Malina: Bana sevmeyi anlat
“Kadınca yaşanamayan bir aşk insanca da yaşanamaz; mesele dönüp dolaşıp iki insana gelir...”
Ingeborg Bachmann 1960’lı yıllarda Berlin’de. Fotoğraf: Heinz Bachmann Arşivi
Malina’da, bir tragedyadaki gibi, başkarakterlere (İvan, Malina, Ben), yere (Viyana) ve zamana (bugün)açıklama getiren yazar, yalnızca zamanı belirtirken uzun uzun düşünmek durumunda kaldığını söyler. “Bir günü”, onun pek öyle kayda değer olarak görmediği şeylerle, Fransızların repère dediği, kahvaltı, öğle, akşam yemekleri, evcil hayvanını sokağa çıkarma saatleri, çiçek yetiştirme, bir dostla sohbet gibi işaret noktalarıyla kesintiye uğratarak, uzun, öldürücü bir boşluğa terk etmenin önüne geçmek, aslında depresyon başlangıcına çare niyetine tıp literatüründe yerini almıştır.
… örneğin insanlar bana –yarın bir yana– bugün ne yapmak istediklerini bile anlattıklarında, çoğunlukla sanıldığının aksine, dalgın bakmaya değil, ama ne yapacağımı bilemediğimden, çok dikkatli bakmaya başlıyorum; ‘bugün’ ile aramda işte bu denli umutsuz bir ilişki var; çünkü bu Bugün’ü ancak delicesine bir korkuyla ve koşarcasına yaşayabiliyorum
Çünkü ‘bugün’ sözcüğünü kullanma hakkının aslında yalnızca kendini öldürmek isteyenlere ait olması gerekir; onların dışındakiler için bu sözcük kesinlikle hiçbir anlam taşımaz. Onların dışında kalanlar için ‘bugün’ öyle herhangi bir günü, yani bugünü gösteren bir sözcükten başka bir şey değildir. Bugün bilirler ki, yine sekiz saat çalışmak zorundadırlar ya da izin alacaklarıdır, birkaç yere uğrayacaklardır, almaları gereken şeyler vardır; bir sabah, bir de akşam gazetesi okuyacaklardır, bir bahçe biçeceklerdir…
Buna karşılık ben ‘bugün’ dediğimde nefes alışım hemen düzensizleşiyor, bunu şimdi artık elektrokardiyogramla da saptanabilen çarpıntı izliyor… Bu, korku krizinden önce gelen, beni de krize hazırlayan, açılacak yaraların yerini üzerimde önceden belirleyen bir aksaklık; işin uzmanlarına göre, işlevini bugün de koruyan bir olgu. Bana gelince, benim açımdan çok heyecanlandırıcı, alabildiğine ölçüsüz ve sarsıcı nitelikteki şeyin ‘bugün’ olmasından korkuyorum ve bu patolojik heyecan ortamı, benim için son ana değin ‘bugün’ kalacak. (s. 17-18)
İlk zamanlar şiddetli yorgunluk, günlük aktivitelere karşı ilgi kaybı, uyku ve iştah bozuklukları, düşük özgüven, olumsuz düşüncelerle kendini gösteren depresyonun sonraki evreleri, sosyal izolasyon, intihar ya da kendine zarar verme eğilimiyle, görünürde üçlü bir aşk ilişkisinin anlatıldığı Malina’da, zamanın bu sallantılı durumuna ek olarak, Ben’in bu iki erkekle giderek kötüleşen ilişkisinin gidişatı arasında paralellik kurmamak elde değil.
Malina
çev. Ahmet Cemal
YKY
1. baskı, Mayıs 2004
16. baskı, Mart 2024
288 s.
İvan ve Malina, Ben’in yaşamındaki iki erkek, onun sevgilileridir. Romana ismini veren Malina, Ben’le aynı evde yaşamasına, Ben’in İvan’la ilişkisini bilmesine rağmen kayıtsız bir âşık gibi davranmaya devam eder. Kâh ortadan kaybolur, kâh kontrolcü bir koca gibi yeniden güçlü bir şekilde ortaya çıkar. Ben daha başlangıçta Malina’nın egemenliği altına girmiştir; öyle ki, ona ne yapması, ne düşünmesi gerektiğini dikte eder ve giderek dünyadaki yerini alan “içindeki öteki”ne dönüşür. Bazı anlarda Ben’in Malina’nın kendisi olabileceği vehminin neden olduğu acı ironi de bu noktada patlak verir: Anlatıcı, Ben’in sessiz direktiflerini öylesine rehber edinmiş, onu itaat altına alınmış durumuna iten değerleri öylesine özümsemiştir ki, kendisini kısıtlayan, öncelikte kendi içinde yarattığı ve bir iç denetçi gibi işleyen eril figürdür. Eril egemenlik bu nedenle yalnızca anlatıcının içinde evrildiği fiziksel mekânda gerçekleşmez, aynı zamanda onun zihinsel mekânında da yankı bulur. Ben, varlığı gerekli olan karanlık bir tarihtir; Malina’nın tarihine eşlik eden, o tarihi tamamlamak isteyen ama onun kendi gölgesiz tarihinden ayırdığı, araya sınır koyduğu bir tarih.
“Farklılıklarını” birbirilerine bu denli benzerliklerinden alan “bu iki cins”, Malina ve Ben’in tersine, Malina’nın anlatıcısı Ben ve İvan, birbirlerine hem yeterince yakın hem yeterince uzak oldukları için –Ben böyle düşünür– birbirlerini tamamlarlar. Zamana ilişkin repère’lerin ortadan kalkması gibi, İvan’ın oturduğu bölgede, kente ve neredeyse her yere egemen olan o sinirli titreşimler, o büyük gerilim, dünyadaki şizofreni eğilimi farkına bile varılmadan ortadan kalkar. Parola İvan’dır; birlikte, Ben’in her şeyin üzerinde tuttuğu “Macar Sokağı’nın ülkesini” oluştururlar. Bu ülke, iki insan için bütün tehlikelerin yok olduğu olası yerdir. Sınırları belirlenmiş ve İvan’ın varlığıyla meşruiyet kazanmıştır. Vaktiyle boğazında bir yumru, hep panik halinde yaşadığı “dünyanın geri kalanının” tersine, onun olduğu bu yerde kendini güvende hisseder, sürekli onu memnun etmeye çalışır ve ona bağımlıdır. “Gözlerinin ve şefkatinin diktatörlüğünün” yumuşadığını gördüğü anda kendini tebrik eder:
… Freyung’dan geçtiğimde, Graben’de alışveriş yaptığımda, Ulusal Kitaplık’a gittiğimde, Lobkowitz Alanı’nda durup, işte burada, burada oturmak gerek aslında! diye düşündüğümde – yani nerede olursam olayım neden hep Macar Sokağı’nın çekim alanı içerisinde kaldığımı kendime sormam gerekir. Kentin iç kesiminde vakit geçirdiğimde ve kendimi eve gitmek istemediğime inandırmaya çalıştığımda, bir saat için bir kahveye girip oturduğumda ve aslında yola çıkmayı, geri dönmeyi istediğimden gazeteleri karıştırdığımda ve eskiden oturduğum Beatrix Sokağı’ndan ya da Heumarkt’tan mahalleme saptığımda bile zaman ile mekân ansızın kesişmesine karşın, durumum zamanın yol açtığı bir hastalığı çekmekten farklı; Heumarkt’tan sonra tansiyonum yükseliyor ve aynı anda da yabancı yerlerde yakalandığım gerilim, tutukluk azalmaya başlıyor ve adımlarımı hızlandırmama rağmen, nihayet mutluluktan kaynaklanan tam bir huzura kavuşuyorum… Benim için dünyada sokağın bu bölümünden başka güvenli bir yer yok. (s. 21)
Ben’in İvan’la ilişkisi büyük ölçüde mekânla olan ilişkisini etkilemekle kalmaz, mekân bu ilişkisinin bir bileşeni ya da sembolü haline gelir. Macar Sokağı, anlatıcı Ben’in koruması ve savunması gereken tek ülkesidir; uğruna savaşta titrediği, ölmeye hazır olduğu yerdir. Bu noktada İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupalıların mekânla ilişkisini nasıl değiştirdiği akla gelebilir. Bombardımanlar, yakıp yıkılan, tahrip edilen manzaralar… Savaş, doğrudan ya da dolaylı olarak insanların –Ingeborg Bachmann’ın deneyimlediği gibi– güvenlik duygusunun parçalanmasına katkıda bulunmuştur. Yere ilişkin bu bağlılık, Malina’da, Sözcükler’de Sartre’ın, “Her insanın doğal bir yeri vardır; gurur da, değer de saptamaz onun yüksekliğini, ama çocukluk karar verir her şeye” derken, bir tapınak olarak gördüğü, “dinimi bulmuştum ben artık” dediği kitaplığıyla ilişkisi kadar sembolik ve güçlüdür.
Ancak İvan’a olan bu tutku tek taraflıdır, Ben’in arzularıyla gerçeklikler uyumsuzdur; anlatıcının tasvirlerinden çıkardığımız anlaşılmaya, güvene duyulan ihtiyaç, koşulsuz sevilen kişiden beklenen koruma, tutkulu bir aşkın, duyuların bu açıklanamayan adanmışlığının yüceltilmesi gibi idealler, İvan’ın öfke anlarında Ben’i aşağılaması, sözlü, hatta bazen fiziksel şiddete yönelmesiyle yerle bir olur. Mesela satranç oynadıkları zaman aralarında geçen sahneler ilişkileri hakkında epey şey söyler:
… İvan’ın canı benimle cümleler kurmak istemiyorsa, o zaman kendisinin ya da benim olan satranç takımını çıkarıyor, kendi evinde ya da benim evimde, ve beni oynamaya zorluyor. Öfkeye kapılıyor, iki hamle arasında ağzından çıkanlar ayıp ya da komik…
Tanrım, ne yapıyorsun öyle filinle, lütfen, bir daha düşün bu hamleyi… İvanca küfürlerden oluşma bir öbeğe girdiğini düşünüyorum… Sen, diyor, plansız oynuyorsun, taşlarını oyuna sokmuyorsun…
Kendimi tutamayıp gülüyorum, sonra hareketsizliğimden kaynaklanan sorun üzerinde yine kara kara düşünüyorum, ve İvan gözleriyle bana bir işaret veriyor. Anladın mı şimdi? Hayır, hiçbir şey anlamıyorsun. Ne var yine kafanın içinde? Hiçbir şey. Bak hele, boş kafalı hanımefendi şimdi de dikkatimi dağıtmaya çalışıyor, ama ben biliyorum bu numarayı, elbise omuzdan kayıyor, fakat ben o noktaya bakmıyorum, sen filini düşün, bir saattir bacaklar da dizlerin üstüne kadar sergilenmekte, ama şimdi bunun sana hiçbir yararı yok. (s. 49)
… İvan, eliyle beni korkutmak istermiş gibi bir hareket yapıyor, aptalca bir şey söylediğim için, iyileştirilebilecek bir şeyin iyileşmesini istemediğim için. Ama bu konuda İvan’la konuşamam, her sert harekete neden irkildiğim konusunda da konuşamam, ayrıca onunla hala doğru dürüst konuşamıyorum, yalnızca ondan korkmuyorum, kollarımı arkadan tutmasına, beni hareketsiz bırakmasına karşın. Ama yine de daha hızlı soluk alıyorum… (s. 51)
İvan’la açılan mesafe, soğuk, kayıtsız bir sevgili, gündelik bir dost olarak görünen, Ben’in İvan’la yaşadıklarına suskun kalan, sorularını yanıtlamayan, hiç müdahale etmeyen Malina’yla da kapanmaz. Malina, Ben’in bu ilişkide yitip gitmesine engel oluyor görünse de, Ben’in yaşamına giderek daha çok egemen olur, hatta ona düşüncelerinin anlamını bile açıklayacak kadar ileri gittiğinden bir tür suçluluk yaratır; derin kaygının pençesindeki “beni” sakinleştirmek için otoriteye ihtiyaç duyulduğunda hazır ve nazırdır ve İvan’ın her eylemini Ben’in gözünde evcilleştirir. Malina’dan uzaklaşıp İvan’a, İvan’dan Malina’ya bu tüketici gidiş gelişler ve onların içselleştirilmiş sesi Ben’i kusursuz bir şekilde yönetir, onu cesaretsiz, edilgen kılar, bilinciyle kendisi arasında çatıştırır. Bu çatışma ve çatışmalar esnasında bile Ben, aşkının üzerine toz kondurmamaya çalışır, İvan’la aralarının bir gün düzeleceği, önlerinde bütün bir hayat olduğu zayıf ipine tutunur. İvan birkaç günlüğüne Paris’e giderken tek istediği onunla gitmek değil, “şu Macar Sokağı Ülkesini” yitirmemektir mesela.
Ama bu etrafını dolanmalar, bu inkârlar başka bir yazarın, Nathalie Sarraute’un Çocukluk isimli romanını anıştırmaz mı? Hani yazarla ikizi arasında diyalog şeklinde yazılmış, anlatıcının sesi anıları dile getirirken, eleştirel sesin geçmişi çarpıttığı için anlatıcıya çıkıştığı Çocukluk romanını? Özellikle bir sahnesi Ben’in yaşadığı gel-gitler açısından benzerlikler gösterir; çocuk, annesiyle üvey kardeşi arasında yaşanan bir olaya müdahale eder, ancak annesi onu iter; annesinin bu hareketine olumlu anlam veren çocuk onun aslında kendisini korumak istediği için ittiğini düşünür. Fakat diğer ses teselli edici bu yorumu reddeder ve çocuğu hissettiği şeyin ötesine gitmeye, ona baskı yapılan şeyleri bulmaya zorlar. Ben’in, kara tahta önünde dayak yiyen ama sonradan anlatırken öğretmenine hak veren bir çocuğun çaresiz duyarlığı, hassaslığıyla İvan’ın çocuklarıyla ilgilendiği hayvanat bahçesindeki sahneler, Sarraute’un Çocukluk’uyla duygudaştır. Ben onların bütün şımarıklıklarını sineye çeker – Ne biçim ayakkabılar bunun ayağındakiler, ne aptal ayakkabılar. Aptalın tekisin. Başka bir gün, İvan bir yere gitmek zorunda olduğunda, kısa bir süre çocuklarını, “o haydutları, o yaramazları” kendisine bırakmasını “açıkça ister”:
Çocuklar önce Lina’nın yapmış olduğu pastayı parçalıyorlar, üstelik hemen hiç yemeksizin… Neyse ki Andras aşağıya, caddeye koşmamış; ama deli gibi ses sanatçısı kadının kapısını çalmakta; kadının kalkması ve kapıyı açması olanaksız, çünkü iki yüz kiloluk gövdesiyle yatağında yatıyor… Andras’ı yakalayıp eve sürüklüyorum. Fakat şimdi de kapı kapanmış ve benim yanımda anahtar yok…
Ama şimdi de Andras pikabın yerini bulmuş, elini yeni safir iğnenin takılı olduğu kola koymuş bile, ve plağın üstünü çiziyor… Mutfağa koşuyorum… İvan şu şişeleri açar mısın lütfen, hayır, bak, açacak orada!.. Béla bardağını Herr Kopecky’nin getirdiği güllerin durduğu vazoya, geri kalanını da İvan’ın çayının içine boşaltıyor… Tanrım bir dakika rahat dursanıza… şimdi koridorda Malina’nın ve benim ayakkabılarımı bulmuşlar, küçük ayaklarına geçirmişler, yerde sürüye sürüye geliyorlar. (s. 143-144)
Yazıya başlarken bahsini ettiğimiz depresyon, Ben’in İvan’la olan mutluluğunun tehlikeye girdiğini hissettiği andan itibaren kişiliğinin parçalanmasına, yavaş yavaş dağılmasına evrilir; Bachmann başkalarıyla karşılaşmanın aslında kendiyle karşılaşmak demek olduğunun, vicdanın, kendisine karşı verdiği mücadelede yaratım ve yıkımın birbirinden ayrılmadığının altını çizer. Bir kadının iki erkek arasında varoluş çabası tek başına varoluş iddiasına döner. Bu iddia, romanın ikinci bölümünde, anlatıcıyla babası arasındaki şiddetli ilişkiden başlayarak İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana işlenen suçları, Avusturya’nın bu savaşta oynadığı yıkıcı rolü, suç kavramının nasıl ortadan kalktığını ve incelikli hale getirildiğini anlamaya çalışmak açısından önemlidir.
1973’te katıldığı bir televizyon programında: “Faşizm, bir erkek ve bir kadın arasındaki ilişkinin ilk unsurudur” diyen Bachmann, bu sözleriyle eserin bütününü koşullandıran daha yüksek bir ilkenin tecessümünü görmemizi sağlar. Kadınca yaşanamayan bir aşk insanca da yaşanamaz; mesele dönüp dolaşıp iki insana gelir. Bu ilişkisel olanaksızlık, Ben’in kıstırıldığı duvarları yaratacak, bir çatlaktan süzülüp yok olurken attığı sessiz çığlıklar, geride dünyanın en güzel şiirlerinden birinin dizelerini bırakacaktır:
Bir gün gelecek, insanların altın kırmızısı gözleri ve şaşırtıcı sesleri olacak; o gün onların elleri yeniden sevme yeteneğini kazanacak, ve insanlığın şiiri yeniden yazılmış olacak…
KİTAPLAR
- Ingeborg Bachmann, Malina, çev. Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2019, 303 s.
- Nathalie Sarraute, Çocukluk, çev. Gülseren Devrim, Can Yayınları, İstanbul, 2000, 213 s.
- Jean-Paul Sartre, Sözcükler, çev. Selahattin Hilav, Can Yayınları, İstanbul, 2023 (18. Baskı), 208 s.