• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Dağlardan Duyur Onu:

James Baldwin’in imanı

“Dağlardan Duyur Onu, dinin bireye umut veren, dayanma gücü kazandıran ve toplumsal dayanışmayı besleyen yönlerini gözler önüne serdiği gibi; korku, suçluluk ve baskı üreten yorumlarını da eleştirel biçimde sorgular.”

James Baldwin. Fotoğraf: Ara Güler

ŞENER ŞÜKRÜ YİĞİTLER

@e-posta

ELEŞTİRİ

1 Ekim 2026

PAYLAŞ

James Baldwin’in yarı otobiyografik romanı Dağlardan Duyur Onu (Go Tell It on the Mountain, 1953), Afro-Amerikan edebiyatının en önemli klasiklerinden biridir. Bir “ilk roman” olmasına rağmen, ‒ve aynı zamanda sırf bu yüzden‒ yazarın sonraki metinlerinde geliştireceği kimlik, din, ırk, aile ve özgürlük gibi temel meselelerin çekirdeğini barındırır. Romanın merkezinde on dört yaşındaki John Grimes’ın bir gün içinde yaşadığı ruhsal dönüşüm yer alır. Ancak bu dönüşüm, bireysel bir dinî deneyimin anlatımıyla sınırlı değildir. John’un iç dünyası, ailesinin geçmişi, Harlem’deki siyah toplumun tarihsel deneyimi ve Pentekostal kilise kültürü iç içe geçirilerek çok katmanlı bir anlatı oluşturulur. Bu yönüyle Dağlardan Duyur Onu; büyüme romanını, aile romanını ve en önemlisi, inanç/dinî deneyim anlatısını aynı kurgu içinde buluşturan, özgün bir yapı sergiler.

Çok fazla biyografik öğe içeren romanda olduğu gibi, James Baldwin dünyaya gözlerini Harlem’de açar. Bekâr bir anneyle büyüyen James hiçbir zaman biyolojik babasını tanımaz; “düşünceli, sessiz, zorba ve fiziksel şiddete başvuran biri” dediği üvey babasıyla ilişkisiyse hep sorunludur. Genç yaşında, akranlarının tersine erkeklere ilgi duyduğunu fark eden Baldwin, tıpkı romandaki karanlık ve gizemli bir geçmişe sahip Grimes gibi, “yoğun ve kasvetli bir üslupla vaaz veren bir dükkân kilisesi vaizi” üvey babasının izinden gider ve henüz on dört yaşındayken vaazlar verir. Cinsel açıdan dikkat dağıtıcı bulduğu bu işi uzun yıllar devam ettirir. Romanın çıkış noktası işte bu en geç 1938’de başlayan vaazlardır.[1]

James Baldwin
Dağlardan Duyur Onu
çev. İlknur Özdemir
YKY
Temmuz 2024
216 s.

Yirmi dört saatlik bir anlatı zamanına yerleştirilmiş geri dönüşlerle kurulan roman, John Grimes’ın on dördüncü doğum gününde başlar. John, ailesinden özel bir ilgi beklese de sıradan bir gün geçirir ve günlük işlerini yapmakla görevlendirilir. Kiliseye giderek akşam ayini için hazırlık yapar. Burada kendisinden biraz büyük bir genç olan (ve büyük olasılıkla cinsel ilgi duyduğu) Elisha ile karşılaşır. İkisi kiliseyi temizlerken, John’un ruhu, günahları ve kurtuluşu üzerine konuşurlar. John’un dinsel bir dönüşüm yaşayacağına ilişkin ilk işaretler burada ortaya çıkar. Romanın ikinci başlığı “İnananların Duaları”; “Florence’ın Duası”, “Gabriel’in Duası” ve son olarak “Elizabeth’in Duası” başlıklı üç alt hikâye anlatan bölümlerden oluşur ve okuyucu bu geri dönüşlerle John’un devraldığı trajik ve travmatik mirasa burada şahitlik eder.

Üçüncü bölümde tekrar anlatı zamanına dönüldüğünde, John kilisede yoğun ve sembolik dinsel vizyonlar (görüngü) yaşamaya başlar. Günahları, korkuları, babasıyla ilişkisi ve kurtuluş arzusu arasında gidip gelir. Tanrı’yı gördüğünü düşündüğü bir vizyon yaşar ve kurtuluşa eriştiğine inanır. Sabah olduğunda bütün geceyi kilisede geçirdiğini fark eder. Ailesi onun dinsel deneyimini sevinçle karşılar; ancak Gabriel kuşkuludur. John ise Elisha ile birlikte eve doğru yürürken yaşadığı dinsel dönüşümün etkisi altındadır.

Hayat kadar şaşırtıcı bir ilk roman

Baldwin’in ilk kez 1944’te yayınevine teslim edip anca 1953’te yayımlatabildiği romanın en belirgin özelliklerinden biri, Kitab-ı Mukaddes’in diliyle ve imgeleriyle kurduğu yoğun ilişkidir. Başlıktan bölüm düzenine, karakterlerin konuşmalarından anlatıcının üslubuna kadar, metnin hemen her katmanında kutsal metinlerin izleri görülür. Baldwin, çocukluğunda yıllarca vaizlik yapmış olmasının sağladığı birikim sayesinde Kral James İncili’nin ritmini, söyleyiş biçimini ve sembollerini romana ustalıkla taşır. Bunun sonucunda, Kitab-ı Mukaddes romanda yalnızca bir başvuru kaynağı olmaktan çıkar; anlatının ritmini belirleyen, karakterlerin düşünce dünyasını şekillendiren ve olayların anlamını derinleştiren, temel bir estetik yapı haline gelir.

Baldwin’in dinle kurduğu ilişki oldukça karmaşıktır. Üvey babasının katı din anlayışı ve Harlem’deki Pentekostal kiliselerde[2] geçirdiği gençlik yılları yazarı hem derinden etkilemiş hem de din kurumuna eleştirel yaklaşmasına neden olmuştur. Çocuk denecek yaşta vaaz vermeye başlayan Baldwin birkaç yıl sonra kiliseden uzaklaşmış; dinin sevgi ve merhamet söylemiyle otorite, korku ve baskı arasındaki gerilimleri eserlerinde sürekli sorgulamıştır. Bu nedenle, Dağlardan Duyur Onu, Hıristiyan inancını doğrudan yücelten bir roman olarak okunamayacağı gibi, dine bütünüyle karşı çıkan bir metin olarak da değerlendirilemez. Baldwin’in ilgisi, dinin insan hayatındaki dönüştürücü gücü kadar, din adına kurulan otorite ilişkilerine de yönelir. Roman boyunca kutsal metinler karakterlerin umutlarını besleyen bir kaynak olabildiği gibi, suçluluk duygusunu derinleştiren, korkuyu besleyen ve aile içindeki hiyerarşiyi meşrulaştıran bir söylem olarak da karşımıza çıkar.

Eserin yarı otobiyografik niteliği, dinî referansların işlevini anlamak açısından ayrı bir önem taşır. John Grimes’ın yaşadığı ruhsal bunalımla Baldwin’in gençlik yıllarındaki deneyimleri arasında belirgin benzerlikler bulunduğunu David Leeming’in titiz biyografisinden öğreniyoruz (1994). Baldwin, tıpkı ilk gençlik yıllarında olduğu gibi, Harlem’de büyüyen siyah bir çocuğun kendini Tanrı’nın huzurunda, ailesinin beklentileri karşısında ve ırkçı toplum düzeni içinde aynı anda konumlandırmaya çalışmasını romanın temel çatışması haline getirir. Genç John, beyazlar için, “Her gece Kutsal Kitap’tan bir ayet okurlar mıydı, dizlerinin üzerine çöküp dua ederler miydi? Ama hayır, çünkü onlar Tanrı’yı düşünmezlerdi, yolları da Tanrı’nın yolu değildi” diye düşünür. (s. 37) Siyah toplulukta din o kadar güçlü ve o kadar belirleyicidir ki, beyazlardan öğrendikleri dini onlara yakıştıramazlar. Koyu dindar bir adam olan baba Gabriel, bütün beyazların kötü olduğuna inanır. John’a da beyazlara asla güvenilemeyeceğini, her sözlerinin yalan olduğunu öğütler. Genç bir kızken beyazların tecavüzüne uğrayan Deborah’la geçmiş günahlarına kefaret olacağı inancıyla evlenir. Esther’le evlilik dışı ilişkisinden doğan Royal ise beyazlarla yaptığı bir bıçak kavgasında ölür. Elizabeth’le tanışıp evlenmenin Tanrı’nın kendisini affettiğinin bir işareti olduğuna inanan Gabriel, Elizabeth’in beyazların iftirasına uğradığı için intihar eden sevgilisi Richard’dan olma çocuğu John’a hiçbir zaman yakınlık duyamaz. Romanda bu beyaz-siyah ve baba-oğul çatışmasının dili de büyük ölçüde dinî semboller aracılığıyla kurulur. Günah, kurtuluş, seçilmişlik, vahiy, tövbe, ışık, karanlık, ateş ve yeniden doğuş gibi kavramlar, teolojik anlamlarının yanında karakterlerin psikolojik durumlarını ve kimlik arayışlarını açıklayan sembolik yapılara dönüşür.

Romanın ilk baskısı, 1953.

Romanın yapısal kurgusu da bu sembolik yoğunluğu destekler. John’un bir gece boyunca yaşadığı deneyim, geçmişe açılan uzun geri dönüşlerle genişletilir; annesi Elizabeth’in, üvey halası Florence’ın ve üvey babası Gabriel’in yaşam öyküleri aynı dinî söylemin farklı bireyler üzerindeki etkilerini gözler önüne serer. Böylece okuyucu dinî referansların tek bir karakterin inanç serüvenini açıklamadığını, kuşaklar boyunca aktarılan aile hafızasının ve toplumsal deneyimin ayrılmaz bir parçası olduğunu görür. Baldwin bireysel hikâyeleri birbirine bağlayan ortak dili Kitab-ı Mukaddes’te bulur; fakat bu dili olduğu gibi aktarmak yerine, Afro-Amerikan yaşamının tarihsel gerçekliği içinde yeniden anlamlandırır. Bu yeniden anlamlandırma süreci, özellikle Kitab-ı Mukaddes anlatılarının romana yerleştirilme biçiminde belirginleşir. Musa’nın kurtuluş yolculuğu, Yakup’un Tanrı’yla mücadelesi, İbrahim’in sınanışı ya da Pavlus’un dönüşümü romanda doğrudan yeniden anlatılmaz. Bu anlatılar, karakterlerin yaşam deneyimlerini yorumlayan sembolik çerçeveler haline gelir. John’un ruhsal uyanışı yalnızca bireysel bir iman hikâyesi değildir; aynı zamanda siyah bir gencin kendini bütün toplumsal/bireysel gerilimler arasında yeniden tanımlama çabasıdır. Burada Baldwin’in başarısı, kutsal metinlerin evrensel anlatılarıyla Harlem’in gündelik hayatı arasında şaşırtıcı benzerlikler bulabilmesinde yatar. Bir ilk roman için son derece güçlü, usta bir vaizin coşkulu dilini hatırlatan şu satırlara kulak verelim:

Geçtiği bütün şehirlerde kan akıyordu. Hiçbir yerde, arkasında kana kan diye bağırılmayan bir kapı yok gibiydi; ister meydan okuyan trompetlerin önünde şarkı söylesin, ister Rab’bin huzurunda sevinç duysun, babasının, erkek kardeşinin ya da oğlunun acımasızca katledildiğini görmeyen kadın yoktu; kız kardeşinin beyazların büyük genelevinin parçası olduğunu görmeyen, kendisi de o eve girmekten kıl payı kurtulmamış bir kadın yoktu; dua eden ya da söven, ıssız, mavi akşamlarda gitarını tıngırdatan ya da geceleri öfkeyle ve kendinden geçerek trompetine üfleyen ama başını eğmeye, beyazların çamurlu suyunu içmeye zorlanmamış bir erkek de yoktu; erkekliği kökünden zarar görmemiş, kasıklarının onuru kırılmamış, soyu unutulmaya ve unutulmaktan beterine, yaşayan utanca ve öfkeye ve sonsuz savaşa savrulmamış hiçbir erkek yoktu. Evet, parçalanmışlardı, onurları kırılmıştı, isimleri bile zamanın tarlalarına savrulan tozdan –nereye düşecekti, nerede filizlenecek, sonrasında hangi meyveleri verecekti, nerede?‒ başka bir şey değildi, isimleri bile onlara ait değildi. Arkalarında karanlık vardı, sadece karanlık, dört bir yanlarında yıkımdan, önlerinde ise ateşten başka bir şey yoktu – Tanrı’ya uzak, çölde şarkı söyleyip bağıran aşağılık bir ırktı. (s. 133)

“Çölde şarkı söyleyip bağıran aşağılık ırk” referansında olduğu gibi, dinî sembollerin romandaki işlevi, anlatının estetik yapısıyla yakından ilişkilidir. Kral James İncili’nin ritmik dili, Pentekostal vaaz geleneğinin sözlü anlatım özellikleri, spiritüellerin şiirselliği ve kutsal metinlerin tekrar yapısı Baldwin’in roman diline güçlü bir biçimde yansımıştır. Bu anlatım biçimi, romanın yalnızca içerik düzeyinde değil, biçim bakımından da dinî referanslarla örüldüğünü göstermektedir. Kitab-ı Mukaddes’in dili anlatıcının sesiyle birleşerek metne kendine özgü bir ritim kazandırır. Böylece biçim ve içerik arasında güçlü bir uyum oluşur. Romandaki işlevi yalnızca karakterlerin inanç dünyasını açıklamakla sınırlı olmayan bu referanslar anlatının estetik dokusunu kurar, sembolik anlam katmanları oluşturur ve okurun metni yorumlama biçimini yönlendirir. Başlıktan son sahneye kadar uzanan çok sayıdaki Kitab-ı Mukaddes göndermesi, romanın merkezindeki kimlik sorununu daha geniş bir tarihsel ve kültürel bağlam içine yerleştirir. Baldwin’in kullandığı din dili, Afro-Amerikan topluluğun ortak hafızasını gözler önüne serdiği gibi, bireysel özgürleşmenin önündeki engelleri de açığa çıkarır. Bu nedenle, romandaki dinî referanslar yalnızca metinlerarası bir ilişki örneği olarak değil, anlatının anlam üretme mekanizmasının temel unsurlarından biri olarak değerlendirilmelidir.

Kutsal metinden roman diline

James Baldwin’in Dağlardan Duyur Onu romanını dinî referanslar bakımından özgün kılan temel özelliklerin ilki, Kitab-ı Mukaddes’in olay örgüsüne serpiştirilmiş alıntılarla sınırlı kalmamasıdır. Romanın bütün anlatı yapısı, dili ve ritmi kutsal metinlerin söyleyiş biçiminden beslenir. Baldwin çocukluk ve ilk gençlik yıllarında edindiği Pentekostal vaaz geleneğini edebi bir üsluba dönüştürerek, Kitab-ı Mukaddes’i romanın kurucu estetik unsurlarından biri haline getirir. Bu nedenle, romandaki dinî referansları yalnızca karakterlerin kullandığı ifadelerde ya da doğrudan yapılan kutsal kitap alıntılarında aramak yeterli değildir. Kitab-ı Mukaddes’in dili romanın anlatıcısının sesine, olayların kurgulanışına, zaman örgüsüne ve sembolik dünyasına nüfuz etmiş durumdadır. Romanın başlığı bile bu ilişkinin ilk göstergesidir. “Go Tell It on the Mountain” ifadesi, Afro-Amerikan kilise geleneğinde çok iyi bilinen, aynı adlı spiritüel ilahiden alınmıştır. İlahinin kökeniyse Eski Ahit’teki Yeşaya Kitabı’na uzanır. Dağ motifi, Tanrı’nın vahyinin insanlara duyurulduğu kutsal mekânı simgeler. Kitab-ı Mukaddes’te dağ, Musa’nın On Emir’i aldığı Sina Dağı’nı, İsa’nın Dağdaki Vaaz’ını ve Tanrı’nın insanla karşılaştığı pek çok kutsal sahneyi çağrıştırır. Baldwin’in romanındaysa bu başlık fiziksel bir dağa işaret etmez; Harlem’in dar sokaklarında yaşayan siyah insanların ruhsal yolculuğunu simgesel bir yükseliş fikri etrafında yeniden anlamlandırır. Böylece romanın adı, okuru daha en baştan kutsal metinlerin çağrışım alanına davet eder.

James Baldwin, 1963. New York, Harlem. Fotoğraf: Steve Schapiro 

Romanın bölüm başlıkları da Kitab-ı Mukaddes’in anlatım mantığını yansıtır. “Yedinci Gün”, “İnananların Duaları” ve “Harman Zamanı” gibi başlıklar, kutsal tarihle bireysel yaşam öyküsünü aynı düzlemde buluşturur. “İnananların Duaları” başlıklı İkinci Bölüm’e epigraf olarak aldığı, “Yüksek sesle feryat ederek şöyle diyorlardı: ‘Kutsal ve gerçek olan Efendimiz! Yeryüzünde yaşayanları yargılayıp onlardan kanımızın öcünü almak için daha ne kadar bekleyeceksin?’”[3] örneğinde olduğu gibi, Baldwin bu göndermeyi doğrudan teolojik bir açıklama amacıyla kullanmaz. Onun yapmak istediği, daha çok, John’un ruhsal yolculuğunun belirli bir aşamasını bekleyiş düşüncesiyle ilişkilendirmek; onun kişisel gelişimini siyahların kurtuluş düşüncesinin bir parçası haline getirmek; romanın kronolojik zamanıyla Kitab-ı Mukaddes’in kutsal zamanını iç içe geçirmektir. Böylece okuyucuyu, karakterlerin yaşadığı olayları sıradan günlük gelişmeler olarak değil, simgesel anlamlar taşıyan deneyimler olarak algılamaya yönlendirir.

Yukarıda işaret edildiği gibi, romanın dilinde Baldwin’in anlatım tekniğinde vaaz dilinin etkisi açık biçimde hissedilir. Pentekostal vaaz geleneği, yüksek sesle okunan kutsal metinler, ritmik tekrarlar, duygusal yükselişler ve cemaatin katılımıyla şekillenen, sözlü bir performansa dayanır. Romanın pek çok sayfasında anlatıcının cümle kuruluşu bu sözlü kültürü yansıtır. Aynı düşüncenin farklı sözcüklerle yinelenmesi, art arda gelen kısa cümleler, yükselen duygusal ton, vaazın etkisini yazılı anlatıya taşır. Bu üslup, okuyucunun metni sessizce okumasına rağmen, bir vaaz dinliyormuş hissine kapılmasına neden olur. Bu ritmik yapı özellikle dua sahnelerinde belirginleşir. Karakterlerin Tanrı’ya yönelişleri sıradan iç konuşmalar biçiminde kurulmaz. Dua sırasında kullanılan ifadeler, Mezmurlar’ın şiirsel dilini ve Kral James İncili’nin görkemli söyleyişini çağrıştırır. Tanrı’nın isimlerinin yinelenmesi, yakarış cümlelerinin peş peşe sıralanması ve duygusal yoğunluğun giderek artması, Pentekostal ibadet geleneğinin yazıya aktarılmış biçimi olarak değerlendirilebilir. Böylece dua yalnızca karakterlerin ruh halini gösteren bir anlatım tekniği olmaktan çıkarak, romanın estetik ritmini belirleyen temel unsurlardan biri haline gelir. Kitab-ı Mukaddes’in şiirsel dili özellikle tekrarlar aracılığıyla görünürlük kazanır. Kral James İncili’nin en ayırt edici özelliklerinden biri, anlamı pekiştirmek amacıyla benzer sözcüklerin ve ifadelerin art arda kullanılmasıdır. Baldwin de aynı yöntemi roman boyunca sürdürür. Korku, günah, ışık, karanlık, ateş, kan ve kurtuluş gibi temel kavramlar farklı bağlamlarda sürekli yinelenir. Bu tekrarlar okuyucunun zihninde sembolik bir ağ oluşturur. Her yeni kullanım, önceki anlam katmanlarını da harekete geçirerek metnin derinliğini artırır. Baldwin’in Kitab-ı Mukaddes’ten yararlanma biçimi metinlerarasılık açısından da dikkat çekicidir. Roman boyunca açık alıntılar kadar örtük göndermeler de önemli bir yer tutar. Bir karakterin kullandığı kısa bir ifade, okurun belleğinde belirli bir Eski ve Yeni Ahit pasajını çağrıştırabilir. Özellikle “ışık”, “çoban”, “kuzu”, “kan”, “nehir”, “çöl”, “kapı” ve “taş” gibi imgeler, Hıristiyan geleneğinde yüzyıllar boyunca oluşmuş sembolik anlamları beraberinde taşır. Baldwin bu sembolleri açıklama gereği duymaz; onların kültürel hafızadaki karşılığından yararlanır. Böylece metin kutsal kitapla sessiz bir diyalog kurar.

Romanın sözlü kültürle ilişkisi de dinî referansların biçimsel işlevini güçlendirir. Afro-Amerikan kiliseleri uzun yıllar boyunca yalnızca ibadet edilen mekânlar olmamış; aynı zamanda ortak hafızanın korunduğu kültürel merkezler olarak da hizmet vermiştir. Vaazlar, ilahiler ve toplu dualar siyah topluluğun tarihini kuşaktan kuşağa aktaran temel araçlar arasında yer alır. Baldwin bu sözlü geleneği romanın anlatımına taşıyarak yazılı metni kolektif hafızanın bir uzantısına dönüştürür. Roman okunurken hissedilen güçlü ses etkisinin arkasında bu kültürel aktarım bulunmaktadır. Bu inanç kültürünün en canlı öğesi olarak kabul edilen ilahiler, romanın dilini biçimlendiren önemli unsurlardandır. Kilisede söylenen spiritüeller yalnızca karakterlerin ruhsal durumlarını açıklayan bir fon müziği işlevi görmez. Yüzyıllara uzanan bir soul, blues geleneğine yaslanan bu folklorik eserler, kölelik deneyiminden doğmuş ortak bir hafızayı taşır. Kurtuluş umudu, acıya direnme, ilahi adalet beklentisi ve özgürlük arzusu, ilahilerin temel izleğini oluşturur. Baldwin bu geleneği romana taşıyarak bireysel hikâyeleri tarihsel bir arka plana yerleştirir. John’un yaşadığı ruhsal deneyim bu nedenle yalnızca kişisel bir dönüşüm olarak kalmaz; aynı zamanda Afro-Amerikan toplumunun kuşaklar boyunca sürdürdüğü manevi mücadelenin güncel bir yansıması olarak anlam kazanır.

James Baldwin (1924 - 1987) bir kilisede konuşma yaparken, Ekim 1963. Fotoğraf: Mario Jorrin.

Romanın anlatı zamanı da Kitab-ı Mukaddes’in döngüsel zaman anlayışını çağrıştırır. Geleneksel romanda sık görülen doğrusal zaman örgüsü burada sürekli kesintiye uğrar. Şimdiki zaman, geçmişe yapılan uzun dönüşlerle genişler; karakterlerin çocuklukları, aile geçmişleri ve önceki kuşakların deneyimleri bugünkü olaylarla aynı anlatı düzleminde buluşur. Bu yapı, Eski Ahit’te sıkça görülen soy anlatıları ve geçmiş olayların sürekli hatırlatılması geleneğini anımsatır. Baldwin geri dönüşlerde kronolojik bilgi vermeye çalışmaz. Onun amacı, bireyin bugünkü kimliğinin geçmiş kuşaklardan devraldığı manevi yüklerle şekillendiğini göstermektir.

Bir bütün olarak romanın dili, kutsal olanla gündelik olan arasındaki sınırları bilinçli biçimde geçirgen hale getirir. Kilise, ev, sokak ve aile yaşamı aynı sembolik evren içinde birleşir. Tanrı’nın adı kadar, gündelik konuşmalar da anlatının doğal parçalarıdır. Kitab-ı Mukaddes’ten gelen metaforlar Harlem’in sıradan yaşantısına yerleşir; gündelik deneyimlerse kutsal tarihin yankılarıyla anlam kazanır. Böylece dinî referanslar romanın üzerine sonradan eklenmiş kültürel süslemeler olmaktan çıkar ve anlatının temel dokusunu oluşturan estetik bir sisteme dönüşür. Bu yönüyle Dağlardan Duyur Onu, Kitab-ı Mukaddes’i konu edinen bir romandan çok, onun dilini ve anlatı mantığını modern Afro-Amerikan deneyiminin ifade aracına dönüştüren bir edebi yapı sunar. Baldwin kutsal metnin otoritesini tekrar etmek yerine, onun anlatım imkânlarını yaratıcı biçimde dönüştürür. Sonuçta ortaya çıkan metin, kutsal söylemle modern roman estetiğinin birbirini beslediği, özgün bir anlatı evreni olarak değerlendirilebilir.

Dinî referansların kimlik inşasındaki işlevi

Baldwin romanda insanın kendisini yalnızca bireysel deneyimleri aracılığıyla anlamlandırdığını ileri sürmez. Ona göre insan, içinde doğduğu kültürel, ailevi ve dinî söylemler aracılığıyla da kendini tanımlar. Böyle olmasına rağmen, henüz küçük yaşta zekâsıyla sınıf arkadaşlarından çok farklı bir çocuk olduğunu gösteren, romanın merkezî karakteri John Grimes, anlatıcı tarafından şu şekilde tanıtılır:

Din içinde doğmuş ve yaşam boyunca dine inananlarla, onların dualarıyla ve coşkularıyla kuşatılmış olsa da, onların dua ettikleri kiliseler John’a kendisinin ve ailesinin yaşadığı güvenilmez evlerden daha gerçek görünse de, John’un yüreğinde Tanrı sevgisi yoktu. (s. 22)

John kendi benliğini oluşturma sürecinde sürekli olarak kutsal metinlerin diliyle karşılaşır. Günah, kurtuluş, seçilmişlik, itaat, bağışlanma ve yeniden doğuş gibi kavramlar onun kişiliğinin gelişimini belirleyen zihinsel çerçeveler haline gelir. Dolayısıyla, kimlik arayışı psikolojik olduğu kadar, dinî bir deneyim niteliği de kazanır. Romanın başında John kendini başkalarının gözünden tanımaya çalışan bir çocuktur. Gabriel’in sert yargıları, annesinin sessiz sevgisi, kilise cemaatinin beklentileri ve Harlem toplumunun sınırları onun benlik algısını biçimlendirir. Bu süreçte kendi sesiyle çevresinin ona yüklediği kimlik arasında sürekli bir gerilim yaşar. Baldwin’in dikkat çektiği temel meselelerden biri, bireyin kendisini tanımlamaya başlamadan önce başkaları tarafından tanımlanmış olmasıdır. Dinî söylem bu tanımlama sürecinde güçlü bir otorite işlevi görür. İnsan kendisini yalnızca ailesinin çocuğu ya da toplumun bir üyesi olarak tanımlamaz; aynı zamanda, Tanrı’nın huzurunda değerlendirilen bir varlık olarak da algılar.

John’un en büyük çatışmalarından biri, iyi çocuk olma arzusu ile kendi iç dünyasını keşfetme isteği arasındaki dengedir. Kilise çevresinde büyüyen bir çocuk olarak doğruluğun ve itaatin önemini öğrenmiştir. Buna karşılık; düşünceleri, merakı ve duyguları bu sınırların dışına taşmaktadır. Baldwin bu gerilimi ergenlik döneminin doğal bir parçası olarak sunarken, dinî referansların bu döneme nasıl anlam kazandırdığını da gösterir. Kitab-ı Mukaddes’ten gelen ahlaki ölçütler John’un vicdanını şekillendirir; ancak aynı ölçütler onun kendini sürekli sorgulamasına da yol açar. Roman boyunca “Tanrı’nın çocuğu” olma düşüncesi ile “Gabriel’in oğlu” olma durumu arasında dikkat çekici bir karşıtlık kurulmuştur. Gabriel’in otoritesi aile içinde mutlak görünmektedir. Buna rağmen, John ruhsal deneyimi ilerledikçe kendini yalnızca babasının belirlediği kimlikle tanımlamayı reddeder. Bu noktada dinî referanslar beklenmedik bir özgürleşme alanı açar. Tanrı’nın huzurunda herkesin eşit olduğu düşüncesi, aile içindeki baskıcı hiyerarşiyi sorgulama imkânı doğurur. Böylece aynı dinî gelenek hem otoriteyi destekleyen hem de otoriteyi sınırlandırabilecek anlamlar üretir. John’un anlatılan hikâyesinde okuyucu olarak görürüz ki, kimlik inşası geçmişten bağımsız değildir. Florence, Elizabeth ve Gabriel’in yaşam öykülerinin uzun geri dönüşlerle anlatılması, John’un kişiliğinin aile tarihinden ayrı düşünülemeyeceğini gösterir. Her kuşak kendi korkularını, umutlarını ve din anlayışını sonraki kuşağa aktarır. Dinî referanslar bu aktarımın ortak dilini oluşturur. Eski ve Yeni Ahit meselleri aile üyelerinin dünyayı yorumlama biçimini belirlerken, kuşaklar arasında görünmez bir bağ da kurar. John’un yaşadığı ruhsal kriz yalnızca bireysel bir sorun değildir; ailesinin geçmişinden devraldığı yüklerin devamıdır.

James Baldwin, 1960'lar. Galata Köprüsü, İstanbul. Fotoğraf: Sedat Pakay.

Romanın bu yönü dinî hafızanın kimlik oluşumundaki rolünü ortaya koyar. Kilisede dinlenen vaazlar, çocuklukta ezberlenen ilahiler, toplu dualar ve kutsal kitaptan okunan pasajlar bireyin belleğinde silinmesi güç izler bırakır. John’un bilinç akışında Kitab-ı Mukaddes’ten gelen imgelerin sık sık ortaya çıkması tesadüf değildir. Onun düşünme biçimi büyük ölçüde bu sembolik dil tarafından şekillendirilmiştir. Baldwin böylece dinî eğitimin yalnızca bilgi aktarmadığını, bireyin dünyayı algılama biçimini de yapılandırdığını gösterir.

Kimlik arayışında belirleyici olan bir başka unsur ise “seçilmişlik” düşüncesidir. Pentekostal gelenekte Tanrı’nın bazı insanları özel bir göreve çağırdığına ilişkin güçlü bir inanç vardır. Üvey baba Gabriel kendisini bu seçilmiş kişiler arasında görmektedir. John ise bu çağrının gerçekten kendisine yönelip yönelmediğinden emin değildir. Bu belirsizlik, roman boyunca devam eden ruhsal gerilimin önemli kaynaklarından biridir. Seçilmişlik fikri John için iki farklı anlam taşır. Bir yandan Tanrı tarafından görülme ve kabul edilme arzusunu besler; öte yandan ağır bir sorumluluk duygusu yaratır. Seçilmiş olmak, kusursuz olmak zorundaymış gibi hissetmesine yol açar. Baldwin burada dinî kavramların birey üzerindeki çift yönlü etkisini incelikle işler. Aynı inanç sistemi umut verebildiği gibi, baskı da oluşturabilir. Romanın ilerleyen bölümlerinde John’un yaşadığı dönüşüm, seçilmişlik kavramını yeni bir bakış açısıyla yorumlamasını sağlar. Tanrı’nın çağrısı artık yalnızca kusursuz insanlara yöneltilen bir ödül olarak görülmez. İnsan bütün kırılganlığı ve eksikliğiyle bu çağrının muhatabı olabilir. Böylece kutsallık anlayışı kusursuzluk fikrinden uzaklaşarak insanın kendi gerçeğiyle yüzleşebilmesine bağlanır.

Kimlik inşasının önemli boyutlarından biri de isimlerdir. Kitab-ı Mukaddes geleneğinde isim değiştirme, yeni bir kimliğe kavuşmanın göstergesi olarak kabul edilir. Abram’ın İbrahim’e, Yakup’un İsrail’e dönüşmesi bu anlayışın en bilinen örnekleridir. John’un adı değişmez; buna rağmen romanın sonunda aynı kişi olarak kalmadığı hissedilir. Değişen şey adı değil, kendisini algılama biçimidir. Baldwin kimliğin dışsal göstergelerden çok, içsel dönüşümle ilişkili olduğunu vurgular. Romanın son sahneleri bu dönüşümün en belirgin örneklerini içerir. John kiliseden ayrılırken çevresindeki dünya bütünüyle değişmiş değildir. Harlem aynı Harlem’dir; Gabriel aynı kişidir; toplumsal eşitsizlik sürmektedir. Buna rağmen John’un bakışı farklılaşmıştır. Kendini sürekli başkalarının yargısıyla değerlendiren çocuk, ilk kez kendi deneyimine güvenmeye başlar. Dinî referanslar bu noktada baskının dili olmaktan uzaklaşarak kişisel farkındalığın dili haline gelir. Bu bakımdan, Baldwin’in kimlik anlayışı tamamlanmış ve durağan bir benlik fikrine dayanmaz. İnsan sürekli değişen, geçmişiyle hesaplaşan ve yeni anlamlar üreten bir varlıktır. John’un yaşadığı ruhsal deneyim bu sürecin sonu değildir; başlangıcıdır. Romanın açık uçlu finali de bu düşünceyi destekler. Kimlik tek bir gecede kesin biçimde kurulmaz. O gece, uzun bir iç yolculuğun ilk önemli eşiğini temsil eder.

Romandaki dinî referanslar metnin temel düşünsel omurgasını oluştursa da, Kitab-ı Mukaddes’ten gelen semboller, karakterlerin davranışlarını açıklayan hazır kalıplar sunmaz; onların iç dünyasını anlamaya yarayan yorum araçlarına dönüşür. Baldwin kutsal metinleri bireyin kendisini keşfetme sürecine dahil ederek dinle kimlik arasındaki ilişkinin çok katmanlı yapısını ortaya koyar. Baldwin’in dilinde din, bireyin üzerine dışarıdan yerleştirilen değişmez bir kimlik değildir. Aksine, sürekli yeniden yorumlanan, sorgulanan ve kişisel deneyim içinde anlam kazanan, dinamik bir varoluş alanı olarak karşımıza çıkar. En belirgin örneğini John-Grimes-Elizabeth üçlüsü arasında kurulan ‘teslis’te gördüğümüz bu kutsal çatı, kâğıttan bir evmişçesine dağıtılır, karılır. Üçlü bu defa müteveffa oğul Royal-Grimes-Esther, bir diğer seferinde doğmayan çocuk-Grimes-Deborah’la, bir diğer seferinde üvey kardeş Roy’la vb. yeniden, yeniden kurulur.

1965 yılında yapılan ve Sivil haklar Hareketi'nin en önemli gösterilerinden biri olan Selma-Montgomery yürüyüşü sırasında. James Baldwin, Joan Baez, James Forman el ele. Fotoğraf: Matt Herron.

Bir başka açıdan, romanının kurduğu en önemli üçlü çatı din, iktidar ve baba otoritesi arasında olandır. Baldwin, dinî referansları yalnızca inanç ve kurtuluş bağlamında düşünmez. Bu referansları daha çok iktidar ve otoritenin kuruluşunu sorgulayan birer araç olarak kullanır. Özellikle Gabriel Grimes, Tanrı’nın iradesini temsil ettiğine inanarak aile üzerindeki otoritesini dinî söylem, günah, ceza ve korku üzerinden güçlendirirken, kendi ahlaki çelişkileri bu otoritenin sorgulanmasına yol açar. Elizabeth, Florence ve Deborah’ın deneyimleriyse ataerkil din yorumunun kadınlar üzerindeki baskısını ve sessiz acıları görünür kılar. John’un gözünde Gabriel ile Tanrı’nın uzun süre özdeşleşmesi, patriyarkal otoritenin onun Tanrı ve inanç algısını belirlediğini gösterir. Ancak John’un romanın son sahnesindeki kilisede yaşadığı ruhsal dönüşümü, Tanrı’yı yalnızca cezalandırıcı bir otorite olarak görmekten uzaklaşmasını ve babasının otoritesinden zihinsel olarak ayrışmasını sağlar. Böylece Baldwin aynı dinî sembollerin hem baskıyı meşrulaştırmak hem de bireyin özgürlüğünü ve kendini yeniden tanımlamasını mümkün kılmak için kullanılabileceğini gösterir.

Sonuç

James Baldwin’in Dağlardan Duyur Onu romanı, dinî referansların modern edebiyatta üstlenebileceği işlevleri zengin ve çok katmanlı bir anlatı içerisinde ortaya koyan önemli eserlerden biridir. Romanın başlığından anlatı diline, karakterlerin iç konuşmalarından sembolik örgüsüne kadar uzanan geniş bir yapı, Eski ve Yeni Ahit geleneğiyle sürekli bir etkileşim halindedir. Bu durum, kutsal metinlerin romana dışarıdan eklenmiş kültürel göndermeler olmadığını; anlatının kuruluş mantığını belirleyen temel unsurlar arasında yer aldığını göstermektedir. Baldwin, Eski ve Yeni Ahit anlatılarını tarihsel bağlamlarından koparmadan, onları Harlem’de yaşayan Afro-Amerikan bireylerin deneyimleriyle yeniden ilişkilendirir. Musa’nın kurtuluş yolculuğu, Yakup’un kimlik mücadelesi, İbrahim’in baba figürü, İsa’nın yeniden doğuş öğretisi ve Pavlus’un dönüşüm deneyimi, karakterlerin yaşadığı psikolojik ve toplumsal çatışmaları anlamlandıran sembolik çerçevelerdir. Bu kutsal çerçevelerle, roman geçmişte yaşanmış olayların anlatıldığı bir metin olmaktan çıkar; çağdaş insanın varoluş sorunlarını yorumlayan, dinamik bir anlam sistemine dönüşür.

Romandaki dinî referanslar Baldwin’in dini tek boyutlu bir bakışla ele almadığını ortaya koyar: Roman, dinin bireye umut veren, dayanma gücü kazandıran ve toplumsal dayanışmayı besleyen yönlerini gözler önüne serdiği gibi; korku, suçluluk ve baskı üreten yorumlarını da eleştirel biçimde sorgular. Özellikle Gabriel Grimes karakteri aracılığıyla dinî otoritenin aile içinde nasıl yeniden üretildiği gösterilirken; Elizabeth, Florence ve John gibi karakterler aynı dinî geleneğin farklı yaşantılara ve farklı yorumlara açık olduğunu kanıtlar. Böylece kutsal metinlerin anlamının, onları yorumlayan insanların yaşam deneyimlerinden bağımsız olmadığı anlaşılır.

Romanın merkezindeki John Grimes’ın gelişim süreci, dinî referansların kimlik oluşumundaki belirleyici rolünü açık biçimde sergiler. John’un yaşadığı ruhsal dönüşüm, geleneksel anlamda bir iman hikâyesi olarak değerlendirilebilecek özellikler taşımaktadır. Bununla birlikte, Baldwin bu deneyimi çok daha geniş bir çerçevede ele alır. John kilise ayini sırasında yalnızca Tanrı ile ilişkisini yeniden kurmaz; aynı zamanda babasının temsil ettiği otoriteyi sorgulamaya, kendi benliğini tanımaya ve korkularıyla yüzleşmeye başlar. Bu yönüyle yeniden doğuş, bireyin psikolojik olgunlaşmasının ve öz farkındalık kazanmasının simgesi haline gelir.

Baldwin’in din anlayışını özgün kılan temel özelliklerden biri, kutsallık ile insan gerçekliğini karşı karşıya getirmemesi, bu iki alan arasındaki gerilimleri gözler önüne sermesidir. Roman boyunca karakterler kusurlarıyla, çelişkileriyle ve kırılganlıklarıyla anlatılır. Hiç kimse bütünüyle günahsız ya da bütünüyle kötü değildir. Aynı durum dinî kurumlar için de geçerlidir. Kilise, bireyin kendisini yeniden kurabileceği manevi bir alan sunarken, baskının ve dışlamanın üretildiği bir mekâna da dönüşebilir. Baldwin bu iki olasılığı aynı anlatı içinde koruyarak dinî deneyimin karmaşık doğasını başarıyla yansıtır. Romanın Afro-Amerikan edebiyatı içindeki önemi büyük ölçüde bu yaklaşımından kaynaklanmaktadır. Siyah topluluğun tarihsel hafızasında merkezî bir yer tutan Hıristiyanlık geleneği, Baldwin’in anlatısında toplumsal belleğin temel kaynaklarından biri olarak değerlendirilir. Kölelikten sivil haklar mücadelesine uzanan tarihsel süreç boyunca Kitab-ı Mukaddes’in siyah topluluk tarafından yeniden yorumlanması, romandaki birçok dinî referansın arka planını oluşturur. Bu nedenle, Dağlardan Duyur Onu bireysel bir büyüme hikâyesini anlatırken, aynı zamanda Afro-Amerikan toplumunun ortak hafızasına da seslenmektedir.

Time dergisine göre 20. yüzyılın en iyi 100 İngilizce romanı arasında yer alan eserin güncelliğini korumasının bence önemli nedeni, din ile kimlik arasındaki ilişkiyi evrensel bir insanlık sorunu olarak ele almasıdır. Romanın temel çatışmaları belirli bir tarihsel döneme ait görünse de; otorite, aidiyet, suçluluk, özgürlük ve benlik arayışı gibi meseleler farklı toplumlarda benzer biçimlerde karşılık bulmaktadır. Baldwin’in kullandığı dinî referanslar bu evrensel sorunların ifade edilmesini sağlayan, güçlü bir sembolik dile dönüşmektedir. Bir ilk roman olarak Dağlardan Duyur Onu, Kitab-ı Mukaddes’i değişmez doğruların kaynağı olarak yeniden yazmak yerine, insanın kendisini ve dünyayı anlamlandırma çabasına eşlik eden, yaşayan bir metin olarak yorumlar. Roman boyunca dinî referanslar karakterlerin psikolojik gelişimini, aile içindeki güç ilişkilerini, toplumsal hafızayı ve kimlik oluşumunu birbirine bağlayan ortak bir anlam ağı oluşturur. Bu yönüyle, eser dinî sembollerin yalnızca teolojik bir incelemenin konusu olmadığını; edebiyatın insanı, toplumu ve tarihi anlamlandırma çabasının da vazgeçilmez unsurları arasında yer aldığını açık biçimde ortaya koyar. Roman, okuru da din, kimlik ve özgürlük üzerine yeniden düşünmeye davet eden, kutsal metinlerin çağdaş edebiyatta nasıl yaratıcı biçimde yeniden üretilebileceğini gösteren önemli örneklerden biridir. Bu yaklaşım, Baldwin’in kutsal metinleri çağdaş insanın benlik arayışıyla buluşturmadaki edebi başarısının en önemli göstergelerinden biridir.[4]

 

NOTLAR

[1] David Leeming, James Baldwin: A Biography, Knopf, New York, 1994, s. 92.

[2] Adını İsa’nın göğe yükselişinden sonra Kutsal Ruh’un havarilerin üzerine indiği kutsal gün olan Pentikost Günü’nden alan, Protestan Hıristiyanlığın evanjelik kanadına ait kilise, Kutsal Ruh’un aktif çalışmasına ve Tanrı’yla kişisel bir deneyime büyük önem verir. Hastaları iyileştirme, dillerle konuşma [glosolali], peygamberlik etme ve keramet gösterme gibi mucizevi armağanların günümüzde de geçerli ve aktif olduğuna inanan kilise; son derece coşkulu, enerjik, müzikli, ellerin kaldırıldığı ve dua odaklı ritüellere sahne olur.

[3] Kitab-ı Mukaddes, Kitab-ı Mukaddes Şirketi, İstanbul, 1988, s. 61; (Vahiy, 6:10)

[4] Kişisel not: Minyeli Abdullah ve benzeri dinci eserler dahil, Türkçede iyi bir örneğine rastladığımı hatırlamadığım inanç/dinî deneyim romanı türündeki Tarih-i Araf adlı romanım bu yıl içinde okuyucuyla buluşacak.

 

KAYNAKÇA

James Baldwin, Dağlardan Duyur Onu, çev. İlknur Özdemir, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2024 (1. baskı)

Kitab-ı Mukaddes, Kitab-ı Mukaddes Şirketi, İstanbul, 1988

David Leeming, James Baldwin: A Biography, Knopf, New York, 1994

 

OKURA TAVSİYE

Bu yazı, birkaç pazar boyunca Açık Radyo’nun “Gospel, spiritual, hymn ve inspirational müziklere ev sahipliği yapan” Come Sunday programı eşliğinde yazıldı. Aynı şekilde okunması tavsiye edilir.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Dağlardan Duyur Onu
  • james baldwin

Önceki Yazı

İNCELEME

Mehmet Mithat Bey’in Münasebetsiz Tarihi:

Cumhuriyet’in Becerikli Bay Ripley’i

“Arda Ekşigil, biyografisinin yazılmaya değer olup olmadığını sorguladığı bir aile büyüğü üzerinden Osmanlı’nın son dönemiyle Cumhuriyet’in kuruluş yıllarının bir fotoğrafını çıkarıyor.” 

ASLI GÜNEŞ

Sonraki Yazı

DENEME

Yerinden edilmenin izleri:

“Onlar söylence kahramanı, biz sürgün alayı.”

“Romanda Altın Post söylencesinin Karadeniz’e uzanan seferiyle, Sümela’dan başlayan zorunlu yolculuk aynı coğrafyada yan yana geliyor. Ama Altın Post’un mitolojiyle kurduğu ilişki eski bir hikâyeyi yeniden anlatmaktan çok, onu başka hayatların yanına yerleştiriyor.”

ÇAĞLA ORMANLAR OK
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist