Ayşegül Savaş:
“Yazarlık benim için bir çeşit göçmen hayatı…”
“Hayal ürünüm olan coğrafyalarda, kitabımı yazdığım süreçte kendimi korunaklı hissederim. Ama kitaplar biter, inşa ettiğim evden taşınırım. Yeni kitapta bambaşka bir coğrafya, bambaşka karakterler tanımam, onların güvenlerini kazanmam gerekir.”
Ayşegül Savaş
Ayşegül Savaş’ın Beyaza Beyaz’ı (White On White, 2021) dilimize çevirisi yapılan ilk romanı. Çağdaş Dünya Edebiyatı listelerinde 2023 yılında yayımlanan The Anthropologists (“Antropologlar”) romanıyla dikkat çeken Ayşegül Savaş’ın dünya edebiyatına ilk giriş romanı ise 2019’da yayımlanan Walking On The Ceiling. Beyaza Beyaz, Ayşegül Savaş edebiyatıyla tanışma romanımız oldu. Bu vesileyle hem tematik yapısı, leitmotifleri ve anlatımı çerçevesinde romanı hem de Ayşegül Savaş’ın tüm romanlarını konuştuk kendisiyle…
Sohbetimize bir söyleşinizde yazmakla ilgili şu ifadenizi alıntılayarak başlamak istiyorum: “Yazarken kendime kısa süreli bir ev inşa ederim.” Cümlenizde geçen “kısa süreli” ifadenize takıldım…
Ben bu ifademde, kitap yazmanın bende uyandırdığı küçük çaplı aidiyetten bahsetmek istemiştim. Kendi hayal ürünüm olan coğrafyalarda, kitabımı yazdığım süreçte kendimi korunaklı hissederim. Ama kitaplar biter, inşa ettiğim evden taşınmam gerekir. Yeni kitapta bambaşka bir coğrafya, bambaşka karakterler tanımam, onların güvenlerini kazanmam gerekir. Bu yüzden yazarlık benim için bir çeşit göçmen hayatıdır. Bir kitap bir diğerine benzemez; yazdıkça ve yaşadıkça değişiriz. Yazdıklarımızın bize gösterdiği yolu biraz da gözlerimiz kapalı takip etmeyi öğrenmemiz gerekir. Hayatımı kitap yazmaya adamış olsam bile, kalıcı bir konaklama, yani kalıcı bir ilişki hayal etmem zor.
2019’da Walking On The Ceiling, 2021’de White On White, 2023’te The Anthropologists ile üç önemli çağdaş romanın altına imzanızı attınız. Üç romanınız için de, günlük yaşama dair olanı zarif bir olağanlık içerisinde, son derece sakin anlattığınız yorumları yapılmış. Romanlarınızda çatışma ve çarpışma eşikleri, ciddi kırılma anları pek görülmüyor olabilir fakat günlük hayatta sakin akış içerisinde var olmak, kolay gibi görünen zor eşikleri içeriyor aslında, öyle değil mi? Gürültüleri sessizliklerinden ve sakinliklerinden ileri geliyor diyebilir miyiz romanlarınız için?
Sakin görünen bir yüzeyin altında oluşan çatlaklar, apaçık problemlerden daha gizemlidir bence; hayal gücümüzü, sağduyumuzu kullanmamızı gerektirir. Bununla birlikte, benim hayat tecrübemde, insanların kendilerini iyi ifade edemediklerini, öfkelerini, kırgınlıklarını, üzüntülerini ve hüsranlarını yalnız, belki kendilerinden de saklı yaşadıklarını gözlemliyorum. Bu gizli oluşumlar, görünenle saklanan arasındaki ince bağ, tüm kitaplarımın odak noktası.
The Anthropologists en çok okunan ve üzerine en çok konuşulan romanınız. Milenyum ile beraber (21. yüzyılı kastediyorum) antropolojik unsurlarla ilgili yetişkinliğe geçişte düşünceleri, seçimleri, yaşam biçimi, bilinci ve psikolojisiyle değişmiş ve dönüşmüş insan davranışlarını anlatmış olabilir misiniz? Yani insana dair geleneksel antropolojik eşiklerin farklılaşması, kırılmaları, leitmotiflerin kökten değişimi söz konusu diyebilir miyiz?
Antropolojinin temel görüşlerinden biri kültürün öğrenilebilir olması. Bir başkası da, insanların hayvanlardan farklı olarak kültür yaratma becerisine sahip olmaları. Ama klasik antropolojide ele alınan bu kültür, genellikle köklü, nesiller boyunca şekillenmiş bir yapıdır. Peki, doğdukları kültürden uzakta, dilini, dinini ve geleneklerini paylaşmadıkları bir ülkede yasayan bir çift nasıl bir kültüre aittir? Onların da yeni bir kültür yaratma becerisi var mıdır?
Bu romanda iki farklı ülkeden olup üçüncü bir ülkede yasayan genç çifti bir kabile olarak ele alıp, günlük hayatlarını klasik antropoloji çerçevesinden incelemek istedim. Çiftin alışkanlıkları, icat ettikleri komik sözcükler, kutlamaları, kendilerine has gelenekleri nasıl bir kültür oluşturuyordu acaba? Kendilerini yaşadıkları şehre yabancı, köksüz hisseden bu çift, dünyadaki tüm insanlar gibi, ufak çapta olsa da, bir kültür oluşturmuyorlar mıydı?
Şöyle de sorabiliriz: Günlük hayatın içinde kendimize nasıl maneviyat yaratıyoruz, kendimizi bu koca dünyada nasıl ait hissediyoruz?
Beyaza Beyaz nihayet ülkemizde de yayımlandı. Beyaza Beyaz’ın yayımlanmış olması, Türkiye’de okurla buluşması sizin için nasıl bir süreci berberinde getirdi?
Kitaplarım şu âna kadar birçok dile çevrildi, ancak Türkçe çevirisi benim için bambaşka bir tecrübe. Konu komşunun kitapçılarda kitabımı sorması, senelerdir görmediğim akrabaların tebrik etmek için telefon açması sıcacık bir his. Sanki yayın dünyası bu tercümeyle küçüldü, ailevi bir boyut kazandı!
İnce eşikleri çok fazla kendini belli etmeyen, mesafeli ilişkinin, hatta zoraki ilişkilerin mevzu bahis olduğu, sanat tarihinin de işin içine girdiği, nü heykellerle günümüzden koparak Ortaçağ’a doğru uzandığımız bir hikâye okuyoruz Beyaza Beyaz’da. Hikâyeyi yazmak üzere sizi masanızın başına oturtan ana odak meseleniz (veya meseleleriniz) neydi?
Bir imge: Bomboş, bembeyaz bir apartman dairesi, aralık pencereden perdeyi havalandıran rüzgâr. Burada kimler oturuyordu? Bu daireyi ne gibi eşyalarla, insanlarla, hatıralarla doldurabilirdim? Hayalet hikâyesi tadında bir kitap yazmak istiyordum. Bu yüzden şehrin atmosferi ve karakterlerin iç dünyaları da çok önemli olacaktı.
Beyaza Beyaz ikinci romanınız olduğu için şunu sormak istiyorum: Yine yer değiştirme, farklı bir ülkeye geçme ve orada bir yaşam kurma var, fakat ikinci romanınızın farkının ne olmasını istediniz?
Beyaza Beyaz
çev. Yeşim Seber
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Temmuz 2025
128 s.
Paris ve İstanbul’da gecen ilk romanımdan farklı olarak, Beyaza Beyaz isimsiz bir şehirde geçiyor. Anlatıcının bu şehre araştırma yapmak için bir seneliğine gelmiş olması, onu bu yeni ortamın atmosferine karşı daha hassas kılıyor. Bir araştırmacı olarak etrafına sorgulayıcı, mesafeli gözlerle baktığı da kesin. Kitapta da zaten bu mesafeler irdeleniyor. Bir yandan da sanat ve yaratma süreci.
Anlatıcı ve Agnes. Romanın bu iki kadın karakterini ayrıca konuşmak istiyorum sizinle. Anlatıcı akademisyenimiz çok bağ kurmak istemiyor gibi Agnes’la, çünkü odağında Ortaçağ’da 12. ve 13. yüzyılda yapılmış nü heykeller var. Agnes ressam; aslında ortak konuşacak birçok nokta bulunabilir sanat tarihiyle ilgili ama aralarındaki ilişkiyi biraz flu ve muğlak bir noktada tutmak istemişsiniz sanki. Birbirlerine karşı açık ve samimi olmayacak iki kadın karakteri okumak hikâyeye ayrı bir tekinsizlik katmış desem, ne dersiniz?
Anlatıcı, Agnes’le ilk tanıştığında onu gizemli, olağanüstü zevk sahibi ve nazik buluyor. Agnes’in gizemini anlamak, hayat zevkine dahil olmak istiyor. Bu yüzeysel çekim sonrasında, Agnes belki de anlatıcının merakından yüreklenerek kendini, hayallerini ve kırgınlıklarını anlatmaya başlıyor. İlk tanışmada yarattığı çekici ve mesafeli izlenimden çok farklı olarak, yakınlaşmaya, şefkate aç bir kadın olduğunu anlıyoruz. İşte tam bu anda anlatıcı Agnes’den uzaklaşmaya başlıyor.
Empatinin sınırları, yakın olma isteği ve imkânsızlığı her kitabımda irdelediğim bir konu. Beyaza Beyaz’da Ortaçağ sanatındaki çıplaklık ve örtünme imgeleriyle bütünleşti.
Ev meselesi, farklı şehirler ve mekânlar meselesi her romanınızda işlenen bir unsur ama köklenememekten ziyade köklenmek istememe var sanki. Yer belirleme ve mekânsal unsurları biraz bu bağlamda konuşabilir miyiz?
Tüm romanlarımın ve birçok hikâyemin başlangıç noktası mekândır. O mekânı sokak sokak, oda oda dolaşmak, tasvir etmek heyecanıyla yazmaya başlarım. Ama yazı biraz ilerledikten sonra, bir yeri tam olarak tanımanın, sahip olmanın imkânsızlığıyla yüzleşirim. Belki de hayatımda çok fazla taşınmış, birçok şehir ve ülkede yasamış olmaktan gelen bir inanç bu: Her şehir bana alımlı ama tanıması imkânsız bir yabancı gibi görünür. O şehri tanıdıkça, şehir benden uzaklaşır.
Fotoğraf: Maks Ovsjanikov
Romanlarımda bir yere ait olma arzusuyla kök salmamak isteği çatışır. Karakterler bu çelişkiyi diğer ilişkilerinde, iç dünyalarında da hissederler. Mekânların kendilerinde oluşturduğu bu kaygı, arkadaşlıklarda da hissedilir: Yakınlaşma ve mesafeyi koruma, anlaşılmak isteme ama bir türlü kendini anlatamama.
Dünya çağdaş edebiyatında ödüller de çok önemli. Man Booker Ödülleri, Uluslararası Pen Ödülleri veya Nobel Ödülü hayalleriniz, hedefiniz var mı? Hemen şunu da sormak istiyorum; bu ödülleri almış veya almamış da olabilir, yakından takip ederek sevdiğiniz yazarlar, romanlar var mı?
Kendimi böyle bir ödüle layık görmek iki açıdan tehlikeli: Öncelikle, kendi yazdığımın diğer yazılanlardan daha değerli, daha önemli olduğunu varsayıyor. Edebiyat çok sesli, çok dallı, çok nüfuslu bir dünya. Bu dünyada farklı kitaplara yer olmalı; ama bu kitapların sadece küçük bir kısmı hem edebi değerlerinden hem de bazı politik nedenlerden ötürü ödüllendiriliyor.
Daha da önemlisi, bir ödül isteğiyle yazmak, yazının özünü çürütebilir. Kendimizi başka hiçbir şekilde ifade edemediğimizden yazı yazarız – romancı olmak pek de pratik bir meslek değildir! Yazarlığın özündeki bu hayalperestlik yerine, beğenilme, ödüllendirilme hırsıyla yazmak kötü mahsul verir!
Tabii ki yazdıklarımın daha büyük bir kitleye ulaşması, okurlara yoldaş olması, dünyanın başka bir ucunda keşfedilmesi benim için büyük bir mutluluk. Ödüller de en çok bu işe yarar; daha önce hiç duymadığımız, kitapları hayatımızı değiştirebilecek birini bize tanıtır.
International Man Booker listesiyle kitaplarını tanıdığım Solvej Balle, Nobel ile keşfettiğim Abdulrazak Gurnah, mesela. Ayrıca en büyük ödüllere layık gördüğüm, dünyaca okunmasını istediğim çağdaş yazarlar da var: Helen Garner, Gerald Murnane, Hisham Matar, Tessa Hadley, Guadalupe Nettel.
Walking On The Ceiling ve The Anthropologists romanlarının çevirilerini ne zaman okuyacağız, bunu merak ediyorum ve elbette bir diğer merak ettiğim konu, yeni roman çalışmanızın olup olmadığı. Paylaşmanızda bir sakınca yoksa eğer, kısaca bahsedebilirseniz sevinirim.
The Anthropologist önümüzdeki iki sene içerisinde yayımlanacak. Walking on the Ceiling ile ilgili bir gelişme henüz yok.
Su anda Meksika’da bulunan Maya dönemi maskeleriyle ilgili haber yazmaya gelmiş bir gazeteciyle ilgili bir kitap yazıyorum ama tecrübemden bildiğim üzere, taslak halinde romanlar her an değişebilir, bambaşka bir projeye dönüşebilirler!