• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Olivier Roy ve Dünyanın Düzleşmesi:

Yavan dünya, senden bezdim!

Roy'ya göre, son otuz yıldaki yeni paradigmalarla referanslardaki değişim yeni bir kültür anlamına gelmiyor, aksine normatifliğin bu şekilde yayılması kültür mefhumunda derin bir krizin belirtisi olabilir.

BEHÇET ÇELİK

@e-posta

ELEŞTİRİ

2 Ocak 2025

PAYLAŞ

“Yılın kitabı”nı seçmekle başlayayım. Editörümüz, “tabii ki öznel seçimi[m]izi yansıtacak ve temellendirecek” yazılar beklediğini yazdı. Seçimlerimizin öznel olacağı tartışmasız, ancak “soruşturma” başlığı altında yayımlanınca, bir de en tepesinde “yılın kitabı” denmişse, yazılar olduklarından daha iri görünüyor ve kaşlar hafifçe kalkabiliyor. “Bu muymuş yani ‘yılın kitabı’? Daha neler yayımlandı bu yıl oysa…” Haksız bir eleştiri değil, ne çok kitap yayımlanıyor; ama bu yıl yayımlanmış ve okuduğumuz kitaplar arasında seçim yapacağımız için çok geniş bir skaladan seçemeyeceğimiz de ortada – belki 2024’te yayımlanmış sadece tek bir kitap okumuş olabilir soruşturmaya yazı göndermesi istenen kişi. Benim içinse bir zorluk da şu: 2024 içerisinde bu mecrada yirmiden fazla yazı yayımladım ve çoğu 2024’te yayımlanmış kitaplar hakkındaydı. Onlardan birini bir kez de “yılın kitabı” olarak seçmek doğru görünmüyor bana. Seçenekler azalıyor haliyle.

Bu soruşturmaya yanıt vermenin zorlukları tamam, ama bana çok cazip gelen bir yönü de var – yazmaktan çok, soruşturma yanıtlarını okumak açısından cazip. “Temellendirmek” gerekmesi. Yıl sonunda anketler, soruşturmalar yapılması yayın dünyasının folkloruna dahil, ancak giderek yaygınlaşan bir liste yapma ve bunları yayımlama eğilimi var. Sonuçta bu listeler –pek anlam veremediğim, ama bende daha çok içeriksizliğin ifşa edildiği izlenimi uyandıran tabirle– “dijital içerik” olarak anılmaktalar. Listeler, sıralamalar hepten faydasız diyemem, ancak temellendirilmediklerinde edebiyat üzerine konuşmanın, yazmanın asli yanları, sözgelimi bir yapıtın yarattığı derinlik, kişiyi içe ya da dışa açması, metindeki seslerin neler çağırdığı ya da gizlediği, ne gibi oyunlar vasıtasıyla yerleşik açı ya da algıları yokladığı, dürttüğü, vs. es geçiliyor. “Beğendim/beğenmedim”in ötesine geçmediğinde liste şeklindeki beyanlar edebiyatı sayısallaştırıyor; metinler isimlere, başlıklara indirgeniyor. Maçların skorlarını takip edip maçlardaki pozisyonlara hiç bakmamak gibi. Bunun da meraklıları olabilir elbette.

Olivier Roy
Dünyanın Düzleşmesi – Kültürün Krizi ve Normların Tahakkümü
çev. Haldun Bayrı
Nisan 2024
200 s.

Okuduğum kitaplar arasında “bu yılın kitabı” olarak Olivier Roy’nın kültürdeki krizi, kültürsüzleşmeyi, kültürlerin kod/kanun sistemlerine dönüşmesini odağına aldığı Dünyanın Düzleşmesi’ni seçmemdeki temel neden, Roy’nın şimdi ve burada yaşamakta olduklarımıza, tanık olduklarımıza ilişkin zihin açıcı, sağlam bir perspektif sunuyor, birbirleriyle alakalarını ilk anda göremediğimiz olgular ve durumlar arasındaki yakınlıklara ışık tutuyor olması. Elbette “şimdi ve burada” derken işaret ettiğim koordinat “buradan” ibaret değil; gezegenin farklı yerlerinden, farklı kültürlerinden birçok örnek veriyor Roy, ancak bu farklılıkların giderek nasıl silindiğine, birörnekleşmenin ne büyük hızla yaygınlaştığına da dikkat çekiyor. Tabii bütün bunlardan önce “buraya” nasıl geldiğimizin hikâyesini anlatıyor – bu kitabı seçmemdeki esas neden bu sürecin tartışılması ve analiz edilmesi.

Olivier Roy’nın kültürsüzleşme ekseninde ele alarak tartıştığı konuların ortak yanı (ya da çerçevesi) dünyanın giderek daha “düz” ve daha “yavan” bir yer halini almış olması. Derinliği azalmış, renkleri solmuş, niteliklerin niceliklere kurban edildiği, anlamın düz anlama indirgendiği, hatta bu düz anlamların bile birkaç basit işaretle, çağrışımlara kapalı, hayal gücüne imkân tanımayan iletişim sistemleriyle iletildiği bir dünya. Örneklerini gündelik hayatta, siyasette, kültür-sanat alanlarında, üniversitelerde, medyada, cinsel pratiklerde, dinsel arayışlarda, ulusal ya da uluslarüstü bürokratik mekanizmalarda, bireyleri birer bürokratik konuma çeviren sanal ve gerçek sosyalleşmelerde, yeme içme alışkanlıklarında, çalışma saatlerinde ya da boş vakitlerde… görebildiğimiz bir yavanlık. Dünyanın Düzleşmesi’nin etkileyici yanı bu denli geniş bir skala içerisindeki mekanizmaların sağlam bir çerçeve içerisinden yorumlanması.

Bu kadar geniş bir alana yayılmış bir kitabın değindiği her konudan söz etmek mümkün görünmüyor. Yine de Olivier Roy’nın bakış açısını ve yaklaşımını yansıtacağını düşündüğüm kimi konuları aktarmaya çalışacağım. Son yirmi-otuz yılda yaşanan paradigma değişimini önemsediğini belirtiyor Roy. Aynı kişinin aynı olaya yirmi-otuz yıl arayla verdiği tepkilerin ya da yaptığı tespitlerin büsbütün (taban tabana zıt) değiştiğini gözlemenin mümkün olduğunun, bunu mümkün kılanın da kişinin referanslarındaki değişim olduğunun altını çiziyor. Beri yandan, referanslardaki değişimin yeni bir kültür anlamına gelmediğini, meselenin daha derinlerde olduğunu belirtiyor. Dünyanın Düzleşmesi’ni yazarken yanıt aradığı şu soru, sanırım bu meseleye nereden baktığının, yanıtları nerelerde aradığının da bir ifadesi:

Yeni bir kültürde miyiz? Yoksa aksine normatifliğin bu şekilde yayılması bizzat kültür mefhumunda derin bir krizin mi belirtisi? (s. 14)

Roy’nın bu sorunun yanıtını son elli-altmış yılda yaşanan değişimleri takip ederek aradığı söylenebilir. Neler değişmiştir, ya da değişmektedir mesela? Şunlar anılıyor kitapta: Farklı kültür modellerinin taşıyıcılığını yaptığı değerler arasındaki çatışmalar artmış, yaygınlaşmıştır; dijital ve bilimsel atılımlar (genetik, yapay zekâ) hayatla alakamızı değiştirmiştir; küresel neoliberal ekonominin yayılmasıyla ekonomi üretimden finanslaşmaya yönelmiş; göçler, melezleşmeler, azınlıklarla çoğunluk arasında oturmamış ilişkilere, yurtsuzlaşmanın yeni biçimlerine neden olmuştur.

1960’lardan beri dünyayı dönüştüren dört düzey sayabiliriz: “1) 1960’lardaki bireyci ve hazcı devrimle değerlerde yaşanan dönüşüm, 2) internet devrimi, 3) neoliberal mali küreselleşme, 4) mekânın ve insan dolaşımının küreselleşmesi, yani yurtsuzlaşma. (s. 17)

Kitapta bu dört düzey arasındaki alakaları kültür ve norm açısından düşünmeyi denediğini belirten Roy’ya göre, tarih boyunca yaşanan benzer olduğu düşünülebilecek değişimlerin “kültürel geçişler” olarak tanımlanmaları mümkün; “ancak biz 21. yüzyılın ilk çeyreği itibariyle farklı bir momentteyiz. Bir kültürel geçiş söz konusu değildir, çünkü “bizzat kültür mefhumunda kriz yaşanıyor[dur]”.

Yukarıda andığım dört düzey arasında bir nedensellik bağı bulunmadığını da özellikle vurguluyor Roy. Bunların bir araya gelişiyle ortaya çıkan durumu, “akışkan, ama sıkça çatışmalı ve karman çorman şekilde sistem oluşturan eğilimlerden, yaşam tarzlarından, değerlerden, teknik yenilik ve ekonomik uygulamalardan oluşan bir demet” olarak tanımlıyor.

Bunların arkasında son yıllarda sıkça tanık olduğumuz bir eğilimle, bir tür üst-akıl, “bunlardan bir plan, proje düşünüp öngörerek dünyanın dönüşümünü planlamayı üstlenmiş bir grup arama[nın]” da komplo teorisinin alanına girdiğinin altını özellikle çiziyor.

Gelgelelim hepten birbirinden uzak, alakasız da değildirler elbette. Bu düzeyler arasındaki bağı bir tür “gönül yakınlığı” olarak tanımlamaktan yana Roy. Bununla birlikte, birbirinden bağımsız olarak doğmuş iki pratik arasındaki yakınlığın “sırası geldiğinde sistem ve anlam oluşturmaya, hatta büyük bir anlatı kurmaya katkıda bulun[duğunu]” belirtmeyi de ihmal etmiyor. Kendisini de bu yakınlıkların nedenlerinin değil, sonuçlarının ilgilendirdiğinin altını çiziyor – kitapta da bunları tartışılıyor zaten. Çalışmasının temel ilgi alanını şu şekilde tanımlıyor Roy.

[Gönül yakınlıklarının] ne şekilde ‘pıhtılaştıkları’; birbirlerini rahatlattıkları; bir meşrulaştırma, kendini doğrulama, böylelikle de bunları birleştiren bağa her itirazı zorlaştırma etkisine nasıl yol açtıkları üzerine [sorular soruyorum]. Entelektüel tartışmaların ötesinde bunun gündelik yaşamda nasıl anlam oluşturduğunu anlamaya çaba gösteriyorum. (s. 21)

“Değerler savaşı”nın esas olarak 1960’larla başladığını hatırlatıyor Roy. Bu dönemde ortaya çıkan yeni kültürün özgün karakteri “arzulayan bireye odaklanmış” olmasıdır. Bu bir anlamda Aydınlanma’nın açtığı çığırın bir sonucu olmakla beraber, “özerkliğin ve özgürlüğün temeli olarak aklın yerini arzu” almıştır. Bu “kültürel devrim”, buna taraftar ve karşıt olanlar arasında bir “değerler savaşı”na neden olmuştur. Ancak Roy önemli bir noktaya dikkat çekiyor. Her şeyi dümdüz bu ikilik içerisinde konumlandırmak yanıltıcı olacaktır. Örtüşmeler olduğu gibi, kopukluklar da vardır; bazı eğilimler zaman içinde öbür tarafa bükülebilmektedir.

Siyasi renk ile ahlaki tercihler arasındaki kopukluk özellikle ekonomide göze çarpar. Küreselleşme ve neoliberalizmle atbaşı giden değerlerin (bireycilik, hazcılık, her şey mümkün, kendi başına hallet, kişisel gelişim, kozmopolitlik) muhafazakârlardan ziyade ‘68’lilere yakın olduğu daha 1970’lerde anlaşılmıştır. (s. 27)

Guy Debord (solda), Jean Baudrilliard (sağda)

Öte yandan ‘68’de “ifrat derecesine varan serbestliğe” karşı sağdan olduğu gibi, soldan da tepkiler geldiğine dikkat çeken Roy, soldan gelen eleştirilerin “geleneksel değerlere dönüş” olmadığını, aksine bunların “bireycilik ve özgürlük idealleri adına” dile getirildiğini vurguluyor. Gelgelelim, ‘68’i takip eden küreselleşme büyük bir kültürün edinilmesi sonucunu değil, “bir dizi kodun yaygınlaşması” sonucunu doğurmuştur. Özellikle internetin gündelik hayata çok yaygın bir biçimde girmesinin ardından, gündelik hayatın “kodlanması” sürekli olarak yeniden üretilmeye başlamıştır. Beri yandan, “narsisizm eğilimli bireyciliği internet yaratmamış, ama ona benzeri görülmemiş bir yayılma alanı sunmuştur.” Roy kültürdeki krizi saptayan önemli çalışmaların Guy Debord ve Jean Baudrillard gibi düşünce insanları tarafından internetin gelişmesinden önce yazılmış olduğuna da dikkat çekiyor.

Peki, internet ve sosyal medya bunun yayılma alanını nasıl gerçekleştirmiştir?

İnternet, yurdu belli ve sosyalliğe dayalı eski dünyanın yerine küresel ve aracısız erişilebilir bir sanal mekân getirmiştir. […] İnternet bağlantısı, sağlam toplumsal bağ bilmez, zira kişiyi bütününde değil, yalnızca oyuna sokmak istediği kadarıyla görüp değerlendirmeye alan, cisimsiz bir bağdır. […] Sosyal zorunluluklar seçmeliymiş ya da teferruatmış gibi tarif edilir. Gerçek ortadan kalkmaz, talileşir. Birey artık bir toplumsal dokuda yerleşik değildir: Arkadaşları, ailesi ya da ilişkileri olmadığı anlamına gelmez bu; işi, sosyalliği ve kültür (ya da altkültür) evrenini ayrı tuttuğunu gösterir. (s. 36)

"Believe Anything", Barbara Kruger, Belief+Doubt sergisi, Hirshhorn müzesi, Washington DC.

Bu saptamaların ardından, “İnternet bizzat kültür fikrini nasıl krize sokmaktadır?” diye soran Roy şu yanıtı veriyor.

“[İnternet] bir ‘internet kültürü’ yaratmaktan ziyade, aynı zamanda hem iletişimin sistemli kodlanması hem de içeriklerin sürekli teşhiri üzerine kurulu olmasıyla, bizzat kültür mefhumunun antitezi olan bir temsil ve ilişkiler sistemi oturtmuştur.
[…]
Bence internette esasla ilgili en önemli özellik kendi kendine gönderme yapma boyutudur. Algoritma bir icat işi değildir: Bilinenden yola çıkarak ön alır, mevcut verilerin bütününü yatay biçimde tarayarak profiller tanımlar. ‘Profil’ terimi ilginçtir; çünkü tanımı itibariyle profil, derinliği olmayan bir çizimdir. […] Portre bir kişideki gizeme ve müstesnalığa pay bırakır, oysa profil ne yorum ne kuşku gerektirir.” (s. 36-37)

“Gönül yakınlıkları” diyordu Roy; internet dünyası bu şekilde bir “sosyalliğin” yayılmasına neden olurken, neoliberalizm de her şeyin metalaştığı bir dünya yaratmıştır, metalaşma özel yaşamın en kılcal damarlarına kadar yayılmıştır. Duygular kodlanmış, sınıflandırılmış, tartılmıştır. “Çekilen acı ispat edildiği, yani gösterildiği ve bir bareme göre ölçülebildiği takdirde, tazmin edil[mektedir.]” Üretimin finanslaştığı bu neoliberal dünyada, artık ekonominin eskiden olduğu gibi toplumsal, siyasi, hatta antropolojik bir gerçeklik içinde kökleşmesi imkânı da kalmamıştır. Şirketler ve ekonomik faaliyetler yerlerinden edilmiş, “toplumsal sınıfın mekânı, toplumsal çatışmanın ama aynı zamanda toplumsal akdin de mekânı ortadan kalk[mıştır].” Sınıfı oluşturan bireylerin bir araya gelip sosyalleşme ve bir kültür oluşturma, geliştirme imkânları da artık yoktur.

Beri yandan, Roy’nın örneğini “Uber’leşme” olarak verdiği bir başka değişim söz konusu. Ücretli çalışanın yerini girişimci-birey almış, “sınıfın sınırları bulanıklaş[mış] ve herkesin girişimci olabileceği yanılsaması yarat[ılmıştır]”. Bütün bu gelişmeler mekânda olduğu gibi, zamanda da yurtsuzlaşmaya neden olmaktadır. Kültürün gereksinim duyduğu boş vakit ve toplu yaşam artık mevcut değildir. Bu noktada, Roy’nın Chi-Chi Shi’den yaptığı şu alıntıdaki önermelerin oldukça zihin açıcı olduğu kanısındayım.

Chi-Chi Shi

Ford-sonrası kapitalizmin ağı andıran yapısı çalışanlarda denetim içselleştirilmesine yol açar, kişinin kendine yatırım yapması diye takdim edilen bir daimi kendini geliştirme talep eder. Öznenin şirkete, evrensel şirkete dönüşümü, kapitalistle işçi arasındaki, iş insanıyla yurttaş arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaya uğraşır. Çalışanlara ‘insan sermayesi’ adlı verilir ve ellerinde varlık olarak kendileri vardır. […] Çalışanların rutinlerinin bireyselleştirilmesi ve işverenlerin performansa göre ücretlendirme sistemleri kullanması gibi önlemler, sendikaların toplu pratiklerinin temelini ortadan kaldırmakta ve çalışan her bireye bir taşeron muamelesi yapmaktadır. (s. 33, dipnot)

İnternetin ve neoliberalizmin çalışma düzeninin farklı yollarla benzer sonuçlar doğurduğu ve her durumda yirmi-otuz yıl öncesinden farklı, daha “düz” bir dünyada yaşadığımız çok açık. Bu iki süreç birbirinin nedeni ya da sonucu değil, ama aralarında Roy’nın –Goethe’den ödünç aldığını düşündüğüm– ifadesiyle bir “gönül yakınlığı” olduğu da inkâr edilemez; benzer sonuçlar doğurdukları da. Yeni bir kültüre değil, kültürsüzleşmeye neden oldukları da elbette.

“Bu yılın kitabı” yazısında “bu yılın” önemli bir özelliğine de dikkat çekmek istiyorum. 2024 dünyanın seçim yılı olarak adlandırılabilir. Bu yıl dünya nüfusunun yarısını oluşturan yaklaşık 70 ülkede seçimler yapıldı; yaklaşık 2 milyar kişinin oy kullandığı düşünülüyor. Seçim yapılan ülkeler arasında ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Hindistan gibi ülkeler var. Avrupa Parlamentosu seçimleri de eklenmeli elbette – Türkiye’de de yerel seçimler vardı, malum. Bu seçimlerin çoğunda kutuplaşmış bir siyaset sahnesine tanık olduk. Bu seçimlerdeki kutuplaşmaların mahiyeti bahsinde Olivier Roy’nın şu tespiti büyük ölçüde geçerliydi, yani değerler ve kimlikler savaşı söz konusuydu.

“Günümüzdeki siyasi çatışmalar ekonomiden ya da tam anlamıyla toplumsal hedeflerden ziyade değerler ve kimliğe ilişkin […] sorunlar üzerinden yaşanıyor.

Bütün bu tartışmalardaki ortak nokta, kültür sözcüğünün, tüm anlamlarıyla […] kültür meselesinin merkezde olmasıdır. Bizzat toplumsal bağı kuran kodlar ve simgeler bahis konusudur.” (s. 15)

Olivier Roy’ya göre iki tür kültürden söz etmek mümkündür: Külliyat olarak kültür: Edebi ya da sanatsal külliyat –yüksek kültür– ile bir topluma ya da mütehakkim bir toplumun içindeki bir topluluğa özgü antropolojik yapı. Her iki anlamdaki kültürün de krizde olduğunu ileri süren Roy ayrıntılı olarak, tarihsel ilerleyişi içerisinde ve farklı düzeylerin neden olduğu değişimler üzerinden bu krizleri tahlil ediyor.

"Yeni aşılamanın muhteşem etkileri!" James Gillray'in 1802 tarihli karikatürü. Çiçek aşısı sığırdan elde edildiği için, aşı karşıtı bu karikatürde aşı olan insanlarda tuhaf mutasyonlar görülüyor. (solda). Covid pandemisi sırasında aşı karşıtlarının bir gösterisinden: "Benim çocuğum, benim kararım". (sağda).

Bir kısmından yukarıda söz ettiğim birçok etmen dünyanın dört bir yanında kutuplaşmanın şiddetini artırmaktadır. Değerler savaşı sonucunda da “toplumsal ilişkilerin ahlaki ve hukuki dava konu edilmesinde artışa yol aç[tığını]” hatırlatıyor Roy. Bu artış da haliyle hem yeni normlar dayatıyor hem de normatifliğin alanını genişletiyor. Sistem örneğin ayrımcılıkların yapısal nedenleri üzerine düşünmeyi, tartışmayı özendirmek yerine eylemlerin sorumluluğunu bireylere yüklüyor – “ırkçılığı, maçoluğu ya da genel olarak ayrımcılığı, sebebi bireylerin kötü düşüncelerinin ya da dürtülerinin olan bir ahlak sorunu haline getirmektedir”. Genel bir düzenlemeyle, her türden uygunsuz davranış yasaklanabilecekken mesele ahlak sorunu haline gelince “bir itham, itiraf ve tavizleşme rejimi” oluşmakta, güçlenmektedir.

Neoliberalizm normatif sistemlerin ve bununla beraber gelen bürokrasinin kayda değer bir yaygınlaşmasıyla sonuçlanmaktadır; bu da kendini aşmaya ve ötekilere hoşgörülü davranmaya yönelik arzuların müjdelediği sözde uyumla tam bir çelişki arz etmektedir. (s. 178)

Yaşanan değişimler ertesinde varılan yer burasıdır. O halde Roy’nın tespit ettiği kriz/lerin öncesindeki durum nasıldı diye sorulabilir.

Scientology Kilisesinin Paris'teki binasının açılışı. Nisan 2024.

Roy, “her toplum[un] dilde, göstergelerde, simgelerde, dünya tasavvurlarında, beden dilinde, davranış kodlamalarında, vb. müşterek bir sisteme dayan[dığını]” ileri sürüyor. Gelgelelim, “Bu ortak ufuk, siyasi değerlerde ya da tercihlerde mutabakatı hiçbir bakımdan icap ettirm[iyor], ama iletişimi mümkün kılan zımni bir tasavvurlar ve simgeler sistemiyle yola çıkılı[yordu]r daima.” (Vurgular eklenmiştir.)

Bu zımnilik, örtüklük bahsi Dünyanın Düzleşmesi’nde merkezî bir yer tutuyor. Roy zımnilikten barizliğe giden yoluysa şöyle özetliyor:

“Antropolojik anlamda kültür birtakım habitus’lar (alışkanlıklar), zımni oyun kuralları, bir tür aşikârlık, bir ‘normal’ yaratır. Bu zımni olandan, zımnilikten yola çıkarak her kültür kendini dil yoluyla barizleştirmeyi, açıklamayı dener. Kesin ‘görgü kuralları’ belirler, taklit edilecek erkek ve kadın modelleri ‘tahayyül eder’, bir pedagoji ve ona ilişkin aktarım teknikleri geliştirir: atasözleri, şarkılar, anlatılar, efsaneler, edebiyat, sanatlar, felsefe ya da hukuk. Bir muhayyileye yansıtır kendini. Değerler ve normlar zımni değildir artık. Dile getirilirler. Habitus ile değerler arasında diyalektik bir ilişki vardır demek ki. […] Ama bu barizleştirme daima zımni olanın uzantısıdır, kendini kopuş olarak inşa etme iddiasında değildir. Dolayısıyla burada zımnilikle barizlik arasında düpedüz bir tutarlılık vardır. […] zımnilik ile barizlik, norm ile değer, toplumsal bağ ile muhayyile arasında bir diyalektik ilişki vardır düpedüz.

Bu kültürel muhayyile şu anda krizdedir. Akabinde bir kültür edinmenin, yani yeni bir kültüre erişimin gelmediği böyle bir kriz ise kültürsüzleşme biçimini alır.” (s. 43-44)

Kültürsüzleşmenin adının konabildiği noktayı şöyle işaret ediyor Roy. Davranışlara ve sözcüklere verilen zımni anlamların herkesçe anlaşılmasının yerini tek anlamlı (ima, çiftanlamlılık ya da anıştırma içermeyen) bir iletişimin (kodlamanın) almış bulunmaktadır. Kültürleri iptal eden küreselleşme bu şekilde açık bir iletişim sistemi yaratmıştır. Bu sistem bütünüyle normatiftir, “kültürel referansların dışında yoğrulmuş bir değerler skalası gerektir[iyordur]”. Paylaşılmayan bir zımniliğe atıfta bulunmayan, muğlaklıktan kaçınan, kültürsüzleşmiş bir dil giderek yaygınlaşmıştır. Gitgide daha az okurken bir yandan da daha fazla “kısa mesaj” yazıyor olmamız da küreselleşmenin mantığına çok uygundur. Roy’nın “kısa mesajla” yazışma üzerine saptamaları da şöyle:

‘Vücutsuz’, sesi çıkmayan, sıhhileştirilmiş, hafifletilmiş, fakat konuşma dilinin sözdizimini koruyan bir söz bahis konusudur; bu yazılı söz klasik ‘sözlü/şifahi’ ve ‘yazılı’ zıtlığın ötesinde yer alır. Ötekinin gerçek mevcudiyetine gerek duymayan bir sözdür. Ne yazı dilinin derinliğindedir, ne de fiziksel bir mevcudiyetteki duyguyu verir. Görüşmeyi öyle bir düzleştirir/yavanlaştırır ki, çoğu zaman beylik cümlelerle ve yazılımın sunduğu önerilerle yetinilir. (s. 116 – vurgu eklenmiştir.)

Olivier Roy

Olivier Roy’nın kültürsüzleşmeyi başlattıkları ya da çoğalttıkları yahut pekiştirdikleri için sorumlu tuttukları arasında solcu, ilerici olduğu bilinen mekanizmalar da var. İptal kültürü mesela, ya da aynı zamanda siyasetten, başka toplumsal güçlerden uzaklaşma olduğunu da ileri sürdüğü, kendilerine güvenli kılınmış alanlar (biz-bizelik alanları) arayan işgal hareketleri. Keza ıstırapların ifade edilmesi dışında bir pozitiflik tanımlamakta zorluk çeken, giderek ahlakçı bir eğilime kapanan kültürel ya da post-kolonyal çalışmalar da kültürsüzleşmeye şu ya da bu ölçüde neden olabilmektedir. Bununla beraber, Roy muhafazakârlık ile ilericiliği (sağ ile solu yahut erilliği savunanlarla feminizmi) kesinlikle birbirinin eşi, eşiti görmüyor, ancak ilericilerin de normlar ve kodlar yaratan süreçlerle, ya da kimi meselelerin altında yatan (antropolojik anlamdaki) kültür farkı unsurunu ihmal ederek kültürsüzleşmeye, renklerin solmasına, yavanlaşmaya katkıda bulunduklarına dikkat çekiyor.

Bunca “olumsuz” saptamanın ardından (kitapta üzerinde ayrıntılı olarak durulmuş birçok analize, tartışmaya değinmediğimin farkında olarak ve bu eksikliği kabul ederek) Roy’nın umutlu beklentisinden söz ederek bitireyim. Umut ışığını “birbirlerine benzediklerinden değil, onları bir araya getiren şey için” uğraşanlarda görüyor – buna verdiği örnek Sarı Yelekliler, çünkü sorunlu mahallelerde, ücra köylerde birlikte harekete geçmeyi denediklerini savunuyor. Bunun “kolektif bir yaşamı ayakta tutma” çabası olduğunu belirtiyor.

Bununla beraber, bu gibi sosyalleşmelerin siyasete geçemediği için istikrarsız ve kırılgan olduğunu da kabul ediyor Roy. Üstelik sorun salt bir siyasi temsil bulma sorunu değildir. “Toplumun ne olabileceği üzerine ortak bir muhayyile” bulup bulamamaktadır mesele. Buna olumlu yanıt verdiğini söylemek zor Olivier Roy’nın. Bu umutsuz tonuna rağmen, Dünyanın Düzleşmesi’nde ortaya koyduğu bakış açısı ve çerçeve, ne zaman, nasıl dünyanın yavanlaşmasına katkıda bulunduğumuz konusunda uyarı işaretleri içermenin yanı sıra nasıl bir perspektifle hareket edildiğinde dünyanın daha az düz olabileceğine, muhayyilelerin özgürleşebileceğine, duyumsanabilir tecrübelerin artacağına, düş kurmanın normatiflikler kurmanın önüne geçeceğine ilişkin perspektifler sunuyor.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Dünyanın Düzleşmesi
  • olivier roy

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Ne Duygu Ama! Ama Duygu Ne?

Duygunun tekilliği, duygunun çokluğu

“Didi-Huberman daha en baştan duygulara dair ‘bilimsel açıklama’ları reddeder ve aynı şekilde, erginlikle gelen ‘duygunun bertarafı’na kuşkuyla yaklaşır; zira bu bağlamda ilgilenilen şu ya da bu duygunun nedeni değil, başlı başına bir sonuç olarak, nedeni aşan bir sonuç olarak duygudur.”

HASAN CEM ÇAL

Sonraki Yazı

DENEME

Cennette gibiyiz…

“Cennette Gibiyim, tanıdığımız yazarın sesini sürdüren bir kitap ancak ele aldığı mesele nedeniyle sanırım en sert Sibel K. Türker kitabı. İster istemez öfkenin ve şiddetin dilini bağırmadan da olsa duyuruyor bize.”

SIRMA KÖKSAL
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist