• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Mazrufa bakarken:

Dünyanın hızına yetişemeyen mektuplar

“Gönderilen: Enis Batur  birçok yazı insanının, ağırlıklı olarak da edebiyatçıların Batur’a yazdığı mektuplardan oluşuyor. Bazıları rutin işlerden, gündeliğe dair konulardan oluşsa da, bazıları deneme, şiir, kısa öykü sınırlarında dolaşan, yazanın dünyaya bakışına dair ipuçları taşıyan parçalardan oluşmuş.”

Enis Batur (kolaj)

MEHMET KÂZIM

@e-posta

DENEME

17 Temmuz 2025

PAYLAŞ

“Mektup hayatımda önemli bir yer tuttu” diyor Enis Batur; bu cümlenin yeni kuşaklar tarafından kurulmayacağını da ekliyor hemen ardından. Mesajların, e-postaların çağında, hep daha da kısa yazmak isteyenlerin sözcükleri bile kısalttıklarını, şifrelediklerini düşünecek olursak (selam-“slm”), mektup teknolojinin egemenliğiyle birlikte ömrünü tamamlamış, geçmişin bir imgesi olarak giderek sararmaktadır. Mektuplar yazmış, mektuplar almış biri olarak nostaljik cümleler kurmak da istemiyorum; şu gerçekle ister istemez yüzleşerek: Dün başkaydı, bugün başka.

Gönderilen: Enis Batur–Edebiyatımızın Kırk Beş Yılının Yazar-Yayıncı Mektuplaşmaları
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
2025
296 s.

Ancak yeni dönemin kişisel yazışmalarında, mektubun o kendine has dokusundan, gönderen ve gönderilen arasında kişisel bir köprüye dönüşmesinden de söz edilemez kuşkusuz. Bir e-posta yazıldığında mektuptaki şahsilik duygusu oluşuyor mu; hiç sanmam. Bedrettin Tuncel, Türk Dili, Mektup Özel Sayısı’nda, “Bir kişiye gönderilen mektup bin kişi okuyacakmış gibi yazılmaz” demişti. Yine de kimi zaman çok sayıda insanın okumasına açılabiliyor mektuplar; bir anlamda kişisel tarihin belgeleri olarak. Geçmişte ressamlar için önemli bir tema olan portre resimleri yalnızca portresi yapılan kişinin çehresini yansıtmaz, bir yanıyla yaşanılan dönemin çehresine dair de izler taşırdı. (Sanırım portre resmi yapmak da geride kaldı. Giderek herkesin birbirine benzediği bir çağın, tek tipleşen toplumun da bir etkisi var mı bu kayboluşta; kim bilir?) Mektup da bir anlamda öyledir. Kullanılan sözcükler, hitap tarzı, üslup, seçilen kâğıt, zarf, el yazısı da olabilmesi, pulların hikâyesi ve posta kutuları yalnızca kişisel olanı değil, yazıldığı dönemi de anlatır dikkatli okura. Bir mesaja ya da e-postaya bakıldığında mazrufun dışında başka izler de bulunabilir mi; sanmıyorum. “Her şey hızlıca okunup geçilmeli” diyor dijital dünyanın Tanrıları. Gülten Akın yakalamıştı bu zamansızlığı, “Ah! kimselerin vakti yok” diye başlayan dizelerinde.

Gönderilen: Enis Batur bir mektuplar kitabı. Birçok yazı insanının, ağırlıklı olarak da edebiyatçıların Batur’a yazdığı mektuplardan oluşuyor. Bazıları rutin işlerden, gündeliğe dair konulardan oluşsa da, bazıları deneme, şiir, kısa öykü sınırlarında dolaşan, yazanın dünyaya bakışına dair ipuçları taşıyan parçalardan oluşmuş. Yapıtlarından tanıdığımız, tanıdığımızı sandığımız yazı erbabının, tek kişiye yazdığında sözü, üslubu değişiyor mu; merak edilir elbette.

Ahmet Oktay

Ahmet Oktay, Batur’un İblis’e Göre İncil kitabının adı üzerinden bir kaygıyı, itirazını dile getiriyor mektubunda:

İblis’e Göre İncil; zengin bir anlam içeriğiyle yüklü bir başlık bu. Ama beni en çok şu ‘göre’ edatı düşündürüyor. Bir önkabul mü söz konusu acaba? Hemen elimizde, kitaplığımızda ya da belleğimizde bulunan ve adı İncil olan metnin içerdiği anlamsal/kavramsal düzeyler insanal olanda içselleştiriliyor ve karşıtlanamaz duruma mı getiriliyorlar? Şu mudur söylenen: İncil’in içerdiği bir değişmezliktir, metnin dışını da kuşatan bu yazgı, sadece görece bakış açılarına açıktır.

Öncelikle bir metnin daha adından başladığını düşündürüyor bu cümleler. Her sözcüğün, edatın, hatta noktalama işaretlerinin bile o metnin yapısına etki edebileceğini, değiştirebileceğini işaretliyor. Tek bir sözcük için bu kadar titizlik göstermek, o sözcük üzerinden bir metin kurmak, her yazanın sürmesi gereken bir iz değil midir? Ahmet Oktay’ın mektubu, giderek bir denemeye dönüşerek, kutsal kavramının sorgulanmasına dair birbirine dolanan koridorlara açılıyor. Şununla tamamlıyor söylediklerini: “İblis sözcüğü burada yalnızca başkaldırının belirleyicisi ise kendine göre bir okuma yapamaz. İblis’in İncil’i olmayacaktır.” Kitabın adı aynı kaldığına göre, ikna olmamış Enis Batur. (Ben oldum oysa.) Belki de düzeltme için geç kalınmıştı; kim bilir? (Keşke bunu açıklasa Enis Batur.)

Can Alkor

Can Alkor’un mektuplarından birinde, kimi şairler üzerine ilginç yorumlar var: “Örneğin Eliot’un cehennemini (The Waste Land) cennetinden (Ash Wednesday) daha doğru buluyorum.” Beğeniyorum ya da içselleştiriyorum demiyor Alkor, “doğru buluyorum” diyor. “Kül Çarşambası”nın inanca dayalı bir okuma talep etmesini, arınmayı, dirilişi önceleyen dizelerini şiir adına doğru bulmamış Can Alkor. Sezai Karakoç’taki diriliş kavramını, “Hızırla Kırk Saat” şiiriyle Eliot’un “Kül Çarşambası” arasındaki metinler arası ilişkiyi fark etmiş midir acaba? Çorak Ülke, (keşke “Harap Diyar” diye adapte edilerek çevrileydi diye düşünmeden edemiyorum, ki çevirmen Cem Yavuz’un da böyle bir yorumu var ama cesaret edememiş sanırım) zaten bir cehennemin, savaşın sonrasıdır. Aynı mektupta şunları da yazıyor:

Nâzım Hikmet, yaşamın dışında kalma biçimlerini (her türlü mahpusluğu, sürgünü, ruhunu yitirmiş ya da satmış olmayı) söylediğinde kavrıyor beni – XXI. Yüzyılı, Havana’da Fiesta’yı, Titov yoldaşı söylerken değil.

İdeolojisinden ayrı düşünüyor, en azından soyutlamaya çalışıyor Nâzım Hikmet’i; mümkünmüş gibi. Parantez içinde yazdıklarıyla şairi kavradığını söylerken, o parantezin içini o ideolojinin de oluşturduğunu görmezden geliyor. Bir söylemi daha var: “Yahya Kemal büyük şair kuşkusuz. Ama cehennemi yok. O yüzden çağdaş şair diyemiyorum kolay kolay. Tam da burada, Enis Batur’un “Yahya Kemal: Şiir ve İman”[1] başlıklı yazısını hatırladım. Şöyle diyordu: “Yahya Kemal’in şiirini ve nesrini dikkatle katedecek okur, orada inancı tam bir Müslümanla karşılaşır.” Ancak sonrasında, Yahya Kemal’in Sermet Sami Uysal’la sohbetlerinde,[2] Ruh’a, Cennet ve Cehennem’e inanmadığını, hayat bitince her şeyin bittiğini söylediğini hatırlatıyor Batur. Şiir ve nesirlerindeki tam tersi durumu da, örneğin Öteki Dünya kavramını, “O tahayyül milletimin görüşüdür. Ben bu cins şiirlerimde kendi düşünüşümü değil, daima milletimin düşünüş tarzını aksettirmişimdir” biçiminde açıklamış Yahya Kemal. Batur, şairin bu ülke insanlarının sözcüsü olma utkusunu işaret ederken şu haklı saptamayı yapıyor: “Les Fleurs du Mal’i, Illuminations’u, Chants de Maldoror’u okuduğumuzda Fransa’nın sözcülüğünden eser bulamayız o yapıtlarda: Baudelaire’i, Rimbaud’yu, Lautréamont’u büyük, evrensel sairler kılan, onların toplumsal uzlaşmazlıklarıdır biraz da.” (Ancak Yahya Kemal’in Melamilikle ilişkisi ve kimi şiirlerindeki rindane eda da gözden kaçırılmamalıdır bu arada. Enis Batur söz konusu yazısında buna değinmemiş.)

Ece Ayhan

Ece Ayhan, Zürih’te hastanede yattığı, ameliyat olduğu zamanlarda yazmış bazı mektuplarını. Sağlığıyla ilgili bilgileri, sıkıntılarını aktarmış bir bölümünde. Ancak yazdıklarına dair bölümler, o kendine özgü sesini koruyor. “Yort Savul” için şunları yazıyor: “YORT SAVUL adlı ve içerikli geçmiş bir şiirime bakıyorum bugünler. Evet, ‘Boğaziçi bir İstanbul ırmağıdır’. Ve yalnız padişahlar gelirken böyle bağırılır önden koşup Yort Savul! Tarihe ağmış üç ağır yıldız için de ben bağırtıyorum çocuklara Yort Savul!” “Yort savul”, “kenara çekilin” anlamında, sert ve eski bir deyiş. Bu komut Ece Ayhan’ın ağzından çıktığında, resmî ideolojiden başlayarak insanın önündeki tüm engeller için verilmiş oluyor; bütün ötekileştirilmiş öznelerin sesini de taşıyarak. Bir başka mektubunda ise o alacakaranlıktaki ses duyuluyor:

KARDEŞİM ENİS. ZOR GÜNLER, MOR GÜNLER FİLAN FALAN YİNE DE SANA YAZIYORUM. ‘MOR OROSPU’ DİYE BİR YAZI YAZIYORDUM ELLE, ÇÜNKÜ ARTIK DAKTİLO KULLANAMIYORUM. HERŞEY DİZİMDE OLUYOR, YAVAŞ YAVAŞ. İLGİNÇ GALİBA; ŞURAYI ÇIKARMIŞIM: ‘YİNE, LAF ARAMIZDA KALACAK AMA, HEMEN HEMEN BÜTÜN KESKİN KULAMPARALARIN ÇOĞU GİZLİ PHALLOKRAT OLURLARDI O ZAMANLAR. ABANOZ ÇEVRESİNDEN SİZ KALIN-ÇATLAK-BOĞUK SESLERE VE ÇATILMIŞ KAŞLARA ALDIRMAYIN. O İŞİ DE, HİMAYELERİNE ALDIKLARI YA DA DAHA DOĞRUCA TUTKUN OLDUKLARI KENDİ OĞLANLARIYLA YAPARLARDI.’

Bir de şu “Biz tüzüklerle çarpışa çarpışa büyüdük kardeşim” üzerine, kendi deyişiyle tatara titiri diyerek gırgır yaptığı dizgi yanlışı var. Aslında büzük diye yazdığını, dizgi yanlışı sonucu tüzükolduğunu aktarıyor. Bu yanlış, bir şeyi eksiltirken, bir başka şeyi de yerine koymuş sanki; rastlantıyla da olsa. Cinselliğin uğradığı her alana uğramış, kendisinin de gezdiği bir harita çıkarmamış mıydı Ece Ayhan?

Edip Cansever

Edip Cansever’den kısa birkaç mektup var. İlkinde, sanırım ilk yazışmaları, tipik bir Edip Cansever tavrı hemen göze çarpıyor. Enis Batur, Cansever’in dillere destan ters davranışlarını duymuş olacak ki, çıkardığı Yazı dergisi için ondan şiir isterken, borç para istercesine dikkatli bir dil kullanmaya çalışmış. “İşte Yazı/2. Katılmayı düşünemeyeceğiniz kadar aykırı bir dergi mi bu?” diye soruyor belli ki Batur. Azarlar tonda bir yanıt geliyor: “Nerden biliyorsunuz sevgili Batur derginizin bana ‘aykırı’ düştüğünü? Herhangi bir yayın organında yazdım mı böyle bir şey? Bu önyargıya nasıl vardınız merak ettim doğrusu.” Batur, Cansever’den istediği şiir için kurduğu cümleye, yine Edip’çe bir yanıt alıyor:

“Bir şeyler koparsa gönlünüzden sevinirim.” Bu da ikinci cümleniz. Şunu baştan söyleyeyim, ben katıldığım dergiye gönlümden kopanı değil, içtenliğimi veririm. Kendini beğenmiş biri falan değilim yani.

Yazdığına, yazacağına pişman olmuş mudur Enis Batur; hiç sanmam. Belli ki iğneyle kuyu kazsa da sürdürmüş, geliştirmiş o ilişkiyi.

Ferit Edgü

Ferit Edgü bir dönem yayıncılık yapmıştı (Ada Yayınları). Kimi mektuplarda bu alandaki sorunlarından söz etse de (hep zormuş anlaşılan yayın işi), bir edebiyatçı olarak söyledikleri daha ilginç geldi bana. Bir zamanlar sevdiği, önemsediği yazarlara dair bir uzaklaşma, hatta vazgeçiş yaşamış:

“Bir zamanlar okuduğum, sevdiğim ve kendilerinden bir şeyler öğrendiğimi sandığım yazarları bugün kolay kolay özümseyemiyorum (daha iyi bir sözcük bulamadım). Örneğin Ara-Kitab’ınızı adadığınız (in memoriam) R. Roussel bana hiçbir şey vermiyor. Butor’un birçok yazısına, romanına, çok güç dayanıyorum. Robbe-Grillet sıkıyor beni. Tel Quel’cileri okumak zahmetine bile katlanmıyorum. Mao’cu olmalarından önce bırakmıştım o dergiyi okumayı.”

Kimin yorgunluğuydu bu; artık okuyamadıklarının mı, yoksa kendisinin mi; yoruma açık. Sonra şunları yazıyor: “Ama şunu sezer gibiyim, zihinsel ya da anlıksal edebiyatın, bir iletim sağlayabilmesi için (hiç değilse benimle) bir az spermaya, bir az iliğe, bir az kana bulaşmış olması gerek. Örneğin bir Artaud, bir Bataille, bir Genet.)” Edgü daha karanlık bir yerden yazanlara yönelmiş demek. Belki o da bir cehennem arayışıyla seçiyordu yazarlarını.

Batur, Ayna adlı yapıtını göndermiş Edgü’ye. Yorumu şaşırtıcı:

İlginç bir konu (konu: ayna, değil mi? Yoksa yanılıyor muyum?) Ne var ki ele aldığınız konular, (örneğin Las Meninas) bize yabancıdır. (Bizim okuyucumuza yabancıdır, demiyorum, bizim kültür dünyamıza yabancıdır, diyorum.) Dolayısıyla, anlatmak istediğiniz, bana öyle geliyor ki Türkçede, Las Meninas’dan yararlanarak anlatılamaz.

Sonra şöyle diyor: “Ayna’da anlatmak istediğinizi, bizim kültür dünyamızın içinde yer alan bir öğeyle de anlatabilirsiniz. Bu durumda, hiç değilse, iletim aracınız ‘yerli’ olacağı için, iletimi sağlamanız olanağı artar.”

Enis Batur’un bu görüşü benimsemediği, bugüne dek yazdıklarına bakılacak olursa, açık. Doğrusu ben de benimsemedim. Sınırlayıcı, indirgemeci bir düşünme tarzı bu. Velázquez’in tablosu, seyirci ve özne, iç ve dış, görüntü ve yansıma arasındaki sınırı bulanıklaştıran, yanılsama ve gerçeklik arasındaki ilişkiyi değiştiren önemli bir sanat yapıtıdır. Bizim kültürümüz onların kültüründen ne kadar uzağa düşüyordu, Edgü’nün zihninde.

Feyyaz
Kayacan

Feyyaz Kayacan’ın mektupları yer yer Fransızca yazılmış. Batur’un, Melih Cevdet’in bir şiiri üzerine yazdığı yazıyı okumuş Kayacan. Fransızca yazdığı bölümün çevirisi şöyle:

Ölümsüzlüğü hiç ciddiye almadım. Neye benzer ki bu ölümlülük? (Metni okuduğumuzda bunun ölümsüzlük olduğu açık, bir hata var sanırım.) Kurta (böyle yazıldığı için düzeltmedim) benzer bir suratı, baykuşa benzer bir sesi vardır ve sonsuza dek çene çalıyordur muhtemelen. Ama bir olasılığı kabul etmek, bir şeyin var olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Bunu yapmayı reddediyorum. Uzunca bir ömür yeterli bence. Gerisi zaman kapitalizmi. 

Yine, Fransızca bölümler var başka bir mektubunda. Üstelik kendine dair:

Yüzümün çeşitlemelerini çoğaltmak hoşuma gider. Güzel bir suratım var ne de olsa. Bu suratı sevinçli ve güneşli sularda gezdireceğim gezdirmesine de öyle çok resif öyle çok kayalık var ki onlarla başa çıkmak için bana bir alay bastırılamaz ses ve yüz gerek. Kısıtlamalardan ve kokuşmuş ufuklardan nefret ediyorum.

Annesiyle ilgili büyük travmalar yaşadığına dair metinler okudum. Feyyaz Kayacan da bunu doğrulamış sanırım. Jung’un “yutan, zehirleyen, korku uyandıran ve kaçınılmaz olan” diye tanımladığı anne arketipiyle Kayacan’ın annesi arasında ürkütücü bir benzerlik var anladığım kadarıyla. Çocukluktaki Bahçe’de şunları yazmıştı: “Önce annem vardı. Ve annemin sesi, gözü, eli vardı her sözcükte. Soluklarımın saymanıydı annem. Evdi, bahçeydi, odaların toplamıydı. Ve her şeyin üstünde silinmesi olanaksız bir toz gibi çökelleşmişti.” Mektuplarındaki satır aralarında bu travmanın gölgesi görünüyor mudur; belki. Kim kendini ardına kadar açar ki? En çok aralığın genişliğinden söz edebiliriz.

İlhan Berk’in mektupları şiirsel (belki şiir) parçalarla açılıyor:

1) Benzetmek gerekirse ortaçağa, ortaçağın asalı, çıkınlı, huşu yüzlü sessiz şairlerine benzer. Neden böyle dediğimi de bilmem. Belki de yol bilinen değildir, gidilendir. Bundan. Hem adını sonunda alır yol./ sonsa/ sessizliktir. 2) önüne konan budur. Bunu devralır./ Yolumuz hepimiz gibi sessizliği ve sonu kuşanıp çıkmıştır. Hem dünya dediğimiz nedir ki? İnsanları, ağaçları, kuşları, sümüklüböcekleriyle bir kitap./ Bu kitaba çalışıyordur işte.

Bir mektubunda Batur’a şunu öğütlüyor:

Bir şey daha demeliyim: Bir beş yıl şiirin dışında (bilgiçlik yani) ne saçacaksan saç, sonra çekil tam bir dervişliğe gir, şiirini, bir onu ör, bilisiz bir yalvaç gibi.

Bu öğüdü tuttuğu söylenemez Batur’un. Şiir dışında bayağı bir külliyatı var sonuçta. Sonra bu görüşünü pekiştiren şu cümleleri kuruyor:

Her boku (düşünce, eleştiri, deneme adamlığı) şiirinden çıkarmalılar! Neden mi böyle diyorum: şairlerin düşünceleri yoktur: şiirleri vardır! İlle bir şey mi çıksın diyorsun: öyleyse her şey oradan çıkmalı. “Karanlığın sonuna kadar gittim ben.” Yeter bu insana.

İlhan Berk

Şiir dışı yazı uğraşları, şiirin dokusunu seyreltir mi? Bunun kesin bir yanıtı yok sanırım. Başka alan yazılarının şiiri besleyen bir yanı olduğu da söylenebilir; yüzeye, ışığa doğru çektiği de. Bir de şu ekleniyor: “Elbet düşünce şiirini yadsımıyorum, olsa olsa felsefeye, felsefe yapmaya karşıyım şiirde.” Daha pür bir şiirin peşindeydi İlhan Berk. Anlama karşı çıkışı daha çok bu bağlamdaydı; yazıldığı dönemde pek de anlaşılamadı sanıyorum.

İlhan Berk’in çok tartışılacak satırları var, bir başka mektubunda:

Düşünceye de değineyim: Nâzım’ı düşüncesi büyütmüş, ama daha bir büyümesine yine o engel olmuş diye düşünüyorum. Nâzım şair olarak (yaptığı çok önemli) bizim için büyük; ama dünya şiiri yanında öyle bir ahım şahım derinliği yok. Evreni dar, hele de derin değil. Kısıtlı dünyası. Eluard’ın da ideolojisi var, ama kısıtlı değil, alanı iyice geniş. Herkese yer var onda. Sanki düşün yokmuş gibi! Bu, önemli diyorum işte.

Berk’in söylemi, yukarıda değindiğim Can Alkor’un söyleminin akrabası gibi duruyor. “Bizim için büyük”, bize dair bir yetersizlik barındırmıyor mu? Sosyalizmle ilişkisini (ilk iki kitabından sonra) sıfırlama arzusunun bir payı var mıdır Nâzım’la ilgili sözlerinde; sanırım. Güneşi Yakanların Selamı kitabını çoktan bir yana bıraktığını kendisi söyleyip, şiir serüvenini İstanbul’la başlatır. Bu kitapla ilgili şunu söylüyor Orhan Koçak:[3]

Ama asıl şunun için şaşırtıcıdır kitap: Gövdelerin dolaşımı, kalabalıkların akışı, modern durumun en şaşmaz belirtisi olan o sivil kitlesel hareket, ilk kez İstanbul’da şiire girer.

Memleketimden İnsan Manzaraları’nda hareket şehrin dışına doğruyken, İlhan Berk şehrin içinde gezerek, yerli bir flaneur’ün ilk sinyalini vererek Fransız şiirine yaklaşımını başlatmıştır belki de. (Bu iki şiir arasında diyalektik bir ilişki kurulabilir mi; düşünmeye değer.) İlhan Berk’in Fransız şiiriyle ilişkisi zaman zaman fütursuzluk mertebesindedir. Enis Batur, Pera kitabıyla Aragon’un Paris Köylüsü arasındaki model benzerliğine işaret ederek bunu şöyle örnekliyor:[4]

Paris Köylüsü, 1925’ten bu yana, sayısız yazar ve şairi etkilemiş, benzersiz ve güçlü bir kitaptır; ama onu İlhan Berk ölçüsünde “babasının malı gibi” fütursuzca kullanan bir başkasına rastlamadım ben.

Eluard-Nâzım Hikmet kıyaslaması da bir başka fütursuzluk diyelim.

küçük iskender

küçük iskender şiirler ve şiirle yoğrulmuş cümleler göndermiş Enis Batur’a. Çalıntı Valiz Hikâyeleri başlığını taşıyan şiirden bir alıntı:

tabutumu dört siyah adam dışarı çıkarttı/ dört siyah atın çektiği arabadaydı ruhum/ dört gözlü doğanın prensesine giden yolda/ devrildi tabut, şimdi tüm boşlukları doldururum” Şiirin hemen altında şunlar yazıyor: “bu,/ idol yaptırımıdır./ biz, tek/ hususuz,// sizin denizfeneriniz hangi kentte,/ Enis Bey?!

Bir başka mektup da ilginç bir hitapla başlıyor:

Sayın önemli Enis Batur [tatlı bir mavra olabilir mi burada, çünkü bir başka mektubunda da edib-i bimüdani, dahası prens Batur diyor]; sözcüğün herhangi bir dil içindeki seyahati, kapalıkutu içindeki gazın ısınmasıyla koşut bir değişimdir; anlam ruhunun seçkin yetersizliği, kalıplarını hiçe sayan, iradesini örtbas etmiş (ama bastır(a)mamış), tahrik edici üslubu varolduğu tarihsel birikim ‘kıymamakinesi’nde kullanılmaya ve bu dürtüyü kapsayıcı kılmaya yönelik bir yetişemeyiştir.

küçük iskender’in tüm yazdıklarında sinestezinin, yani duyu karmaşasının izleri vardır. Yoğun imgeselliğini buradan anlayabiliriz belki. Dili de bu bağlamda düşünülebilir sanırım. Uzlaşmamaya çalışmış birinden söz ediyoruz; hem de bedelini ödeyerek. Bir mektupta söylemiş zaten: “Uzlaşma’dan ürküyorum. Uzlaşmamak ise yargısız infazları artırıyor.”

Leylâ Erbil

Leylâ Erbil’in mektupları arasında, Kemal Tahir bir tartışma konusu olarak bir hayli yer almış. Enis Batur’un şu cümlesi kızdırmış Erbil’i: “Tahirsel çözümleme ile tarihsel çözümleme arasında uçurumlar vardır.” Leylâ Erbil bir azarlama tonuyla savunuyor Kemal Tahir’i:

Önce söyleyeyim, şu Tahirilik kakavanlığına arka çıkmanı ayıpladım, hiç yakıştıramadım sana. Hakkımda böyle düşünmen için koyduğun gerekçelerse düpedüz komik. İnsan Çerkez Ethem’e ilgi duydu diye ne ‘Tahiri’ olur ne ‘Enveri’. (…) Yoksa, öyle efendim, adam Osmanlılık geri getirilsin istermiş, geçmişe özlem duyarmış diye bu düşmanlık böylesine körüklenmez ve sürdürülemez. Yahya Kemal de geçmiş özlemi çeker ama kimse ondan öcü gibi korkmaz değil mi? Bu korkunuzun arkasında acaba daha derin; belki bilinç yüzüne çıkamamış başka nedenler olmasın! Hatta senin, doğu/batı üzerinde ısrarla durmanın K. Tahir düşüncesiyle bilinçli ya da bilinçsiz bir bağlantısı bulunmasın?

Bu azar tonuna rağmen, diğer mektuplardan anlıyoruz ki, Erbil değer verip sevgi de duymaktadır Enis Batur’a. “Erbil’in güzel öfkesine olsa olsa başka bir sıfat takılır” demiş bir yazısında Batur. “Hangi sıfatmış o?” diye bir soru gelmiş Erbil’den. Belli ki bir anne terliği de yemiş arada Batur.

Hayatın hiçbir alanında sözünü esirgememişti Leyla Erbil; yazdıklarında da. Mahmut Temizyürek, yıllar önce yazdığı bir yazıda (Mart 2004, Varlık dergisi) şöyle demişti:

Leyla Erbil, doğru bildiği bir edebiyat pratiğini elli yıldır sürdürüyor. Yola çıktığı edebi değerler uğruna, kendi deyimleriyle “sevimsiz”, “oyun bozan”, “delilikle haşır neşir” olmayı göze almış; yadırganmak ile anlaşılmak arasındaki o uzun, o yıldırıcı mesafeyi de.

Mustafa Irgat

Alıştığımız noktalama işaretlerini bile bozmuştu Leyla Erbil; kondurulan her sıfatı göze alarak.

Mustafa Irgat 45 yıl süren kısacık hayatına şiirler, sinema yazıları sığdırmış bir erken kayıp. Belli ki hayli yakınlar Enis Batur’la. Bir mektubunda gördüğü tedavinin kendisini ne kadar yorduğundan söz ediyor: “Bu ‘şiir’in başlığı artık çoktan kayıplara karışmış bir özel isimdir” diye, mektubun içinde gönderdiği şiirden bir alıntı: “Ters nefeste beklemek bir başka hayattır:/ Ama bilirsin kalmadı bir hayatın başka zamanı”

Nuri Pakdil karşı mahalleden bir isim. Aslında Enis Batur hiç o gözle görmemiştir yazı insanlarını; penceresi hep açıktır. Milliyet gazetesindeki “Değiniler” köşesindeki bir yazısında, bir suskunluk dönemi içinde olan Pakdil için (16 Ağustos 1994) şöyle diyor:

Hep düşünmüşümdür: “Sis”i delme uğraşı, savı amacı içinde olan bizler ola ki “sis”i kalınlaştıranlar olduk. Doğrusunu Nuri Pakdil yaptı, çekilerek. Emin değilim gene de: O narin bakışa en çok şimdi gerek duymuyor muyuz?

Nuri Pakdil

Pakdil’in bu yazıdan önce yazılmış mektubu benzer kaygılar taşıyor:

Her şeyden önce, ilişkilerin demokratlaştırılması zorunlu. İlişkiler demokratlaştırılmadan özlerin, içeriklerin, kapsamların konuşabilirlik şansı kalmamıştır: çünkü yoğun buzullarla kuşatılmışızdır + bir metrekarede belki on cadı büyü yapan. Tüm engeller, insanları birbirlerinden uzaklaştırmak için çalışıyor: tüm yeryüzü için duyumsayabildiğim yoğun acı bu. Narin bir bakış gerekli insana yeniden.

Oysa sonrasında, tüm bu söylediklerinin aksine bir yerde mevzilendi Pakdil. En uçtan konuştu, siyasetin alacakaranlığında.

Salah Birsel

Salah Birsel, Batur’un çıkardığı Yazı dergisi için beğenisini, kendi sızısıyla birlikte söylüyor:

YAZI’yı çok sevdim. Benim her vakit özlediğim bir dergi. Ben Türk Dili’nde –özel sayılar dışında– bunu yapamadım. Bir sürü moloz yazar ve bir sürü moloz Yazı Kurulu Üyesi paçamdan çekeleyip durdular. Aferinbad. Yüz bin kez aferinbad.

Kendi deyişiyle “kelime hokkabazı” Salah Bey, mektuplarında da o kendine özgü şırıl şenlik dili kullanmış.

Selim İleri

Selim İleri günah çıkartıyor bir mektubunda:

Çok kişiye ‘Enis Batur mu? Onun kadar burnu büyük…’ diye söylevler döktürdüğümü itiraf edeyim Yazı’yı övenlere de, içimden inanmasam da, ‘Evet ama…’ karşı koyuşuyla yanıtlar arıyordum. Neyse, benim dengesizliklerime son yoktur. Seni pek çok sevdim.

Aynı mektupta kendine dair şunlar da var: “Bir roman-diyordum, adı galiba ‘Fayton’ olacak. Benlik bir konu, azıcık popülist elbet, azıcık Anayurt Oteli.” Geçmişin yapıtlarının aşıldığına, geride kaldığına inanmamıştı Selim İleri. Değerli bulduğu her metin üzerine eğildiği gibi, kendi yazdıklarının da zanaatkârıydı aynı zamanda. Mektuplarından da anlaşılabileceği gibi, duygusal, kırılgan bir ses duyuldu ondan; hep.

Yusuf
Atılgan

Yusuf Atılgan’ın, Enis Batur’da özel bir yeri var kuşkusuz; hem yazar olarak hem dost olarak. Bir yazısında onun için şunları söylemişti:[5]

Bazı yazarların ülke yazını içindeki yerlerini belirlemekte güçlük çekilir. Salinger’ın Anglo-sakson yazınında, Perec’in Fransız yazınında nasıl bir yer tuttuğunu anlamak için onları o ‘blok’tan çekip bakmak gerekir. Yusuf Atılgan’ın da bu soy bir yazar olduğunu düşünüyorum ben: Türk yazın gökkuşağındaki bir rengi, en azından şimdilik, tek başına simgelemektedir. 

Bir mektubunda kendine dair saptamalar yapıyor Atılgan:

Ceren’e Masal için söylediğin başka yazılarım için de doğru. Biliyorum aşırı özetçiyim. Önceki kış yarıda kalan bir uzun öyküyü bitirmeye uğraşıyorum bu sıralar; o da öyle: uzun bir özet. Genellikle bilinen anlamda bir yazar, açıkçası ‘yazar’ değilim anlaşılan. 

Tevazu mu göstermiş; genellikle bilinen anlamda yazar olmadan yazmak, bunca büyük bir hünerken.

Gönderilen: Enis Batur yaklaşık 280 sayfalık bir hacme sahip. Bir yazıda tüm gönderenlere, gönderilenlere değinmek mümkün değil elbette. Anabildiklerimi andım, diğerlerinin de haritasının peşine düşenler olur umuduyla. “Mektup, benim kuşağımla kuğunun son şarkısını söylemiş oldu gibi geliyor bana: Yeni teknolojik mecralar yerini dolduramaksızın dolduruverdi.” Böyle diyor Enis Batur, bir kayıp duygusuyla. Yazının başında söylediğimi yineliyorum çaresiz: Dün başkaydı, bugün başka.

 

NOTLAR

[1] Enis Batur, “Yahya Kemal: Şiir ve İman”, Şiir Hayvanı, Kırmızı Yayınları,  İstanbul, 2024, s.20.

[2] Sermet Sami Uysal, Yahya Kemal’le Sohbetler, (kişisel yayın), 1959.

[3] Orhan Koçak, “İlhan Berk’in Poetikası”, Kopuk Zincir, Metis Yayınları, İstanbul, 2012, s. 147.

[4] Enis Batur, “İlhan Berk’in ‘Pera”’sı: Artık Yorgun Bir Şiir”, Smokinli Berduş-Şiir Yazıları (1974-2000), Yapı Kredi Yayınları, 2001, s. 222.

[5] Enis Batur, “Yusuf Atılgan İçin”, Yazının Ucu, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1993, s. 293.

Yazarın Tüm Yazıları
  • ahmet oktay
  • Can Alkor
  • ece ayhan
  • edip cansever
  • enis batur
  • ferit edgü
  • feyyaz kayacan
  • Gönderilen: Enis Batur
  • ilhan berk
  • küçük iskender
  • leyla erbil
  • mustafa ırgat
  • Nuri Pakdil
  • salah birsel
  • selim ileri
  • yusuf atılgan

Önceki Yazı

DENEME

Sinemanın imgenamesi:

Chris Marker, Peter Greenaway,

Wim Wenders ve mono no aware

“İnsanlar neden günlük tutar, film çeker, yazı yazar? Okunsun, bakılsın, seyredilsin diye mi? Bir açıdan. Fakat en çok, kendileri hakkında bir şeyler öğrenmek için!”

DUYGU GÜLES KÖKEK

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Futbol Yuvarlaktır’ı yeniden okumak (II):

Butler, Derrida ve Nietzsche perspektifinden futbol

“Futbol Yuvarlaktır metninin irdelemediği konu norm meselesidir. Asıl sorulması gereken, kadın ya da erkek fark etmeksizin futbolun ve genel olarak sporun normlarla ilişkisi ve bu normları nasıl ürettiğidir. Soru şudur: Performansın sınırlarını kim belirler?”

YAĞMUR SUNAR
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist