• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi:

Cumhuriyet’in Becerikli Bay Ripley’i

“Arda Ekşigil, biyografisinin yazılmaya değer olup olmadığını sorguladığı bir aile büyüğü üzerinden Osmanlı’nın son dönemiyle Cumhuriyet’in kuruluş yıllarının bir fotoğrafını çıkarıyor.” 

Mithat Alam (solda) / Mustafa Kemal Atatürk ile İsmet İnönü, 9 Temmuz 1926, İzmir. (Kolaj)

ASLI GÜNEŞ

@e-posta

İNCELEME

1 Ekim 2026

PAYLAŞ

Patricia Highsmith’in Becerikli Bay Ripley adlı romanı, 1950’ler New York’unda, yirmili yaşlarda parasız, düzenli bir işi olmayan ama insanları taklit etmekte usta, küçük dolandırıcılıklara yatkın Tom Ripley’nin hikâyesini anlatır. Ripley, küçük işlerden büyük cinayetlere uzanan suç kataloğuna rağmen arkasında iz bırakmamayı, yakalanmamayı başarır. “Becerikli” sıfatını hak edişinin sebebi, yalnızca işlediği suçlar değil, suç ile fail arasındaki bağı sürekli koparabilmesidir. Kimlik değiştirir, imza taklit eder, banka hesaplarını kullanır, farklı şehirler ve ülkeler arasında hareket eder, kendisi hakkında bilinenleri yönlendirir. Yakalanmanın eşiğine geldiği her defasında somut kanıt zinciri bir türlü tamamlanamaz. Soruşturma sürekli başka yerlere kayar, Ripley olayların merkezinde olduğu halde hep görünmez kalır. Polis onun hakkında çok şey bilse de doğru hikâyeyi kurmaktan âcizdir. Üstelik suç işlemek için “yeraltı”na inmesine de gerek yoktur. Otellerde kalır, seyahat eder, zengin bir adam gibi yaşar. Suç ve saygınlık aynı bedende rahatça bir arada durur.

Yazının başlığı sizi yanıltmasın: Cumhuriyet’in Becerikli Bay Ripley’sinin Highsmith’in kahramanınınkine benzer suçları yok. Onun “suçları”, Arda Ekşigil’in nitelemesiyle, daha ziyade “münasebetsizlik” hanesine yazılanlardan. Ama büyük büyük dedesinin biyografisini, yani Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi’ni yazmaya soyunan Ekşigil’in konumu, Ripley hakkında doğru hikâyeyi kurmaya çalışan dedektiflerinkine şaşırtıcı ölçüde benziyor. Mehmet Mithat Bey’in Osmanlı dönemi memuriyetine ilişkin yüzlerce resmi yazışmaya ulaşmak mümkün. Ne var ki, kendisinden geriye, Ekşigil’in “ego-metin” dediği türden neredeyse hiçbir kişisel belge kalmamış. Tek bir sayfa günlük ya da hatırat yok; çocukluk arkadaşı Mustafa Suphi’ye yazdığı bir mektup dışında kişisel yazışma da yok.

Bir şeyler olmasa da bir şeyler olmuş

Ekşigil, en mahir dedektifin bile çözülemeyen dosyalar rafına kaldırabileceği bu hikâyeyi olağanüstü bir sabırla takip ediyor ve biyografisinin yazılmaya değer olup olmadığını sorguladığı aile büyüğü üzerinden Osmanlı’nın son döneminyle Cumhuriyet’in kuruluş yıllarının bir fotoğrafını çıkarıyor. Ser verip sır vermeyen Cumhuriyet arşivleri, Ekşigil’i ve onunla birlikte okuru müphemliğin ortasında bıraksa da Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi, her bölümde insanı soluk soluğa peşinden koşturan dört başı mamur bir hikâye anlatıyor. Okur arşivlerin dile geleceği ve Cumhuriyet’in Yetenekli Mehmet Mithat’ının suçüstü yakalanacağı beklentisiyle kitabın sonuna geldiğinde “Bir şeyler olmasa da bir şeyler olmuş” duygusuyla baş başa kalıyor.

Peki neler olmuş?

1903’te Mülkiye’yi bitiren Mehmet Mithat’ın memuriyet hayatı Aydın Vilayeti’nde maiyet memurluğuyla başlar. Ardından Pasinler, Bayramiç, Tosya ve İnebolu kaymakamlıkları gelir. 1914’te Suriye’de mülkiye müfettişi, 1915-16’da Kudüs mutasarrıfı, 1917-19 arasında Aşair ve Muhacirin Müdüriyet-i Umumiyesi sermüfettişi, 1919-20’de ise Van valisi olur. Bu göreve atandığında, Mustafa Kemal’in “milli emellere hizmet edecek bir kimse değilse geldiği vapurla İstanbul’a geri yollanması” (s. 46) emrini verdiği ve “ağır, mütereddit ve ahval-ı müşkilat karşısında gayr-i metin” olarak nitelendirdiği Mehmet Mithat, uzun süre kuşkuyla izlendikten sonra doğru zamanda doğru tavır alma yeteneğini sergileyerek 1920’de açıkça Milli Mücadele’nin tarafını seçer. İstanbul Hükümeti’nin cevabı da onu açığa almak olur. 1920 sonbaharında Rıza Nur’un tabiriyle “kara bir sefalet” içindedir Mehmet Mithat. Kasım 1920’de mazuliyet maaşı bağlanır ve yeniden istihdam edilmesine izin verilir. Mart 1921’de ise hayatının yönünü değiştirecek kapı açılır: 7.500 kuruş maaşla Reji Umum Müdürlüğü’ne getirilir. 

Arda Ekşigil
Mehmet Mithat Bey'in Münasebetsiz Tarihi
İletişim Yayınları
Eylül 2026
423 s.

Adı daha önce de çeşitli “münasebetsizlik” iddialarına karışsa da Mithat Bey’in üzerine ilk yolsuzluk gölgesi Kudüs’te düşer. Komisyon almakla suçlanır ve itibar kaybeder. Fakat kariyerini gerçekten sarsacak büyük mali tartışma Reji’de patlak verir. Basında, Mehmet Mithat Bey’in görevini kötüye kullanarak hazineyi zarara uğrattığı ileri sürülür. Mithat Bey suçlamalara yirmi beş sayfalık bir savunmayla cevap verir ve mealen “Biz bir enkaz devraldık” der.

Reji’nin sermayesi tükenmiş ve tütün satın almakta zorlanırken, Rumların “Yunan ordusuna muavenetleri” ihtimali gerekçesiyle “dahile sevk edilmeleri” Reji açısından yeni bir imkân yaratmıştır. Mehmet Mithat, sevk edilen Hıristiyanların geride bıraktıkları tütünlerin hukuki durumunu araştırır ve bunlardan Hazine ve Reji’nin yararlanmasına ilişkin teklifler hazırlar. Bunun için gerekli kanun Meclis’ten çıkmayınca Mithat, kendi ifadesiyle “içtihad ve vicdanına” dayanarak hareket eder. Bu hukuki belirsizliğin en tartışmalı örneği Bafralı Dimyitoğlu Şirketi’nin tütünleridir. 1880’lerden beri bölgede tütün ticareti yapan Rum Dimyitoğlu ailesinin tütünleri emval-i metruke sayılarak Reji ambarlarına aktarılır. Şirketin İstanbul’a kaçan ortağı, Nemlizade Mithat Bey’e vekâletname vererek Reji’den tütünlerin iadesini ister. Reji Genel Müdürü Mehmet Mithat konuyu Maliye’ye iletir ve üç gün içinde cevap verilmesini talep eder. Yazı Ankara’ya ancak altı günde ulaşır. Bakanlıktan cevap gelmeden ve bir Maliye memurunun itirazına rağmen tütünler Nemlizade Mithat’a teslim edilir. Nemlizade de tütünleri Amerikan Alston şirketine satar. Ahmet Faik Günday’ın iddiasına göre Mithat Bey’in bu işten kazancı 60 bin liralık rüşvettir. 1922’deki resmi tahkikatta Mithat’ın savunması ikna edici bulunmaz.

Münasebetsizliğin ekonomi politiği

Reji vakasının Mithat’ın geçmişindeki başka bir hatla birleşmesi özellikle dikkat çekicidir. 1917’de sermüfettişi olduğu Aşair ve Muhacirin Müdüriyet-i Umumiyesi, 1915’teki tehcirde kilit bir rol oynamış bir kurumdur. Mithat kuruma tehcirin büyük ölçüde tamamlandığı Temmuz 1917’de katılır; dolayısıyla soykırımın ve Ermeni mallarına ilk el koyma siyasetinin kurucularından biri değildir. Onun sermüfettişliği sırasında Rus işgali nedeniyle doğudan batıya kaçan Müslüman, çoğunlukla Kürt muhacirlerin iaşe ve iskânının finansmanında gayrimüslim emval-i metrukenin “getirilerinden” yararlanılır. Tarihin ironisine bakın ki Mithat, daha sonra soykırımdan sağ kurtulan Ermenilerin yurtlarına dönmesi ve mallarının iadesi sürecinde İngiliz subaylarla birlikte çalışacak ve İtilaf Devletleri’nin güvenini kazanacaktır.

Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı’sında Karaosmanoğlu Halit Paşa’nın, “Bizimkiler ‘fırsattır’ diye Hıristiyanların ellerindeki ticareti almaya kalktılar. Heriflerin dededen kalma işlerine epeyce zorluk çıkarıldı” diye özetlediği servet ve ticaret transferi, Mehmet Mithat Bey’in hikâyesinde resmi yazışmaların diliyle karşımıza çıkar.[1] Savaş ve tehcir, yalnızca insanları değil, mülkiyeti de yerinden etmiş, gayrimüslim malları etrafında devlet memurlarının, yerli tüccarların ve ticari şirketlerin at oynatacağı yeni bir ekonomik alan açmıştır. Mithat’ın kariyerindeki “münasebetsizlikler”in tekrar tekrar bu alanın çevresinde belirmesi en azından üzerinde durulmayı hak eden bir süreklilik arz eder. Burada kişisel biyografiyle iktisat tarihi birbirine düğümlenmiş, “münasebetsizlik” bireyin ahlakına ilişkin sevimli bir tabir olmaktan çıkıp savaş, tehcir ve yerinden edilmeler sırasında gayrimüslimlerin mallarına el konulmasının ve bu malların dağıtılmasının yarattığı yeni iktisadi ilişkilerin peşine düşmek için bir ipucuna dönüşür.

Ekşigil’in seçtiği “münasebetsizlik” kelimesi, gayrimüslimlere karşı işlenen suçların niteliğiyle bağlantılıdır zaten. Ekşigil, Mithat Bey’in, kendi nazarında, “zaman aşımına uğramayacak Ermeni ve Pontus kırımı gibi facialara doğrudan iştirak ettiğine dair herhangi bir bulguya” rastlamamıştır. Yaşanan bu facialardan maddi menfaat elde ettiği sabit olsa da kendisi bu etnik süreçlerin parçası olmamıştır. Bu yüzden tarihin, hele de bugünün kanlı günahları yanında Mehmet Mithat Bey’inkiler gerçekten de münasebetsizlik olarak addedilebilir.

Çevresindeki “afacanları” kimi zaman köşke çağırıp kulaklarını çeken, kimi zaman başlarını okşayarak mükâfatlandıran Mustafa Kemal’in tatlı sert baba tavrı, Ekşigil’in kelime seçiminin ne denli isabetli olduğunu da gösteriyor aslında.

Arda
Ekşigil

Bunun yanı sıra, kişisel çıkarın devletin ve ulusun çıkarlarıyla kolayca örtüştürülebildiği bir atmosferde yapılanın münasebetsizlikten öteye gitmemesi de normal sayılmalı. Mithat Bey ve arkadaşlarının hikâyesinde kişisel çıkarla devlet çıkarı, servet transferiyle milli iktisat, nüfuz ticaretiyle memlekete hizmet arasındaki sınırlar sürekli birbirine karışır. Gayrimüslimlerin mallarına el konulması Müslüman muhacirlerin iskânı ve milli ekonominin güçlendirilmesiyle; yabancı şirketlerle kurulan aracılık ilişkileri ülkeye sermaye ve yatırım getirmekle; siyasi nüfuzun ekonomik değere çevrilmesi ise kalkınmaya hizmet etmekle açıklanabiliyordu. Böylece bugün suç, suistimal ya da çıkar ilişkisi olarak okuyabileceğimiz pratikler, dönemin aktörlerinin dilinde vatanseverlik ve memlekete hizmet kılığına bürünüyordu. Kutsal devlet sunağında işlenen günahlara sanırım hepimiz yeterince şahidiz.

Devletle kurulan bu simbiyotik çıkar ilişkisi, belki Mithat Bey’in ve arkadaşlarının etrafında oluşan sessizliği, belgesizliği ve suç ortaklığını açıklayabilir: gayrimüslimlere karşı devletle girişilen suç ortaklığını.

Ekşigil’e göre meselenin psikolojik bir boyutu da var. Yanlış anlaşılmasın, amaç Hitler’in baba travmasından bahsetmek değil. Ekşigil yalnızca “hasta adam”ın zavallı memurlarının haletiruhiyesini anlamaya çalışıyor.

Ekşigil, Mithat’ın kuşağındaki Müslüman Osmanlı idarecilerinde, kapitülasyonlar ve yabancı devletlerin müdahaleleri yüzünden kendi tebaası üzerinde egemenlik kuramama duygusunun yarattığı aşağılanmışlık ve iktidarsızlık hissinin izini sürüyor. Pasinler’de bir Hamidiye subayıyla Ermeni kasap Ayvazyan arasında pastırma yüzünden çıkan sıradan bir tartışmanın Rus Sefareti ile Yıldız arasında diplomatik meseleye dönüşebilmesi bunun küçük bir örneği. Ekşigil’in ifadesiyle, “tahakküm hakkını” kullanamamanın verdiği bu acziyet duygusu Mithat nesli idarecilerin ortak yaralarından biri. Bu duygunun Ermeni Soykırımı dahil daha sonraki şiddet pratiklerini tetikleyen ya da besleyen etkenlerden biri olduğu da özellikle vurgulanıyor.

Mehmet Mithat Bey

Kudüs mutasarrıflığı bu deneyimin en çıplak göründüğü yerlerden biri. Mithat, 1916’da merkeze gönderdiği raporda Kudüs’ü yabancı ve gayrimüslim nüfuzunun, okullarının, dini ve hayri kurumlarının hâkim olduğu, buna karşılık Osmanlılığın yeterince görünür olmadığı bir şehir olarak tarif eder. Savaş ve kapitülasyonların kaldırılması ona daha önce eksikliğini hissettiği hareket alanını sağlamıştır. Kendi ifadesiyle izlediği siyaset, “ecnebi ve gayr-i müslim nüfuz ve müessesatını mümkün olduğu kadar imha” ederek bunların yerine Osmanlı nüfuzunu ve devlet kurumlarını geçirmektir. Pasinler’de yabancı müdahalesi karşısında kendisini güçsüz hisseden genç kaymakamla, Kudüs’te savaşın sağladığı olağanüstü yetkileri kullanan mutasarrıf arasında tahakküm edememenin acziyetinden egemenliği yeniden tesis etme arzusuna uzanan bir hat beliriyor.

Çankaya sırtlarında bir köşk

Reji’den sonra Mehmet Mithat’ın hikâyesindeki asıl çarpıcı dönüşüm başlar. Fakat bu dönüşümün hemen öncesinde kariyerinin belki de en önemli ittifaklarından birini kurmuştur. 1922’de Mustafa Kemal’in en yakın çevresindeki isimlerden Kılıç Ali’nin kız kardeşi Naime Hanım’la evlenir. Naime Hanım’ın vekili Mustafa Kemal, şahitlerden biri Rauf Bey’dir; Mithat tarafında da Meclis İkinci Başkanı Musa Kâzım Efendi gibi yeni rejimin seçkinleri vardır. Ekşigil’e göre bu evlilik, Mithat’ın “Ankara’nın seçkinler dairesine eklemlenmesini temsil eden bir geçiş ritüeli”dir. Bu evlilikle Mithat, Kılıç Ali ailesine geniş bürokratik ve sosyal ilişkiler getirmiş, karşılığında ise Mustafa Kemal’in son derece kapalı yakın çevresine erişim imkânı kazanmıştır.

Reji fırtınasını bu güçlü ilişkiler ağı sayesinde atlatır ve yaklaşık bir yıl sonra Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun Maraş adayı olarak İkinci Meclis’e girer. Hatta kısa süre önce kendisi hakkında yürütülene benzer memur soruşturmalarını inceleyen Memurin Muhakemat Komisyonu’na seçilir.

1924’te adı bu kez “Ermeni firarileri” meselesine karışır ve Dahiliye Vekâleti’nin yürüttüğü soruşturmada aklanır. 1925’ten itibaren hızla yükselmeye başlar. Bakanlar Kurulu kendisine Kastamonu’da maden arama imtiyazı verir, ardından şirketler ve bankalar dünyasına girer. Servetinde açıklanması güç bir sıçrama yaşanmıştır. 1924’te oğluna düzenli para göndermekte bile zorlandığı anlaşılan Mithat, iki yıl sonra Çankaya’da konak kiralayan, Nişantaşı’nda dairesi, otomobilleri bulunan, Tokatlıyan’da kalan zengin bir adamdır. Ardından Çankaya Köşkü’nün hemen altında, İsmet Paşa’nın konağının karşısında, 22 dönümlük bahçe içinde görkemli bir köşk yaptırır.

Mithat’ın en değerli sermayelerinden biri artık Çankaya Köşkü’nün ilişki ağına erişimdir. Kireçlik Kömür Madenleri’nin kurucuları arasına girer; İş Bankası ve Ziraat Bankası hissedarı olur. 1927’de Alman Julius Berger şirketinin demiryolu işinde aracılık eder. Siyasi mevki ekonomik sermayeye dönüşmektedir. Ankara’da kime ulaşılacağını ve hangi kapının nasıl açılacağını bilmek artık para eden iştir. Elbette bürokrasinin köşebaşlarının Mithat’ın Mülkiyeli mektep arkadaşları tarafından tutulmasının da bu mekanizmanın işlemesinde payı var. Mülkiyelilik rekabetin yanı sıra kollamayı, hatta ortaklığı da doğuruyordu.

Aslı Güneş ile Arda Ekşigil, Kıraathane'deki söyleşi sırasında.

Tam burada Ekşigil’in ısrarla altını çizdiği Mülkiyeli kimliğinin üzerinde durmakta fayda var. Mülkiye, modern idare bilgisi kadar devlete ve padişaha sadakat ile itaati de öğreten bir okul. Kriz anlarında inisiyatif almakta zorlanan, memuriyetin esası saydıkları bu çerçevenin dışına çıkmamakta direnen “bende”ler yetiştiriyor. Risk ve sorumluluğun azaldığı güvenli alana yerleşmek, bürokrasideki Darwinist yasaların başlıca ilkesi. Bu nedenle Mithat’ın kariyeri boyunca karşımıza çıkacak ihtiyat ve “televvün”, yani değişen koşullara uyum sağlama yeteneği yalnızca bir karakter zaafı olarak okunmamalı; bu özellikler devletin sürekliliği içerisinde kendisine yer arayan memurun hayatta kalma biçimidir. 

Osmanlı-Türk yazarları bakışlarını göz kamaştırıcı kahramanlardan ve hainlerden bürokrasinin renksiz, tuzsuz memurlarına çevirselerdi, kim bilir, bizim de Gogol’ün memurlarına benzeyen karakterlerimiz olurdu. Bu tarihi fırsatı kaçırmış görünüyoruz ama Ekşigil’in, Mustafa Arslantunalı’nın deyişiyle “Tek ve İkinci Adam’dan sonra, 1675. Adam’ı” yazması bu geç kalmışlığın telafisi olarak görülebilir pekâlâ.

“Yürü ya yurttaş!”

1930’lardan itibaren arşivler yüzümüze gülmeye başlar; çünkü Mithat artık Alman Krupp firmasıyla iş yapmaktadır ve Almanların arşivlerinde bütün adımlarını takip etmek mümkündür. Krupp’la imzaladığı protokole göre Türkiye’nin Alman konsorsiyumundan yapacağı büyük demiryolu alımının yüzde 0,75’ini komisyon olarak alacaktır. 1930’ların ortalarında İktisat, Maliye ve Nafia vekilleriyle görüşür, Alman şirketlerine Ankara’dan bilgi ve bağlantı sağlar; Bomonti-Nektar’ın yönetim kuruluna, ardından AEG bağlantılı bir şirketin yönetimine girer. Ölümünden hemen önce Denizyolları için Almanya’da yaptırılacak vapurlardan da komisyon alacağı bir anlaşmaya aracılık eder. 1936’daki ölümünden sonra ailesinin Krupp’tan ödenmemiş komisyonlarını talep etmesi, bu faaliyetin son somut izidir.

Mehmet Mithat Alam

Mithat’ın giderek belirginleşen bu faaliyet tarzı, dönemin çok kullanılan bir kavramını da gündeme getirir. Aferizm. Fransızca affairisme ve affairiste sözcüklerinden gelen kavram, basitçe ticaret yapmaktan ya da zenginleşmekten çok, siyasi nüfuzu ve devletle kurulan yakınlığı özel kazanca dönüştüren iş takipçiliğini anlatır. Falih Rıfkı’nın Cumhuriyet’in ilk yılları için bir “tufan” olarak nitelediği aferizm, Ekşigil’in aktarımıyla, sırtını devlete dayayarak nüfuz ticareti yapan ve bu yolla kişisel çıkar sağlayan yeni bir seçkin zümreyle özdeşleşmişti. Mithat’ın akrabası Altemur Kılıç, yıllar sonra onun için “adı Cumhuriyet’in ilk aferistleri arasında geçer” diyecekti.

Aferizm tartışmasının merkezinde 1924’te kurulan İş Bankası ve çevresi bulunuyordu. Bankanın özel girişimlere kredi sağlama, yeni şirketlerin kuruluşuna katılma ve Cumhuriyet’in henüz zayıf olan yerli sermayesini geliştirme gibi temel iktisadi işlevleri vardı. Banka ve iştiraklerinin yönetimlerinde çok sayıda milletvekilinin ve Mustafa Kemal’in yakın çevresindeki isimlerin bulunması, muhaliflerde ve özellikle İsmet Paşa çevresinde, devlet imkânlarının iktidara yakın kişilerin özel kazancına dönüştürüldüğü düşüncesini yaratmıştı. “İş Bankası Grubu” ya da “Banka çevresi” denen bu kesim, dönemin tartışmalarında giderek “aferistler”le özdeşleştirildi. Şevket Süreyya Aydemir’in aktardığı tartışmada da Cumhuriyet sonrasında iç ve dış teşebbüsler arasında aracılık eden, devlet nüfuzunu ve siyasi gücünü kullanan yeni bir zümrenin ortaya çıkışı özellikle vurgulanıyordu.

Mithat bu tipe örnek teşkil etse de Ekşigil onu İş Bankası çevresinin en güçlü aktörlerinden biri olarak sunmamaya özen gösterir. Bankanın kurucusu ya da yöneticisi değildir, yalnızca hissedarıdır ve Kılıç Ali, Nuri Conker, Salih Bozok, Celal Bayar, Cevat Abbas ya da Yunus Nadi gibi ilk halkadaki isimlerle aynı ağırlığa sahip değildir. Onun gücü daha düşük profilli ve daha işlevseldir. Ankara’nın bürokrasisini ve siyasetçilerini tanır, yabancı şirketleri karar vericilere ulaştırır ve bu erişimi ekonomik değere çevirir. Krupp belgelerinde komisyon oranlarının açıkça yazılması, Mithat’ın durumunda “aferizm”in yalnızca sonradan yakıştırılmış bir hakaret olmadığını, en azından yabancı şirketlerle devlet arasındaki aracılığının gerçek bir gelir kapısına dönüştüğünü gösterir.

İhtiyatlı bir otopsi

Ekşigil, Yakup Kadri’nin Ankara’sındaki Murat Bey’le Mehmet Mithat Bey arasındaki benzerliklere değinir. Arşivlerin suskunluğundan doğan umutsuzluğu romanların gevezeliği bir nebze olsun gidermektedir. Gerçi romandaki iki erkek, Hakkı Bey ile Murat Bey, Mithat Bey’de adeta birleşir. Murat Bey mevkiini servete, arsaya, otomobile ve Kavaklıdere’deki villaya dönüştürür. Hakkı Bey ise yabancı sermayeye Ankara’nın kapılarını açar. 

Anlaşılacağı üzere, Mithat Bey ve arkadaşları, Cumhuriyet romancısının öfkeyle baktığı, kimi zaman “hain” diye damgaladığı yozlaşmış tipin tarihsel akrabalarıdır. Fakat Ekşigil ne Cumhuriyet ideologlarının hain-kahraman ikiliğine ne de Cumhuriyet tarihini baştan sona bir “iddianame” gibi okuyan post-Kemalizm’in öfkesine teslim olmaya niyetli. Büyük büyük dedesinin karakterini belirlediğini söylediği “ihtiyatlılık”la yoluna devam ediyor. Biyografi öznesinin mizacına uygun düşen bu ihtiyatlı metodoloji, elindeki malzemeden spekülatif bir tarih çıkarmama çabası olarak da okunabilir.

Ekşigil arşivden ortalığa bomba gibi düşecek tek bir belge çıkaramamanın mahcubiyetini taşımıyor. Kitaptan ve 22 Eylül’de Kıraathane’de yaptığımız söyleşiden edindiğim izlenim bu. İkinci, üçüncü kişilerin anıları arasında da aynı ihtiyatla geziniyor. Klikleri, kişiler arasındaki husumetleri, hatıratların kendilerini aklama biçimlerini ve anlatılarda Mustafa Kemal’i çevresindeki “münasebetsizlikler”den ayırma eğilimini hep aklında tutuyor. Belgeleri bağırtmadan, boşluklarıyla, imalarıyla ve suskunluklarıyla konuşturmayı seçiyor.

Bu soğukkanlı tarihyazımı, son yıllarda “post-post-Kemalizm” başlığı altında yürütülen tartışmalarla da akraba. Ekşigil’in söyleşide de vurguladığı üzere, amaç bir neo-Kemalizm yaratmak değil, post-Kemalizm’in peşin hükümlerle tarihselliği ihmal ettiği yerleri fark etmek. Ekşigil’in bu mesafeli duruşu, Mithat’ı ve genel olarak Cumhuriyet kadrolarını iyi-kötü terazisine koymak yerine başka sorular sormasına imkân tanıyor: Bu kadrolar hangi ilişkiler ağı içinde hareket ediyorlardı, bulundukları konumlara nasıl geldiler ve onları mümkün kılan düzen nasıl işliyordu?

Tarihyazımında Marksist olanı tercih etsem de post-post-Kemalizm’in ağırbaşlı tonunun düşünceye yer açtığını söylemem lazım. Kemalizm ve post-Kemalizm kavgası, tarihin nesnel analizini imkânsız kılacak kadar gürültülü. Ekşigil, tarih üzerine kopan bu kör dövüşünü, kuruluş yıllarının hâlâ canlı bir organizma gibi aramızda yaşamasına bağlıyor:

Bu ve bu tür çalışmaların okuyucuda yaratabileceği huzursuzluk hissini –veya çevreye verdiği rahatsızlığı– duyumsamıyor değilim. Fakat bu rahatsızlığın, Erken Cumhuriyet tarihini geçmişte kalan tarihsel bir evre olarak algılamakta güçlük çekiyor olmamızdan kaynaklandığını düşünmekten de alamıyorum kendimi. 1920’li ve 30’lu yılları kasıp kavuran açık veya örtülü tartışmaların günümüzü meşgul eden en sıcak gündem maddeleri olmaya devam etmesi, benzer cepheleşme, kutuplaşma ve karşılıklı güvensizlik duygularının at koşturuyor olması, yapılacak en ufak bir eleştiriyi “kendi kalemize gol atacak” veya mevzi kaybedecek olmanın endişesiyle sümen altı etme dürtüsü, insana gerçekten de Erken Cumhuriyet tarihinin geçmişte kalmış, soğukkanlılıkla tahlil edilebilecek ölü bir devre değil, capcanlı ve yaşayan bir organizma olduğu hissini veriyor: Canlı, kutsal ve dokunulmaz sayılan bir bedene otopsi yapıyormuşum duygusu bırakmıyor peşimi. (s. 391-92)

Elbette Ekşigil’in otopsi yaptığı beden ulus açısından olduğu kadar, kendi ailesi açısından da “canlı, kutsal ve dokunulmaz”dır. Aile sohbetlerini dolduran, nesilden nesile aktarılan duygu yüklü anılara karşı arşivlerin soğuk belleğini ortaya dökmek, özel tarihi toplumsal tarihin içinden geçirme çabasının göstergesidir. Bu çaba sayesinde, bir başarı ve fedakârlık nişanesi olarak okunabilecek biyografik öykü, gerçek toplumsal bağlamına oturur.

Raskolnikov değil, Şehzade Mithat

Tarihçi olmamanın handikaplarını, devlet büyüklerimiz gibi “İşi tarihçilere bırakalım” diyerek aşmaya çalıştığımın ve her defasında kurmacanın elverişli dünyasından medet umduğumun farkındayım. Ama derviş sabrıyla arşivleri kazıyan Arda Ekşigil de aradığı sorunun cevabını bulamıyor: Mehmet Mithat Bey bütün bunları yaparken kendisini nasıl görüyordu, ne düşünüyordu, ne hissediyordu?

Arşiv bunu söylemiyor. Ekşigil’in elinde bu soruya cevap verecek tek kaynak Etem İzzet Benice’nin Beş Hasta Var adlı romanı. Ekşigil, romandaki Şehzade Mithat karakterini büyük büyük dedesine benzetir. Belki de onun içinden geçenleri, kurmacanın olanaklarıyla da olsa duyabilmek için Şehzade Mithat’ın aile büyüğü Mithat olmasını arzular.

Şehzade Mithat, komisyonculuktan para kazanmanın, işçinin ve memurun emeğinin karşılığını almasından farklı olmadığını savunur. İşte Ekşigil’in üçüncü kişilerin anlatıları karşısında çıplak ve savunmasız bıraktığı aile büyüğünün kendini nasıl savunacağına ilişkin akıl yürütme imkânını da Benice sağlar.

Görünen o ki, devletin âli varlığı bireysel bir vicdanın gelişmesinin önündeki en büyük engeldir. Romanın yalnızca görünür yüzeyde, ikili karşıtlıklar cehenneminde dolaşmasının, okura içsel çatışmaya dair pek az ipucu vermesinin nedeni de büyük ölçüde bu: Tanrı, devlet, vatan, millet ve bayrak, kişisel vicdana yer bırakmıyor. Devletin ve vatanın çıkarları söz konusu olunca ortaya Raskolnikov değil, Şehzade Mithat çıkıyor doğal olarak. Ekşigil’i bunca çalışmanın nihayetinde çaresiz bırakan da bu.

Oysa Ekşigil’in sorusuna bir başka roman, Reşat Nuri’nin Gizli El’i doyurucu bir cevap verir. Güntekin önsözünde romanı yazmaya başladığında asıl meselesinin “vurgunculuk ve nüfuz ticareti” olduğunu, dün köprüyü geçecek parası olmayan insanların birdenbire vagon satıp harp zengini olmalarını anlatmak istediğini söyler.

Romanın kahramanı Şeref, küçük bir maliye memurudur. İyi eğitimli, hırslı fakat önemsizliğinden mustariptir. Yeteneklerine kıyasla dar bir hayata mahkûm olduğuna, bir “hiç” olduğuna inanır. Hayatının yönünü eski asker ve İttihatçı politikacı Murat Bey değiştirir. Murat, savaşın asıl meselesinin artık cephede çarpışmak değil, ülke içindeki ekonomik hayatı örgütlemek olduğunu söyler. Devlet bunu tek başına yapamayacağı için “yardımcı eller”e ihtiyaç vardır. Böylece Şeref, devletle özel çıkarın iç içe geçtiği bir ilişkiler ağına çekilir, ahlaki lügati yavaş yavaş değişir. Nüfuz kullanmak iş bilirlik, siyasi bağlantılar “teşkilât”, çıkar sağlayan insanlar memleket için gerekli “yardımcı eller”, yetki aşımı “vazife”, başarı ise kişisel üstünlüğün kanıtı haline gelir. Başlangıçta vicdanını rahatsız eden şeylere giderek “büyük işler” yapılırken katlanılması gereken ayrıntılar gözüyle bakar. Savaşın yarattığı kıtlık ve sefaletin sorumluluğunu kişilere yüklemekten kaçınırken, kendisi de bu düzen içinde hızla yükselir. “Ürken, çekinen insanlar arasında ürkmeden, çekinmeden emir verme”nin zevkini ve sarhoşluğunu tadar Şeref. Kendisine bakan gözlerdeki hayranlığa ve korkuya karşı koyacak kadar kuvvetli bir adam olmadığının farkındadır.

Şeref’i, Mithat’ı anlamak açısından asıl ilginç kılan yükselmesi değil, yükselirken kendisine anlattığı hikâyedir. Yozlaştığını düşünmez. Tersine, öteden beri içinde taşıdığı “işadamı ruhu”nun nihayet kendine uygun havayı bulduğuna inanır. Büyülenmiş gibi girdiği “peri sarayı”nda açılan kapıların ardındaki elleri başlangıçta göremez ama çok geçmeden o kapıları kendisi açmayı öğrenir. Vicdanının geçirdiği dönüşümü ise Ekşigil’in ihtiyaç duyduğu açıklıkta anlatır. Madem arşivler vicdan karşısında suskun, öyleyse edebiyat konuşsun:

“Murat Bey'in yüzü 'birdenbire acılaşmıştı. Fakat, hâlâ gülüyordu.

Göre göre göz yumacaksın bazı işine yarayan adamların böyle hallerine, dedi. İşine yarayan diyorsam tabii birer hiç olan biçare şahıslarımızın değil, her şey olan memleketin, vatanın işine... Bunları sana söyleyişim İdris'e tam numarasını vererek onun söyliyeceğl çok faydalı olduğu muhakkak bazı şeyleri ona göre dinlemen içindir arslanım, dedi.

Biraz evvel İdris'le anlaşmış gibi görerek burkulduğum Murat Bey'i şimdi yine kendimle müttefik, anlıyamadığım bir yüksek idealin adamı gibi görüyordum. Nereye gittiğimi bilmiyor, fakat enteresan bir hale girdiğimi anlıyordum. Ayaklarımda İdris'in gibi hangi deriden olduğunu bilmediğim parıl parıl çizmeler olmadığı halde onun pervasız yürüyüşüyle, onun ve Olga'larından birinin masasına yürüdüm. Peri sarayının kapıları durmadan hemen hemen kendiliklerinden açılıyor, bunları açan elleri yine görmemekte devam etmekle beraber, kendim de gitgide onları kurcalamakta bir nevi meleke kazanmakta olduğumu anlıyordum. Bu yolda ilkin zihin ve vicdan huzurumu az çok kaybetmekten korkmamış değildim. Fakat, peri elleri, kaderimle beraber ruhumu da eline almış, rahim ve ürkütmeyen ellerdi. Arasıra tereddüde, şüphelere düşecek gibi olduğum zaman basımı kaldırıyor, Murat Bey'in söylediği ilahi gayeyi, göz yakıcı bir beyaz nur ile parıl parıl yanıyor görüyordum ve bütün hassasiyetim kayboluyordu.”[2]

Kim bilir, yetenekli olan belki de yalnızca Mithat Bey değil, onun münasebetsizliklerini “memlekete hizmet” diye okumayı mümkün kılan düzenin kendisiydi.

 

 

NOTLAR

[1] Kemal Tahir, Yorgun Savaşçı, Ankara Bilgi Yayınevi, 1973, s. 374.

[2] Reşat Nuri Güntekin, Gizli El, İnkilap ve Aka Yayınevi, 1978, s. 43.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Arda Ekşigil
  • Mehmet Mithat Alam
  • Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi
  • Post-Post-Kemalizm

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Mısır Koçanlarını Kızartan Koku:

Nibel Genç, bihakkın Ezima

“Nibel Genç’in romanı bir çocuğun zihninden yola çıkıyor ve bunu kurgusuna, diline, kişilerine ışık tutan bir olanak haline getiriyor.”

NECMİYE ALPAY

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Dağlardan Duyur Onu:

James Baldwin’in imanı

“Dağlardan Duyur Onu, dinin bireye umut veren, dayanma gücü kazandıran ve toplumsal dayanışmayı besleyen yönlerini gözler önüne serdiği gibi; korku, suçluluk ve baskı üreten yorumlarını da eleştirel biçimde sorgular.”

ŞENER ŞÜKRÜ YİĞİTLER
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist