Silgiler:
Polisiye romanda dördüncü tekil şahıs
“Wallas kitap boyunca ifadesini almak istediği insanların adreslerini arar ve genellikle yolunu şaşırır. Evi bulduğundaysa kapıyı açan olmaz, açsalar da o aradığını bulamaz. Herkes bu soruşturmaya hazırlıksız yakalanmış görünürler. Kurmaca bir dünyada bile aranan evinde bulunmaz. Metin de cinayet soruşturması gibi 'yönsüz, plansız, anlaşılmaz' şekilde ilerler.”
Alain Robbe-Grillet
Alain Robbe-Grillet, Silgiler’in (1953) kendisinin sınırlarını çizdiği Yeni Roman’la ilişkisini şüpheli saysa da, bu polisiye romana yakından baktıkça çok da alakasız olmadığını fark edebiliriz. Yeni roman ruhsal derinlikten ve “entrika örgüsü”nden kurtulmak ister. Bu romanda da geleneksel yapının bozulduğunu görürüz. Yeni romanın temel meseleleri sayabileceğimiz nesneler ve onlar arasındaki ilişkiler cinayet soruşturmasında yersiz denebilecek kesintiler yaratır. Metin de cinayet soruşturması gibi “yönsüz, plansız, anlaşılmaz” şekilde ilerler. Bir soruşturmadan çok, amaçsızca gezinen bir müfettişin yolunu kaybetmesi ve aklının dağılmasının hikâyesini okuruz. Sayfalar boyunca sokakların, evlerin birbirine göre konumları detaylı biçimde betimlenir. Soruşturma memuru da katil gibi “beceriksizdir”. Anlatıcı olay ânını yeniden üretemez. Onun da komiser ve müfettiş gibi kafası karışık ya da peşin hükümlüdür. Okur olarak da en baştan cinayet görünümdeki olayı, katil adayını biliriz zaten. Fakat okur ve müfettişin bilgi ve bulguları bir türlü çakışmaz. Olay yerine sayısız kez geri döneriz ve her seferinde bir şeylerin yerinin değiştiğini öğreniriz.
Polisiye türünün talep ettiği kesinliği, gizemler ardında da olsa şüphe duyulmayacak gerçeği yazar da önceden bilmez sanki. Yazar, anlatıcı, roman kişileri ve okur aynı irtifadan hadiselere bakarlar. Oysa polisiye türü yazarın yüksek irtifadan yazdığı metinlerden oluşur. Başta gizemli görünen dolaşık izlerin, şüphelerin en sonunda yazarın aklından geçenlerle uyumlu hale gelmesi beklenir. Fakat Silgiler’deki sözde cinayeti kimse bu mesafe ve açıdan göremez. Yazardan beklenen özgüven de olmayınca, konuya odaklanmayan sohbetler ve anlatıcının “gibi”, “acaba”, “sanki”leriyle bağlanan cümleler sayfaları doldurur. Anlatıcı kafaların içinden neler geçtiğini arada dile getirse de, bunlardaki yanlış anlamalar kısa sürede ortaya çıkar. Yazar anlatma yetisini kaybetmiş gibidir. Fakat bu zafiyetin, kusurun bizzat kendisi yeni romanın varlık koşullarını yaratır.
Silgiler
çev. Alp Tümertekin
Fol Kitap
2021
256 s.
Komiser soruşturmayı çok erkenden kapatma yanlısıyken, müfettiş onu doğru noktalara yönlendirmeyen şüpheleriyle kendi katilini yaratan bir soruşturmayı takip eder. Yani dava cinayetten önce başlar ve cinayetle birlikte son bulur. Komiser en açık izleri takip edemezken, müfettiş kanıtları zorla yaratmaya çalışır. Birisinin silmek istediği kanıtları diğeri yeniden kayıt altına almak ister. Her ikisinin karşılıklı eylemi, yeni romancının bir elinin sildiğini diğerinin yazması eğretilemesi gibi buluşur. Soruşturmanın tutarsızlığı ve kaymaları yazıya da yansır. Aynı paragrafta bile, kusurlu romanlarda olduğu gibi, zaman kipi değişip durur; şimdi, geçmiş, gelecek ve geniş zamanlar birbirini takip edebilir. İyelikler ve bakış açıları cümleler arasında bile yer değiştirebilir. Çizgisel zamandan kopuş, hem de polisiye bir metinde, zihinsel karmaşanın işaretidir. Yazar da soruşturmanın özneleri gibi hadiseleri sıraya dizemez; üstelik cinayeti planlayan, katil ve maktul baştan bilinirken. Cinayet girişimi sırasında ışıklar bir anda söndüğü için anlatıcı olayın nasıl geliştiğini ayırt edemez sanki.
Kayan zamana, iyelikleri bozulan cümlelere sık rastlarız. Örneğin peş peşe sıralanan üç cümlenin yüklemleri şöyledir: “yürür”, “başlamıştır”, “karşılaşmıştı”. Birkaç satır ötesinde ise “kalkacak” gibi başka bir zamanla çekilmiş fiile rastlarız. Yazar bir sonraki paragrafta da bunun nedenini açıklar gibi, “Dün ile yarın arasında şimdiki zamanın yeri yok artık” diye ekler. Cümlenin dayanağı bir şimdi ve burada olmayınca zaman kipleri ileri geri salınır. Anlatıcı sadece zamanın kipleriyle değil, fiillerle de müşkül içinde görünür; sözgelimi “acıktığını anımsar”. Yürüdükçe biraz kendine gelir, “birbiriyle ilintisiz ve akla uymayan imgelerin peş peşe gelişine” daha az maruz kalır. Romancı da Müfettiş Wallas gibi “yorulmuş” görünür. Çivisi çıkan zamanı sabitleyemez. “Kendi doğal bugününe uyanmak” için derin bir uykuya dalmalıdır.
Yazar arada kişilerin aklından geçenlere odaklansa da, oradan belli izlenimlerle dönmez. Örneğin müfettiş Wallas soruşturma için başkentten geldiği kente çocukken de uğradığını ama belirgin bir anısının olmadığını aklından geçirir. Aynı izlek Robbe-Grillet’nin bir diğer romanı Röntgenci’de de tekrarlanır: “Bir görüntü yok aklımda.” Zaten sadece hafızası değil, imgelemi, akıl yürütme yetisi, duyguları da kaybolup gitmiş bir zihni içeriden tasvir etme gereği de kalmaz. Böyle olunca anlatıcı içeride oyalanmadan dışarı çıkar ve bir polisiye eserden beklenmeyecek şekilde entrikadan sapar, amaçsız görünen tasvirlere yönelir. Cinayet soruşturması sıklıkla bir Beckett pasajına dönüşebilir. Wallas, Doktor Juard’ı bir kafeye çağırdığında, “bir türlü gelmek bilmeyen birisini bekler”. Müfettişin ilgisi yazı gibi dağılır, mağaza levhalarına takılır sözgelimi.
Yeni romancının satırları bir karakterin bilinç akışını aralamaz; Wallas’ınki gibi “dilin tikleri” diye tarif edilebilecek bir rahatsızlığı işaret eder. Hiçbir imge, izlenim, çağrışım, hatıra, duyum, düşünce “uslu uslu gelip art arda sıraya girmez”. Benzer şekilde bedensel devinimler de kasların eşgüdümle icra ettiği fiiller olmaktan uzaktır. Wallas’ın zihni ve bedeniyle anlatının yapısı koşut ilerler. Polisiyenin ideal türünü oluşturduğu geleneksel roman yapısına uymaz. Yeni romancı eserini kendisini yakalayan, aklına üşüşen, başından geçen, gözüne ilişen, kulağına çalınan, kendisini müteessir eden gayri iradi detaylar, olaylar etrafında oluşturur. Hadise örgüsü bu olaylar tarafından hem oluşturulur hem de bölünür. Leyla Erbil anlatılarında olduğu gibi, bilinç akışı sayısız etki tarafından kesintiye uğrar. Hikâyeyi toparlaması beklenen zihin tutarsız çalıştığında hadiseleri daha da karıştırır, zamanda ve mekânda kaymalara sebep olur.
Robbe-Grillet bu karmaşayı bir polisiye metinde yaratarak çok sevdiği yazınsal deneylerden bir başkasını gerçekleştirir. Yeni romancının kendi zeminine yerleşmesi için öncelikle zihnin muhayyile işleyişini dağıtması beklenir. Yazarın şuurunun temsilcisi, onun vesayeti altında duyan, duygulanan, düşünen ve devinen anlatıcı ve anlatı kişisi öncelikle geleneksel sıradüzeni terk etmelidir. Hepsinin şuurları bir Dostoyevski romanındaki gibi poliglot bir meyille ayrışıp herkes kendi adına konuşabilmelidir. Böyle bir özerklik içerisinde yazarın anlatıcıya ve kahramanlara nezaret etmesi inandırıcı ve tutarlı olmaktan çıkar. Onlara kesinlikten uzak, davranışçı kalıplar içinden yaklaşır bazen. Başkasının kafasından geçenlerden bir olasılık gibi söz eder veya onları bir diyaloğun tarafı yapar, sohbete çağırır. Diğerinin zihnindeki işaretler, izler okunaklı olmaktan çıkar. Böyle bir anlatı kadrosu veya paydaşlarının onlardan bekleneni hayata geçirmeleri, “ipuçlarını birleştirip olay örgüsünü yeni baştan kurmaları” zorlaşır.
Lucien Deroisy ve René Micha’nın yönettikleri, 1969 yapımı Les Gommes (Silgiler) filminden bir sahne.
Dördüncü tekil şahıs
Yeni romanın anlatıcısı başkasının zihninden geçenleri bilmediği gibi, kahraman da kendisine ait bir içgörüden yoksundur. Wallas’ın kafasında bir “boşluk” olduğu izlenimine kapılması bundandır; her ne kadar o bu zafiyeti iyi kahvaltı yapmamasına bağlasa da. Birinci ve üçüncü tekil konumlardan bakınca kafaların içi gerçekten de boşalmış gibi görünür. Robbe-Grillet birkaç yıl sonra, Silgiler’den Kıskançlık romanına doğru dördüncü tekil denebilecek bu başka konuma geçerek, nesnenin bakışı içerisine yerleşerek bu dertten kurtulmayı dener. Yeni romanın anlatıcısı ne ben ne sen ne de o iyeliği içerisinden konuşur. Yazar dördüncü tekil bir başka şahsın diliyle yazmanın olanaklarını araştırır. Çünkü kafası boşalan mevcut özne kipleri en basit görünen işlevleri yerine getiremez. Sözgelimi Wallas kitap boyunca ifadesini almak istediği insanların adreslerini arar ve genellikle yolunu şaşırır. Evi bulduğundaysa kapıyı açan olmaz, açsalar da aradığını bulamaz veya aradığı şahsın ne zaman geleceği belli değildir. Tüm anlatı paydaşları bu soruşturmaya hazırlıksız yakalanmış görünürler. Kurmaca bir dünyada bile aranan evinde bulunmaz.
Soruşturma, müfettiş için olduğu gibi, okur içinde tesadüflere terk edilir. Yazarın iradi müdahalesine en çok ihtiyaç duyan bir tür içerisinde hadise örgüsü belirlenemez olayların insafına terk edilir. Yazar anlatı unsurlarını serbest bırakır. Müfettiş ifadesini almak istediği bir tanığa ulaşmak için ne tarafa gideceğini, “sokağı hangi yöne doğru izleyeceğini” bilmez. Polis de katille aynı şaşkınlığı paylaşır. Bir cinayet romanının içinde bile tüm kadronun iradesi çözülmüş veya aklı başka yerde gibidir; kimse olanlara odaklanamaz. Zaten yarım kalmış bir cinayet eyleminin ortasında olduklarını biliyor gibi kayıtsız davranırlar.
Herkes hayatı ve dünyayı olay örgüsünün emrine vermemekte uzlaşmış gibidir. Zaten müfettiş de “biraz rastlantı sonucu” bu işe girer. Mevcut kanıtları birbirine bağlamak yerine manzaradan izlenimlerle meşgul olur. Ne muhakemesi çalışır ne akıl yürütür ne de bir bilinç akışına teslim olur. Zihin tüm işlevleriyle kafatasını terk etti edecek bir sınırda durur. Yazar da kahramanların etrafını tahkim etmez, onları olayların ve nesnelerin insafına terk eder. Okuru da tatmin etmeyi denemez; nasıl geliştiğini bildiğimiz bir hadiseyi vasıfsız asayiş görevlilerine teslim eder. Tüm anlatı paydaşlarının metinle ilişkisinin gevşek kalmasının önüne geçmez. Hem polis memuru hem de müfettiş orta zekâlı kişiler olarak metin içerisinde gezinirler. Yazıda oluşan bir entropi sonucunda tüm entrika, psikolojik gerilim, derinlik, hadiseler, nesneler arasında kaybolur. Yazar zayıf düşen içeriği üslupla desteklemez, retorik bir cazibe yaratmayı arzulamaz. Her anlatı unsuru ve aracını serbest bırakmak bir izlek halini alır. Müfettiş gibi, “herhangi bir yere yetişmesi gerekmeyen” insanlar ve nesneler arasında sayfalar ilerler.
Yeni Roman akımının yazarları, 1959'da Paris'te (soldan sağa): Claude Simon, Alain Robbe-Grillet, Robert Pinget, Jérôme Lindon, Samuel Beckett, Nathalie Sarraute.
Romanın adının neden Silgiler olduğu pek anlaşılmaz. Zaten yeni roman eserlerine anlama veya çözümleme gayesiyle yaklaşmak pek sonuç vermez. Ancak metin hakkında düşünmek mümkündür. Wallas arada yol üstünde bir kırtasiyeye girip hep aradığı o silgiyi bulmaya çalışır, fakat her seferinde farklı bir tane alıp çıkar. Polisiye bir kitapta bile herkes irade dışı eylemler ortaya koyar. Cinayet motifi belli değildir. Belirsiz bir silgi tüm motiflerin üzerinden geçer ve gerekçeler herkes için kaybolur. Ortada etrafa saçılmış, herhangi bir gizemi aydınlatmayan, belli bir bulmacada buluşmayan parçalar kalır. Her şeyin bu kadar bağlantısız durduğu bir sahnede komiser Laurent’in, “Dupont’un canını alan kurşun başka bir dünyadan sıkıldı” demesi mantıklıdır.
Müfettiş hayalindeki silgiyi, o “düşsel nesneyi” aramak için cinayeti aydınlatmaktan daha fazla çaba gösterir: “Yumuşak, hafif, gevrek ama ezildiğinde biçimi bozulmayıp toz halinde ufalanacak bir silgi; kolayca bölünebilecek, kırıldığında da deniz kabuğunun içindeki sedef gibi kaygan ve parlak olacak” bir silgiyi arar durur. (2021: 129) Arada çıkarıp emdiği taşlarla cebi dolu Beckett’in karakteri Molloy gibi, “cebinin diplerinde (...) aynı derecede gereksiz öteki silgilerle” dolaşır. Yolunu kaybettiği sokaklarda katilin izleri yerine daha çok o “efsanevi silgiyi” arar. Silginin peşinde asıl amacını unutur. Hadiselerin esası ondan o kadar uzaklaşır ki, “başka bir gün, başka bir yerde, hatta düşte bile yaşanmış olabilirdi” diye düşünür. (s. 134) Cinayeti başarısızlıkla sonuçlanan Dupont kendi sözde cinayetine daha özenle yaklaşır. Cinayet izlerini bizzat maktulün kendisi yerleştirir. Soruşturma ona gerekli ihtimamı gösterecek bir memur olmadığından ortada kalır. Sadece dinlemesini bilen görevlilerin bile çözeceği bir vaka bir türlü açıklık kazanamaz. Komiser kendi fesat fikirleri ve akıl oyunları arasında cinayeti kafasında kurup çözmeye çalışırken, müfettiş amaçsızca dışarıda dolaşır; soruşturmayı bir yürüme etkinliğine dönüştürür. Diğeri ise tanıklara kulak vermeden, oturduğu yerde akıl yürütür. Her ikisinin aklı da yanlış çalışır. Wallas’ın sokaklarda yolunu bulup da ulaşıp ifadesini alabildikleri de konuya giremezler. Maktulün karısı cinayet dışında birçok konuyu, mahrem detaylar da dahil dile getirir.
Oysa cinayet girişimi öncesinde saha çalışması yapan “çete” odada hangi parkenin gıcırdadığını bile önceden belirleyebilir. Fakat buna rağmen cinayet görünümlü hadiseyi kusursuz kılan memurların yaklaşımlarıdır. Kanıtlar komiser ve müfettişe kendilerini duyuracak doğru bir açı bulamazlar. Hatta müfettiş günlerce katille aynı pansiyonda kalır; çetenin ortasında, sarhoş olup her şeyi itiraf edecekleri bir yakınlıkta bulunurlar. Katil ve müfettiş günlerce yan yana aynı sokaklarda yollarını kaybederler ve arada rastlaşırlar. Birisi tamamlanmamış cinayeti nihayete erdirmeye çalışır, diğeriyse vakayı soruştururken defalarca yolları kesişir. Hatta müfettiş katilin kendisini takip ettiğinden şüphelenir. Görevini gizlemek için gayret ettikçe daha da kaybolur. Wallas’ın ilgisi o kadar sapa yerlere yönelir ki, önceden maktulün fotoğrafına bile bakmaz. Anlatıcıysa onun davayla ilgisi nispetinde olaylara yaklaşır. Bir gizem yaratıp sonrasında onu çözmeye üşenir sanki. Yaşamöykülerinden anlamsız detaylara döner durur. Kahramanı belli bir zaman ve mekâna terk eder ama sonrasına yazar da hazırlık yapmamış görünür. Satırlar gibi kahraman da yolunu bulmaya çalışır. Bu tesadüfi diziliş içerisinde ortam “normal yerlerinde ya da normal konumlarında bulunmadıkları görünen nesnelerle” dolar. (s. 193) Suç delilleri de öyle nesneler olarak hiçbir işaret değeri taşımazlar; yanlış yönlendirmekten başka. Sayfaları çevirdikçe polisiye bir gizemin çözülmesine değil, daha da kapanmasına tanık oluruz bu sebeple; hadisenin üstü örtülür, belirsizleşir, çatallanır, olasılıklar artar. Bir çatal, olasılık bir diğerine bağlanır. Açılan dava açıldıkça suçlu, maktul ve soruşturma memurları birbirlerine karışırlar; “suçlunun soruşturmanın dizginlerini ele alması” da bu karmaşanın sonuçlarından birisidir.
L'Immortelle (Ölümsüz) filminin yönetmeni ve senaristi olan Alain Robbe-Grillet, İstanbul’da film setinde, 1963.
Gerçekleşmemiş bir cinayet etrafında suçun tüm paydaşları “dolanıp dururlar”. Fiiller ve failler o kadar birbirine karışır, mekânlar ve zamanlar o kadar üst üste biner ki, müfettiş öldüğü varsayılan Dupont’un en sonunda bizzat katili olur ve kendi araştırma nesnesini yaratır. Okur da bu kadrodan umudunu kesmiş gibi kendi soruşturmasını bir kenarda sürdürür. Cinayeti açığa kavuşturması beklenenler hadiseyi bir dedektiflik işinden asayiş sorununa dönüştürürler. Dupont kendi cinayetini soruşturan müfettiş tarafından öldürüldüğünde, aslında ölmediği anlaşılır. Anlatı da böyledir, anlatı paydaşları birbirine girer, bazen diğerinin işini yapar, aralarındaki işbölümü karışır. Herkesin topluca dağınık hareket ettiği bir sahnede öznesiz olaylar ve nesneler yazıya egemen olur. Wallas’ın ulaşamadığı adresler ve tanıklar gibi, dava çıkışsız bir döngü içerisine girer. Bu döngü sebebiyle polisiyenin başı, ortası ve sonu arasında gerilim farkı oluşmaz; gizem oluşmadan bir belirsizlikte kaybolur. Çözük bir hikâye etrafında dolanırız. Son sayfalara gelsek bile özel müfettiş Wallas “fazla ilerlemiş sayılmayız” diyebilir. Cinayet şüphesi için, “başka bir nedeni vardı ya da hiçbir nedeni yoktu” gibi bir cümle kurabilir; (s. 217) kendisiyle alakası yokmuş gibi. Yolunu şaşırmaz da aradığı adrese varabilirse zili çalar ama kimse kapıyı açmayabilir. O da dönüş yolunda bir kırtasiyeden içeri girer ve silgilere bakar çaresiz; “başıboş öyle dolaşır kentte”.
Önceki Yazı
Italo Calvino 100+1 Yaşında!
Kelimelerle duyusal temas
“Bu sergide Calvino’nun metinleri farklı dillere değil, sanatın ortak diline çevriliyor. 'İmgeden kelimeye, kelimeden çizgiye, kile, ipliğe, örgüye, kâğıda, haritaya, oyun kartına, mektuba, kartpostala, posta kutusuna, makete, metal konstrüksiyona, fotoğrafa, hareketli-imgeye, bedene her türlü çevirinin dönüştürücü gücünü' araştırdıklarını ve düşündüklerini dile getiren sanatçılar bizleri bambaşka bir okumaya davet ediyor...”
Sonraki Yazı
Reiner Stach ile biyografi ve Kafka üzerine bir söyleşi:
“Kontrollü özdeşleşme”
“Bu Kafka mı?-99 Keşif pek çok okuyucunun hâlâ Kafka hakkında tarihsel gerçeklikle pek ilgisi olmayan sabit fikirlerine karşı bir tepkidir. Örneğin, onun sosyal gerçekliğe pek ilgisi olmayan, kendi hayalleriyle meşgul bir nevrotik olduğu düşünülüyor. Bu nedenle eski klişelerle tamamen çelişen olaylar, anekdotlar ve alıntılardan bir seçki oluşturdum.”