Malina üzerine bir yan/ıl/gı/n:
Benim güzel ülkem
“İlk basıldığında Avusturya’da yazarın kişisel hezeyanları olarak görülen Malina, zaman geçtikçe yazarın feminist bakışıyla, anti-faşist duruşuyla ve histerinin boyutlarını aşan üslubuyla bir kült haline geldi...”
Ingeborg Bachmann. 1971, Otto Breicha, Edebiyat Topluluğu Arşivi’nden.
Yaşamda her şeyin bir zamanı olduğuna inanırım. Yazmanın da. “Yazmasaydım yaşayamazdım” diyen Ingeborg Bachmann, mutlak aşkın romanı olarak anılan Malina romanına yalnızca zamanı belirtirken uzun uzun düşünmek zorunda kaldığını söyleyerek başlıyor. Bugünün, yalnız bugün kendilerini öldürecek olanlara ait olduğunu yazıyor; intihar edecek olanlara, duvarları yıkacak olanlara, duvardaki çatlaklardan içeri sızıp duvarla bütünleşerek hiçliğe karışacak olanlara. Bugün, iki yılı aşkın bir zamandır sırtımda taşıdığım bir cinayetin yükünü, Malina’nın yükünü sırtımdan atmaya niyetleniyorum. İntihar edermişçesine, Malina’ya dair yazmaya soyunuyorum.
Çünkü bugün sözcüğünü kullanma hakkının aslında yalnızca kendini öldürmek isteyenlere ait olması gerekir; onların dışındakiler için bu sözcük kesinlikle hiçbir anlam taşımaz; onların dışında kalanlar için ‘bugün’ öyle herhangi bir günü, yani bugünü gösteren bir sözcükten başka bir şey değildir; bugün bilirler ki yine sekiz saat çalışmak zorundadırlar ya da izin alacaklardır, birkaç yere uğrayacaklardır, almaları gereken şeyler vardır, bir sabah, bir de akşam gazetesi okuyacaklardır, bir bahçe içeceklerdir, unuttukları bir şey olacaktır, biriyle sözleşmişlerdir, birine telefon edeceklerdir; yani bir şeylerin yaşanacağı, ya da daha iyi deyişle, öyle pek kayda değer şeylerin yaşanmayacağı bir gün. (s. 16-17)
İlk defa 1971 yılında yayımlanan Malina, 1985’te Ahmet Cemal’in çevirisiyle B/F/S Yayınları’nın ilk kitabı olarak Türkçede basılıyor. İlk basıldığında Avusturya’da yazarın kişisel hezeyanları olarak görülen bu roman, zaman geçtikçe yazarın feminist bakışıyla, anti-faşist duruşuyla ve histerinin boyutlarını aşan üslubuyla bir kült haline geliyor. Bachmann, “Yeni bir dil olmadan yeni bir dünya olmaz” diyerek kurduğu, dilin sınırları aşan tavrını meşrulaştırıyor. Bugünün Türkiye’sinde Bachmann’ın ne kadar takdir gördüğü yahut anlaşıldığı –oysa kimse anlaşılmak istemez– şaibeli olsa da, başucumdan eksik etmediğim bu kitabın –özellikle bu son okuyuşumun– üzerimde yarattığı etkiyi dışavurmamak benim için en büyük işkencelerden biri haline geldi. Şüphesiz, Malina’nın her gün sırtımı daha da eğrilterek yüklemekten çekinmediği kambur, bir cinayete tanık olmanın ve buna sessiz kalmanın yarattığı suç ortaklığı duygusundan müteşekkil. Kitabın işlediği cinayetlerden sonra her gün tanığı, kurbanı, faili olmayı sürdürdüğüm cinayetlerse bütün sahteliklerin üzerini örten çarşafları kaldırmaya meylettiriyor beni.
Kişiler: Ivan, Malina, Bela-Andras, Ben (Kadın)
Zaman: Bugün
Yer: Viyana
İsmini hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz meçhul bir kadın, Viyana’da Benim Güzel Ülkem diye adlandırdığı Macar Sokağı’ndaki 6 numaralı apartmanda Malina’yla birlikte yaşıyor. Malina’nın, Kadın’ın tam olarak neyi olduğu şüpheli. Gerçek bir kişi olup olmadığı dahi. Yalnız şundan eminiz, her ne olursa olsun, Malina, Kadın’ın yanında ve onu görüyor, koruyor, yaşamasını sağlıyor. Bölünmüş bir kişilik de olsa, gerçek bir insan da olsa, yalnız bir iç ses de olsa, Ben’i Ben’den koruyan; öte yandan felaketini de çağırabilecek olan, bir başka Ben Malina. Malina’nın Ben’i korurken, Ben’i Ben’den sakındığı, topluma yönelmiş zımni bir maske yarattığı, Ben’in üstüne çıkarak Ben’i yok saydığı ve ataerkinin Ben’in/Kadın’ın içerisine yerleştirdiği eril bir iç ses (animus) olduğuysa aşikâr.
Ama şu da var ki, daha başlangıçtan onun egemenliği altına girmiştim; benim felaketim olacağını, Malina’nın yerinin, o daha hayatıma girmezden önce Malina tarafından alındığını erken anlamış olmalıyım. (s. 21)
Öteki olan ise Ivan. Öyle bir öteki ki Ivan, Ben’in ötesine geçebilecek, Ben’in sınırlarını aşacak, kutsallaştırılmış bir sevgiyle yıkanacak, tüm kayıtsızlığına, tüm umarsızlığına, tüm insaniliğine karşılık Kadın için aşılamaz bir sevginin boyutlarını aşacak. Öyle bir öteki ki, Malina’nın Ben’e dair kuşandığı korumacılık kisvesine rağmen, dünyanın daha iyi bir yer olduğuna inandıracak Kadın’ı; Kadın’ın hiçbir zaman iyileşemeyeceğini düşündüğü kendisinin iyileşmeye duyduğu arzuyu uyandıracak. Kadın’ın Kadın’lığını yeniden hissettirecek ona, Malina’nın sesine duyduğu gereksinmeyi yok sayacak.
Kadın’ınsa adı yok. Hiçbir Ben’in adı olmadığı gibi. Hiçbir kadının adı olmadığı gibi. Başkaları tarafından salt kadın kimliğiyle görülen ve kadınlığın toplumda çizdiği sınırları aşamayan bütün kadınların adının olmadığı gibi. Kendini görmeyen, var olduğunu hissetmek için aynaya ihtiyaç duyan, kendi sesini duyamayan, toplumun çevrelediği kanlı arenada kurban edilen, yalnızlığa mahkûm edilen, var olmasının bağlanacağı bir g/erek bulunmayan kimsenin adı olmadığı gibi. Maktulün veyahut failin adının olmadığı gibi.
Birinci bölüm: “Ivan’la Mutluluk”
Karşılaşmalar her zaman heyecanlıdır. Marc Augé’un kurgusal kahramanlarından biri, yaşamın karşılaşmalardan ibaret olduğunu iddia eder. Bir yerle, bir zamanla, bir kişiyle yaşanan karşılaşmalar kişinin hayatının seyrini değiştirebilir; altını üstüne de getirebilir, onu güzel manzaralı patika yollara da sürükleyebilir. Ivan ve Kadın’ın karşılaşması, Kadın’ın kırmızı zambakların katlanarak açan taçyapraklarına bakarken vitrinin önünde duran Ivan’ı görmesiyle, şans eseri bir şekilde yaşanıyor. Daha önce birbirini hiç tanımayan bu iki insan birbirlerine dair öyle bir duyum ve kavrayışla bir araya geliyorlar ki, sanki hep biraradalarmış ve hatırlaması eziyet veren anılar hiç yaşanmamış gibi bir birliktelik doğuyor. Telefon konuşmaları, uzun akşam yemekleri, kırsalda geçen hafta sonu piknikleri, satranç rekabetleri ve Kadın’ın Güzel Ülkesindeki komşuculuk oyunları bu sevgiyi pekiştiriyor.
Bu arada benim açımdan araya giren bir sürü şey oldu, bir insanın bağışıklık kazanması için gereksindiğinden çok daha fazla koruyucu madde biriktirdim; kuşku, umursamazlık, büyük bir korkunun ardından gelen korkusuzluk gibi; ve Ivan’ın bütün bunlara karşı, bunca dirence, bu bunalımlara şerbetli hüzne, saniyesi saniyesine uykusuzluğa göre ayarlanmış gecelere, sürekli gerginliğe, her şeyden inatla feragat edişe karşı nasıl bir saldırıya geçtiğini bilmiyorum; ama daha ilk saatte, Ivan’ın tabii ki gökten inmediği, ama gülen gözlerle, kocaman ve hafif eğilmiş olarak Landstrasser Haupstrasser’de önümde durduğu o ilk saatte hepsi yıkılıp gidivermişti ve sırf bu yüzden Ivan’a en büyük nişanları vermem gerekirdi; en büyüğünü ise beni yeniden bulduğu, bir zamanlarki beni, en eski kesitlerimi, üstü örtülmüş olan Ben’i ortaya çıkardığı için hak etmişti, ve ben, tüm yeteneklerinden ötürü Ivan’ı aziz ilan edeceğim, gelgelelim hangilerinden, evet hangilerinden ötürü? Henüz görünürlerde bir son olmadığından ve olmasına da hiçbir zaman izin verilmemesi gerektiğinden, gözümde bu yeteneklerin arasından en basitini, kısacası Ivan’ın beni yeniden güldürebilmesini somutlaştırıyorum. (s. 38-39)
Malina
çev. Ahmet Cemal
YKY
1. baskı, Mayıs 2004
16. baskı, Mart 2024
288 s.
Bir sevgi nerede başlar, nereye kadar sürer, bir sevginin sınırları nasıl ve nereye çizilir, bir insan bir başka insan üzerinde tahakküm kurmadan onu nasıl sever, bir insan kendine eziyet etmeden ötekinin yaşantısında nasıl bir yer bulur, bir insan bir başkasına nasıl yüreklice bir yer açar da karşısındakine bunu bahşediyormuş gibi görünmeden yapar bunu?
Bir sevgi nasıl doğurulur, nasıl büyütülür, nasıl içselleştirilir de iki insan birbiriyle ‘yaşam’ı yaşar?
Bir sevgi nasıl o denli büyütülür ki, bu sevginin bulaşıcı bir hastalık gibi bütün dünyaya yayılacağı ve herkesi iyileştirebileceği düşüncesi açığa çıkar?
Bir sevgi nasıl bütün acıları dışlar da umudu baştan yaratır?
Bir sevgi nasıl tezahür eder kentin bütün sokaklarında; insan baktığı her yerde, önünden geçtiği her vitrinde, okuduğu her tabelada, yüz yüze geldiği her yabancının yüzünde ve en çok kendi yansımasında yalnız sevdiği kişinin portresinden izler bulur?
Bir sevgi nasıl olur da Tanrı’ya inanmayan birini bile Tanrı’nın birbirini seven iki kişinin arasındaki o sınırsız boşlukta olduğuna inandırır?
Bir sevgi nasıl olur da geçmiş bütün cinayetlerin kanlı lekelerini siler atar insanın vücudundan?
Bir sevgi nasıl somutlaştırılır?
“Yaşayacak bir Niçin’i bulunan, hemen tüm Nasıl’lara dayanabilir” diyor Bachmann.
Sevgilere dönüşmek istiyor insan, sevgimek istiyor; sevginin bizatihi kendisi olmak istiyor. Oysa her şey; bütün yıkımlar, bütün mahvoluşlar, insanın sevgiye dönüşmesiyle başlamıyor mu? Herkes kendi sevdiğini her gün öldürmüyor mu?
Kadın’ın Ivan’ın sevgisizliğiyle ve gereksinmesizliğiyle olan ilk karşılaşmaları ise küçük ölümler, küçük yaralanmalar yaratıyor gündelik yaşantısında. Ivan’ın ağzından çıkacak sarsıcı cümlelere alışkanlıkları arasında sıradan bir yer bulmaya çabalıyor. Onunla yürürken koşar adım yetişmeye çalışıyor ona. Ivan ondan daha yapılı; Ivan’ın bir adımı, onun iki adımı ediyor. Boş öğleden sonraları hep Ivan’a ait; Kadın’ın ne zamanlar müsait olduğunun, ne zamanlar meşgul olduğunun pek bir önemi yok; zaman Ivan’ın zamanı, belki bazen Kadın’a bahşedilmiş bir zaman. Artık Ivan yorgun. Gündelik yaşantısında Kadın’a bir yer açmak kimi zaman zormuş gibi görünüyor. Ivan yorgun olduğu için Kadın da yorgun. Yorgunlukların sonu gelmiyor. Oysa Kadın, onun Ivan’a gereksinmesi olduğu gibi, Ivan’ın da bütün bir yaşam boyu ona gereksinmesini arzuluyor; kendi içerisinde ilahlaştırdığı, tanrılaştırdığı, kutsallık atfettiği Ivan, çıkarıldığı o yüksek yerde nefes alamıyor.
Isabelle Huppert, Mathieu Carrière, Malina (Werner Schroeter, 1991.)
Bir sevgi nasıl olur da lekeleri hiç silinmeyecek yeni cinayetlere sebep olur? Bir sevgi nasıl olur da bütün karanlıkları gün yüzüne çıkarır? Bir sevgi nasıl olur da sonsuz itirafların kapısını aralar? Bir sevgi nasıl olur da Ben’i Ben’in karşısında çıplak bırakır, Ben’i, Ben’le yüzleştirir? Bir sevgi nasıl olur da mahvoluşu getirir?
Ivan ve ben, karanlık bir öykü müyüz? Hayır, o değil, yalnızca ben karanlık bir öyküyüm.
Kadın’ın Ivan’a duyduğu sevgi ve sevgisinin karşısında elde ettiği devasa yalnızlık onu en derin kuyulara, en karanlık hatıralarının kuytularına götürüyor. Öyle ki, bu sevginin varlığıyla kendi kendini suçlamaktan geri durmuyor Kadın. Ivan’ın ona duyduğu sevgisizlik yine Kadın’ın suçu.
Çünkü Ivan, benim ona ait olduğum gibi bana ait olmayacaksa eğer, o zaman günün birinde normal bir yaşamda varolacak, ve bundan ötürü o da normale dönüşecek, kimse onun için şenlikler düzenlemeyecek; ama belki de Ivan’ın tek isteği, sürdürdüğü yalın yaşamı ve ben dilsiz bakışlarımla, açık ve seçik olan ayak uyduramayışımla, kırık dökük sözcüklerden oluşma itiraflarımla bir avuç yaşamı onun için güçleştirdim. (s. 286)
İkinci bölüm: “Üçüncü Adam”
Kadın bir kâğıdın başına hayatında tanıştığı üç katil hakkında bir öykü yazmak üzerine oturuyor. Yazacak hiçbir cümleyi yerinde bulamıyor. Evdeki iki kedi aralık kapılardan içerlere sızmak istiyorlar. Kadın kimi zaman onları kovuyor, kimi zaman omuzlarında gezinmelerine izin veriyor. Kül tablası izmaritlerle doluyor, boşalıyor, yeniden doluyor. Satranç tahtası şah-matlarla bozguna uğruyor. Kadın hâlâ üç katil hakkında yazacak bir cümle bulamıyor. Yalnız bir başlık: Üç Katil. Büyük bir gece esrikliği başlıyor. Masallar rüyalarla, rüyalar kâbuslarla, kâbuslar unutulmuş hatıralarla iç içe geçiyor. Hatıralardaki rahatsız edici, halı altına süpürülmüş, unutulmuş her şey, bir gece vakti bütün karanlığın içinde parlayan bir kıvılcımla yanmaya başlıyor. Ortalık yangın yeri.
Yer, bu kez Viyana değil. Öyle bir yer ki, onun adı her yerde ve hiçbir yerde. Zaman, bugün değil. Zaman, aslında hiç yok, çünkü dün olmuş olabilir, uzun zaman önce olmuş olabilir, yeniden olabilir, hep olabilir, birkaç şey de hiç olmamış olacak. İçine başka zamanların karıştığı bu zamanın birimleri için bir ölçüt yok, ve içine zaman içersinde hiç varolmamışların karıştığı zamandışılıklar için de ölçüt yok. (s. 160)
Ingeborg Bachmann, Zürich, 1958.
Faşizm her şeyden önce, her birimize ilkokulda öğretildiği gibi, toplumun en küçük biriminde, aile kurumunda karşımıza çıkıyor. Kadın’ın karşılaştığı ilk faşist: Baba figürü. Onay beklediği, sınır çizemediği, şiddetine hayır diyemediği, karşısında sesinin çıkamadığı, kötülüklerini üzerinden söküp atamadığı bir baba figürü. Dilin bir ceza olarak karşımıza çıkması en çok bu bölümde göz önüne seriliyor. İnsan, hislerinin yarattığı o kriz ânını dile nasıl dökebilir? Dil bir sınırdan, bir cezadan başka nedir? Bir kâbusu yaşarmışçasına okuyorum Bachmann’ın yazdıklarını. Kimi zaman uykusundan uyandığında Malina onu iyi etmek istercesine Kadın’ı yokluyor. Beni yoklayan hiç kimse yok. Kadın’ın iki kedisi benim evime de sızıyor, kedim bacağıma sürtünerek yoklamak istiyor beni. İyi olduğumu gördükten sonra koltukta yanıma uzanıyor; ben kıyameti yaşamaya devam ediyorum:
Kıyamet günü yaşanmakta; hiçliğe doğru korkunç bir yıkılış: içinde bulunduğum dünya son buldu artık. (s. 164)
Kadın, babasının büyük opera temsilinde hiç bilmediği insanların karşısında başrolü oynamakla mükellef. Yardım dilendiği hiç kimse ona yardım eli uzatmıyor. Yardım istemeyi dahi oyunun bir parçası olarak görmeye devam ediyor yabancılar. Çünkü aile kurumu öyle bir duvar inşa ediyor ki kendine, duvarın ardında olup bitenleri hiç kimse bütün gerçekliğiyle bilmiyor. Bütün aileler -mış gibi numarasını sergiliyorlar etrafındakilere. Mutluymuş gibi, her şey yolundaymış gibi, anneyle baba birbirlerini çok seviyorlarmış gibi, çocuklar hep başarılılarmış gibi, bütün toplu akşam yemekleri her zaman şenlikle ve coşkuyla yeniyormuş gibi, evlerin içinde hiç kavga yaşanmıyormuş gibi, hiç şiddet gösterilmiyormuş gibi. Kadın babasına haykırırken buluyor kendini: “Senden nefret ediyorum, yaşamımdan nefret ettiğimden bile daha çok nefret ediyorum senden!” Afallıyor. Ama ben yaşamımı yaşamayı seviyorum, yaşamımı yaşamaktan nefret etmiyorum ki… Neden ona böyle söyledim? Oysa bir direniş haline gelmiş yaşamını yaşamaktan elbette nefret eder insan, onu sevse bile.
Kadın babasının ona verdiği son görevi, terastaki çiçekleri büyütmeyi ve onları sulamayı, yaşama tutunmak istercesine sürdürüyor. Babası büyük bir şiddetin esiri olarak oraya geldiğinde, kilden saksıları sokağa fırlatmakla yetinmiyor ve parçalıyor bütün saksı çiçeklerini de. Kadın gürültüye gelen komşulara yine -mış gibi numarasını oynuyor. Bir sorun yokmuş gibi davranıyor. Kadın’ın bütün kitapları yakılıyor. Bütün kitapların bütün sayfaları küle dönmüş havada uçuşurken, ilk gençliğimin odasının duvarında asılı olan kitap kapaklarını düşünüyorum. Her biri yırtıldı, yok edildi, benim hiç görmediğim çekmecelerde saklandı: Varlıkları var olmaklığıma kötü geliyor. İnsan yalnız, bıraksınlar var olayım istese de, varlığının gerçekliği yadsınıyor her seferinde. Aile evinin duvarları arasında karşılaşılan bu kendi olma savaşı işte böyle bir yangının fitilini ateşliyor. Şule Gürbüz’ün, “İnsan ara ara evini yakmalı ve çıkıp seyretmeli” derken insanın zaten başkalarının evini kundaklama hakkını kendinde bulmadan önce, ilk kendi evini yaktığını gözden kaçırıp kaçırmadığını düşünüyorum. Kadın babasının yuvarladığı çığın altında kaldığını söylüyor. Yine de sesini çıkarmayı başardığında haykırıyor: “Yaşıyorum, yaşayacağım, yaşama hakkımı kullanıyorum!”
Daha önce yazmıştım, faşizm nerede başlar sorusu üzerinde daha önce düşünmüştüm. Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar… ve ben anlatmak istedim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır… (Ingeborg Bachmann, Haziran 1973, Ahmet Cemal’in önsözünden, s. 9)
Üçüncü bölüm: “Son Şeyler Üzerine”
Tezer Özlü sevgi isteğinin insanın kendi kendine yaşamı kanıtlama dileği kadar büyük olduğunu yazıyor Yaşamın Ucuna Yolculuk’ta. Yaşam kendimize kanıtlama ihtiyacımız olan bir edim olarak seriliyor önümüze her gün. Kentin sokaklarını adımlıyor, güneşin altında çimlere uzanıyor, genç bir çınar ağacının gövdesine sırtımızı yaslıyor; yaşamı olduğu gibi, yaşam gibi hissetmeye uğraşıyoruz. Rağmen. Düştüğümüz kuyulara, tehlike dolu masallara, tuzaklarla bezeli patikalara rağmen. Yeryüzündeki tüm yaralanmış olanların bilmediğimiz bir yerlerde yaşama devam ediyor oluşlarını duymamıza ve tüm yaralarımıza rağmen. Ne kurbağa vazgeçiyor kurbağalığından, ne akrep vazgeçiyor akrepliğinden. Birileri inanmaya, birileri öldürmeye meyyal. Sevgilerin cinayete yazgılılığı bundan.
Yaşamın getirdiği karşılaşmaların, iyi yahut kötü olsalar dahi, hiçbir ölçüte rağmen değişmeyen, mutlak bir duygudan beslendiğine inandım şimdiye dek: Şaşkınlıktan. Henüz korkmadan, henüz sevmeden, henüz sevinmeden, henüz üzülmeden, henüz nefret etmeden, henüz hayal kırıklığına uğramadan, henüz bilmeden hemen önce, herkes bir karşılaşma neticesinde gelen irkilmeyle afallar. Yaşamın yaşamlığına ufacık bir anlığına da olsa şaşırır, hayret ederiz. Bize ne getireceğinden habersiz olduğumuz bu beklenmedik karşılaşmalara şaşkınlığımız, yerini korkuya, hayal kırıklığına, ümitsizliğe, acıya bıraktığında korkunç bir yasın içine düşeriz çoğu zaman. Sevgisizliğin beraberinde getirdiği ayrılık bir nevi beklenmedik bir karşılaşmadır aslında.
Ingeborg Bachmann. Fotoğraf: Heinz Bachmann
Kadın ufak karşılaşmalar yaşıyor bu sevgisizliğin getirdiği ayrılıkla: Masada her zaman unutulan sigara paketinin artık unutulmuyor oluşu, zamanların hep bir sonraki zamana ertelenişi, Ivan’ın hiçbir vaziyette Kadın’a bir gereksinim duymayışı, sevgilerin yüceliğinin söylenemeyişi. Bilge Karasu’nun tarifindeki gibi, söylenmemiş sevgilerde boğuluyor insan. Halihazırda, eril tahakkümün yarattığı bastırılmışlık dolayısıyla zaten kendini yaşayamayan Kadın, kendi iç sesinde Malina’yı dahi yaratan kadın, ona kendi benliğini buldurduğunu düşünen Ivan’ın da hiçliğe karışmasıyla büyük bir boşluğa düşüyor.
Ayağa kalkıyorum ve eğer hemen bir şey söylemezse, eğer beni alıkoymazsa, o zaman cinayettir bu, ve artık söyleyemeyeceğim için, uzaklaşıyorum. Artık çok korkunç değil, yalnız birbirimizden kopmamız, her kopmadan daha korkunç. Ivan’da yaşadım, Malina’da ölüyorum. (s. 301)
Esriklik halinde duvarda görülen çatlağı bakışlarıyla büyütebilir ve o çatlağın içinde eriyip gidebilir insan. Kadın kendine bunu yapıyor. Malina’nın kendine bunu yaptığını söylüyor. Malina, Ben’den yeni bir Ben yaratarak Kadın’ı öldürüyor. Ataerki, Kadın’ın Kadın’lığını bir duvara hapsediyor.
“Cinayetti” diye bitiyor kitap.
Bachmann, Kadın’ın ağzından, en büyük korkusunun ateşli mektuplarının, çağrılarının, tutkularının dökülmüş olduğu kâğıtların çıkaracağı yangın olduğunu dile getiriyor. Yazgısına dönüşen yazısı, onu 1973 yılının bir gece yarısında, Roma’daki evinde bir sigara izmaritinden doğan büyük bir yangının açtığı yaralarla ölümün kollarına bırakıyor. “Ölüm Türleri” başlığı altında yazmak istediği üç kitaptan ilki olan Malina, tek kitap olarak yalnızlığa mahkûm oluyor.
Cinayet olan neydi?
Ivan, Kadın’ın gün geçtikçe çoğalan ve sağalan sevgisinin yüceliğine göğüs geremeyerek Kadın’a duyduğu sevgiyi büyütmedi; Kadın’a duyduğu aşkı öldürdü. Kadın’ı Ivan mı öldürdü?
Kadın, Ivan’ın sevgisizliğiyle ve Malina’nın sürekli paranteze alınmış (Öldür onu!) sesiyle başa çıkamadı, Ivan’dan aldığı sevgisizlik karşısında Ivan’a duyduğu sevgiyi bir çatlağın içine hapsetti, sevgiden vazgeçti. Ivan’ı Kadın mı öldürdü?
Malina bir üst benlik olarak korumaya çalıştığı Ben’i yıkarak yapmak istedi. İnşa etmek, var olmak, güçlü olmak, erk olmak istedi. Bir cinayetle suçlanan Malina hem Kadın’ı hem Ivan’ı mı öldürdü? Dahası, Malina bu aşkı, yeryüzünün bütün sınırlarını aşan ve aşkınlığıyla yaşamın ötesine ulaşan bu aşkı neden öldürdü?
“Yazmasaydım yaşayamazdım” yazıyor Bachmann. “Yazmak yaşamın yaşamlığını sağaltır mı, yoksa çürütür mü?” diye soruyorum bazen. Öteki için var olmayı dileyen insan, biri onu duysun diye yazıyor. Yazdıklarımızı bir ötekine ulaştıracak postacılara rastlanmıyor bu çevrelerde. Mektuplara yapıştırılacak pullar kayıplara karışmış. Postacıyı bir çatlağın ardından bulsak dahi duvarlar örülü aramızda. Herkesin arasında taşla, tuğlayla, betonla, dikenli tellerle çevrilmiş yüksek duvarlar var. Ailemizden miras kalan duvarları yıktık da, neden faşistler gibi yeni duvarlar inşa etmek zorunda kaldık birbirimizin arasına? Öteki için var olamayan insan yalnızlıkta çürüyor. Çürümeye direnenlerse duvarların gerisinde sanat yapıyorlar, yersen. Başımı aynaya çeviriyorum; kendimi göremiyorum. Biri, beni, tutsun, istiyorum. Kimse, benitutmuyor. Artık biri beni tutsun istiyorum deme hakkını dahi kendimde bulamıyorum. Bu hakkı neden bulamıyorum kendimde, var olmaklık hakkımı neden kullanamıyorum? Ben, Kadın mıyım, Kadın’a mı dönüşüyorum, zaten hep Kadın mıydım, zaten biz, bütün kadınlar, Kadın değil miyiz, zaten biz, bütün kadınlar, hep Kadın değil miydik? Her birimizin içinde eril bir ses yok mu Malina’yı canlandıran, kendini, toplumdan, aşklardan, sevgilerden korumak isteyen, kendini korumak isteyen, başkalarının doğrularıyla ve yanlışlarıyla, kendini yıkan, parçalayan, yok eden? Darmadağın oluyorum ve böylece kötü zamanlarımda dahi biliyorum ki, Malina’yı hiçbir zaman yitirmeyeceğim – kendimi yitirecek olsam bile! Ben kendimi yitirdim oysa. Bütün duvarların gerisinde, yosunlaşan taşları, tuğlaları izledim. Bir delik aradım; bir çatlak, bir oyuk, bir yarık. Kazma aradım, kürek aradım, bir çıkıntı aradım. Aradığımın tersine, daha çok taş, daha çok tuğla buldum.
İnsan ayrılırken hep kötü şeyleri düşünüyor; aşktan bir hastalıkmış gibi bahsediliyor; sanki hiç güzel şeyler yaşanmamış, hiç uzun mutlu yürüyüşler yapılmamış, hiç bir masada otururken ‘öteki’ni beklemenin heyecanı duyulmamış, hiç karşılaşmaların şaşkınlığı hissedilmemiş, sevgi hiç var olmamış da, baki olan hep sevgisizlikmiş gibi. Sevginin bipolar bir şey olduğunu düşünüyorum; manik ve depresif. Bir duvarın öteki yanı ve bu yanı. İnsan neden tam da bir cambaz gibi duvarın üstünde ahenkle yürümeyi öğreneceği vakit, ustasına isyan ediyor yahut atlıyor duvardan da düşüyor boşluğa? “Bu çok eski, çok sağlam bir duvar, içinden kimsenin dışarı düşemeyeceği, kaçamayacağı, hiçbir sesin yükselemeyeceği bir duvar.”
Ben kendi duvarlarımın gerisindeyim, onlar kendi duvarlarının gerisindeler, herkes kendi duvarlarının gerisinde. İşte böylesi bir yaşam sürüp gidiyor.
Bütün duvarları yıkmalıyız.
Önceki Yazı
Malina: Bana sevmeyi anlat
“Kadınca yaşanamayan bir aşk insanca da yaşanamaz; mesele dönüp dolaşıp iki insana gelir...”
Sonraki Yazı
Ayşegül Savaş:
“Yazarlık benim için bir çeşit göçmen hayatı…”
“Hayal ürünüm olan coğrafyalarda, kitabımı yazdığım süreçte kendimi korunaklı hissederim. Ama kitaplar biter, inşa ettiğim evden taşınırım. Yeni kitapta bambaşka bir coğrafya, bambaşka karakterler tanımam, onların güvenlerini kazanmam gerekir.”