Demirtaş ve Jamal
“...Sonuçta, yarattığı bütün soru işaretleriyle birlikte eğlenceli bir... Gençlik romanı? Romantik komedi? Popüler roman? Yarı fantastik? Hepsi ve hiçbiri?”
Selahattin Demirtaş, Hacopulo Pasajı, Beyoğlu, 2014.
Selahattin Demirtaş utanç verici bir biçimde cezaevlerine kapatıldığı yıllar boyunca üretim açısından önceki yıllarını telafi etmek istercesine hemen her yıl yeni bir yapıt yayımlamayı gelenek haline getirdi. Acemilikten korkmadı, deneysellikten çekinmedi, ifade ihtiyaçlarının çeşitliliğini resim, karikatür, müzik demeyip elinin erdiği her sanat dalına tutunarak gösterdi. Onu okumak her seferinde başka macera.[1]
Cezaevinde roman ve öykü yazmak, şiir yazmaya oranla daha seyrek rastlanan bir durum. Parti genel başkanıyken hapiste roman yazmış yazar örneği olarak, Demirtaş’tan başka yalnızca Portekiz Komünist Partisi Genel Sekreteri Alvaro Cunhal’ı (1912-2005) biliyorum ben. Onun faşizme karşı sıcak savaş döneminde hapsedildiği yıllarda Manuel Tiago takma adıyla yayımlanan Yarın Bizimdir Yoldaşlar adlı romanı 1970-80’lerde Türkçeye çevrilmiş ve çeşitli basımları yapılarak epey okunmuştu.
Aklımda kaldığı kadarıyla toplumcu gerçekçi tarzın incelikli bir örneğiydi. Cunhal’ın cezaevinde yazdığı kitapların tümü takma adla yayımlanmış ve yazarının kimliği uzun süre gizli tutulmuştu. İnternete bakıyorum, kitapları hâlâ Manuel Tiago adıyla basılıyor.
Demirtaş’ın roman ve öykülerinin de etik açıdan başta cinsiyetçilik karşıtlığı olmak üzere eleştirel gerçekçi bir temelde hareket ettiği açıktır. Yapıtlarının kendi çizgisi içinde gitgide daha özgür bir ruhla yazıldığı da bir gerçek. Bunu özellikle, bu yılın romanı olan Jamal için söylüyorum.
Jamal’in ilk bakışta klasik bir “şehirde kış” manzarası izlenimi uyandıran kapak resmine biraz dikkatle bakıldığında, mavi-beyaz ışıkla çatışan siyah insan figürleri bir matem imgesine yol açabiliyor. Öyle ki, İstiklâl Caddesi’nin simgesi olan ünlü kırmızı tramvay figürü ve caddenin bitiminden seçilen Gezi ağaçları orada olmasa, cadde hayat dolu olan varoluşunu büsbütün yitirmiş gibi olacak. Geziye yaklaştıkça hayat da belirmeye ve bütünleşmeye yöneliyor... İç kapaktan, Demirtaş’ın bu tabloyu “Cezaevinde, bu kitap için” yaptığını okuyoruz.
Jamal, romanın hem başkişisi hem de “ben” anlatıcısıdır. Demek ki, dünya ortak kültür sözlüğünde diegetik denen türden bir yapıt söz konusu; başka bir deyişle, “içeriden anlatılan” bir roman. Bu noktaya dikkat edilmeden okunması kısa sürede isabetsiz hükümlere varılmasına yol açabiliyor.
Jamal
Dipnot Yayınları
Mayıs 2025
160 s.
Kitabın yaklaşık yarısını oluşturan ilk bölüm, Oya Baydar’ın Çöplüğün Generali, Gönül Kıvılcım’ın Jilet Sinan’ı, Ayşegül Devecioğlu’nun Güzel Ölümün Öyküsü, Mine Söğüt’ün Başkalarının Tanrısı ya da Demirtaş’ın DAD adlı öykü kitabındaki “Çöplük” öyküsü misali, “sokak insanları”nı anlatacak gibi başlıyor. Bu izlenim çok da hatalı değil. Ancak Jamal, güvenilmez bir anlatıcı oluşuyla farklılaşıyor. “Sokak” kavramına ilişkin felsefe de bu roman boyunca gitgide özerkleşiyor ve tıpkı “ulus” ve “abi” gibi, romanda başlı başına bir hayat kazanıyor.
Anlatıcımız söze çocuksu, açık sözlü, ironik bir sokak insanı olarak, kendi macerasıyla başlıyor. Neşeli, sıkı ve cingöz, işlek ve lezzetli bir mizah yazısı okuyoruz, neredeyse “gençlik edebiyatı”[2] kavramına uygun düşecek bir söylem ve bakış açısıyla: “Zavallı bir kedinin sırtından para kazanmaya çalışmak pek haysiyetli bir davranış değil, tamam, kabul ediyorum” diye başlıyor örneğin, “ama benim de mide, bağırsak, işkembeden oluşan bir karnım var ve onu doyurmam gerek”. Arada bir yerli yersiz, bazen mizahının bir parçası gibi duran ansiklopedik, anatomik bilgi cümleleri kuruyor: “Kediler yüz değişik ses, köpekler on değişik ses çıkarabilirler” (s. 8) vb. Üçüncü sayfadan itibaren de ironisine, popüler edebiyata yaraşır yanık bir aşkın ilk nağmeleri ile, ütopyalara yaraşır bir sokak felsefesi eklemeye başlıyor: “[kediyi kastederek] İkimiz de sokak canlısıyız, sokakta kimse birbirinin sahibi değildir, herkes özgürdür... “ (s. 9)
Anlatıcı kişimizin Tolstoy’lu, Hitler’li, bilgi dolu sözleri kendisinin hayli okumuş yazmış biri olduğunu gösterirken, bir yandan da abartılı –Demirtaş’a ve aslında herhangi bir sosyaliste– yakıştıramayacağımız, s. 42’de zirveye ulaşan sokak övgüleri art arda geliyor. Romandan soğuyacak gibi olmamıza yol açan, tam da burası.
Yine tıpkı popüler romanlardaki gibi, tanıtılan sokak kişilerinin arasına bazı sürprizlerin de gizlenmiş olduğunu öğreniyoruz ama, bu çok sonra. Sürpriz, bu romanın başlıca tekniklerinden. Sokak güzellemesi de, pembe roman ruhuna uğradıktan sonra, inandırıcı bir özgürlük özlemiyle sokağı hayatın ve siyasi mücadelenin ayrıcalıklı konumu olma özelliğiyle öne çıkararak okuru yeniden fethediyor (s. 61).

Soru: Jamal’i güvenilmez anlatıcı türüne dahil saymakta haklı mıyız, en azından kavramın Wayne C. Booth’a borçlu olduğumuz ve genel kabul gören tanımlarını esas aldığımızda? Soruyorum, çünkü bize neyi ne zaman ve nasıl anlatacağı konusunda alabildiğine serbest bir anlatıcı Jamal. Ama dönüp dolaşıp, “[m]ecbur olmasan sokakta yaşanmaz. Bakmayın sokağı övüp durduğuma, benim hikâyem başka” (s. 55) diyecek olan da Jamal’dir, bu “mecburiyet”in Tolstoyvari gerçekliğini düşündürecek olan da o.
Aynı anlatıcı romanın sonuna kadar coşkun, ironik ve kendine özgü, yer yer asıl yazara, yani Selahattin Demirtaş’a yaklaşsa da yine özgün kalan söylemiyle devam ediyor. İstanbul vapurlarına ilişkin pasaj gibi (s. 33) olağanüstü, bir başına değer taşıyabilecek güzellikteki kesitler cabası. Yazarın bu romanla ne yapmak istediğinin ipucunu bile veriyor aslında (s. 46-47 vb.). Bir açıdan “anahtarlı roman” yani elimizdeki.
Bir açıdan, bu “ironik ve güvenilmez” söylemin Demirtaş’ta çok yeni olmadığını, yarattığı çeşitli tipler ile kendisi arasında hemen her zaman belirgin bir mesafe bulundurduğunu biliyoruz. Jamal’le de öyle. “Ben” anlatı, Jamal gibi bir karakter için, Cunhal (Manuel Tiago) dahil çoğu toplumcu gerçekçideki “tanrı anlatı” tekniğinin aksine, romancının olanaklarını artırıp işini zorlaştırıyor. Öyle ki, bende bir noktadan sonra “Kara Koyun” adlı ünlü hikâyeyi çağrıştırdı bu kurgu, “susuz götürüp susuz getirmek” deyimiyle anlatılan bir zorlayıcılık. Sonuçta, yarattığı bütün soru işaretleriyle birlikte eğlenceli bir... Gençlik romanı? Romantik komedi? Popüler roman? Yarı fantastik? Hepsi ve hiçbiri?
NOTLAR
[1] Bu maceranın biz okurları açısından yarattığı düğüm noktalarını ilk kitabı Seher vesilesiyle Orhan Koçak K24’te ince ince yazmıştı: "Yazı ve Suç"
[2] Kavram için bkz. Behçet Çelik, “Gençlik Edebiyatı”, oggito.com
Önceki Yazı
Haftanın vitrini – 22
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Asabiyeci / “Asıl Mesele Sizsiniz" Oğuz Atay / Böyle Uğuldar Ağaç / Deniz / Devinimler / Herkes Haklı / İtlerle Kurtlar / O Derin Fısıltı / Vaker / Zincirli Hürriyet Diyarında