• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Yerinden edilmenin izleri:

“Onlar söylence kahramanı, biz sürgün alayı.”

“Romanda Altın Post söylencesinin Karadeniz’e uzanan seferiyle, Sümela’dan başlayan zorunlu yolculuk aynı coğrafyada yan yana geliyor. Ama Altın Post’un mitolojiyle kurduğu ilişki eski bir hikâyeyi yeniden anlatmaktan çok, onu başka hayatların yanına yerleştiriyor.”

Kitap kapağından ayrıntı: Erasmus Quellinus II, Altın Postlu Jason (detay), Prado müzesi.

ÇAĞLA ORMANLAR OK

@e-posta

DENEME

1 Ekim 2026

PAYLAŞ

Cemal Ünlü’nün farklı alanlarda yaptığı çalışmaları uzun zamandır ilgiyle izliyorum. Ama Yapı Kredi Yayınları’ndan ağustos ayında çıkan Altın Post, bende yalnızca iyi bir roman okumanın ötesinde, üzerine yazma isteği uyandırdı. Roman, mübadeleyle yerinden edilen insanların yolculuğundan yola çıkıyor ama bir göç hikâyesinin sınırlarında kalmıyor. İlerledikçe inanç, sanat, mitoloji, gündelik hayat, doğa, zanaatlar ve değişmekte olan bir dünyanın ayrıntıları aynı anlatının içinde birbirine değmeye başlıyor. Beni yazmaya götüren de biraz bu oldu... Bir hikâyenin içinden başka hayatlara, bilgilere ve görüntülere açılan o katmanlar.

Kitaba adını veren mit daha baştan romanın içine karışıyor. Altın Post söylencesinin Karadeniz’e uzanan seferiyle, Sümela’dan başlayan zorunlu yolculuk aynı coğrafyada yan yana geliyor. Ama Altın Post’un mitolojiyle kurduğu ilişki eski bir hikâyeyi yeniden anlatmaktan çok, onu başka hayatların yanına yerleştiriyor. Argonotlar bir amaç uğruna yola çıkan söylence kahramanlarıyken, romandaki insanlar yurtlarından edilmiş, nereye varacaklarını dahi bilmeyen sıradan insanlar. İki anlatı bir an birbirine yaklaşıyor, sonra aralarındaki büyük fark ortaya çıkıyor. Mitin görkemli serüveninin karşısında tarihin adsız, mecburi yolcuları var. “Onlar söylence kahramanı, biz sürgün alayı.”

Bu zorunlu yolculuğun içinden romanın asıl kahramanı “Küçük Keşiş Dimitri” beliriyor. Onu ilginç kılan baştan beri dünyayı çözmüş, bilge bir kişi olması değil. Dimitri daha çok merakıyla kurulmuş bir insan. “Köyümde kalsam çiftçi olurdum yahut balıkçı” diyen bu gencin zihni resimle, kitaplarla, yaşlı keşişlerin anlattıklarıyla, karşılaştığı insanlar ve aşkla yavaş yavaş genişliyor. Manastıra bağlı ama körü körüne itaatkâr değil. İnancı var ama merakını susturamıyor. Öğrendiğini öğrenmemiş gibi yapamıyor.

Cemal Ünlü
Altın Post
YKY
Ağustos 2026
184 s.

Roman boyunca onu büyük kopuşlardan çok, karşılaştığı insanlar ve yaşadıklarıyla değişirken, giderek kendi bakışını, hayatla ilişkisini ve sanatını kurarken izliyoruz.

Karadan başlayıp Trabzon’dan sonra denizde süren yolculuk İstanbul’a ulaştığında, İmrozluların mübadele dışında tutulması Dimitri’nin yolunu diğerlerinden ayırıyor. Yolculuğa devam etmek yerine İstanbul’da kalışı, gemiye binişiyle başlayan dış dünya temasında yeni bir eşik. Romanın ritmi de tam burada değişiyor.

Dimitri’nin dönüşümü İstanbul’da iyice görünür hale gelmiş. Erken Cumhuriyet yıllarının İstanbul’u, onun gözünden seyrettiğimiz büyük bir sahne gibi açılıyor. Samatya’dan Sirkeci’ye trenle gidiyor, Haliç’i vapurla boydan boya geçiyor; hanlara, mezarlıklara, dükkânlara, terzihanelere, pastanelere ve tiyatrolara giriyoruz. Bir yanda bin yıllık surların yanında ilerleyen tren, öte yanda eski imparatorlukların taş zafer taklarını hatırlatan ama Cumhuriyet Bayramı için ahşaptan kurulup ışıklandırılan yeni taklar… Eskiyle yeni aynı şehirde yan yana dururken bir çağın değişimine de tanıklık ediyoruz. Sahne kostümleri, tiyatro ve kanto hayatı, Galatasaray’da kahve ve kruvasan gibi gündelik karşılaşmalar Dimitri’yi usul usul daha seküler bir hayatın içine çekiyor. İstanbul artık yalnızca dolaştığı bir şehir değil, bakışının da değiştiği yer.

Cemal Ünlü’nün farklı alanlarda edindiği bilgileri ve yıllardır peşine düştüğü merakları anlatıya yedirme biçimini kitabın en zengin yanlarından biri olarak görüyorum. Bitkiler, rüzgârlar, eski adetler, ritüeller, meslekler, zanaatlar, tiyatro, müzik, ikonalar, resim, mezar taşları, kartpostallar, laternalar… Bazen önemli bir tarihsel, etnografik ya da kültürel bilgi neredeyse bir virgülün arasından çıkıp geçiyor. Dodekameron, momoyeros seyirlikleri, dut pestilinden maskeler, Kars, Gürcü ve Trabzon havaları… Ünlü hiçbirinin başında oyalanıp bilgisini sergilemeye girişmiyor. Bütün bu birikim metne büyük bir tevazuyla ve doğallıkla karışmış. Aynı zenginliğin kimi sayfalarda yatağına sığamayıp taştığı, nadiren bile olsa başımı biraz döndürdüğü de oldu.

Doğa ise insanların gündelik hayatının, yolculuklarının ve kaygılarının içinde. Bazen bir bitkinin huyu insan halini anlatmaya yetmiş.

Oralarda sakarca diye bir ot varmış, yumurtalı kavurması yapılırmış, güzelce çiçekleri olan bir ot. Narin, öyle alınganmış ki gök gürleyince çiçeklerini döker, çırılçıplak kalıverirmiş… İşte o sakarcalar gibi canlarımız ağzımızda. (s. 118)

Bitkilere dair bu bilgi kimi yerde doğrudan görüntüye dönüşmüş...

Kış mevsimi çiçek yokluğunda evler ve kiliseler kozalaklı çam dalları, porsuk meyveleriyle süslenirdi. Masalar İlyas’ın bahçelerden kucaklar dolusu kestiği armutotu dallarıyla bezenmiş… Tabakların, şarap kadehlerinin etrafı yabangülü tohumlarıyla süslenmişti. Armutotu meyveleri mum ışığında birer cevahir taşı gibi parıldayıp ışıldıyordu. (s. 24)

Girit’in tunçtan devi Talos’un etkisiz hale getirildiği sahneyi betimleyen antik bir vazo. 

Bir sahne dekoru, bir resim başlıyor sanki. Zaman zaman dünya böyle kuruluyor romanda. Mekânların kuruluşu, insanların sahneye girip çıkışı, konuşmaların ve hareketlerin yerleşmesi aynı bakışı taşıyor.

Bu sahne duygusu romanın tiyatroya açılan İstanbul bölümlerinde daha da belirgin. Sahnenin görünen yüzünden çok mutfağındayız. Terziler, kostümler, çalgıcılar, provalar ve kulisler anlatının içinde. Üstelik burada değişen bir çağın da eşiğindeyiz. “Artık Direklerarası’nda ekmek yok bize” diyen Virgin Hanım’ın sözleri, kantoyu tuluat tiyatrosundan ayırıp Avrupa revülerine yaklaştırmaya çalışan yeni bir sahne anlayışının habercisi.

Tiyatronun anlatıya kattığı bu sahne duygusu yalnız tiyatrodan söz edilen bölümlerde kalmamış. Bazı sahnelerde antik Yunan tragedyalarının uzak yankılarını hissediyoruz. Bana o eski dramatik duyguyu hatırlatan, sahnenin kuruluşu ve acının kısa ama yoğun biçimde taşınışı. Gemide ölü bebeğin denize bırakılışı ve annenin ardından kendini suya atması bunun en çarpıcı örneklerinden biri.

Kadın düşüp kaldığı yerde, avuçları dizlerinin üzerinde açılmış tekrarlıyor, ‘Bebeğim’ diye inliyordu… […] Kaptan başıyla işaret etti. İki gemici çuvalı olabildiğince gemiden uzağa fırlattılar, ardından bir düşme sesi duyulmuş, denizin üzerinde köpüklü küçük bir çukur açılıp hızla kaybolmuştu. […] Yerdeki kadın, ancak yaralı bir hayvanda rastlanılan, kalan son gücüyle fırlamış… kalabalığın arasından küpeşteyi aşarak kendisini aşağı bırakmıştı. […] İnleyip onca feryat eden kadının ağzından küçücük bir ses duyulmamış, olup bitmişti. (s. 85)

Romanda birkaç kez geri dönen “mevsimler süren hayat” ifadesi de aklımda kaldı. Yıllarla değil mevsimlerle zamanlanan bir hayat tarifi. Sürüp gideceğine inanılan hayatın birden kesilebileceğini bilen, ama yine de başka bir biçimde devam edeceğine dair tedirgin ve olgun bir duygu. Hayatın aynı biçimde sürmeyeceğini bilmekle, yine de devam edeceğine inanmak arasındaki o ince yer ne tanıdık...

Altın Post’un dünyasının kuruluşuna sesler de katılmış. Türküler, çalgılar, laternalar bu dünyanın hafızasını başka bir yerden taşıyor. Manastırın kıdemli keşişlerinden Kostas, çocukluğunda köylerine gelen bir gezgin çalgıcının yalnız bir kez söylediği, sonra da bir daha söyletemedikleri türküyü yıllar sonra hâlâ anımsıyor. “Masallarla türküler insanların peşinden gider. […] Ana babadan bize türküler bir de gurbetçilik devreder.” Bellek, gurbet ve türkü burada birbirine bağlanıyor.

Cemal Ünlü

Kostas’ın belleğinde kalan türküden sonra, İstanbul’da müziğin taşıyıcısı bu kez laterna. Yeni şarkılarla yenilenen eski bir laterna için Dimitri’den yeni bir “Pera Güzeli” resmi istenmiş. Yeni hayatının işi bu. Dimitri odasında bu resimlerle uğraşırken, Maçuka’da yakınlık kurduğu kör Eleftheria’nın resmi de asılı. Dimitri’nin kutsal konular dışında yaptığı ilk kadın resmi ona ait.

Biri İstanbul’un eğlence dünyasına, başkalarının görmek istediği kadına göre yapılmış. Öteki geride bırakılmış bir hayattan taşınan gerçek bir yüz. Pera Güzeli’nde kadın bakışa göre biçimlenmiş, Eleftheria’da ise Dimitri bakışını kadına uydurmuş. Körlüğünü düzeltmeye kalkmıyor, gözlerini açmıyor. “Kadın öyleydi, gözleri kapalıyken resim oldu”: Göz vermiyor ona ama İmroz’da kuzeye bakan damların kiremitlerini kaplayan portakal rengi yosunların renginde bir gökyüzüyle sarıp sarmalıyor Eleftheria’yı. Özenli bir saygıyla.

Resim, Dimitri’ye dünyayı daha dikkatli görmesi ve düşünmesi için başka bir zaman açmış. Manastırda yaptığı ikonalardan sonra İstanbul’da işi de çeşitlenmiş. Bir genç kızın mezar taşı için çizimler hazırlıyor, tiyatro için büyük bir sahne fonu boyuyor, laternalar için resimler yapıyor. Resim böylece Dimitri’nin elinde kutsal olandan gündelik hayata, eğlenceden ölüme ve hatırlamaya kadar uzanan başka bir dile dönüşüyor.

Görünen eserin ardında onu mümkün kılan nice görünmeyen emek saklı. Dimitri’nin İstanbul’da karşılaştığı yaşlı Vula Teyze, kapısının önünde dantel ören, okuma yazma bilmediği halde yaptıklarını bir tür mektup gibi gören bir kadın. Bohçasında sakladığı dantellerin her birinde kış geceleri, sevgisiz bir evlilik, yoksunluk, bekleyiş birikmiş. Onlardan ayrılmak istemiyor, çünkü örerken aklından geçenleri de saklıyor sanki. Yaptığı işin üzerinde adı yok ama hayatının izi var, elinin izi var. Mezar taşı ustasından dantel ören kadına, emeğin bu sessiz izi roman boyunca başka biçimlerde sürüp gitmiş.

Altın Post, 
El işi,
Sevim Ok

Duygunun anlatılışında da sevdiğim bir ölçü var. Hüzün, aklıselimle harmanlanmış. Sakin bir derinlikte, kendi ağırlığıyla hissediliyor. Yakınlık, keder ve şefkat çoğu zaman büyük sözlerle değil, hareketlere, eşyalara ve gündelik işlere yerleşmiş. Maçuka’da kalmayı seçen İlyas’la karısı Evdokia’nın ilişkisinde bunu özellikle hissediyoruz. Birbirinin halini sorgulamadan seziş… Ağlamamak için dişini sıkan İlyas’ın önüne bırakılan o kahve, buz kesmiş eline kondurulan öpücük ve o ele yaslanan alın… Bir ölümün ardından sarılıp birlikte seyredilen kar… Sevgi burada söylenenlerden çok yapılan küçük şeylerde.

Yalnızca gidenler değil, kalanlar da var bu hikâyede. İlyas için bu kalış, bir yerde durmaktan fazlası. Bitmek bilmeyen göçlere, insanları sürekli yerinden eden güç mücadelelerine bir itiraz. Ayrılmamaya kararlı oluşunu da bu öfkeyle anlatıyor ve bütün bu çekişmeye “post kavgası” diyor. “Bir yerlere kımıldamıyorum, Doğulu’ya çıkan adımı Maçukalı’ya çevirmezsem namerdin tekiyim. Bıktım usandım arkası kesilmek bilmeyen post kavgalarından” diye ant içmiş:

Kimin ne bahanesi varsa, kim ne için gitmek istemiyorsa gitmesin; ister danası ister köpeği ister atalarının mezarlarını beklemek için. Kanı içine aksın! Sanki babalarımızdan mirasmış gibi boyunlarımızın borcu Rusya gurbetçiliği. Buraları seviyorum, toprağı, ormanı, bu denizi, işte şu dereyi seviyorum. Bıktım göç hikâyesi dinlemekten, sıla derdi çekenlerin acılı türkülerini söylemekten! (s. 24)

Küçükkuyu Mübadele Anıtı (Fotoğraf Bahadır Akkoyun)

İlyas’ın “Buraları seviyorum” sözü, bütün bunları tam da Midilli’de yazarken bende başka bir karşılık buldu. Eşimin dedesinin mübadele öncesinde Midilli’deki evinden baktığında karşı kıyıda İda Dağları görünüyormuş. Hâlâ görünüyor. Bugün bizim hayatımız o karşı kıyıda, İda’nın eteklerinde sürüyor. Bir zamanlar birilerinin geride bıraktığı yer, başka kuşakların karşıdan baktığı memlekete dönüşmüş.

Üstelik Midilli bugün de yerinden edilmenin, göçün ve bekleyişin coğrafyalarından biri. Bir dönem Suriyeli göçmenlerin geçişine tanıklık eden adanın sokaklarında şimdi Afrika’nın farklı ülkelerinden gelmiş insanlarla karşılaşıyoruz. Böyle bir ortamda Altın Post’un anlattığı mübadeleyi yalnızca geçmişe ait bir tarih olarak okumak zor. İnsanların bir kıyıdan ötekine geçişi, geride bıraktıkları evler, eşyalar, mezarlar, hatıralar… Zaman değişse de yerinden edilmenin izleri başka hayatlarda sürüyor. Kitabın bende bıraktığı duygu burada iyice sahicileşti.

Belki de bu yüzden Altın Post’u okurken sık sık önceki sayfalara döndüm. Bazen bir ayrıntıya yeniden bakmak, bazen bir cümlenin duygusunda biraz daha kalmak için… birkaç satır, hatta birkaç sayfa…

Benim için Altın Post, anlattığı hikâye kadar, o hikâyenin içinde karşıma çıkardığı insanlar, bilgiler, görüntüler ve küçük hayatlarla zenginleşen, iyi bir yazarlığın okura verdiği keyfi de yaşatan bir roman oldu.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Altın Post
  • Cemal Ünlü
  • göç
  • mübadele

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Dağlardan Duyur Onu:

James Baldwin’in imanı

“Dağlardan Duyur Onu, dinin bireye umut veren, dayanma gücü kazandıran ve toplumsal dayanışmayı besleyen yönlerini gözler önüne serdiği gibi; korku, suçluluk ve baskı üreten yorumlarını da eleştirel biçimde sorgular.”

ŞENER ŞÜKRÜ YİĞİTLER

Sonraki Yazı

TARTIŞMA

Şiir kimin?

Arap dünyasında seksen yıllık bir kavga

“Oğul babasını öldürmedi. Torun da ikisini birden öldürmeyi başaramadı. Hepsi aynı evde yaşıyor ve yaklaşık seksen yıldır evin kime ait olduğu konusunda kavga ediyorlar.”

AHMAD ZAKARİA
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist