Cennette gibiyiz…
“Cennette Gibiyim, tanıdığımız yazarın sesini sürdüren bir kitap ancak ele aldığı mesele nedeniyle sanırım en sert Sibel K. Türker kitabı. İster istemez öfkenin ve şiddetin dilini bağırmadan da olsa duyuruyor bize.”
Sibel K. Türker
Sibel K. Türker, bağıran bir yazar olmadı hiçbir zaman. Anlatısındaki ses tonu hep ölçülüdür. Tıpkı mizah duygusunun güçlü olmasına, absürd olanı dile getirmekten kaçınmamasına karşılık şaka yapan bir yazar olmadığı gibi. Yapıtları, oyun içinde oyun sonra bir oyun daha derken okuru kül yutmaz hafiyeye çeviren metinler de olmadı zaten. Edebiyatın her şeyden önce bir kurgu oyunu olduğuna değil, kurgunun sözü anlatmanın bir yöntemi olduğuna inanan yazarlardan. Bu nedenle olsa gerek, öfke ve dehşeti dile getirirken de sakin bir dille, anlatının hızını bozmadan, koşmadan –ama yavaşlamadan da– anlatmayı başarıyor.
Kadın meselesini her zaman ön planda tutan ve kadının “ev içi” dünyasından yazdığını düşündüğüm Türker’in son romanı Cennette Gibiyim kadın cinayetleri üzerine bir anlatı. Ancak önce neden “ev içi“ dediğimi açıklamam gerekiyor. Elbette ev kadınlarını ya da kadının ev halini kastetmiyorum bununla, Türker’in karakterleri büyük çoğunlukla çalışan ve ev dışı yaşamı olan karakterlerdir. Söylemek istediğim, kadının evin içinde yeniden kurulmuş ve titizlikle korunan toplumsal baskıyla biçimlendirilmiş –ya da biçimlendirilmeye çalışılan– karakteri. Başka bir deyişle daha çok genç yazarlarda gördüğümüz dışarıyla birllikte oluşan ya da doğrudan dünyanın kadına mümkün kılındığı kadarına razı olmayıp başkaldıran, hatta kimileyin “ağbi”leşen bir dile kayan kadınların dünyasından konuşmaz Türker’in karakterleri. Özne oluşlarında tedirgindirler. Cennette Gibiyim, tanıdığımız yazarın sesini sürdüren bir kitap ancak ele aldığı mesele nedeniyle sanırım en sert Sibel K. Türker kitabı. İster istemez öfkenin ve şiddetin dilini bağırmadan da olsa duyuruyor bize.
Kadın hareketinin sıklıkla kullandığı “Kadın cinayetleri politiktir” sloganı çarpıcı bir slogan olmanın ötesinde sorunu kökünden ele alan bir dillendirme. Güneşin altında insana ilişkin herşey politiktir. Dolayısıyla meseleyi birtakım erkeklerin ya da biyolojik bir oluşun ve bazı zihinlerin üzerine zimmetlemek, tıpkı tüm kadınları aynı kefede tartmak kadar çarpık bir bakış bana kalırsa. Öldürdüğünü söylediğimiz erkeklik –ki öldürür, diğer erkekleri, kadınları, hayvanları, çocukları, “öteki” kıldıklarını, içinde yer aldığı toplumun ve çağın verdiği bilinç doğrultusunda kimileyin hunharca, kimileyin zerafetle, hatta bilgelikle öldürür– bütünlüklü bir olgudur. Mülkiyetin korunmasından sınırların savunulmasına, müesses nizamın sürdürülmesine varana dek yaşadığımız dünya öldüren erkeklik’in egemenlik alanındadır ama bu alan erkeğin tekelinde değildir. Mahsa Amini’yi döverek öldüren çarşaflı ahlak polislerinden, vatan sevgisini kurşun atmakla yemekle ölçen kadın politikacılara, grevdeki işçilerinin üstüne çevik kuvvet salan patroniçelere ve ava çıkan zarif İngiliz leydilerine varana dek kadınlar arasında da epeyi paydaşı vardır.
Erkeklik de işlediği kadın cinayetleri gibi politiktir ve temelini erkten aldığı içindir ki aslında egemenin oyun alanıdır. Ancak zemini çürük olan bu oyun alanındaki egemenlik hayli kırılgan olduğu için, din, ahlak, namus, gelenek, görenek, töre hatta bazen akademi bazen de nezaket kuralları, zerafet, protokol gibi zırhların korumasına ihtiyacı vardır. Erkek dünyanın zırhlarıyla büyülenmiş ama ondan ötesinden de nasiplenmemiş erkten yoksun –ya da erkini tehdit altında hisseden– erkek öfkeli bir nefret yumağıdır. Görkemli zırhların içindeki hiçliğinden duyduğu eziklik doğaya, hayvana, çocuğa, kadına, politik görüşünü benimsemediği, inancını paylaşmadığı herkese bilinçsizce yönelir. Dinimiz der, ahlakımız der, töremiz, geleneğimiz… (Nezaket kuralları, protokol demez, onlar üst sınıfı ilgilendirir.) Oysa kavramsal düşünmenin eşiğine ulaşmamış bir insanın tanrıyla ilişkisi kadar laubali bir ilişki olamaz. Ahlak adına söyledikleri eprimiş bir namustur ki o da hor kullanılmaktan lime lime olmuş, eksile eksile kadının apış arasına inmiştir. Gelenek, görenek, töre zaten sorgulamayı değil, müesses nizamı sürdürmeyi buyurur. Çıkışsız bir karanlıkta yaralı bir hayvanın duyabileceği korkunun dehşetini gücünü yetirebildiği başkalarına yöneltmekten başka bir şey gelmez elinden. O dehşeti erkeklik gururu diye savunur ama kendini üç paralık eden yaşam karşısında insanlık onuru demeyi aklına getirmez. İnsanlıktan önce erkeklik, onurdan önce gurur gelir, orada da durur. Gitgide biyolojik varlığı tüm evrenini kaplar, kendiyle barışır. Gerekirse öldürür, yatar çıkar… Öldürmezse de hep yedeğinde bu hayali taşır. Umursamaz. Hayata karışır. Yaşam peşpeşe şimdilerden oluştuğu için muhasebesi yapılmaz, yalan yanlış çetelesi tutulur.
Kötülüğün sıradanlığıdır bu ama sık kullanınca kavramlar eskirler, içleri boşalır, taşıdıkları devasa gerçeklik etkisini yitirir. Sanata, özellikle de edebiyata her zaman ihtiyaç duymamızın nedeni biraz da kavramların derleyip toparlayıp bilgiye indirgedikleri gerçekliği açarak genişleterek bize yeniden öğretmeleri sanırım.
Cennette Gibiyim’de Sibel K. Türker annesi, babası tarafından öldürülen genç bir kadını anlatıyor bize. Erkekliğin öldürücülüğüne korkuyla teslim olmak ile cesaretle karşı çıkmak arasındaki kadını kadının düşmanı eden gerilime, yaşadıklarının dehşetiyle kasılıp kalmış Temenni’nin gözünden tanık oluyoruz. Ama asıl, erksiz erkekliği, erkten yoksun bir ek olma halini görüyoruz.
Sibel K. Türker’in evin içinden yazdığını söylerken biraz da bunu söylemek istiyordum: Cehennemin ailede, yuvada başladığını ve o cehennemin “annem dedi ki”, “babam dedi ki” gibi anlata anlata bitiremediğimiz birikmişlikleri taşımakla yetinmediğini, tüm toplumsal yaşamı ilmik ilmik dokuyarak çürüttüğünü, tığ işi bir gelinlik kadar sakil kıldığını bilmemizde ısrar etmesi. Bireysel öyküler, hiçbir zaman bireysel değildir ne de olsa, onlar da politiktir.