Komet’ten Sevin veya Aslı Hanımlara bir öneri:
Haydi Suna - üç perdelik facia
“Askerliğini yapan Komet esasen komutanı tarafından Vatan yahut Silistre’yi sahnelemekle görevlendirilmiş olsa da, Namık Kemal’in eserinin 'zor ve uzun' olduğunu ileri sürerek, kütüphanede bulduğu, belli ki etkilendiği Haydi Suna’yı öneriyor ve böylece ilk (tahminen de son) tiyatro yönetmenliğini gerçekleştiriyor.”
Komet (Gürkan Coşkun), tahminî 1980’ler, Salt Araştırma, Komet Arşivi
“Hopa’da 1969’da bir gün
Yanlışlıkla buldum kendimi
Bir derenin 2,5 m sağında.
Çıkardım külotumu utanmadan
Bir tablonun ortasında
İçimdeki tenekeyle
O hendekten bu hendeğe”
Komet’in yukarıdaki dizeleriyle ilk olarak arşivinde[1] karşılaşıyorum. Şiirlerin ve üstleri yer yer kırmızı kalemle çizilmiş binlerce dizenin nasıl tasnif edilip belli bir düzene oturtulabileceğine kafa patlatırken Olabilir Olabilir (1960-2007)[2] yardımıma koşuyor: Mısralarını alıntıladığım şiirin adı “Kun” imiş. Çok geçmeden Komet’in askerliğini 1967-1969 yılları arasında Hopa’da yaptığını çıkarıyorum. “Kun”un dizelerindeki hendekler, sokaktan geçen motorize kuvvetler, saat tiktakları daha bir oturuyor yerine. Birkaç ay sonra ise, sanatçının arşivi beni yine aynı zamana, aynı yere götürüyor. Tahminen ‘90’ların sonunda daktilo edilmiş olmalı, Komet tarafından imzalanıp “Sevin veya Aslı Hanımların dikkatine” sunulmuş iki sayfalık bir öneri olarak: Haydi Sunapiyesini filme uyarlama projesi.
Haydi Suna, Yunus Nüzhet Unat’ın[3] üç perdelik faciası. 1936’da yazılıp 1938’de Cumhuriyet Halk Partisi Gösterit Yayınları tarafından yayımlanıyor. Piyeste hadiseler 2023 yılında geçiyor, yani benim teksti Komet Arşivi’nde bulduğum yılda. Türkiye dünyanın en gelişmiş birkaç ülkesinden biri olmuş ve bilimde, sanatta epey ilerlemiş. Kimya profesörü İnal Pekkan (ki o tarihte bizim Süperstar henüz doğmamış) zehirli gazlara karşı bir panzehir (Unat’ın İHA’ları hayal etmesi için 1936 çok erken bir tarih!) icat etmiş. Prof. Pekkan’ın bu icadı yabancı ülkelerin silah ve zehirli gaz tacirlerini zor duruma sokmuş. Yani icat henüz ilk atom bombasının dehşetinin yaşanmadığı bir dünyada insancıl ve barışçıl. “Kırmızı Ay” adlı panzehir gazın Halkevi’nde profesörler ve gazeteciler huzurunda keşfinin ilan edileceği büyük deney gününde, Pekkan’ın asistanı, güzel kadınlara düşkün ve paradan hoşlanan genç kimyager Sanat (aynı zamanda Pekkan’ın nişanlısı keman sanatçısı Suna’ya âşık), diğer ülkelerin ajanları tarafından kandırılıp yoldan çıkarılıyor. Mamafih son dakikada pişman olan Sanat bir faciayı önlüyor. İnal Pekkan da Sanat’ı affediyor. Türk milletinin de onu ancak gerçekleştireceği büyük ve faziletli işlerle affedeceğini söylüyor. Sanat ağır ağır laboratuvara giriyor, böylece perde mutlu sonla kapanıyor.
Haydi Suna’nın kaleme alındığı 1936 yılında Halkevleri, genç Cumhuriyet’in modernlik projesini kültürel etkinlikler aracılığıyla yaymak ve güçlendirmek için desteklediği kurumlardan. Piyeste Halkevleri’ne atfedilen önem okura aktarılıyor.
“Pekkan – Çok ve mühim bir sebep var, o da: Memleketime bağlı oluşumdur. Üniversitede ve Halkevinde derslerim ve talebelerim var…”[4]
Yunus Nüzhet Unat eserinde her ne kadar Halkevlerinin 2023 Türkiyesi’nde de ilk kurulduğu yıllardaki misyonla faaliyet göstereceğini tahayyül ediyorsa da, piyesin yazılışından on beş sene sonra, 1951 yılında Halkevleri kapatılıyor. 27 Mayıs 1960 askerî darbesi sonrasında Halkevleri çeşitli statü değişiklikleriyle misyonuna yeniden kavuşturulmaya çalışılıyor. Ne ki bu çetrefil tarih Komet’in Haydi Suna’yı 1968’de Hopa’daki Halkevi Kütüphanesi’nde keşfetmesine engel olmuyor. Askerliğini yapan Komet esasen komutanı tarafından Vatan yahut Silistre’yi sahnelemekle görevlendirilmiş olsa da, Namık Kemal’in eserinin “zor ve uzun” olduğunu ileri sürerek, kütüphanede bulduğu, belli ki etkilendiği Haydi Suna’yı öneriyor ve böylece ilk (tahminen de son) tiyatro yönetmenliğini gerçekleştiriyor.[5]
Hopa’daki askerliği esnasında edindiği bu tiyatro yönetmenliği deneyiminden sonra da Haydi Suna’yı kurcalamaya devam etmiş olmalı. “Sevin veya Aslı Hanımların dikkatine” sunduğu proje önerisinde öncelikle piyesteki zaman mefhumlarını irdeliyor: Komet’ göre, 1936’da yazılan piyes bir “geçmiş zaman ürünü” olmakla beraber, içinde 21. yüzyıldaki “geleceği” de barındırıyordur, öte yandan “şimdi”yi. “Olağanüstü güldürücü, düşündürücü, acı” ve “tarihsel, antropolojik, sosyolojik, politik, etik açıdan yaşayan ilginç bir belge”dir. Piyes ayrıca ‘30’lu yılların Akdeniz ülkelerinin “tek partili otoriter yönetimler”ini, “progresist-nasyonalist ideolojiler”ini içeriden göstermekte, “genç Türkiye’nin ideallerini kendi naifliği içinde” ortaya koymaktadır. Üstüne üstlük “arabesk kültürün ilk izlerini” vermektedir.
Piyesin tüm bu düşündürdüklerini sevgili arkadaşı şair Mustafa Irgat’a[6] da aktarmış olmalı Komet. Nitekim ikili, yine “Sevin veya Aslı Hanımların dikkatine” sunulan öneride geçtiği üzere, ‘80’li yılların başlarında Haydi Suna’yı filme çekmek için ön çalışmalar yapıyor: “Siyah-beyaz… 16 mm… Süre olarak 32 ila 39 dakikalık… Teknik ve imaj olarak ‘30’lu yılların Alman ekspresyonist filmleri” ile “‘70’li yıllarda Türkiye’de yapılan fotoromanlar”dan esinlenen, ışık ve ifadenin “eşgüdüm içinde” öne çıktığı bir film. “Oyuncuların bazısı devlet tiyatrosu geleneğinden gelme, bazısı arabesk oyuncu olmalıdır”. Piyesteki profesör ve gazetecileri de “hakiki mesleklerinden gelme arkadaşlar” oynamalıdır.
“Mustafa Irgat öldü”,[7] 1995 yılında. Haydi Suna filmi de Mustafa Irgat’a adanacaktır.[8]
İsmine şair kimliğiyle aşina olduğum Mustafa Irgat’ın bu sene içerisinde yürüttüğümüz Hisar Kısa Film Yarışması (1967-1970) araştırması[9] vesilesiyle Genç Sinemacılar’dan olduğunu öğreniyorum. Aynı ekipten Mehmet Gönenç’in gösterimini gerçekleştirdiğimiz “Altmış Onüç Ondokuz” adlı filminde de Irgat başroldeydi, okumayı iple çektiğim yazar, tiyatrocu ve dramaturg Emine Sevgi Özdamar ile birlikte. Haydi Suna üzerine konuşurlarken Mustafa Irgat, Komet’e ‘70’li yılların başındaki bu oyunculuk deneyiminden de bahsetmiş midir?
Komet’in proje önerisini dikkatlerine sunduğu Sevin (Okyay?) veya Aslı Hanımların kim olduğu benim için meçhul olmaya devam ediyor. Yine de acaba yazmış çizmiş midir başka bir yerde Haydi Suna üzerine diye araştırırken karşıma Yücel Göktürk, Sungu Çapan ve Arslan Eroğlu’nun Komet ile 2002’de gerçekleştirdikleri Roll “blind-test”i[10] çıkıyor. Söyleşi esnasında Komet sinefil çağından bahsederken, “Sinemayla daha yakından ilişkiye girmeyi düşünmediniz mi?” sorusu geliyor. Evet, defalarca düşünmüş Komet, “Mustafa Irgat’la Haydi Suna’yı gerçekleştirecektik, ama her şeyi birden yapamıyor insan” diye yanıtlıyor. Ayrıca ‘80’li yıllarda Mustafa Irgat ve Mehmet Nâzım ile üçü ortak bir şiir kitabı da çıkarmaya karar vermişler, ama olmamış,[11]Haydi Suna gibi. Henüz açılamayan arşiv kolilerinde yapılamayan, olamayan başka neler var, göreceğiz…
NOTLAR:
[1] Salt Araştırma, Komet Arşivi. Arşivin dijitalleştirme ve kataloglama çalışmaları devam etmekte olup 2025 yılında çevrimiçi erişime açılması planlanmaktadır.
[2] Komet, Olabilir Olabilir (1960 - 2007), Komşu Yayınları, İstanbul, 2007.
[3] Yunus Nüzhet Unat (1908-1999): Şair, yazar, ziraatçı, bisikletçi. Demokrat Parti’den TBMM 10. ve 11. dönem Kocaeli Milletvekili. 27 Mayıs 1960 askerî darbesi akabindeki Yassıada Yargılamaları sonucunda beş yıl hapis cezasına çarptırılıyor. Haydi Suna dışında Hedef (1934), Para Delisi (1940) gibi piyesleri de bulunuyor.
[4] Yunus Nüzhet Unat, Haydi Suna, Yeni Cezaevi Matbaası, Ankara, 1938, s. 29.
[5] Haydi Suna, proje önerisi (Salt Araştırma, Komet Arşivi)
[6] Mustafa Irgat (1950-1995): Şair ve sinema yazarı. Ait’siz Kimlik Kitabı (1993) şiirlerinden, Duhuldeki Deney (1995) sinema yazılarından oluşuyor.
[7] Komet’in yitirdiği sevdiklerini listelediği “Bitmeyen Şiir” başlıklı şiirden.
[8] Haydi Suna, proje önerisi (Salt Araştırma, Komet Arşivi)
[9] Hisar Kısa Film Yarışması (1967-1970)
[10] Bill Haley & The Gürkans, 1+1 Express, 25 Eylül 2022.
[11] Sibel Oral, "Komet gitti, şiir bitti", Gazete Duvar, 27 Eylül 2022.
Önceki Yazı
İstanbul’un dört ayaklı sürgünleri
“1910’da İstanbul köpeklerinin Hayırsızada’ya sürülerek katledilmesi, halk tarafından engellenemese de sürgüne tanıklık etmek isteyen ya da sürgünün barındırdığı şiddete işaret eden yazılar hemen dolaşıma girer. 'İstanbul'un Çar-pa Menfileri Hayırsızada’da' yazısına Karabatak imzasının atılması, okuru hayvanların perspektifinden bakmaya çağırır...”
Sonraki Yazı
Normalliğe ihanet etmek:
Kırmızı çizgiler, büyük hapishane
ve uzun aralık
“Filistinlilere normallikle ihanet ettik. Bu yüzden, ne kadar devrimci olursa olsun yeni bir normali tanımlamaya uğraşmak bana anlamsız geliyor. 'Daha önce benzeri görülmemişin' aksi olduğuna inandığımız olağanlığın yatıştırıcı etkisini reddetmemiz gerekiyor.”