• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Mısır Koçanlarını Kızartan Koku:

Nibel Genç, bihakkın Ezima

“Nibel Genç’in romanı bir çocuğun zihninden yola çıkıyor ve bunu kurgusuna, diline, kişilerine ışık tutan bir olanak haline getiriyor.”

Nibel Genç / Kitap kapağından ayrıntı

NECMİYE ALPAY

@e-posta

ELEŞTİRİ

1 Ekim 2026

PAYLAŞ

Nibel Genç’in yayımlanmış tek romanı Mısır Koçanlarını Kızartan Koku’yu ilk kez bundan on yıl kadar önce yazarla aynı koğuşta kalırken, henüz bitmemiş haliyle okumuştum. O ilk okumada metnin künhüne varabilmiş olduğumu söyleyemem. Şimdi az çok varabilmiş gibiysem de, yazmaya davranınca nereden başlayacağınıza karar vermek kolay değil. “Hayatı” belirleyen o az sayıdaki, görünüşte dağınık, temelde bütünsel çok kapılı metinlerden biriyle karşı karşıyayız.[1]  

Nibel Genç tıpkı şair İlhan Sami Çomak gibi “müebbet” sıfatına uygun düşen olağandışı bir yazar. Cezaevlerinde geçen otuz küsur yıldan sonra 20 Ağustos 2025’te Bakırköy Kapalı Kadın Cezaevi’nden tahliye edilmişti.

Yaşam öykülerinin yazarlık için mutlak belirleyiciler olmadığını biliyoruz. Yine de, şiir ya da kurmacalarını kavramaya çalıştığımız bir yazarla ilgili “müebbet” bilgisinin dikkat dışı kalması herhalde beklenemez. Hiç sokağa çıkmadan yaşamayı kendileri seçmiş olan Emily Dickinson, “Lublinli Sihirbaz” ya da Yunus Emre gibi tefekkür erbabının aksine İSÇ ve Nibel Genç bir yere kapanmayı kendileri seçmemiş, devletin yargı gücü eliyle genç yaşta hapsedilmiş insanlar. Hiç sıradan olmayan edebiyatlarını dört duvarın rağmına yaratmış onlar da Nâzım gibi.

Mısır Koçanlarını Kızartan Koku’nun tarihsel coğrafyası, bir kırımlar diyarı olarak kurmaca “Meyman Köyü”yle temsil ediliyor. Bu coğrafya okur olarak benim ufkuma yıllar önce 1970’li yılların başlarında, Ömer Polat’ın Saragöl’ü ile girmişti. “Saragöl” de kurmaca bir yer adıydı. Roman ise yayımlandığı yıllarda coğrafya ve tarihiyle biz “batılı”lara yabancı gelmesi nedeniyle uyandırıcı olmasına karşılık, bugün aradan yarım yüzyıldan fazla zaman ve yığınla zorlayıcı olgu ve bilgiden geçmiş gözlerimizle bakınca uyandırıcılığının sınırları görülebiliyor. Murat Belge’nin “Saragöl” başlıklı yazısı bu açıdan yol açıcıdır.[2]

Söz konusu tarihsel coğrafya bende Saragöl’den sonra Haydar Karataş’ın 2010 tarihli Gece Kelebeği ile devam etti ama bütün bu onyıllar içinde sayısız başka yapıta da konu oldu. Aynı atılım içinde, insanın acıyı ve felaketleri anlatma yetisinin sınırları düşünsel düzlemde de kurcalanmaya başlandı ve Nurdan Gürbilek’in Oğuz Atay’a odaklandığı 2008 tarihli “Acı Anlatılabilir mi?” başlıklı yazısı[3] başta olmak üzere kilit önemde katkılarla devam etti. Gürbilek o yazısında, “Acıya kayıtsız kalmadan, ama onu aptalca da elevermeden nasıl anlatmalı?” diye soruyor ve “... duygu aktarımındaki en ufak abartının bile bir düşüklüğe, bir inandırıcılık kaybına, hatta gülünçlüğe yol açtığını biliyoruz” diye başlayarak sorgulamasını geliştiriyordu. Benzer bir sorgulamasını da 2015’te yayımlanan “Orpheus Çıkmazı” başlıklı yazısında okuduk.[4]

2015 yılı civarı, Ermeni soykırımının yüzüncü yıldönümü dolayısıyla beklenebileceği üzere “felaketin anlatılması” meselesine derinlemesine eğilinen dönemlerden biri oldu. Marc Nichanian’ın Edebiyat ve Felaket adlı ünlü yapıtının Türkçesi 2011’de yayımlanmıştı. Doğuş Sarpkaya’nın “Geçmişin Uçucu İmgesinin Peşinde: Felaket, Hesaplaşma ve Edebiyat” başlıklı yazısı Ocak 2014’te, Orhan Koçak’ın 2015 tarihli “Felaket anlatılabilir mi?” başlıklı yazısı 2015’te (Notos no. 51) yayımlandı. Daha yeni sayılabilecek bir çalışma olarak da, İsa İlkay Karabaşoğlu’nun “2000 sonrası Türkçe romanlarda 1915 ve felaket” başlıklı, Nisan 2020 tarihli yazısını anmalıyım. Böylece ortaya çıkan düşünsel ve edebî “harita”nın Mısır Koçanlarını Kızartan Koku’yu konumlandırma çabası için de bazı ipuçları sunabileceği fikrindeyim.

Nibel Genç
Mısır Koçanlarını Kızartan Koku
Nota Bene Yayınları
Ekim 2017
192 s.

Nibel Genç’in romanı, “tezli roman” denebilecek türden bir yapıt değil. Felaketlerin anlatılabilip anlatılamayacağı meselesinin ağırlığını üstlenmiş gibi de görünmüyor. Bütün bunları altmetinde barındırmakla birlikte, felaket izleğinden çok, tür olarak romanın (ya da kurmacanın), deyim yerindeyse doğası itibariyle herhangi bir izleği anlatma hedefini güdüp güdemeyeceği gibi çok daha temel bir problemle cebelleşiyor ve sonuçta edindiği özgün yeri, öne çıkardığı tekniklerin –başkişinin özellikleri, bölümler, anlatıcılar, uğraklar– katkısıyla hak ediyor. Bir ilk romanın bütün acemiliği içinde parlayarak.

Yukarıda andığım yapıtlardan çoğunun erişkin zihni temelinde yer almasının tersine Nibel Genç’in romanı bir çocuğun zihninden yola çıkıyor ve bunu kurgusuna, diline, kişilerine ışık tutan bir olanak haline getiriyor. Başkişi Ezima, on bir yaşından itibaren arada bir anlatıcı ya da anlatılan olarak doğrudan karşımızdadır. Ancak, onun romandaki varlığı bundan ibaret olmayıp zihninin işleyiş tarzı aynı zamanda, “tanrı anlatıcı” dahil diğer anlatıcıların zihinsel süreçlerini de belirlemektedir. Örneğin, tıpkı Ezima’nın zihni gibi dilin derin yapılarında çocuksu bir sezgiyle dolaşan zihniyle eniştesi İmam[5], anlatıcısı olduğu “Gayet Mühim Tespitlerin Yazıldığı Defter” başlıklı bölümün ilk sayfasında şöyle der:

Eczacı Kemal söylenip duruyordu. “Şimdi olacak şey miydi?” Nakaratı da buydu. Evet bu onun nakaratıydı. Nakarat: bir şarkıda her kıtadan sonra tekrarlanan değişmeyen bölüm. Ama ben bu kelimeyi sözcük anlamının dışında kullanmıştım. Acaba bir kelimeyi sözcük anlamının dışında bir başka şeyi ona benzeterek kullanmanın da bir adı var mıdır? (...)  anlamını bilip de kelimesini bilmediğim şeyler için hangi sözlüğe bakacaktım? (s. 57)

Burada da görüldüğü üzere İmam tıpkı Selahattin Demirtaş’ın çok sonra yaratacağı Jamal gibi arada bir, unutmamak için zihnine kazırcasına, ansiklopedik bilgilere yer veriyor (s. 57-63). Kahramanlar arası yakınlıklar!

Romanın çocuk zihninden hareket etmesi açısından Mısır Koçanlarını Kızartan Koku’nun edebî kardeşi, yer yer dolaysız olarak romanda da anıldığı üzere (s. 14. ve 172), Jose Mauro de Vasconcelos’un Şeker Portakalı’dır. Çocuk zihni “felaket”in boyutlarını sezse de, gerçekte erişkinlerin havsalasına da sığmayan büyüklükteki her şey onun bakışını, kavrayışını ve sözcük dağarcığını aşmakla kalmayıp kendi duyusallığı ve duygusallığı içinde apayrı sorular, dolayısıyla ayrı bir dil ve dünya kurmasının yolunu açar.

Hatırlayalım: Ezima’nın kendisine bir tür kardeş olarak seçtiği Şeker Portakalı’nın Zeze’si bir erkek çocuktu ve daha çok aile içi çetin acılardan muzdarip olarak büyüyordu. Ezima da, özellikle annesi Gülizar’la olan ilişkisinden yaralı olsa bile içsel dilinde hep betimleyici ve yaratıcıdır. Buna karşılık Zeze’nin giderek daha dışa dönük bir farklılaşma içinde büyüdüğünü hatırlıyoruz. Ve bir noktada, önce küçük bir portakal ağacına, sonra da Istrati’nin Kodin’ini çağrıştıran “Portekizli” adını verdiği bir ağabeye bağlanarak, yalnızlığından az çok çıkabildiğini... Ezima ise hemen her olağanüstülük karşısında neredeyse mutlak bir biçimde yalnız. Hapisteki babasıyla olan ilişkisini bile, ailedeki fısıltılar, fallar, dualar ve sessizlikler üzerinden kurmaktadır. Öyle ki, kendi sıkı özdenetiminden bir anlığına çıktığında bu çıkışa kendisi de şaşırıyor. Konuşkan olduğu tek sahne, çocukluk anıları kendisininkine benzeyen gerilla Bermal’le karşılaşması olacaktır (s. 172). Asıl çıkışını, kurmacasını kendi hikâyesiyle ve kendi hikâyesini kurmacasıyla iç içe yazarak arıyor. Ezcümle, romana egemen olan söylem, Ezima’nın annesi Gülizar’ın kullandığı kavramla “polimonologlar”dır (s. 154, 157)...

Roman, çocuk Ezima’nın, bütün varlığını etkisi altına alacak keskin bir kokuyu algıladığı gün başlıyor: Tam olarak 3 Eylül 1994’te. Ve ilk paragrafta yoğun bir anlatımla, romanın belirleyici öğeleri gösteriliyor bize (s. 7). Ama belki ilk paragraftan da önce yapıtın adına dikkat etmemiz gerek, çünkü roman hakkında bilgi veren ilk belirleyici gösterge o.

“Mısır Koçanlarını Kızartan Koku”. Cesur bir roman adı. Mantıksızlığı açısından cesur. “Koku” dediğiniz, herhangi bir nesneyi kızartmaz, olsa olsa kızarmakta olan bir nesnenin kokusunu alırız... Demektir ki romanla kurduğumuz ilişkinin ilk ânında, nedenselliğin, yani mantığın dışındayız. Böyle bir durumda, günümüz evrensel kültürünün üç tür varlığa mantıksız olma özgürlüğü tanıdığını hatırlayabiliriz: sanata, çocuğa ve akıl hastalarına. Mısır Koçanlarını Kızartan Koku’ya bu gözle baktığımızda, kitap bir “roman”, yani sanat yapıtı olarak sunulduğuna göre, mantıksızlık hakkını kullanmış diye düşünebiliriz. Okumaya devam etmemiz için bu kadarı yeterli olurdu. Ancak, bir başına alındığında, güçlendirilmeye gerek gösteren bir veri olurdu bu. Asıl güçlü veri, mantıksızlık özgürlüğünü tanıdığımız özgün bir öğeyle kendini gösteriyor: Başkişi Ezima’nın bir çocuk olması. Bu bir çocuk kitabı değildir ama, bütünüyle bir çocuğun zihnini temel almaktadır. Böylece, adından başlayarak bütün roman benzersiz bir anlatımı başarmaktadır.

Aslında mantıksızlık özgürlüğünü tanıdığımız üçüncü bir varlık türü olarak “akıl hastalığı” da bir köşesinden dahil bu romana: Ezima’nın adaşı ve Meyman’ın “deli”si olarak geçen büyük büyük ninesi, romanın hemen ikinci bölümünde karşımıza çıkıyor, hem de anlatıcı olarak... Nine Ezima, diğer adıyla Waye İbrayim, her ne kadar herkes başına buyrukluğuna bakarak ona “deli” dese de bana kalırsa deli filan değil, kusursuz kişiliğinin bütünlüğü içinde özgür ruhlu bir kadın. Bunu anlatıcı olarak söylediklerinden de anlamak mümkün.

Şimdi yeniden başa dönüp ilk paragrafa bakabiliriz:

Mısır koçanlarının bahçe çitleri ve diğer başka şeylerle beraber kızararak kaybolduğu gün, Ezima genzini yakan kokunun içindeydi. Mısırların gövdeleri, püskülleri ve koçanlarıyla birlikte kayboluşunu izlerken dilinin ucunda biriken acılığı tükürdü, burnunu çiçekli basma elbisesiyle sildi ve mısır koçanlarının başka başka şeylerden, eski bir kilimden ya da içinde fesleğen tohumları olan bir kavanozdan yükselen kokularla kızardığını düşündü. Ezima yedi yıl sonra, o birkaç saniye içinde yaşadıklarını bir hikâyenin ilk paragrafına benzetecekti. Gerçek olanla olmayan iç içe geçmiş ve Ezima’yı bir hikâyenin içine yerleştirmişti. Ezima da kurgunun önüne çıkardığı patikada yürürken sayısız şeyin içinden mısır koçanlarını seçmişti. (s. 7)

Nibel Genç

Kızararak kaybolmak. Mısırların, daha pek çok nesneyle birlikte, gövdeleri, püskülleri ve koçanlarıyla birlikte kızararak kayboluşu. Ezima işte o güne “Mısır Koçanlarının Kızardığı Gün” diye özel bir ad verecektir. Onun böyle adlandırdığı “gün”, anladığımız üzere Meyman’ın yakıldığı o gün, bir tür mihenk ya da takvim yaprağı gibi, hem Ezima’nın hem de romanın zihninde dönüp dolaşıp yıldönümü gibi çeşitli vesilelerle karşımıza çıkacaktır; bir çağrışım öğesi ve bir belirleyicilik vurgusu olarak...

Bu ilk paragraf ve bölümde konuşan kişi, yani anlatıcı, Ezima’nın kendisi değil ama, onun zihnini, bakış açısını, terimlerini esas alan biri, kendine özgü bir “tanrı anlatıcı”. Romanın toplam on beş bölümünün dokuzunda karşımıza benzer bir anlatıcı çıkacak ve her seferinde Meyman’la ilintili başka bir roman kişisine odaklanacak. Ezima’nın bizzat anlatıcı olduğu tek bölüm “İşlemeli Çakmak” başlığını taşıyan (on dördüncü) bölümdür. Diğer “ben anlatıcı”lar: annesi Gülizar, babası Hüseyin, eniştesi İmam, ninesi Eşliye ve büyük ninesi, nine Ezima (diğer adıyla Waye İvrayim).

Her bölüm başlığının, çocuk Ezima’nın atadığı, onun gözünde simgeleşmiş nesnelerden birinin adı olduğunu anlıyoruz. Nesne-başlıklar, o bölümde odaklanılan kişiyle özel bir bağ kuruyor. Meyman koşullarında Arakel gibi “dışarıdan gelenler” kadar, Ezima’nın annesi Gülizar ve babası Hüseyin gibi dışarıya gidenler de çocuğun yalnızlığını yeni nesnelerle besliyor.

Nesne bolluğu, romanın özelliklerinden biri. Ezima, “Mısır Koçanlarının Kızardığı Gün”den bir yıl sonra, kareli bir deftere “Mısır Koçanlarını Kızartan Kokunun Yükseldiği Bazı Şeyler” diye bir başlık atmış, başlığın altına, kokunun yükseldiği nesneleri kendi verdiği adlarla tek tek, madde madde yazmaya başlamıştır. Yüz otuz birinci maddeyi de yazdıktan sonra, böyle bir listenin tamamlanamayacağı düşüncesiyle defteri kapatır (s. 9). Nesnelerden yalnızca bazılarının adı, roman-içi hayatın, çocuğa ait “birey dil”in simgeleri olarak bölüm adına dönüşüyor.

Romanın kendine özgü tekniklerinden biri Ezima’nın çocuk zihni ve birey-dili ise, diğeri de anlatıcı örüntüsü yoluyla kurulan bağlantılardır.

Ezima’nın annesi de babası da uzaktadır. Babası Hüseyin hapistedir, annesi Gülizar ise küçük oğlu Şiyar’ı yanına alarak Meyman’ı ve Ezima’yı terk etmiştir. Babasını “Pipo İçen Dedenin Fotoğrafı” başlıklı bölümde, ve annesini “Uçuk Mavi Yünden Şifa Çiçeği Desenli Erkek Kazağı” başlıklı bölümde anlatıcı olarak daha yakından görüyoruz. Oradan öğrendiğimiz kadarıyla, Gülizar da Ezima’nın yaşındayken annesizmiş...

Anlatıcısı belirli ölçülerde özerk olan öykülere Leylâ Erbil’de de rastlarız. Erbil’de bu özerklik, deyim yerindeyse ipini koparmış denebilecek ölçülerde, bağımsız bir roman kişisi olmaya yaklaşan düzeylerdedir. Mısır Koçanlarını Kızartan Koku’daki anlatıcılar ise, işbölümü yapmış gibi, ya Ezima’nın zihninden fazla uzaklaşmayan “tanrı anlatıcı”lardır, ya da romanın kahramanlarından biri. Sonuçta tümü de bir biçimde Ezima’yla ve Meyman’la bağlantılıdır.

En çarpıcı bağlantılardan biri, “Sandıktaki Sürreal Gözler” başlıklı bölümün odaklandığı ressam Arakel’dir: Tarihsel coğrafyanın da bir tür temsilcisi gibi bir “köklerine dönüş” duygusuyla yılların ardından, birikmiş meraklarını ve hayallerini sürükleyerek Meyman’a ulaşan bir Ermeni ressam. “Torun” diyeceğim ama, bizim kültürümüzde epeydir Anadolu Ermenilerinin kırımdan ötürü gizlenmek zorunda kalmış torunlarının[6] sıfatına dönüşerek özelleşen anlamıyla değil. Buradaki, bildiğimiz torun. Arakel, resimlerinden başka, tuttuğu günlük notlarından verdiği kesitlerle coğrafyadaki tarihin “yoklu varlığı”nın imgelerini katıyor romana (s. 37, 38). “Yoklu varlık.”

Farklı yaşların Ezima’ları: Her şeyi saran o keskin kokuyu her şeyin açıklaması gibi algılayan, o ânı yaşayan on bir yaşındaki çocuk Ezima ile, ondan yedi yıl sonra bir kurmaca yazmaya giriştiğinde hem çocuk Ezima’yı, hem de onun merkeze aldığı kızaran mısır koçanlarını anlayan genç Ezima. Anlatıcı ise, aslında ne biridir ne de diğeri. Ne çocuk Ezima’nın zihnine egemen ya da dışsaldır tam olarak, ne de genç Ezima’nın yazmayı deneyen zihnine. Nibel Ateş de böylece Ezima gibi, gerçekliği yakalamanın peşinde, yakalayabildiği kadarını bırakmamak peşinde. Nereden tutsa yarım kalacağı gibi bir sezgiyle. Biraz o sezgiye sığınarak.

Biraz da günümüzün algoritmik bakışına başvurarak. Ezima’nın önünde, özellikle yazma süreci devreye girdiğinde, hep bir dizi seçiş beliriyor, “ihtimallerle oynamak” dediği zihin durumları (s. 15). Yalnızca göndergeler arası seçişler değil, bazen de kurmacanın olanaklarını devreye sokan seçenekler olarak. Nibel Genç’in “hipermetin roman” denilen tekniğe yatkın bir bakış açısı var.

Kurmaca üzerine düşünmek, sonu gelmez yollar açmasıyla, acıyı ilelebet bir matemin simsiyah ellerine teslim olmaktan kurtarıyor. Özellikle kurmaca yazmaya ve okumaya ilişkin kesitlerde ironiye başvuruyor Nibel Genç: “Ne de olsa o bir roman karakteri.” (s. 187, 189)

 


Bu yazı, birkaç nedenle en çok etkilendiğim yazma deneyimlerimden biri oldu.  Meyman ile, çocukluğumun beş yılını geçirdiğim Germili’nin yolları yer yer kesişti. Çok fazla anı, çok fazla düşgücü, çok fazla çağrışım... Gerçi yazılan her yazı, eteklerine takılmış sayısız çağrışımla biter ama, yukarıda okuduğunuz, bende büsbütün öyle oldu. Mısır Koçanlarını Kızartan Koku’nun anlattıklarını bütün ayrıntılarıyla izlemek isteyen okur, ikinci, belki de üçüncü kez yeniden okumak gereğini duyabilir. Tabii yalnızca genel bir izlenimle yetinerek okumanın hazzı da bir başına yeterli olabilir. Ama sonraki okumaların hazzı da ondan daha aşağı kalmıyor.

“Önemsiz”[7] sıfatının cesur yazarına, hayranlıkla. Firuzağa, Eylül 2026.

 

 

EK KAYNAK

Eylem Özbuğanlı, Nibel Genç ile söyleşi: "Çocukluk Bir Masal Değil", 1.3.2026, PolitikArt. net

 

NOTLAR

[1] Nibel Genç, Mısır Koçanlarını Kızartan Koku, Nota Bene Yay., 2017.
Öyküleri henüz kitaplaşmış değil, ancak tekil halleriyle de hatırı sayılır yapıtlar arasında yer alacak değerdeler. Özellikle şu ikisi: “Yağmur Kokan Gözyaşları”, Esir Düşler Irmağı içinde, haz. Aytekin Yılmaz ve Müge İplikçi, Mahsus Mahal Yay., 2008, s. 7-17;  ve “Kırmızı Şapkalı Kadın”, Kıyıya Vuran Dalgalar içinde, haz. Sibel Öz, NotaBene Yay., 2012, s. 134-145.

[2] Bkz. Murat Belge, “Saragöl”, Edebiyatta Ermeniler, İletişim Yay., 2014, s. 174-179.

[3] Nurdan Gürbilek, “Acı Anlatılabilir mi?”, Mağdurun Dili içinde, 2008, s. 49-75.

[4] Nurdan Gürbilek, “Orpheus Çıkmazı”, Sessizin Payı  içinde, Metis Yay., 2015, s. 107 vd.

[5] Romanda “İmam”, kişi adı.

[6] Bkz. Ayşe Gül Altınay ve Fethiye Çetin, Torunlar, Metis Yay., 2009.

[7] “Kırmızı Şapkalı Kadın” adlı öykü, Kıyıya Vuran Dalgalar: F Tipi Öyküler, haz. Sibel Öz, Nota Bene Yay., 2012, s. 134-144.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Mısır Koçanlarını Kızartan Koku
  • Nibel Genç

Önceki Yazı

EDİTÖRDEN

[Editörün Notu]

2026

K24'ten haberler, haftanın yazılarına bakış, yayın dünyasına dair değiniler, tartışmalar, yorumlar, okur mektuplarına cevaplar, K24 yazıları için notlar, editöryal gevezelikler ve çeşitli mutfak işleri... 

MUSTAFA ARSLANTUNALI

Sonraki Yazı

İNCELEME

Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi:

Cumhuriyet’in Becerikli Bay Ripley’i

“Arda Ekşigil, biyografisinin yazılmaya değer olup olmadığını sorguladığı bir aile büyüğü üzerinden Osmanlı’nın son dönemiyle Cumhuriyet’in kuruluş yıllarının bir fotoğrafını çıkarıyor.” 

ASLI GÜNEŞ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist