Tanpınar ve Fransız faşistleri (II)
“Tanpınar’ın hayalindeki Osmanlı Türk coğrafyası körüklü çizmeli Çerkes silahşorla redingotlu İstanbul beyefendisini, uzaktan Proust’un Baron Charlus karikatürünü hatırlatan Kudret Bey’le kader kurbanı Alaiyeli Ahmet’i 'bünyesinde' birleştiriyordu, kaynaştırmaya kalkışmadan.”
Ahmet Hamdi Tanpınar gençlik yıllarında. Fonda: Jeanne d'Arc Bayramı kutlamalarında ön saflarda Léon Daudet ve Charles Maurras’ın olduğu Action Française yürüyüş korteji, 1927.
Kendinde hazır bulmak; bir yere, bir zamana, bir insana, bir duruma, bir deneyime peşinen hazırlanmış olarak başlamak. Bu kalıbın Tanpınar’daki çeşitli türevlerini izlerken, Barrès’in “yöreselci atavizmi” kadar, Kemal Atatürk’ün “muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur” sözünü de yanımıza alalım. Ve Nihal Atsız da dahil Turancıların çok sevdiği “taş yerinde ağırdır” deyişini (Bozkurtlar Diriliyor romanının bir “ulusal kriz ânında” ortaya çıkan kahramanı Böğü Alp için söylenmiştir). Huzur’un hemen başlarında karşılaşıyoruz ilk formülasyonla: “Mümtaz İhsan’ı daha sonra, asıl onun fikir hayatına girince tanıdı. Hiç farkına vardırmadan çocuğu takip etmiş, istidat ve temayüllerini öğrenmiş, onları beslemişti. Daha on yedi yaşında Mümtaz kendisini bir eşiğin önünde, onu geçmek için hazır buluyordu.”[1]
Bir potansiyeldir bu, henüz kuvveden fiile geçmemiş, sınanmamış, “acemi”, ama yine de öznenin aktif zihinsel çabasına (“kafa yormasına”) ihtiyaç duymadan etkinleşebilen bir cevher. Her zaman olumlu bir içerik de yüklenmeyebilir, ama yine de bir kozdur: “Sonra ilk aşk tecrübesinin o karışık hatırası kendisinde hiç eksilmiyordu. Hasta annesinin yanı başında, genç köylü kızının yorgun vücuduyla kendisine sarılışı, belki de etrafını tanımayan bakışların ta gözlerinin içine dikilişi, o azap sarılı haz, her an zihninde ve uzviyetinde hazırdı.” (s. 45) Sıfırdan başlayarak kendi çabamızla yarattığımız bir avantaj değildir bu: Bir mirasa konmuşuzdur, maddiden çok manevi bir miras, bağlı olduğumuz “medeniyetin” mirası (Ahmet Hamdi’de az rastlanan “hazıra konmak” deyişi, daha çok mirasyedi-türedi tipler için kullanılır). Hasta İhsan’ı ziyaret için evden çıkan Mümtaz sahaflar çarşısına uğramıştır, yaşlı sahafın bitmeyen yakınmalarını daha fazla dinleyemez:
“Üzülme, hepsi düzelir, hepsi düzelir…” diye ayrıldı. Bunlar kendisinden çok yaşlılardan öğrendiği sözlerdendi. Belki de böyle olduğu için senelerce kullanmaktan garip bir inatla çekinmişti. Fakat şimdi bu adamın ıstırabı karşısında kendiliğinden dilinin ucuna geliyorlardı. “Bir medeniyetin hayat felsefesi” diye düşündü… “Her cins hadise bir başka türlüsünü davet eder. Demek ki sade ıstıraplarımız, üzüntülerimiz değil, tesellileri, mukavemet çareleri de miraslarımız arasında. (s. 58)
Törensiz, seyircisiz bir katılma ayinine tanık oluyoruz: Mümtaz dilinin ucuna gelen sözle kendi sözsüz “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiirini yazmakta (yoksa “Atik-Valde’den İnen Sokakta” mıydı?), o güne kadar hep biraz ayrı kaldığı Büyük Çoğunluğa, “maşeri vicdana” giriş yapmaktadır. Barış Ünlü’nün tahlil ettiği o “Türklük Sözleşmesinin” de paydaşlarından biri haline gelir böylece.[2] Ve yine Barrès’in ve Atsız’ın belirttiği gibi, ülkenin felaket ânında, bu katılımın imkânlarının da başka yerde değil, kendi terekesinde veya damarlarında hazır bulunduğunu keşfeder.
“NURAN’IN PEDERİNİN SOYU İÇİN ‘KARADENİZ KIYISINDA BİN ERKEKÇE TECRÜBE’ DERKEN TOPAL OSMAN, YAHYA KAPTAN, VS. ÇETELERİNİ Mİ KASTEDİYORDU TANPINAR?”
Üstlendiği bütün milli-maşeri-kültürel yükle birlikte bu “terkip” Mümtaz-Nuran aşkının da muskası olacaktır. “Hakikaten Nuran’ın kederini paylaşmak istiyordu; bunu yapamadığından son derece mahcup ve müteessirdi. İşte bu teessür Nuran’ı kahkahalarla güldürdü. Dost olmuştular. Ve bu dostluk, çok evvelden geçeceği yollar hazırlanmış bir seyahate benziyordu.” (s. 117) Sadece kültürel değil, biyolojik kalıtım teması da bu aşkın kadrosuna dahildir:
Fakat Nuran’ın içinde konuşan yalnız büyük annesinin sesi veya hayatı değildi. Daha derinden gelen, daha koyu, daha karışık ikinci bir ses daha vardı. Ve bu ikincisi Nuran’ın kalbine ve uzviyetine hitap ediyordu. Onların gürültüsüyle, onların müphem ve tehlikeli uyanışlarıyla konuşuyordu.[3] Bu damarlarındaki kanın sesiydi. Aşka ve ihtirasa her şeyi birden yakarak doludizgin giden Nurhayat Hanım’ın kanıyla, anne dedesi Talat Bey’in sevginin ocağında bir nezir gibi yanmağa hazır kanları, bu iki kana sonradan karışan babasının kanı, serhat boylarında, Balkanlar’da, Karadeniz kıyılarında [?], bin erkekçe tecrübe ile hazırlandıktan sonra, Kırım muharebesinde buraya, İstanbul’a düştüğü için birdenbire şaşıran, kibar ve incelmiş hayata bütün hür çırpınışlarını feda eden, asırlık bir zevkin gönüllü esiri olan kanı, bütün bunlar acayip, çok acayip bir halita olmalıydı. Bir tarafta sadece atılış, öbür tarafta sadece kabul, rıza ve baş eğiş. İşte Nuran’ın içinde o kadar değişik ağızlarla konuşan bu kanın sesiydi. Nuran bu kanı kendisinde tehlikeli bir miras gibi yıllarca gezdirmiş, onu uyutmağa, onu inkâra çalışmıştı. Fakat Mümtaz’a Ada vapurunda ikinci tesadüfünde birdenbire dizginleri elinden kaçırmıştı. Bir şeyden korkmak, biraz da onun geleceğini beklemektir. Nuran belki de içindeki korku ile bu mirasın kendisinde uyanmasını hazırlamıştı. Onun için Mümtaz’a bir vapur kamarasında –Allahım ne ayıp!– alçak sesle Mahur Beste’yi, –hem ilk teklifte, rica bile etmeden!– okumuş, Kandilli tepesinde Sultanîyegâh bestesini dinletmişti. Bu kan garip bir halita idi. Onu alaturka musiki dedikleri acayip tokmakla döve döve hazırlamışlardı. (s. 145-46)
Bütün hayranlardan çekinerek soruyorum: Nuran’ın pederinin soyu için “Karadeniz kıyısında bin erkekçe tecrübe” derken Topal Osman, Yahya Kaptan, vs. çetelerini mi kastediyordu Tanpınar? Tam değil galiba, çünkü Kırım Harbi’nden de (s. 185) söz ediyor. Ama o kıyılarda en az yüz küsur yıldır sergilenmiş çeşitli erkekçe tecrübeleri düşünmeden edemiyorum ben. Ne olursa olsun, pasajda yağ gibi kayan incelikli ideolojik işlemlere dikkat etmeliyiz, hazzı da bu işlemler üretiyordur. Bir kere, “taraflar” tanımlanırken bunlar arasındaki nihai estetik ve ahlaki tercih askıda bırakılmıştır: Nuran’ın Balkanlar, Kafkasya ve Karadeniz gibi “kanlı topraklardan” ve bin erkekçe tecrübeyle İstanbul’a “düştüğü için… kendi hür çırpınışlarını kibar ve incelmiş bir hayata feda eden” babası, bunu yaptığı için eleştiriliyor mudur, yoksa Lacan ve Ahmet Hamdi gibi Mümtaz da hiçbir zaman telafi edilemeyecek küçük bir haz kaybı pahasına böyle bir fedanın medeniyete (yasaya, dile) geçiş için zorunlu olduğuna ve üstelik kendine özgü yeni ve tadılmamış hazlar getiren bir “incelme” sağladığına mı inanıyordur? Bu askı hali, hepimizi (karakteri, yazarı, okuru) mutlaka bu iki konumdan birini seçme gerginliğinden kurtarır, böylece serbest kalan ruhsal enerji de iki konum arasında serbestçe, işine geldiği gibi ve hazla mekik dokur. Bazen mavzeriyle, dipçiğiyle, baltasıyla birlikte bütün o erkekçe tecrübelerin ürpertisini duyarız, bazen de bu kabalıkların asırlık bir zevk köşkünde incelip yücelmelerini (petrolün inceltilmesi gibi) tadarız. Estetik, sözcüğün en alçaltıcı anlamıyla bir tül perde olmuştur burada: Ahlaki ve siyasal olanın çiğ ışığını ve sivriliklerini, kırık uçlarını örten, yumuşatan bir tül.[4] “Tehlikeli”, “acayip”, “müphem” veya “tuhaf” sözcüklerinin yinelenmesiyle birlikte buhur ve büyü de koyulaşır, bu nemli atmosferde Barrès’in o kadar aşağıladığı bilinçli yargı ve kişi özerkliğinin son kırıntıları da kaçıp gider.[5]
Terimin Gramsci’de aldığı anlamla hegemonik bir işlem izledik burada. Kapsayıcı bir hâkim gücün gözetimi altında, çok unsurlu bir medeniyette çeşitli muhalefetlere ve uçlara da yer açılıyordu. “Sartre Fransa’dır!” dememiş miydi De Gaulle? Tanpınar’ın hayalindeki Osmanlı Türk coğrafyası da körüklü çizmeli Çerkes silahşorla redingotlu İstanbul beyefendisini, uzaktan Proust’un Baron Charlus karikatürünü hatırlatan Kudret Bey’le kader kurbanı Alaiyeli Ahmet’i “bünyesinde” birleştiriyordu, kaynaştırmaya kalkışmadan. – Aşk konusuna dönersek, bütünüyle bu nemli kültürel atmosferin içinde boğulduğunu, eriyip buharlaştığını, kenar çizgilerini yitirdiğini görürüz:
O gün [Boğaz gezisi günü] hiç tanımadığı lezzetlerin günü oldu. Hayatında ilk defa bir kadın bütün mahremiyetini ona açıyordu. Bu ne bir mabudeydi, ne de laalettayin vuslat meraklısı bir mahlûktu. Bu, uzviyetin seçtiği erkeğe bütün hüviyetiyle kendini bırakan, bir tarla, bir bahçe gibi kendini teslim eden, “ben buyum işte…” diyerek her sırrını, imkânını ona açan kadındı […] Mümtaz onu ilk defa panjurları sımsıkı kapalı odada, yarı aydınlıkta çırçıplak gördüğü ânı sonraları sık sık hatırladı. Bütün yıldız parıltıları, her türlü mücevher ışığı buradaydı. Uzviyet dediğimiz cihazın ruhla el ele yaptığı o miraç ki, hangi göklere çıktığımızı bilmeden yükseldiğimizi duyarız.
Mümtaz sonraları sevgilisine bakarken hep bugünü düşünür, hangi kaderin kendilerini birleştirdiğini uzun uzun sorardı.
Bütün iyi, güzel, sade şeyler, bu yumuşak ten örgüsü, kendisinde gizli bir yığın şeyi ilk yaradılışın sırlarından çağıran bu derin nefesler ve kendi uzviyeti, bütün varlığında ona doğru bilinmez karanlıklardan kopup gelen, şimdi şefkat, şimdi okşama, şimdi ölümün başka çeşidi bir baygınlık ve sonra tekrar dirilmenin, tekrar güneşe dönmenin haz ve sevinci olan şeyler, hülasa bir güneşin mihrabında kendi kendisine ibadete benzeyen bu ürpermeler, bu tükenişler acaba nerelerde, hangi derinliklerde hazırlanmıştı! Bu derinden kavuşmalar ve bırakınca duyulan hasret tek başına bir ömre sığmazdı. Bu ancak derin ve karanlık bir zamanda biz bilmeden, mevcut olmadan evvel hazırlanmış şeylerin neticesi olabilirdi.
Tek bir aşk günü mü anlatılıyor burada, yoksa bunun sündürülmesi, haftalara, aylara yayılması mı? “O günün hatırlanması” motifinin her zaman ağdalı, şişkin pasajlara yol açmayabileceğini görmek için bu satırları önce Dıranas’ın “Olvido”sunun üçüncü kıtasıyla, en çok da Oktay Rifat’ın “Bir Aşka Vuran Güneş” şiiriyle birlikte okumak gerekir. Oktay Rifat’ınkini aktarıyorum.
Öyle sevdalar vardır, biter biter başlar;
Buruk tatlar vardır, ağızda sürüp giden;
Bir aşka vuran güneş kolayca batmıyor.
Yanıyor bin kollu şamdanı, tutuşuyor
Ufkunuzda camları göksel konağının
Ve bir yaz akşamı buhurdan gibi tüten
Hanımellerinin morumsu buğusunda
Bekliyor bahçenize dönük balkonunda
Sarmaşık gülleri kokladıkça kırmızı
Hüzünler, japonfenerleri arasında.
Öyle günler var, öyle anlar, hiç bitmeyen!
Nasıl bir ışık emmişler ki sevginizden
Ansızın başka bir yüzle güzel, kopmuşlar
Büyük Irmak’tan, ayrı düşmüşler desteden
Yağmışlar ilkyaz yağmurlarınca ve özlem
Açmış yaban çiçeklerini tarlanızda.
Ölümsüz günler onlar, bir hiçle beslenen;
Zaman dışı güvercinler, uçma bilmeyen;
Uzay ötesi ovalar, ayak değmemiş;
Başka bir mevsim, başka bir dal, başka yemiş.
Esrir kim bassa o toprağa ve kim tatsa
O yemişten. Balla dolar testi, açılır
Açılmayan kilit, çiçeğe durur badem
Dolanır bilgelikle mutluluk yüreğe.
Ak bir bulut bekler üstünüzde havada
Kuşlar iner, devinme birden bitiverir
Çıt çıkmaz evrenden. İşte ortadasınız
Havuz, ağaç, deniz, ne varsa size göre.
İşte aydınlık size göre. Kısarsınız
Güneşi, gökyüzünü yakarsınız. Neden
Sonra, uzaklarda çektirilmiş bir resim
Gibi kalır aklınızda, gölgeniz, duru
Küçük bir bahçede susar gibi yaparak
Karşılıklı gizemlere daldığınız gün.
1950’den 1970’e kadar kazandıklarımızın ve 1970’ten bugüne kadar yitirdiklerimizin cesametini görmek için de aktardım bu dizeleri. Büyü burada da var, ama belli bir “büyübozumuna” uğratılmış olarak, özellikle son bölümde: “Neden / Sonra, uzaklarda çektirilmiş bir resim / Gibi kalır aklınızda / Küçük bir bahçede susar gibi yaparak / Karşılıklı gizemlere daldığınız gün.” Hatırlama, “asıl olay”dan çok sonra, “o gün”ün tekrarlanma ihtimalinin çoktan kaybolduğu bir zamana aittir. Tanpınar, Yahya Kemal’in fetih rüyasının hayali dünyaya yüceltilerek sınırlandığını, nötralize edildiğini söylemişti; Oktay Rifat’taki “Tanpınar” da böyle ikincil bir yüceltim ve teslimiyet işleminden geçerek aşırı coşkusundan, şevkinden ve gerçeklik iddiasından arındırılıyor, “gibi’lerin”, mecazın dünyasına havale ediliyor.[6] İdealin kendini gerçek sanmasının tehlikeli sonuçlarını biliyor olmalıyız.
Huzur’dan Sahnenin Dışındakiler’e geçmek bana her zaman bir ferahlama duygusu verir. Belki tefrika halinde yazıldığı ve gazeteler de o yıllarda galiba biraz daha edepli olduğu için, Tanpınar da ağdalı ifadelerden kaçınmış ve böylece aklın baskın olduğu keskin toplumsal yergi ve karikatüre, ironiye ve durum mizahına, biraz daha belirgin bir olay örgüsüne, kısaca onun gibi söylersek “asıl romanesk lezzete” yer açılmıştır. Müzik güzellemesinin geri plana düştüğü de belirtilmeli (Ahmet Hamdi, günlüğünün 8-9 Aralık 1959 tarihli kaydında, çok bunaldığı bir mecliste Tanburi Refik Fersan’dan söz ederken şöyle diyordu: “Refik Fersan’la karısı da musikinin enthousiasme’ında ezilmeliler.”) Üstelik, Tanpınar’ın “içtimai ve estetik terkip/ahenk” fikri, burada bazı keskin eleştirel ve negatif öğelerle yan yanadır. Ama “içinde hazır bulma” kalıbının eksik olduğunu ya da ideolojinin ikinci plana düştüğünü söyleyemeyiz. Bir Milli Roman yazmak istemiştir Tanpınar, milli hislerin kabardığı, galeyana geldiği Mütareke Yılları İstanbulu’nun romanı. Çeşitli ideolojik işlemler de Huzur’dakinden daha çıplak, daha masumane, daha kanlı canlıdır.
“SAHNENİN DIŞINDAKİLER’DE BİR MİLLİ ROMAN YAZMAK İSTEMİŞTİR TANPINAR, MİLLİ HİSLERİN KABARDIĞI, GALEYANA GELDİĞİ MÜTAREKE YILLARI İSTANBULU’NUN ROMANI.”
Kendinde hazır bulmak düşüncesi, yine farklı, çatışık öğelerin uzlaştırılması çerçevesi içinde kendini gösterir. Romanın kadın başkişisi Sabiha ile babası Süleyman Bey’den söz edilmektedir. Süleyman Bey yine serhat boylarının, kan topraklarının İstanbul’a düşmüş ve kendini içkiye vermiş bir evladıdır:
Bir gün evlerinin bahçesinde Sabiha babasının içkiye düşkünlüğünü anlatıyordu. “Fena olmuyor biliyor musun Cemal! Kafasında kurduğu bir şey yoksa hiç olmazsa neşeleniyor. Hele tadını kaçırmazsa!.. O zaman türkü söylüyor, eski Rumeli türküleri, Anadolu türküleri. Bizim macunculardan, şarkı satıcılarından dinlediklerimizden çok başka türlü şeyler…” Süleyman Bey’in bu halk türkülerini mahallece hepimiz bilirdik! Onun sesi duyulunca penceresi açılmayan ev yoktu. Bunlar şehirli hayatının o küçük, yarı şaka, yarı alay ve hissilik dolu, bir Hüseyin Rahmi romanının sesle illüstrasyonuna benzeyen moda şarkılarından ayrı şeylerdi.
Süleyman Bey’in son derece erkek, gür, bütün mahalleyi, sanki benim ikide bir patlayan futbol topuymuş gibi birkaç nefeste dolduran bir sesi vardı. Bu ses üst üste hicretlerin, hasretlerin içinde yetişmiş, onların içtimai mirasıydı.
– Bilir misin, hele bir tanesi var, bayılıyorum. Tuna’nın evleri… Ama yalnız bir tanesi mi?
Ellerinin küçük ve beceriksiz işaretleriyle bana bu türküleri dinlerken içinden geçenleri anlatıyordu. Kim bilir, belki babasının sesi de kızının konuşurken yaptığı el işaretleri gibiydi; ve Sabiha’nın o gürültü ve azap içinde nasıl kendisine mahsus, benliğinin çok derin ve gizli bir yerinde tükenmez bir saadet kaynağı varsa […] Süleyman Bey’in de benliğinde, sesinin cümbüşünü ve hüznünü idare eden böyle gizli ve zengin bir kaynak bu biçare hayat artığını geniş insanlıkla birleştiriyordu.[7]
Geniş insanlık! Bugün Türkiye’de sadece solcuların ve onların da milliyetçiliğe yatay geçiş yapmamış olan küçük bir kesiminin kullandığı bu ifadeye (“Büyük İnsanlık” gibi bence sevimsiz bir varyantı da var), galiba Tanpınar’da bir tek burada rastlayabiliyoruz. “Hangi insan? Nereli? Hangi çağda?” diye soruyordu Barrès. Kalıtım ve “hazırlanmış olmak” motifleri de birkaç sayfa sonra ortaya çıkacaktır zaten. Bu kez anneden geçenlerdir konu. Genç Sabiha’nın İstanbul’da temas ettiği çevreleri anlatırken şöyle der Cemal:
Bu saydıklarıma çok hususi bir irsiyyeti de katmak lazım gelecek. Yukarda Sabiha’nın annesinin gülünç taraflarından bahsettim. Fakat evimizin kapısından girdiği zamanki halini söylemedim. Dimdik, mağrur yürüyüşünde hakiki bir hanımlık vardı. Bu Evlad-ı Fatihan kızı birkaç yüz sene en aşağı beş, altı yüz kişilik bir köylü kalabalığını idare etmiş bir aileden geliyordu. Erkekler Tuna boylarında muharebeye gittikleri zaman bu köylülerin idaresi, çiftliklerin bütün işleri, zengin bey ailesi sıfatıyla cemiyet hayatındaki birtakım vazifeleri kadınlara düşüyor, şehirli kadınların aklından bile geçmeyen meselelerle onları uğraştırıyordu. Binaenaleyh Sabiha’da doğuşundan bu meselelere hazır bir taraf vardı […] Belki başından beri bir çiftçi aileden gelmesi ona şehir hayatını yadırgatmış, bir nevi çok gizli fert ve cemiyet problemi ortaya atmıştı. Belki de tabiatında isyan hissi vardı. (s. 54)
Sabiha’nın kişiliğinin “tam şeklini bulmamış”, çelişik, çocuksu özellikleri üzerinde düşünürken, “gençlik ve tecrübe” teması da gündeme gelir: “Çocukluk, yalnız sonu ergenliğe, rüşde varan bir yolculuk değildir. O aynı zamanda […] hayata her türlü tecrübeden uzak şahsi bir kayışın mevsimidir. Onu kendinde kuvvetle devam ettirebilenler daha ziyade şahsiyetlerindeki aksayışlarla sevilirler.” (s. 55) Sonra, şimdiye kadar hemen her şeyi kültürelleştirdiğini, demek görgünün ve “içtimai tecrübenin mahsulü” haline getirdiğini gördüğümüz bu yazarı nefis bir tecrübe sorgulaması yaparken buluruz:
Nazırları arasında, Sadrazam Sait Paşa’dan başka kırkını aşmış pek az adam bulunmasına rağmen devlet ihtiyardı. Arkasında sade kendi altı asırlık mazisi değil, bütün ihtiyar şark vardı. Yaşlılığı, tecrübeyi, galiba zincirleme felaketleri görmeyi ve kabul etmeyi esas diye alıyordu. İsabetli tek bir hareketi veya fikri olmadığını, her gün hadiselerin yumruğuyla yeni baştan bir daha öğrenen bir toplulukta, bu tecrübe kelimesinden ne kastedilirdi, bunu çok sonra anladım. Meğer bu tecrübe denen şey, bizim kitaplarda öğrendiğimiz manasından çok ayrı bir yerde kullanılırmış. Onun asıl manası dünya işlerinde bir nevi sinizmi benimsemek, onun içinde dört tarafını iyice kollayarak, kimseyi rahatsız etmeden, büyüğü kuşkulandırmadan, küçüğü sabrın son haddine getirmeden rahatça, yahut gailesizce yaşamak, hayat yolunda her vesileden istifade ederek ilerlemek, ev, köşk, han, esham sahibi olmak imiş.
Daha munisine Abdülhak Şinasi’de, daha asitlisine Nahit Sırrı ve Sabahattin Ali’de rastlayacağımız bu hicivde Tanpınar hem çok “bizden”, çok “yerli” görünür hem de büsbütün yabancı, büsbütün kubbe dışı. Satırların arasında, oralarda bir yerde, şüphesiz Proust’u, ama galiba daha çok da Benjamin Constant’ın Adolphe’ünü fark ederiz. (Adolphe de büyümesini, yalanın, çifte standardın, çıkarın ve nezaketin dünyasına kabul edilmesini böyle anlatır.)
Bunları buluruz Sahnenin Dışındakiler’de, nefis bir Daumier karikatürünü andıran Kudret Bey figürünü buluruz. Şu ki, çok sevimli olmayan şeyler de buluruz. Bir Milli Roman yazmak istemiştir. Türkiye’nin tarihsel ve sosyo-ekonomik gelişmesinin artık buna imkân verdiğini düşünmüş olmalıdır (ama ilginçtir, günlüğünde hiç değinmediği tek romanı da ölümünden 12 yıl sonra ilk baskısı ve ondan 17 yıl sonra da ikincisi yapılan bu kitaptır).
Tanpınar’ın sevdiği Fransız anti-Aydınlanmacılarından Renan’ın[8] söylediği gibi “bir ulus her gün tekrarlanan bir plebisit” ise, bu plebisitin Tanpınar’da da bir milli cemaate giriş ayini şeklinde sık sık tekrarlandığını görmemiz gerekir. Milli anlardır bunlar, millileşme, bütünleşme anları. Dost-düşmanın Schmitt’vari bir kesinlikle ayrıştığı, kutuplaştığı anlar. Ömer Seyfettin’in girişi Balkan Harbi’ne rastladıysa, Tanpınar ve karakterlerininki de Mütareke ve İstanbul’un işgal ânına rastlar. “Boğaz’a gideceğim ve bilhassa Tevfik Bey’i göreceğim için sevinmiştim. Fakat Köprü’de şahit olduğum bir hadise bu sevincimi adeta bıçakladı. Kadıköy iskelesinde başlarında bir çavuş bulunan iki Senegalli nefer bir bahriyelimizi iki kolundan tutmuş, ite kaka götürüyorlardı” cümleleriyle açılıyor, “Hadiseler” başlıklı ikinci kısmın ikinci bölümü.
Bu, benim yaşlarımda bir çocuktu. Kendisini hırpalayanlara ‘Siz bırakın, ben gelirim!’ gibi bir şeyler söyleyerek ve büyük bir gayret sarfetmeden, galiba sadece sözlerinin manasını anlatmak için hafif hareketlerle kollarını kurtarmaya çalışıyor, bir taraftan da onlara dostça gülüyordu. Kim bilir belki de neşe ve hayat emniyeti içinde felaketin bile kendisine güler yüzle gelmesini istiyordu. Fakat kuvvet, o kadarcık olsa bile dostluğu ve müsavi muameleyi kabule razı değildi. Ona zaferinin maddi üstünlükleri yetmiyordu. Ayrıca bu zaferin manevi istismarını da yapacak, hayatına hâkim olduğu şehri ve insanlarını da küçültecekti. (s. 161, a.b.ç.)
Böylece Senegalli nefer bahriyelimize bir tokat atar, ortalık karışır, kalabalık içinden bir yaşlı kadın ileri atılarak “Seni domuz herif, ne istiyorsun zavallı çocuktan!” diye bağırır ve elindeki topuzlu şemsiyeyi Senegallinin “tam yüzünün ortasına” indirir. “O âna kadar asabiyet ve çaresizlik içinde çırpınan halk harekete geldi. Ortalık tekrar karıştı. Her şey düzeldiği zaman ne ihtiyar kadını ne bahriyeliyi görebildik. Halk ikisini de kaçırmıştı.”
Renan’ın gündelik plebisitinin, o yoğun Millileşme ânı’nın minyatür bir modelidir bu epizot. Ve Türk milliyetçi mitolojisinin çekirdek motiflerinden biri olarak belirgin bir ideolojik bükülme içerir. Çünkü sadece işgalciye karşı haklı bir direnişi sahnelemekle sınırlı kalmaz, işin içine düşmanın kötü niyeti karşısında bizim hep çok saf, çok temiz ve fazla iyi niyetli kaldığımız ve bu yüzden hep “kazıklandığımız” gibi bir fantezi de karışır. Böylece daha birkaç ay, hatta hafta öncesine kadar “kuvvetlinin” millet-i hâkime konumundaki Türkler olduğu gerçeği geri plana itilir ve bu konum sayesinde cezasız kalan suçların unutulması kolaylaşır. Örneğini yine bu romanda bulacağız.
Belki bir “düğümlenme” olarak adlandırılması gereken bu fantastik bükülmenin orijinaline şüphesiz Ömer Seyfettin’de, Bomba kitabındaki ünlü “Nakarat” öyküsünde rastlarız. (Yeni Mecmua, 1918) “Gençliğini Makedonya’da geçirmiş eski bir zabitin not defterinden” notuyla açılan öyküde anlatılan olaylar 1903 yılında geçmektedir. Genç zabit Makedonya’ya “eşkıya takibine” gönderilmiştir. Askerini geniş bir eve yerleştirir, kendisi de “köyün yegâne tüccarı, bakkalı, aktarı, tuhafçısı, meyhanecisi, hasılı her şeyi olan Bulgar’ın dükkânının üzerindeki yıkık evi” tutar. Bu delikanlı, “İstanbul’da iken muharrir Georges Courtelin’in romanlarını okuyarak tasavvur ettiği o çapkın, neşeli, gamsız ‘Hayat-ı Askeriye’ye” gireceğini düşünerek yazılmıştır Osmanlı ordusuna. Ama Ömer Seyfettin ve Milli Edebiyatçıların Servet-i Fünunculara (en çok da “Ahmet Cemil” figürüne) hücumunun ana fikri olan “yabancı idealin fiyaskosu” motifi hemen kendini gösterir: “Arkadaşlarımın hepsi memnun… Yalnız ben meyus! Neden? Bu sefaletten, bu perişanlıktan! Ben mükemmel, muntazam, şık bir ordu istiyorum. Fakat hakikat hayalin o kadar zıddı ki… Aralarındaki fark ölüm kadar karanlık, ölüm kadar derin.” Bir gün, yeis içinde yattığı odanın penceresinden içeri tatlı bir kadın sesi süzülür, bir şarkı. Bulgarca olmalıdır, bu dili bilmediği halde özellikle “Naş, naş, çarigrad naş” nakaratı ilgisini çeker. Sonra kadının kendisini de görür: “Köylü olduğuna gözlerimin inanamayacağı bir kız! Kumral, güzel, iri, kuvvetli bir kız, ahırın solundaki taraçadan bakıyor… Beni gördü, kaçmadı.”
Kız kaçmadığı gibi, zabiti görünce gözlerinin içine baka baka hep aynı şarkıyı söylüyordur. Delikanlı hayallere kapılır: “Bu kızı zorla kaçırmak! Onunla beraber kaçmak! Tâ Amerika’ya… Başka ufuklar, başka hayatlar tahayyül ediyorum, yeni bir dünyaya doğmuş gibi! Artık ne anam, ne babam, ne evim, ne vatanım kalacak!” Bu kapılma ânından çok sonra, bir pişmanlık ve özeleştiri saatinde yazılmış olması gereken şu cümlelerin bir yapısal zaaf oluşturduğunun ya farkında değildir yazar, ya da bir Milli Edebiyatçı olarak bu tür teknik zorunlulukların da Frenk icadı olduğunu düşünüyordur: “Demek esasen ben bir serseriyim! Hep arzum kaçmak, kayıtlardan kurtulmak, vatanı, aileyi ebediyen terk etmek! Bir aşkla bilinmez âlemlerde yaşamak!” Genç zabit, “Naş’ların öyle haris, öyle canlı, öyle âşık, öyle kızgın bir uzanışı var ki, ruhtan daha derin bir yerden geliyor” diyerek kapıldığı bu şarkının anlamını merak eder: “Hep bana bakarak tekrarlamasına bakılırsa bir hitap olmalı. ‘Seni çok seviyorum, senin için ölüyorum’ demek olmalı.” Kızı balkona, bahçeye çağırmak için o da yüksek sesle terennüm etmeye başlar şarkıyı. Ama kıza yanaşamadan delikanlının tayini gelir, ayrılmadan Bulgar bakkala nakaratın anlamını sorar. “‘Naş naş çarigrat naş…’ Ne demek çorbacı? İhtiyarın beti benzi soldu (…) Hâşâ efendim –dedi– Bizim köyümüzde bunu kimse söylemez […] Buranın ahalisi hep namusludur.” Ama zabit ısrarla adamın ağzından alır: “Bizim olacak, bizim olacak, İstanbul bizim olacak…”
Ben ona neler düşünerek bakıyordum, o bana ne söylüyordu. O, benim için en büyük küfrü ederken, ben, Türk zabiti, onun iri vücudundan, mavi ateş gözlerinden, geniş kalçalarından, şuh ellerinden başka bir şey görmüyor, hatta nakaratını onunla beraber, bir ağızdan tekrarlıyordum […] Evet, hiç şüphesiz, benim; ahmak, şehvetten başka bir şey düşünmez, bir şeyden anlamaz, budala genç zabitinhediyesini şimdi almıştı. Taraçadan, yalnız bana değil, bütün milletime karşı savrulan o cesur, metin, o azimkâr küfrüyle teşekkür ediyordu.[9]
Fanteziler, mitler bazı gerçek ya da gerçeğimsi ipliklerle dokunur. Bu fantezinin Türkçü sosyal bilim ve tarih yazımında da paralelleri vardır. Türk-Müslümanlar, Osmanlı imparatorluğu’nda “sözde egemen millet” oldukları için, öteki etnik gruplara oranla ulusal bilince daha geç ulaşmışlar, birlikte yaşama hayallerini beslemeye devam etmişler ve bu yüzden Yunan, Arnavut, Bulgar, Ermeni ve Arap milliyetçilerinin ayrılığa yönelmeleriyle kendilerini çaresiz ve “arkadan hançerlenmiş” hissetmişlerdir (bazen saflık olarak görülür bu, bazen yüce gönüllülük, ama çoğu zaman ticaretin öteki etnisitelere “kaptırılmış” olmasına bağlanır). “Nakarat” öyküsünde böyle tatlı hayallere kapılarak “acı bir düş kırıklığı” yaşayan bir genç adam buluyoruz. Onu bu türden boş hayallere yönelten bir etkenin Batı edebiyatı (“Courteline”) olduğu da geçerken belirtilmiştir. Onun aşk şarkısı ve teslimiyet ilanı sandığı ses, heyhat, karşı tarafın çok önceden hazırlanmış sinsi ve şımarık başkaldırısıdır. Bu kadar safızdır biz!
Sahnenin Dışındakiler’e dönersek, Milli Edebiyat programının Tanpınarcasının gerektirdiği karşılaş(tır)malar sürüp gitmektedir. “Genç Cemal, İstanbul’daki millicilerden aile dostu “Bolahenk” Tevfik Bey’le birlikte bir akşam Boğaz’da sandal gezisine çıkmıştır. “Boğaz, bu eylûl gecesinde musiki kadar güzel ve derin, onun insana sunduğu hayaller, açtığı âlemler kadar imkânsızdı. Her şey, aydınlık, akis, gölge birbirini devam ettiriyor, birbirini tamamlıyordu. Sanki kâinat bizim için ve bizde yeni baştan yaratılıyordu.” (a.b.ç.) Ama birdenbire, bu baygın “biz bize olma” halini ve bunun Tanpınar’daki eşlikçisi olan o biraz kolaycı ve sahte “Mallarmé efektini” hunharca yırtan bir yabancılık girer araya:
Bununla beraber yukarıdan beri bahsettiğim değişiklik burada da vardı. Çocukluğumda o kadar yekpâre şekilde bizim olan, bizim zevkimizi veren Boğaziçi’nde şimdi birkaç ayrı musiki birden duyuluyordu. Rum halkın bindikleri sandallardan kitara ve mandolin sesleri geliyordu. Kanlıca koyundan bir türlü çıkmayan bir istimbotta, Amerikan neferleri kendilerine balalayka [?] çaldırtıyorlardı. Bütün bu yabancı akisler bizi öldüresiye rahatsız ediyordu.
Bu nasıl oldu, ben de anlayamadım. Kanlıca koyundan tam çıkmak üzere idik ki, Tevfik Bey birdenbire Yani’ye [Rum hizmetkâr/sandalcı] “Dön! dedi, şu heriflere bir ders verelim!” Ve birdenbire denizin ortasından aya karşı bu toprakta, bu şehirde yaşayanların sesi, kendi medeniyetimizin sesi, en geniş şekilde yükseldi.
O anda bütün Boğaz tepelerinin, Tevfik Bey’in okuduğu gazeli birbirine gönderdiği muhakkaktı. İlk önce kitara ve mandolin sesleri sustu, sonra istimbottakiler sustular, sonra bütün etraf sustu. Tevfik Beyin sesi Boğaz’ı tek başına zaptetmişti. Tevfik Bey, Yani’ye:
– Bebek’e çek! dedi.
Halinde, malikânesinde isyan çıkmış da onu tenkil etmeğe gidiyormuş gibi bir hal vardı. (s. 180-81)
Yenilgi ve işgale karşı Millet-i Hâkime tepkisi de böyle oluyor herhalde: Esas olarak “had bildirmeyi” ve kendi hâkim konumunu devam ettirmeyi amaçlayan bir gocunma/öfke hali. Millici Tevfik Bey, şımarık Rum ve Amerikalılara karşı estetik bir zafer kazanıyor. Ama estetik zaferin arasına “zaptetme” ve “tenkil” gibi bu toplumun çok iyi tanıdığı terimler de karıştırmıştır. Fındık kabuğuna sığdırılmış bir Realist Uluslararası İlişkiler doktrini sergileniyor burada. Sanatı sev, belinden silahını eksik etme. Ve tersi: Tank, F35, S400 yetmez, “zihinlerin ve gönüllerin” de fethedilmesi gerekir. Tanpınar’ın bağlı olduğu edebiyat heveslisi Fransız sağcıları için “Miğferli Minerva” tabiri de kullanılmıştı. Otto Dix, Georg Grosz ve Bertolt Brecht gibi büyük Alman karikatüristleri bunların resimlerini yaptı. Burada olsalardı Tanpınar’dan ve gözü kamaşmış hayranlarından da malzeme çıkarırlardı.[10]
Tanpınar bu Milli ânın kapsayıcı bir “birlik-beraberlik” ânı olduğunu iyice vurgulamak istemişe benziyor. Köşkünün bulunduğu Bebek koyuna girerken Tevfik Bey yine gazeli koyverir.
Yolda sadece Şakir Ağa’dan bir beste ile Hacı Arif Bey’in iki şarkısını söyleyen Tevfik Bey, körfeze girer girmez tekrar gazele başladı. Ve hemen arkasından halkımızın bütün hüzün ve hasretiyle dolu bir maya geldi. Tevfik Bey’in sesi Boğaz gecesinde “Oğul… Oğul…” diye sızlanırken biz Boğaz tepeleriyle Bingöl dağları öpüşüyor sanmıştık. Hepimiz, galiba Yani ve İstratos da beraber, ağlayabilirdik. Fakat Tevfik Bey coşmuştu. “Şimdi doğru eve…” diyordu. “Eğer bu gece bir zeybek oynayamadan yatarsam hasta olurum.” Neredeyse biraz evvel tenkil ettiği, susturduğu sandalların içindekileri köşke davet edecekti.
Böyle yüce gönüllüyüzdür biz. Naralarımızın gürlüğüyle, olmazsa pazumuzun gücüyle dost-düşman herkesi çevremizde toplarız, bütün hayvanlar âleminin Arslan Kral’ın çevresinde ve biraz altında toplandığı gibi. Soframızda, en azından uzak bir ucunda, silahlarından arındırılmış olmak koşuluyla, haine bile yer vardır. Yazdığımız romanda “güneydoğu” olgusundan bilerek bilmeyerek hep uzak durmuş olsak bile, böyle anlarda Boğaz tepeleri de Bingöl dağlarıyla sarmaş dolaş olmaktan gocunmaz. Ece Ayhan, 12 Mart 1971 günlerinde, Lautreamont’un “Şiirler”indekine benzer “küçük değiştirmelerle”, Tanpınar’ın bu sözlerini tersine çevirmişti: “Çocuklar! ile bile muhbirler! ve bütün ahali! / Hep birlikte, üç kez, bağırarak, yazınız // Kurşun kalemle de olabilir / Yort Savul!”
Ahmet Hamdi’de Peyami Safa’yı andıran epeyce yerli/milli, hiyerarşik ve Safa’nınkinden çok daha lezzetli bir “şehir fenomenolojisi” de ortaya çıkar. Beş Şehir’in pahalı bir mücevheri andıran “İstanbul” bölümünde, “asıl İstanbul”dan söz ederken Adalar’a da değinmiştir: “Asıl İstanbul, yani surlardan beride olan minare ve camilerin şehri, Beyoğlu, Boğaziçi, Üsküdar, Erenköy tarafları, Çekmeceler, Adalar, bir şehrin içinde adeta başka başka coğrafyalar gibi kendi güzellikleriyle bizde ayrı ayrı duygular uyandıran, hayalimize başka türlü yaşama şekilleri ilham eden peyzajlardır.”[11] Gelgelelim, metinde geçen tek “Adalar” sözcüğüdür bu, Prens Adaları’nın hayalimize ne türden yaşama şekilleri ilham ettiğini bu kitaptan öğrenemeyiz. Bunun için Huzur’a gitmeliyiz. Bir Ada-Boğaz karşılaştırması bekliyor bizi.
Boğaz vapuru başka türlü bir kalabalıkla doluydu. Orası Ada gibi, asıl İstanbul’un çöküş devrinde, bir mevsim denecek kadar kısa bir zamanda ve adeta birden oluvermiş, zengin, müreffeh, her hususiyetini paranın düzenleyip ayarladığı, geniş asfalt yollu, çiçek tarhı kılıklı sayfiyesi değildi. O [Boğaziçi] başından beri İstanbul’la yaşamış, onun zengin olduğu zamanlarda zengin olmuş, çarşı ve pazarını kaybedip fakir düştüğü zaman fakir olmuş, zevki değiştiği zaman kendi içine çekilmiş, hayatında geçmiş modaları elinden geldiği kadar muhafaza etmiş, hülasa bir medeniyeti kendine ait bir macera gibi yaşamış bir yerdi.
Mümtaz’a göre insan Ada’ya giderken anonim bir şey olurdu. Orası bir nevi standart insanların yeriydi; orada gerçekte kendimize hiç lâzım olmayan, hiç değilse bizi kendimizden uzaklaştıran ve bunu yaparken hiçbir noktaya da yaklaştırmayan şeylerin hasreti çekilirdi. Çünkü burada terkibi idare eden şeyler, manzara, kalabildiği kadar olsa da mimari, hepsi bizimdi. Bizimle beraber kurulmuş, bizimle beraber olmuştu. Burası küçük camili, bodur minareli ve kireç sıvalı duvarları o kadar İstanbul semtlerinin kendisi olan küçük mescitli köylerin, bazen bir manzarayı uçtan uca zapteden geniş mezarlıkların, su akmayan lüleleri bile insana serinlik duygusu veren aynalı taşları kırık çeşmelerin, büyük yalıların, avlusunda keçi otlayan ahşap tekkelerin, çıraklarının haykırışı İstanbul ramazanlarının uhreviliğini yaşayan dünyadan bir selam gibi karışan iskele kahvelerinin, eski davullu, zurnalı, yarı milli bayram kılıklı pehlivan güreşlerinin hatırasıyla dolu meydanların, büyük çınarların, kapalı akşamların, fecir kızlarının ellerindeki meşalelerle maddesiz aynalarda bir sedef rüyası içinde yüzdükleri sabahların, garip, içli aksisadaların diyarıydı. (s. 122-23)
Tutamamış gibidir kendini Ahmet Hamdi, sentaksın yularını ideolojinin zorunlu klişe ve palavrasına kaptırmıştır (“çıraklarının… iskele kahvelerinin” cümleciğinin düşüklüğü). Küçük eski yöresel kiliseler çevresinde şekillenmiş hayat dokusuna övgüler düzen Barrès ile Burhan Felek, pehlivan tefrikasıyla Mallarmé (“fecir kızları”, “maddesiz aynalar”) dumanları tüten yoğun bir çorbanın bileşenleri haline gelir.
“ŞİİRLERDE PEK AZ, DENEMELERDE VE TARİHTE ZAMAN ZAMAN VE MAHUR BESTE İLE SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ HARİÇ ROMANLARDA HEMEN HER ZAMAN İDEOLOJİ VE KLİŞE BASKIN ÇIKAR.”
Proust’ta da her biri kendi “hususiyetiyle” ayrışan böyle semtler, yollar vardı: Swann’ların Tarafı, Guermantes Tarafı, Meseglisé yolu… Proust da arkadaşı Barrès gibi bir “kültürel/siyasal iç harp” döneminin insanıydı. Ama dikkatle baktığı semtlerin hiçbirini aşağılamıyor, Faubourg Saint-Germaine’in dökülen yaldızlarının açığa vurduğu çirkinlikleri anlatırken bile herhangi birine üstünlük bahşetmiyordu. Amacı bir ideolojiyi doğrulamak değil, anlamaktı: Eline aldığı bir nesneyi evirip çeviren, bütün girinti çıkıntılarını, pürüzlerini ve kayganlığını hissetmek isteyen bir “amatör” gibi. Tanpınar’da bütün bükülme ve çarpılmalarıyla birlikte ideolojik fantazma sürüp gider: Belli bir uzaklıktan, ama mesela Bingöl dağlarından bile değil, Bilecik’ten bile değil, sadece Okmeydanı’ndan bakıldığında “Ada” ile “Boğaz” arasında bir fark kalmayacağını anlayamamış gibidir. Oysa “bizden olan ve bizden olmayanın” maniheist karşıtlığının ötesine geçen sezişler de belirir zaman zaman yapıtında. Beş Şehir’deki “İstanbul” bölümünün “Eski İstanbul bir terkipti” diye başlayan üçüncü kısmı bu bakımdan ilginçtir. “Bu terkip küçük büyük, manalı manasız, eski yeni, yerli yabancı, güzel çirkin –hatta bugün için bayağı– bir yığın unsurun birbiriyle kaynaşmasından doğmuştu.” Bu karışımda “gümrükten geçen her şey müslümanlaşıyor […] İngiltere’den dün gelmiş rokoko saat, Louis XV. üsluplu otoman ve markizetli yahut patiska minderli odaya girer girmez çok Müslüman bir zamanı saymağa başlıyor”du. Kültürün daha yüksek katmanlarına sirayet ediyordu bu kaynaşma: “[rokoko saat] kuvvetli ilahiyat tahsili yüzünden az zamanda ulema kisvesini taşımağa hak kazanan bir mühtedi yahut hiç olmazsa Keçecizade İzzet Molla’nın meclisinde Kur’an ve Hadis bilgisiyle asıl Müslümanları susturan Hançerli Bey gibi bir şey olurdu.” Dikkat: Melezleşmeden söz etmiyor Tanpınar; üst sınıftan gelmediği halde bir millet-i hâkime mensubu olarak, başka bir deyişle ecnebiden kız alması caiz bir erkek olarak, gümrükten giren her şeyin aynı anda Hâşim’in “Müslüman saatinin” emrine de girdiğini söylüyor. Ama paragrafın sonunda, ideolojinin örtüsünü yırtabilecek şu cümle de kaleminden kaçıveriyor: “Zaten bu yerliliğin birçok unsurları dışarda imâl edilmeye başlanmıştı.” (s. 150-51)
Şu var ki şiirlerde pek az, denemelerde ve tarihte zaman zaman ve Mahur Beste ile Saatleri Ayarlama Enstitüsü hariç romanlarda hemen her zaman ideoloji ve klişe baskın çıkar. Görevi de sade bazı olguların şeklini, görünüşünü ve böylece anlamını bükmek değil, bazen büsbütün silmek, yaşanmış tarihten hiçbir iz bırakmamacasına kovmaktır. Sahnenin Dışındakiler’in bence en grotesk pasajında Pansiyoncu Madam Elekciyan hakkında şu cümleyi okuruz: “1915 yılında Madam Elekciyan’ın hayatında dört mühim hadise olmuştu.” Ne beklersiniz cümlenin devamında? İstanbul’da Ermeni aydın ve politikacıların 24 Nisan’da derdest edilmesiyle başlayan soykırım sürecinin bu İstanbullu Ermeni kadının hayatını nasıl etkilediğine dair ifadeler mi? Dört önemli olay şunlardır millet-i hâkime mensubu milli romancımızda:
Evvela bu evi satın almışlardı. Yazık ki bu sevincin üstünden iki ay geçmeden Kirkor Elekciyan ölmüş, fakat talih bu kaybı telafi etmek ister gibi beş seneden beri izini kaybettiği Salih Kaptan’ı karşısına çıkarmıştı. İşte bu ikinci buluşma kat’î olmuştu. Talih bu sefer de bu saadeti kıskanmış olacak ki, hemen arkasından Madam Elekciyan’ın güzelliğinde o kadar zararlı bir rol oynayan kaza olmuş, Salih Kaptan’ın bütün ihtimamlarına rağmen, kırılan sol bacağı öbüründen biraz kısa kalmıştı. Fakat Madam Elekciyan, Salih Kaptan’ın zoruyla, daha evvelden sahne hayatını terk ettiği için buna müteessir değildi. Evin pansiyon olarak kullanılması yine bu sene içinde olmuştu. (s. 246)
1915’in dört önemli olayı: Kadının kocasıyla birlikte şimdi pansiyon olan evi satın alması; adamın ölmesi; eski aşkı Salih’le tekrar buluşması; bacağının kırılması. Aslında bir dört buçukuncusu da var gibi: Evin bir gelir kaynağına dönüştürülmesi. Sanırım, İstanbullu Ermenilerin işlerinin 1915 bahar, yaz ve sonbahar aylarında da tıkırında olduğuna inananlar ve en çok daha bu meseleye hiç kafa yormayanlar bu satırların az sayıdaki okuru arasında da bolca mevcuttur. Ama “solcu” hayran ve yorumcularının da mı hiç dikkatini çekmemiştir bu pasaj? “İnce zevk Tanpınar’ı” kadar bir “İç Harp Hamdi’si” karşısında da olduklarının hiç mi farkına varmadan yutmuşlardır bütün külliyatı?
Ben en çok, bu konulara son derece duyarlı olduğunu ve cesaretle gündeme getirmekten kaçınmadığını son birkaç yılda ArtıGerçek’te çıkan politik yazılarından da bildiğimiz değerli eleştirmen Erol Köroğlu’dan beklerdim böyle bir müdahaleyi. Hatta, Tanpınar okumalarındaki bu “1915 ihmaline” dair bir eleştirim ilk çıktığında, yine başka bir değerli genç eleştirmen aracılığıyla bana bir mesaj göndermiş ve kendisinin bir yazısında bu konunun mesele edildiğini iletmişti. Ne var ki Köroğlu’nun Tanpınar’la ilgili erişebildiğim hiçbir yazısında (bunlardan biri dosdoğru Sahnenin Dışındakiler hakkındaydı) bu Madam Elekciyan bahsini bulamadım. Eksik bilgiyse düzeltmesini diliyorum kendisinden.
Bazı polemikler de içereceğini bildiğim bu yazıya başlarken Tanpınar’ın “sosyalizmiyle” ilgili bir üçüncü bölüm de yazmak gibi bir düşüncem vardı. Devrimci komünizme karşı bir baraj olarak tasarlanmış bu “sosyalizmi”, onun yine sevdiği yüzyıl dönümü Fransızlarından “Hıristiyan Sosyalist” yazar Charles Peguy’nin düşünceleriyle birlikte gözden geçirmeyi planlıyordum. Bu yüzden ‘70’li yılların sonunda Selahattin Hilav ile Hilmi Yavuz arasındaki tartışmayı bir kez daha okudum. Yavuz, bir kez daha, Hilav’a oranla çok haklı göründü bana. Hilav, Tanpınar’ın yazılarına ve romanlarına serpiştirilmiş, sanayi ve ticaretle, üretim, çalışma ve kalkınmayla (“altyapıyla”) ilgili liberal düşüncelerini onun gizli Marksizmine karine olarak sunuyor, Yavuz da bunların Marx’ın teorisinin özgül kategorileri olmadığını ve Ahmet Hamdi’nin düşüncelerinin esas olarak Charles Maurras’ın korporatizmine ve küçük üreticiye dayalı kalkınmacılığına yakın olduğunu belirtiyordu:
Maurras’a göre devlet yönetiminde merkezî “hükümetin yetkileri iyice kısıtlanmalı ve yeni bir yönetici sınıfın ortaya çıkmasını sağlamak için büyük toprak işletmeleri ve sanayi korporasyonları kurulmalıdır”. Onun, özellikle korporasyonlar üzerinde ısrar etmesinin Tanpınar’ca nasıl formüle edildiğini ilerde göreceğiz. Maurras’ın, daha çok Fustel de Coulanges’ın La Cite Antique’inden yararlanarak oluşturduğu aile, köy, vb. gibi “adem-i merkezileşmiş cemaatlerden” meydana gelen orta sınıf ideali, tam tersine, sanayi burjuvazisini içinde yaşadığı çelişkilerden arındırma amacına yönelmişti. Maurras’ın Fransa’da sanayileşmenin getirdiği derin toplumsal sarsıntılar karşısında, bu sarsıntılardan sorumlu tuttuğu burjuva sınıfının yerini alacak bir “cemaat ideali” ardında olduğunu unutmamak gerek. Tanpınar’a göre ise, Türk toplumu, Maurras’ın Fransa’da ardına düştüğü bu cemaat idealini gerçekleştirebilecek bir yapıya [zaten] sahipti.[12]
Hilmi Yavuz, bana iletilen ama okumadığım bazı Twitter/X mesajlarından anladığım kadarıyla, bu yazının ilk bölümünde, bugüne kadar yorumcuların Huzur yazarının Fransız aşırı sağıyla ilişkisine hiç değinmediğini söylediğim için bana çok kızmış. Kızmakta haklıdır. İlk mesele eden ve tek mesele eden odur. Marksist Hilav’ınkinden de, bizim kamaşmış estetlerinkinden de daha sağlam bir bakıştır bu. Ben Hilav-Yavuz polemiğine o mutasavver üçüncü bölümde dönmek niyetindeydim. Ama sabırsızlığında haklıdır değerli şair, ben de olsam herkesin önce ve derhal bana bakmasını isterdim.
“AHMET HAMDİ’Yİ BİZİM TÜRK FAŞİSTLERİYLE KAFA TOKUŞTURMA MECBURİYETİNDEN‘ESİRGEYEN’ NEYDİ?”
Gerçek şu ki, ne Maurras’ın korporatist orta sınıf “ideali” değerlendirmesini ne de Tanpınar’ın bu açıdan ondan esinlendiği düşüncesini çok inandırıcı bulmadığımı belirtmeliyim. Maurras, Fransa’da örneği ancak ‘50’li yıllarda görülecek bir küçük burjuva radikal popülisti (Poujade) değil, eski rejimi yücelten bir Monarşistti, sonunda büyük sermayenin rejimi olan Vichy hükümetiyle hiçbir problemi olmadı. Tanpınar’ın “sosyo-ekonomik pasajları” dikkatle okunduğunda da Ahmet Ağaoğlu ve Ahmet Hamdi Başer tarzı, sınıfsal olarak daha kapsayıcı bir liberal-kalkınmacı model yanlısı olduğu görülür. – Ama bütün bunlara sahiden ne kadar önem veriyordu, kendi süreğen züğürtlüğü dışında ekonomi hiç umurunda olmuş muydu, tartışılır.
Öyleyse o sorunun da yeri geldi: Ahmet Hamdi’yi bizim Türk faşistleriyle kafa tokuşturma mecburiyetinden “esirgeyen” neydi? Onları zevksiz ve yüzeysel bulması mı, konuşmanın daha başlamadan bile tıkanması mı, Çankırı ve Erzurum’u çok takdir etmesine rağmen İstanbul’da doğması mı, kendi “Miğferli Minerva”sının sadece cümlede kalması, bütün o tatlı ürkekliğiyle (“kırtipil”) miğferli olma halini “hayata geçirmekten” sakınması mı? Bunlar yanlış değildir herhalde, ama bir etkene daha işaret etmek isterim, yine kubbe-dışı: “Estetiğimi yapan adam” gibi sözlerle andığı Paul Valéry. Monsieur Teste yazarı, matematik ile şiiri (ya da Robert Musil’in deyişiyle “ruh ile kesinliği”) birlikte işe koşmasıyla etkilemiş görünür Tanpınar’ı. Ama bir de inançsızlık ve radikal şüphecilik boyutu var. Tarihsel devamlılık düşüncesi kadar, tarih kavramının kendisini de sorguya alan bir şüphecilik. 1931’de Güncel Dünyaya Bakışlar’ın “Tarih Üzerine” başlıklı parçasında şöyle diyor:
Tarih, aklın kimyasından türemiş en tehlikeli üründür. Özellikleri iyi biliniyor. Rüyalara sebep olur, koca koca halkları sarhoş eder, onlara sahte anılar verir, reflekslerini hızlandırır, eski yaralarının açık kalmasını sağlar, dinlenme haline geçtiklerinde azap verir, onları ya büyüklük ve ihtişam ya da zulmedilme sanrılarına sürükler ve ulusları kızgın, küstah, boş gururlu ve tahammül edilmez kılar.
Tarih her şeyi haklı çıkarır. Hiçbir şey öğretmez, çünkü her şeyi içerir ve her şeyin örneğini sunar.[13]
Tanpınar’ı 26 Aralık 1960 tarihli günlük notunda yine kendini tanımlamaya çalışırken buluyoruz. “Bende boşluk yok,” diyor, “çünkü erotik düşünce doldurabiliyor her tarafı.” Ama devamı var. “İnanmayan, fakat korktuğu için inanan adam. Sığınan adam. Kaçmak arzusu. Her şeyi bırakıp kaçmak isteyen, her yerden kaçmak isteyen adam (…) Merhametli, iyi kalbli, kimseye fenalık yapmak istemeyen, fakat herhangi bir adama kendi şahsi imkânlarının dışında bir şey veremeyen, içtimai her hikmete yabancı, her kımıldanışa gayr-ı müsait, bütün heyecanlarını olduğu yerde öldüren insan. Öldüren veya eskiten insan.” (a.b.ç.) Bir soru-cevap kısmı izler bu satırları: “Neye inanıyorum? Belki hiçbir şeye. Neyi seviyorum? Belki sanatı, kadını, seksi, rahat yaşamayı.” Böyle bir inanç ve adanma eksikliği mi korumuştur onu bazı sahte angajmanlara girişmekten?
“Milliyetçilik! Bizde her şey gibi o da problem: Dün gençlerin Kerkük için yaptıkları tezahürat vardı. Afişlerden biri – eve gelirken Avni Bey’in evinin yanında bir dükkânın önünde gördüm: Bir Türk kanı bütün dünyaya değer. Böyle şey olur mu hiç? Otomobil kazalarını unuttu mu bu çocuklar? Günde beyhude yere cinayet, kaza, yüzlerce insan ölüyor. Sonra mazlum bir milletin, –çünkü tarihin mazlumuyuz, bu aşikâr artık–, ağzımıza yakışan bir söz mü?” Günlüğünün 18 Mart 1961 tarihli kaydında bu cümleler yer alıyor. Bir eliyle milliyetçi mitolojinin “mazlum millet” fikrini sahiplenirken, öbür eliyle aynı mitolojinin “bir damla Türk kanı dünyaya bedel” gibi daha vahşi bir motifini geriye itiyor. Ama orada da kalmıyor, kendi mantığını gemlemiyor. Birkaç paragraf ilerde:
Bir Türkün kanı bütün dünyaya değerse, bunu ilan eden gençlik milyonlarca Türkün kanına mal olan Talât Paşa için merasim yapan insanları nasıl affeder? Kanımız hakikaten kıymetli ise ilk önce müeyyidelerimizi tatbik edebileceklerimizden başlayalım. Kaldı ki mesele Irak’la Türkler arasında değil, Türklerle Kürtler arasında oluyor. Halbuki Türkiye nüfusunun yüzde sekizi hiç olmazsa Kürttür. Yahut Kürtçe konuşur. Dahili harbe mi gidiyoruz? Yeni bir Kıbrıs, yeni bir 6 Eylül, bu sefer 6 Eylüller. Fakat neticesi?
Pasajın anlamı biraz bulanık: “Eğer kan dökmek istiyorsak bunu maliyetsizce uygulayabileceğimiz kesimlerden başlayalım işe” mi demek istemiş? Zaten mesele de aslında Irak-Türkiye meselesi değil, Kerküklü Türk ve Kürtler arasındaki çatışma derken bunu mu vurgulamak istiyor? Ama günlüklerde ilk kez geçen “Kürt” kavramını burada devreye sokmasının asıl nedeni, milliyetçilerin bir iç savaş çıkartmasından veya en azından yeni bir Kıbrıs kışkırtması ya da 6-7 Eylül pogromundan korkmasıdır bana kalırsa. Aydaki Kadın romanında gündeme getirmeyi planladığı ama çeşitli “milli duyarlık anlarının” arasında bu gerçekten kubbe-dışı konuya uygun bir yer açamadığı anlaşılıyor. Ömrü bir yirmi yıl daha yetse de 1970’lerin sonunu görebilseydi bize başka tatlı-tatsız sürprizler de yaşatmış olur muydu?
NOTLAR:
[1] Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur, 29. baskı, Dergâh, 2017, s. 42-43. Bundan sonra romandan alıntıların sayfa numarası metinde parantez içinde verilecektir.
[2] Barış Ünlü, Türklük Sözleşmesi: Oluşumu, İşleyişi ve Krizi, Dipnot, 2018. “Kriz” konusunda şüpheliyim. Böyle sözleşmelerde her kriz yenilenmiş bir katılım ayini haline gelir. Kapitalizme benziyor biraz.
[3] Bu alçak sesli ve yoğunluk izlenimi uyandıran cümleler her seferinde nasıl da tavlıyor bizi! Çekinerek “Azıcık rüküş mü ne?” diye sorsak bile… Oğuz Atay’ın “Mütercim Arif” tipini hatırlamamak da zor.
[4] Dreyfus Vakası’nda karşı “kamplarda” yer alan Proust ile Barrès’in gündelik hayatta can ciğer kuzu sarması olduğu bilinir. Burada da 1960’lı yıllara kadar böyleydi: Sabahattin Ali ile Orhan Şaik veya Nihal Atsız’ı aynı mecliste bulmak mümkündü. Ama bu kötü müydü, bilemem.
[5] Berna Moran, Huzur’daki tumturaklı üslupla ilgili kaygılarını dile getirirken belki bunu da düşünüyordu: Aslında usta bir heccav ve karikatürist olan Tanpınar’ın bu yeteneğinin böyle pasajlarda “dumura uğraması”.
[6] Dikkat edersek, kavuşma kadar, hatta belki daha çok, ayrılık da görürüz son kısımda: Personelin ikisi de birbirinin gözünün içine değil de sanki kendi içine dalmış, kendi bulanık düşüncelerine bakakalmış gibidir.
[7] Ahmet Hamdi Tanpınar, Sahnenin Dışındakiler, 2. baskı, Dergâh, 1990, s. 47. Alıntıların sayfa numarası bundan sonra metin içinde.
[8] 10 Ağustos 1961: “Bütün bir aylık okumam, bende tekrar Renan’a dönme ihtiyacını uyandırdı. Renan’ı, Chateaubriand’ın hatıralarını okumak. Génie de Christianisme’i pek evvel okumuştum.” Bunlar ve benzerleri, yerlici ve milliyetçi muhafazakârları Tanpınar’dan soğutan şeyler olmalıdır. Belki solcu hayranlarını da.
[9] Kızın fiziksel özelliklerinin betimi belki dikkat çekmiştir. Tanpınar bu bakımdan şöyle diyor: “Üçüncü cereyan 1911 yılında çıkmakta olan Genç Kalemler mecmuasına Ziya Gökalp’in katılmasıyla büsbütün başka şekilde kuvvetlenen Türkçülük ve Turancılık hareketidir […] hareketin asıl yaratıcısı Ömer Seyfettin ise fazla aristokrat bulduğu kendinden evvelkilerin dil ve davranışlarından ayrılarak daha saf, taşra realitelerine daha uygun, bilhassa aksülameli üç vilayetteki komiteci faaliyetinden geldiğine göre daha şiddetli, oraların ahvaliyle daha yakından meşgul bir hikâye tarzının peşindeydi.” (Yahya Kemal, s. 91) Ne olursa olsun, genç zabitin adının “Ahmet Cemil” olmadığı kesindir.
[10] Bu mutlak hayranlığın bir sebebi, Tanpınar’a gelene kadar az okumuş olmaktır belki de.
[11] Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, Devlet Kitapları, 1.000 Temel Eser, 1969, s. 141-42.
[12] Hilmi Yavuz, “Tanpınar’ın Solculuğu Efsanesi”, Yeni a, sayı 14, Mayıs 1973; “Ahmet Hamdi Tanpınar ve Marksizm I-II” başlığıyla Felsefe ve Ulusal Kültür, 1975, s. 36-55. Bu metin, Bir Gül Bu Karanlıklarda derlemesinde de yer alıyor.
[13] Paul Valery, The Outlook for Intelligence, Pirinceton UP, Bollingen Library, 1989, s. 114.
Yazının ilk bölümü için tıklayınız: Tanpınar ve Fransız faşistleri (I)
Önceki Yazı
Haftanın kitapları – 38
K24'te haftanın vitrini: Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevleri tarafından bize gönderilen, dikkatimizi çeken; okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Adalet Atlası / Beşerî Bilimlerin 50 Rengi / Erguvani İstimbot / Feminist Antifaşizm / Gemilerle Seyahat Eden Sözcükler / Hayvanların Akıl Almaz Yaşamı / İşkenceci / Midilli Operasyonu / Poetik Varlık / Sitt Marie-Rose
Sonraki Yazı
Zabel Yesayan’ın anıları ve iki soru
“Çocukluğu hatırlama, çocukluk yıllarının Üsküdarı’nı, Silahtar’daki bahçeleri anma ve kâğıda dökme uğraşı Sovyet Ermenistanı’nda gelmekte olan karanlık günlere ilişkin kaygılarını savuşturmak için bir teselli arayışı mıydı? Ya da bir tür savunma mıydı?”