önce köy çocuğu sonra da mühendis:

Wilhelm Meister’in değil, Süleyman Demirel’in “çıraklık yılları”

“Özellikle Demirel’i Demirel yapan tenakuzlar patern’ini bir oraya bir buraya kıvrılarak ören bu 576 sayfalık, zamane deyimiyle mega eser bize böyle bir figürü bütün karmaşası içinde –ve/ama takip ettiği ana doğrultu hattında– sunuyor. Demirel gibi bir teşebbüs insanının belki her ânından hoşlanmayacağı ama karşısında meşhur şapkasını da çıkaracağı bir teşebbüs.”

FATİH ÖZGÜVEN

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Linn Ullmann'ın Huzursuzlar'ı:

“Masum değiliz hiçbirimiz…”

“Kırklı yaşlarında yüzünü yeniden anne ve babasına, dolayısıyla çocukluğuna, çocukluğunun ara sokaklarına tanıklık eden Fårö Adası’na çeviren nitelikli bir yazar var karşımızda. Linn Ullmann yaşadıklarından ya da yaşanması imkân dahilindeyken daha çocukluktan itibaren örselenen ihtimal adacıklarından hareket etmekle birlikte, şefkat ve merhameti uzak tutmuyor yanından yöresinden.”

SEFA KAPLAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist