Min Nevâdiri’l-Kütüb – 29:
Savaş ve bastırılmamış cinsellik
“Birçok araştırmacının da gösterdiği gibi, cinsel şiddete dair anlatılar düşmanı şeytanlaştırmada –ve böylece şiddet kullanmaya ve can almaya karşı askerlerin ömürleri boyunca uğradıkları şartlandırmayı savaş zamanında aşmalarında– önemli bir rol oynar.”
Sebastiano Ricci’nin (1659–1734) fırçasından Ratto delle Sabine (Sabin kadınlarının tecavüze uğraması/kaçırılması).
İlk kez 1930’da yayınlanan Das Unbehagen in der Kultur (Uygarlığın Huzursuzluğu) adlı kitabında Sigmund Freud, insanların medenî bir şekilde bir arada yaşayabilmek için bazı bireysel güdülerini bastırmak zorunda olduğunu yazar. Örneğin rastgele birine duyulan güçlü cinsel arzu, birine kızıp şiddet uygulamak dürtüsü, bir şeyi dileyip zorla edinmek isteği gibi itkiler Freud’a göre bireylerde kaçınılmaz olarak mevcuttur, ama bunların dizginlenmemesi toplumun bekāsını (Not: son yıllarda bu kelimeyi “bekya” şeklinde okumak çok yaygınlaştı, her duyduğumda tüylerim diken diken oluyor; kelimenin aslı kef harfiyle değil kaf harfiyle yazıldığından [ﺑﻘﺎﺀ] doğru okunuşu “bekaa”dır) imkânsızlaştırır. Dolayısıyla bireyler toplum hâlinde yaşamak için onları bastırır, bu da toplumu oluşturan bireylere belirli bir huzursuzluk verir. Ama gerekli bir huzursuzluktur bu.
Freud’un bu önermesini bir dereceye kadar kanıtlayan bir gerçek, savaş durumunda insanların birbirlerine reva gördüğü inanılmaz kötülüklerdir. Bu kötülükler bazen devlet politikası olur (Nazi soykırımı gibi), bazen de birtakım askerlerin giriştiği bireysel eylemler olur (My Lai katliamı gibi); ama hangisi olursa olsun, insanların içinde olan dürtülerin dışavurulmasından ibarettirler. Kimse on binlerce, hattâ milyonlarca insanı öldürmeye zorlanamaz. Beyin yıkama vardır tabii, düşmanın şeytanlaştırılması, insandışılaştırılması vardır, ama bunlar Freud’un sözünü ettiği bastırılmışlığı bertaraf etmek içindir sadece.
Irza tecavüz eskiden beri savaş durumlarının kaçınılmaz, önlenemez bir ögesi sayılmıştır, bu nedenle de çoğu kadın sayısız insan savaş esnasında cinsel saldırıya uğramıştır. Nihayet Rwanda (1994) ve Bosna (1992–1995) soykırımlarından sonra kurulan Uluslararası Ceza Mahkemeleri cinsel şiddet olaylarını “insanlığa karşı suç” ve “soykırım suçu” olarak yeniden tanımlamış, faillerin hepsini değilse de en azılılarından bazılarını mahkûm edebilmiştir. Bu hukukî düzenleme ile cinsel şiddetin bir bireysel suç olmaktan çıkarılıp bir yasak savaş aracı, yani uluslararası savaş hukukunun ihlâli sayılması elbette savaşlarda cinsel tecavüz olaylarını hepten önlemeye kādir değildir, ama hiç olmazsa faillerin cezalandırılmasıyla belki bir ölçüde caydırıcı bir etkisi olacaktır. O da olmazsa bari adalet tecelli etmiş olur.
Yirminci yüzyıl başlarında yayınlanan bu ayın kitapları, bir süreden beri çeşitli yayınlarıyla Avrupa kamuoyuna cinselliğe ilişkin yeni bakış açıları getirmiş olan Freud’un etkisini taşıyor şüphesiz. Ama öyle Freudculuğun birebir uygulaması değiller. Sanırım daha ziyade konunun Freud sayesinde belli bir s/yaygınlık kazanmış olmasının ürünleri sayılabilirler. Bir ara “savaş ve cinsellik” konulu bir ders hazırlamıştım, vermek nasib olmadı ama o sayede epey kaynak edinmiştim zamanında. Konumuz olan iki kitap, hayli zengin bir külliyâttan seçtiğim iki eser sadece. Evimde konuya ilişkin iki raf kitap var; kim bilir, belki bir gün verebilirim o dersi.

Emanuele Gallo’nun La Guerra e la sua Ragion Sessuale (Savaş ve Cinsel Sebebi) (Torino: Fratelli Bocca, Editori, 1912) ile Todros Debenedetti’nin La Crudeltà Sessuale e la Guerra (Cinsel Zulüm ve Savaş) (Torino: S. Lattes & C., Editori, t.y.), künyelerinden de anlaşıdığı üzere İtalya’da, İtalyanca yayınlanmış iki kitaptır. İkincisinde yayın tarihi olmamakla birlikte Bibliografia Nazionale Italiana’ya göre 1916’da çıktığı anlaşılıyor. Yani savaşın insanlıkdışılığı hakkında birçok yayının piyasaya çıktığı bir dönemde.
Yalnız bu birçok yayına temkinli yaklaşılması gerektiğini belirteyim. Zira, birçok araştırmacının da gösterdiği gibi, cinsel şiddete dair anlatılar düşmanı şeytanlaştırmada –ve böylece şiddet kullanmaya ve can almaya karşı askerlerin ömürleri boyunca uğradıkları şartlandırmayı savaş zamanında aşmalarında– önemli bir rol oynar. Örnekleri pek çoktur, bu kısa yazıda ayrıntıya giremeyeceğim; ilgilenenler Osmanlı Döneminde Balkan Kadınları: Toplumsal Cinsiyet, Kültür, Tarih (İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2009) adlı kitaptaki makaleme bakabilir. (Tanınmış bir tarihçimizin o makalenin yayınlanmasını önleme girişimlerini de bir gün anlatırım kısmet olursa.)
Gallo’nun kitabı iki ana kısımdan oluşuyor: “Teori” ve “Pratik”. İlk kısım tarih öncesiyle başlıyor, oldukça ilkel bir antropolojik yaklaşımla cinsel şiddetin kökenlerini ortaya koymağa çalışıyor. İlginç bulduğum bir husus, yazarın bölüm boyunca Jean Finot (asıl adıyla Jean Finckelhaus, 1856–1922) ile sürdürdüğü polemik. Bilindiği gibi Finot, ırkçılığın dayandığı sözde bilimsel kuramlara sistematik bir şekilde ilk karşı çıkanlardan, Le Préjugé des races (Irklar Önyargısı; 1905) adlı kitabıyla insanlar arasındaki eşitsizliklerin meşrulaştırılmasına yarayan sözde bilimsel dayanakların altını oyan önemli bir sosyologdu. İnsanların eşitliği mefhumuna sözde doğal hiyerarşik bir düzen anlayışıyla karşı çıkan ve savaşı yücelten faşizm hareketinin İtalya’da 1919’da, yani La Guerra e la sua Ragion Sessuale’nin yayınlanmasından sadece birkaç yıl sonra faaliyete geçmiş olması, bu polemiğe ve de kitabın kendisine özel anlam veriyor.
Kitabın ikinci kısmında konuya tarihsel/ coğrafi/ kültürel bir perspektifle yaklaşılıyor – yahut daha doğrusu yaklaşıldığı izlenimi verilmeye çalışılıyor. Örneğin “Passionalità” (Tutkululuk) başlıklı ikinci bölümde “Araplar”ın konu edilmesi, yazarın nasıl yeri geldiğinde şarkiyatçı kalıplara tevessül edebildiğinin bir belirtisi.
Debenedetti’nin kitabına gelince, adından da anlaşıldığı gibi konusu savaş ile genel anlamda cinsellik değil, cinsel gaddarlık, cinsel zulüm. Savaş denince akla gelmesi gereken de o zaten. Zulmün doğanın bir değişmezi olduğunu savunan Debenedetti, bunun hem felsefî, hem doğabilimsel boyutlarını irdeliyor, örneğin çeşitli hayvanlarda cinsel gaddarlıktan söz ediyor, çeşitli misaller veriyor. Doğanın birçok bakımdan acımasız olduğu, örneğin bir kurdun bir kuzuyu parçalayıp yemekten çekinmeyeceği elbette doğrudur; ama buna gaddarlık demek, insanbiçimcilik olmaz mı? Gaddar olmak için gerek gaddarlığın, gerekse merhametin ne olduğunu bilmek ve bunlardan birini diğerine bilinçli olarak tercih etmek gerekmez mi? Bir arslanın bir ceylanı yemesi gaddarlık etmek için midir, yoksa aç karnını doyurmak için mi? Doğrusunu söylemek gerekirse tabiatta gerçek anlamıyla gaddar olan tek canlı insandır, çünki gaddar olmayı seçer. Yoksa, sokak hayvanlarını “barınak”lara doldurup işkenceyle öldüren, otel inşa etmek için hektarlarca ormanı içindeki tüm canlılarla beraber ateşe veren başka bir yaratık var mıdır dünyada?
Doğallaştırma çok tehlikeli bir düşünce tarzıdır, var olan kötülüklerin, böyle olmaları gerektiği için var olduklarını savunur. “Güçlüler zayıfları, zenginler fakirleri, beyazlar siyahları, erkekler kadınları, insanlar hayvanları ezer, çünki bu doğaldır” düşüncesini telkin eder. Oysa doğal değildir bunlar, aksine onlarla mücadele etmek gerekir. Kaldı ki doğal olsalar bile, biz ne zamandan beri doğaya karşı savunmasız olmayı kabullendik? Hastalığa karşı tıbbı, iklime karşı mimariyi, açlığa karşı tarımı ve hayvancılığı geliştiren insanlık, zulme karşı mücadele etmez mi? Eder, etmelidir.
Debenedetti’nin Almanya ve Almanlarla özel bir alıp veremediği olduğu anlaşılıyor, kitap boyunca Almanların gaddarlığından dem vurup duruyor. Birinci Dünya Savaşı başladığında İtalya’nın Almanya’nın müttefiki olduğu, ancak 1915’te taraf değiştirerek İtilâf Devletleri safına geçtiği düşünüldüğünde bunun siyasî bir tavırdan ibaret olduğu akla geliyor.

Gerçekten de savaşta “karşı taraf”ı cinsel sapkınlık ve gaddarlıkla suçlamak alışılmış bir propaganda ögesidir. Örneğin Louis Morin adında bir Fransız yazar, “ilk seksolog” diye bilinen Alman tabibi Iwan Bloch’un (1872–1922) “Eugen Dühren” müstear adıyla 1900’da yayınladığı Marquis de Sade hakkındaki kitabı “Fransızların doğuştan şiddete meyilli olduğunu iddia ederek Almanların Birinci Dünya Savaşı’nda işleyeceği savaş suçlarına peşin gerekçe hazırlamakla” suçlamıştı! (Eugen Dühren [yani Iwan Bloch], Der Marquis de Sade und seine Zeit: ein Beitrag zur Kultur- und Sittengeschichte des 18. Jahrhunderts. [Berlin: H. Barsdorf, 1900]; Louis Morin, Comment le Docteur Boche, pour justifier à l’avance les infamies allemandes, accusait de sadisme sanglant les français en général et les parisiens en particulier [Paris: Charles Bosse, 1918]. Not: “Boche” Bloch adına benzemenin yanı sıra eskiden Fransızların Almanlar hakkında kullandığı hakāretamiz bir lâkaptır.) Bloch’un böyle bir niyeti olmadığına şüphe yok gerçi, ama istendiğinde o işlevi de görebiliyormuş demek yazdıkları.
Son yıllarda, özellikle de 1990’larda cinsel şiddetin savaşta sistematik olarak kullanılmasının hukuk kapsamında gündeme gelmesiyle, savaş, cinsiyet ve cinsellik konularına ilişkin çok daha ciddî kitaplar yayınlandı. Bu iki kitap daha ziyade konunun tarihçesine dair iki ilginç dipnotudur. Bu ay da onlardan bahsedeyim dedim.
