• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

İki kitap ışığında Amerikan ulusları teorisi

“Woodard’ın Garreau’dan devraldığı haliyle uluslar teorisi esasen bir Lebensraum kuramıdır: Uluslar belli coğrafi alanlar üzerinde egemen bütünlerdir. Dolayısıyla, gayri mülki ulusların var olma ihtimali yoktur. Siyahların tali bir ayrıntı, diğer Doğu ve Güney Avrupa göçmenleriyle birlikte Yahudilerin kapanmış defter olarak görülmesi ve çabucak denklem dışına itilmesi bunun sonucu.”

Yeni Dünya'ya gelen göçmenleri, ABD'deki ilk genel hukuk metinlerinden biri olan Mayflower sözleşmesini aynı adlı gemide, 1620'de imzalarken gösteren tablo. Jean Leon Gerome Ferris  (1863–1930). Kaynak: Wikimedia Commons.

YUNUS B. ÇAMURDAN

@e-posta

ELEŞTİRİ

4 Ocak 2024

PAYLAŞ

1980 yılında Amerika büyük ve artık iyiden iyiye görünür değişimler yaşıyor. Ülke 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana bilinen haliyle kaybolmak üzere.

Kuzeyde, Büyük Göller bölgesinden Atlantik’e uzanan büyük sanayi havzası çöküşte. Ağır sanayi tesisleri krize gömülürken, imalat sektörü işgücü maliyetlerinin daha düşük olduğu güneye taşınıyor. O zamana kadar ülkenin kırsal gerilik sembolü olan Güney eyaletleri bir ekonomik devrim sürecinde. Buna karşılık, ülkenin batısında, Kuzey Kaliforniya’da yeni ve sihirli bir ad dilden dile yayılıyor: Silikon Vadisi. Fakat yalnız bu değil. Aynı post-endüstriyel topraklar çevreci bir geleceği de tasarlıyor. Kısacası Amerika dünün, bugünün ve geleceğin ekonomik evrenlerini bir arada yaşıyor.

En keskin ve görünür ayrımlar ekonomi alanında olsa da, ülkenin değerlerindeki yeni uçlar da kendilerini bölgesel yoğunlaşmalarla ifade ediyor. Güney’de Evanjelik kiliseler yeni araçlarla ve dinamizmle patlama yaşarken, Pasifik kıyısında geleneksel değerlere toptan eleştiriler eşcinsel hareketini ve feminizmi popülerleştiriyor. Bu iki kutbun arasındaki güneybatı bölgelerinde ise bambaşka bir değişim yaşanıyor. Meksika kökenli nüfusun hızlı artışı hem İspanyolcanın, hem Katolik inancının egemenliğini besliyor. Değişimin ekonomik sonucu ise sınırın Kuzey Meksika’yla giderek daha fazla bütünleşmesi.

Bu Amerika’nın, o güne kadar sinemada ve televizyonlarda sunulan, halkın da seve seve inandığı Amerika’dan ayrı olduğu açık. Ülkenin farklı bölgelerinin farklı kaderleri çekişen, çelişen, hatta çatışan politik kararlarda somutlaşınca işin rengi iyice değişiyor. Çoğu Amerikalı bunun kapsamlı, kökten bir değişim olduğunun farkında.

Ekonomik çıkar havzaları

1981 yılında yayımlanan, gazeteci Joel Garreau’nun yazdığı The Nine Nations of North America bu değişimi betimlemek ve yeni bir yaklaşımla açıklamak iddiasında. Garreau’ya göre Kuzey Amerika (ABD, Kanada, Karayipler ve Kuzey Meksika) ekonomik ve kültürel özellikleri birbirinden farklı ve belli coğrafi alanları kontrol altında tutan dokuz bölgeden oluşur. ABD’nin geçirdiği değişim bu bölgelerin ayrı yönelimleri, güç dengeleri bağlamında anlaşılmak zorundadır.

Garreau’nun vurguladığı en önemli konu ABD’nin bölgelerini eyalet sınırları üzerinden ve bu eyaletlerin oluşturduğu “geleneksel” bölgeler üzerinden yorumlama alışkanlığının terk edilmesi gereğidir. Pekâlâ, bırakalım aynı “geleneksel” bölgeyi, aynı eyalet içinde birden fazla ayrı bölge, ayrı “ulus” mevcut olabilir. O eyaleti ve toplamda tüm ülkeyi farklı yönlere çeken, değişken ittifakları ve ayrılıkları doğuran da bu yapıdır.

Kitabın Garreau tarafından da peşinen itiraf edilen temel açmazına değinmemek olmaz. Yazar bu bölgeler her ne denli geniş ve farklı olsalar da, neden “ulus” olarak nitelendirilebileceklerini açıklamaz. Yazar “ulus” kavramını 1979’daki bir makalesinde, çarpıcılık ve kışkırtıcılık amacıyla kullandığını, kitabın yazılmasına kadar da bunu sürdürdüğünü söyler. Dolayısıyla, Garreau’nun kitabının, artık literatürde yerleşik olarak öyle anılsa da bir “uluslar teorisi” içerdiğini söylemek nesnel olarak mümkün değildir. Bilakis, yazar ulus kavramının olası politik çağrışımlarından kaçınarak federalizmin savunuculuğunu üstlenir ve ABD’nin “çokluk içinde teklik” resmî formülüne inanç tazeler.

Günümüzde dahi akademik ilgi uyandıran kapsamına, çerçevesine karşın Garreau’nun kitabı nihayetinde ABD’nin (ve tanımladığı sınırlarıyla Kuzey Amerika’nın) bir gazeteci tarafından 1979-81 döneminde çekilmiş fotoğrafıdır. İlgileri bütüncüllükten ve tarihsel perspektiften uzaktır. Genel olarak, uluslarını ekonomik dinamikleriyle betimlemeye girişir. Garreau’nun ulusları esas olarak, coğrafi koşulların yarattığı ekonomik çıkar ortaklığı havzalarıdır.

Fakat örneğin, Amerika içinde yepyeni bir varlık olarak beliren Meksamerika ile bağımsızlık hareketi yükselen ve 1980’de bağımsızlığın eşiğinden dönen Quebec (Fransızca imlasıyla “Québec” denerek farklılığın ve olası bir yol ayrımının altı çizilir) söz konusu olduğunda etnik, kökensel ayrımlara odaklanır. Tarihsel bağlamlar örtülü bir kan davasını hâlâ sürdüren Dixie’nin anlatıldığı sayfalarda hatırlanır en çok. Bunlara karşılık, Kübalı göçmenlerin yakın zamanda inşa ettiği, çoğunluğu İspanyolca konuşan Adalar esasen ekonomik bir varlık olarak nitelendirilir.

Garreau’nun kışkırtıcılık arayışına karşın kitabının oldukça mütevazı, yumuşak huylu bir eser olarak kaldığını kabul etmek gerek. Bu nedenle, uluslar teorisinin aslında sadece bir “büyük bölgeler teorisi” anlaşılmasına, kavramlaştırmanın ve kapsamının yıllarca sorgulanmadan kalmasına şaşırmamalıyız.

Ancak, yaklaşık 30 yıl sonra, ilk siyah başkan Barack Obama’yı Beyaz Saray’a yerleştiren 2008 seçimlerinin ardından, Amerika farklı bir dönemden geçiyor. Evet, bu da bir değişim dönemi ama kendisini politika ve kültür alanında, bu sefer apaçık ve uzlaşmaz şekilde belli eden ayrılıkların izini taşıyor. Öyle ki, 2004 seçimlerinin ardından ABD’yi iki ayrı devlete bölünmüş gösteren, yarı şaka yarı ciddi haritalar tekrar hatırlanıyor.

Tarihsel yaklaşım

İşte bu dönemde, Colin Woodard adında bir gazeteci Garreau’nun o artık çok bilindik uluslar teorisinin bu tabloyu açıklayabileceği kanısına ulaşıyor. Fakat çok ciddi değişikliklerle, eklemelerle. Woodard’ın American Nations: A History of the Eleven Rival Regional Cultures of North America adlı kitabı 2011’de raflardaki yerini alıyor.

Woodard’ın kitabındaki amaç hem Garreau’nun tarihsellikten uzak, anlık bakışını aşmak hem de uluslar teorisine ciddi, kapsamlı bir zemin sunmaktır. Bir başka ifadeyle, Garreau’nun yaklaşımını, adını hak eden bir uluslar teorisi haline getirmek ister. Woodard çıktığı yolda iki eseri temel dayanak olarak benimser: Tarihçi David Hackett Fischer’ın Albion’s Seed: Four British Folkways in America (1989) kitabı ve coğrafyacı Wilbur Zelinsky’nin The Cultural Geography of the United States (1973) kitabı.

Önce birinci kaynağı ele alalım. Fischer’a göre Britanya’nın farklı bölgelerinden gelen göçmenler oradan taşıdıkları örf-âdet ve davranış kalıplarını Kuzey Amerika’nın doğu kıyısına taşımış ve yerleştikleri alanları bu doğrultuda biçimlendirerek birbirinden farklı toplumların doğmasına yol açmıştır.

Burada, Fischer’ın dayandığı folkways kavramını biraz açmamız gerekecek. Kavramın toplum bilimleri alanında kullanımı liberal düşünür William Graham Sumner’ın Folkways: A Study of the Sociological Importance of Usages, Manners, Customs, Mores, and Morals (1906) kitabına dayanır. Sumner’ın folkways’i kavramlaştırması adeta metafizik diyeceğimiz bir bakışın ürünüdür. Öyle ki, Sumner’a göre folkways üzerine konan yeni öğelerin, zamanın getirdiği değişimlerin özünü etkilemediği, kalıcı ve asal bir tin konumundadır.

Öte yandan, Fischer’ın yaklaşımı siyasetbilimci Louis Hartz’ın The Founding of New Societies: Studies in the History of the United States, Latin America, South Africa, Canada, and Australia (1964) kitabında ileri sürdüğü “fragman” teorisinden de etkilenmiştir. Hartz’ın teorisine göre Avrupa’dan yola çıkarak kendilerine denizaşırı ülkeler kuran yerleşimciler geldikleri topraklarda hâkim olan toplumsal algıları, kültürel öğeleri Avrupa’daki değişimlerden yalıtık şekilde korumuş ve farklı yönlerde geliştirebilmiştir. Böylece Fischer’ın folkways’i zamansallık yönünden dayanağına da kavuşur.

Zelinsky’nin eseri ise ilk etkin yerleşim teorisini ortaya koyar. Bu teoride, ABD’nin belli bir toprağına yerleşen göçmenler kendi hayatiyetlerini sürdürür, toplumsal yaşamlarını ve kurumlarını kalıcı hale getirirlerse ve daha önemlisi, sonradan gelenler karşısında bu egemenliği korurlarsa “etkin yerleşim” koşulunu yerine getirmiş olurlar. Daha sonraki yerleşimciler sayıca daha fazla olsalar dahi bu ilk etkin yerleşimin biçimlendirmesiyle, ona ayak uydurarak oranın yerleşiği haline gelebilirler.

Woodard’ın ulusları

Woodard kitabının başlarında Fischer’a çok sadıktır. Püritenler New England’ı kurar. İngiltere’deki siyasi karşıtları Cavalier’ler ise Virginia kolonisine yerleşir ve Tidewater ulusunu oluşturur. İkisinin arasına hoşgörünün, uzlaşmanın, uzlaştırmanın timsali Quaker’lar yerleşir. Apalaş dağlarının ücra, yabani etekleri ise İngiltere, İskoçya ve İrlanda arasındaki topraklardan (Borderlands) gelen, yoksul, sosyal örgütlenmeleri istikrarsız, başıbozuk yerleşimcilere yurt olur.

Fischer’daki dört folkways bileşeni Woodard’daki yerini böyle alır. Fakat harita hâlâ çok eksik. Yazar kendi katkılarını bu bağlamda yedirmeye başlar. Garreau’nun çok temkinli sınırlara çekip bir Sapma olarak tanımladığı New York şehri Woodard’da kendi başına bir ulustur. Tarihsel olarak Hollanda kolonyalizminin çocuğudur ve Yeni Hollanda adını taşır. Anavatanının faydacı çoğulculuğunu İngiliz egemenliğinde, demokrasi görünümlü oligarşik eğilimlerle harmanlar.

Nihayet, Woodard’ın iki mutlak kutbundan birisi olan Derin Güney altıncı ulusu oluşturur. Barbados’tan gelen İngiliz plantasyon sahiplerinin kurduğu Charlestown şehrinin kıyı ovalarına yayılmasının sonucudur bu ulus. Yazarın temel kaygılarından birisi, yakın tarih ışığındaki geniş bir “Dixie bloku” içinde birleştirilen Derin Güney, Tidewater ve Apalaşya üçlüsünün farklılıklarını kesinkes ortaya koymaktır. Dolayısıyla, Derin Güney’in köleciliğe dayanan ekonomik gücü sayesinde iki diğer Güney ulusu üzerinde eşitsiz bir etkiye sahip oluşu Woodard’ın tarih anlatısında merkezî önem taşır.

Woodard bu noktadan sonra Zelinsky’nin yaklaşımını devralır. İlk Etkili Yerleşme batıya genişlemeyle eşanlamlıdır. Komşuları tarafından çevrelenerek Atlantik kıyısına sıkışmış iki ulus, Yeni Hollanda ve Tidewater bu olanaktan yoksundur. İlki ekonomik çıkarcılık ve genel faydacılık ilkelerine tutunarak Amerika’nın kaderi üzerinde coğrafya üstü bir rol üstlenir. İkincisi ise Derin Güney’in eksenine gittikçe daha fazla girer ve sistemli şekilde, Güney’in kamusal felsefesine aristokratik bir tını, politik elitine iyi yetişmiş, parlak kadrolar katar.

Batıya yayılan dört ulusun öyküsü birbirinden hayli farklıdır. Derin Güney için yayılma Meksika Körfezi kıyı ovalarının ele geçirilmesi ve plantasyon tarımının buralara kök salması demektir. New England ise yüksek nüfus artışını Büyük Göller bölgesine taşırır ve sağlam kurumsal yapıları ve toplum düşüncesiyle, bu topraklara gelen daha az sayıdaki Kuzey Avrupalı göçmeni de soğurur. Woodard’ın Yankeedom ulusu bu temellerde kurulur.

Derin Güney ve Yankeedom arasındaki iki ulus ise birbirine neredeyse taban tabana zıt gelişim dinamikleri gösterir. Borderlands’in kaotik, savaşkan sakinleri hiçbir kurum veya öğreti oluşturmadan göçe devam eder ve Büyük Apalaşya’yı kurar. Pennsylvania ve Delaware Vadisi’nde ise kurucu Quaker’lar asla nüfusun önemli bir kısmını oluşturmamıştır. Buralardan batıya yayılma daha çok Quaker’ların dindar hoşgörüsüyle farklı kökenlerden göçmenlerin (önemli bir kısmı Alman kökenlidir) izole, hatta birbirlerine karşı kayıtsız tutumlarının rengini taşır.

Böylece, Apalaş dağlarının ötesinde, birbirinden farklı dört Amerika oluşur. Yankeedom ve Derin Güney arasındaki çelişki, hatta çatışma apaçıktır. Aradaki iki ulus ise genel Amerikan karakterinde çok değişik görünümleri temsil eder. Büyük Apalaşya, Amerika’nın hep en yabanıl, en tipik, hatta stereotipik olanıdır. Buna karşılık renksiz, kokusuz Midlands en ortalama, en nötr, en “anaakım” Amerikan varoluşunun tecessümü olarak algılanır. Bu haliyle, Ontario başta olmak üzere, Kanada’nın merkezine de damgasını vurmayı başarır.

Batıya yayılma Büyük Ovalar’ın sınırına geldiğinde, Woodard’ın izleğinde dananın kuyruğu kopar. Çünkü buradan daha batıdaki yerleşim doğulu ulusların doğrusal, bitişik genişlemesinin sonucu değildir. ABD’nin batısına yerleşilmesi serbest göçmenlerin yürüttüğü, daha düzensiz ve dağınık bir süreçtir. Tipik davranışları ve varlıklarıyla, gözü peklikleriyle Apalaşyalılar her yerde görünür olsa da, kültürel gerilikleri sayıca baskın olmadıkları yerlere egemen olmalarını engeller.

Yazar ilk etkin yerleşim kozunu Kuzey Kaliforniya’dan Güney Alaska’ya uzanan ve Sol Kıyı adını verdiği sahil şeridinde oynar. Woodard’a göre, buradaki yerleşimciler arasında Yankeedom göçmenleri sayıca baskın olmasalar da üstün kurumlaşma kapasiteleri sayesinde bölgenin eliti haline gelmiş, Sol Kıyı’yı Yankeedom esaslarında yeni bir ulus olarak biçimlendirmiştir. Sol Kıyı’nın inşası bir nüfus etkisinin değil, Yankeedom’ın ideolojik, kültürel yetkinliğini, özellikle eğitime verdiği önemin ve buna dayalı örgütleme yetilerinin sonucudur.

Batının iç kesimlerindeki devasa toprakları kapsayan Uzak Batı ise hem Sol Kıyı’yla hem de yerleşik ve dinamik nüfusa, kendine yeter ekonomik mekanizmalara sahip Amerikan uluslarıyla tezat halindedir. Uzak Batı’nın bir çeşit “ulus olmayan ulus” olduğu söylenebilir. Çünkü öz gücü ve dinamizmi içe dönük olarak dahi çok düşüktür. Bir yandan salt doğal kaynakların sömürülmesine dayanan ekonomisi, diğer yandan daha istikrarlı Amerikan uluslarına bağımlılığı Uzak Batı’yı biçimlendirir. Öncelikle bu sosyo-ekonomik yapısıyla, Garreau’nun kullandığı Boş Alan tanımını hak eden bir çeşit “iç sömürge” konumundadır.

Woodard’ın temel kabulleri

Woodard’ın kitabının, yayımlandığı günden itibaren gerek akademik çevrelerde, gerekse medyada çeşitli eleştirilere hedef olduğunu tahmin etmek zor değil. Bu kısımda, böylesi eleştiriler ışığında ve kendi okumalarıma dayanarak Woodard’ın kitabı hakkında bazı vargılara ulaşmaya çalışacağım.

Öncelikle, Woodard’ın yaklaşımı en az Garreau’nunki kadar ABD merkezci. Kuzey Amerika’nın tamamını açıklamak iddiasıyla çıkılan yol yine ancak ABD’nin açıklanabileceği bir menzilde sonlanır. Kıtanın iki diğer ortağı, Kanada ve Meksika sadece Amerikan öyküsünün bir eklentisi olabildikleri ölçüde kayda değer konumlar alabilir.

İkisi arasında Kanada, Amerika’yla dil (ve kısmen tarih) birliği nedeniyle açıkça kolay lokmadır. Quebec gibi önemli bir parantez bir tarafa bırakılırsa, Kanada, ABD merkezli ulusların uzantısı, taşması niteliğinde toprakların siyasi olarak hasbelkader bir araya gelmesinden oluşur. Hatta Woodard “kendinde” bir Kanadalı kimliğinin bugüne değin oluşamadığını iddia eder.

Oysa tıpkı Garreau gibi ABD merkezli ulusların basit birer taşması olarak tanımladığı Kanada topraklarının tarihsel süreci Woodard’ın genel tablosuyla örtüşmek zorunda değil. Örneğin Sol Kıyı’da, Vancouver ile San Francisco’nun, diğer yönde Juneau’nun ortaklıkları tarihsel köken ortaklığından çok coğrafyanın ürünü olan bir etkileşim havzasının eseridir. Yazarın düşündürmek istediğinden çok daha karmaşık bir arka planın görünümüdür.

Bu “Kanada inkârcısı” tutumun en büyük aksaklığı Woodard’ın, Garreau’nun aksine, bir ulus statüsü vermekten çekinmediği First Nation yönünden beliriyor. Kanada’nın kolonizasyon öncesi halklarının nüfus ve giderek, politika ve ekonomi yönlerinden tekrar egemen olmaya başladığı bu topraklar Woodard için farklı bir ulus. Ancak First Nation, adından da anlaşılacağı üzere[1] tamamen Kanada’ya mahsus bir olgudur. Bir başka ifadeyle, First Nation’ın ortaya çıkabilmesi, yerli halkların Amerika’dakinden daha farklı bir varoluşa sahip olma fırsatını bulması Kanada’ya özgüdür.

Yine de Woodard bunun üzerinden atlar ve First Nation’ı tayin ettiği, sınırlarını çizdiği ulusların arasında en tarihsizi olmaya mahkûm eder. First Nation doğru şekilde, çok yakın zamanlı politik ve sosyal gelişmelerin ürünü olarak sunulur. First Nation tarihin, hatta bugünün bir varlığı değildir. Fütürolojiye, hatta ütopyacılığa ait bir imge gibi anlatılır. Dolayısıyla, Woodard’ın genel tarihsel şemasında nereye oturacağı, hatta bu şemada ne aradığı meçhul hale gelir.

ABD merkezcilik ulusların sınırlarında da belirgin olarak görülür. Ulusların ABD’deki sınırları county sınırlarıyla örtüşecek şekilde çizilir. Meksika’da El Norte ile “gerçek Meksika” arasındaki sınır eyalet sınırlarıdır. Varlığı Woodard’ın içine asla sinmeyen Kanada’da ise çok yuvarlak hesap, kültürel ve coğrafi bölge sınırlarına oturtulur. Ulusların sınırlarının ABD topraklarının dışına çıkıldığında belirsizleştiğini, buralardaki bir coğrafi alanı bir ulusa dahil eden veya etmeyen farklılıkların, ayrımların Woodard için giderek anlamsızlaştığını söyleyebiliriz.

Woodard’ın Garreau’yla ortaklaştığı bir diğer yön Anglofon merkezciliktir. Garreau’nunki bir gazetecinin görece sınırlı ilgilerinden kaynaklanır. Nitekim Garreau Quebec hakkında yazar, onun özgünlüklerini vurgularken gözettiği öncelik yine Quebec bağımsızlık hareketinin güncelliği, haber değeri taşımasıdır. Woodard’da ise tarihsel çıkış noktası, tartışmasız temel yaklaşımı Fischer’dan alınmadır. Kaldı ki, Yeni Fransa’nın kökenlerini anlatırken yararlandığı tek kapsamlı kaynağın yine Fischer’a ait Champlain’s Dream: The European Founding of North America (2008) olması da sürpriz değil. Woodard’ın çalışması nihayetinde Kuzey Amerika’daki Britanya kolonyalizminin uzatılmış bir öyküsüdür. Fransız kolonyalizminin yavrusu Yeni Fransa ve İspanyol kolonyalizminin yavrusu El Norte ancak neden ayrı birer ulus olduklarını açıklayacak ölçüde bahse konu edilebilir.

Fransız ve İspanyol mirasları

Burada Woodard’ın en tartışmalı adımlarından birisine geliyoruz. Yazar Fransız kökenli nüfusun çoğunlukta olduğu, Louisiana’nın güneyindeki Acadiana bölgesini Derin Güney’den ayırır ve Quebec’le aynı ulusa, Yeni Fransa’ya yerleştirir. Fischer ve Zelinsky’nin teorilerinden bir de Fransız örnek çıkarma çabasının başarısız olduğu açık. Siyasal ve hatta resmî olarak Kanada’dan ayrı bir ulusa dönüşmüş Quebec ile dil asimilasyonu neredeyse tamamlanmış, kültürel ayırt edicileri sembolik düzeye indirgenmiş Acadiana’nın nasıl olup da bugün aynı ulusa ait olduğunu açıklamak mümkün olmuyor çünkü. Woodard, Yeni Fransa’nın kurucu anlatısı olarak sunduğu ırksal çoğulculuğa sarılıyor. Fakat esasen kozmopolit, kentli Kreollere ait bu mirasın güncel sahibinin homojen, kırsal Cajun halkı olduğuna inanmak çok güç. Böyle bir miras olsa dahi Louisiana’nın ABD egemenliğine geçmesinden sonra geriye ne kaldığı, Acadiana’yı Derin Güney’den ayıracak, hele onu Quebec’le birleştirecek bir etkiyi ne denli taşıdığı ise izaha muhtaç.

Benzer kısıtlılıklardan Woodard’ın El Norte’yi tasnifinde de söz edilebilir. Yazarın bölgedeki İspanyol koloni döneminden bahsederken ortaya koyduğu kapsamlı, detaylı yaklaşım sonraki tarihlerde yüzeyselliğe saplanır. Evet, El Norte’nin Amerikan topraklarında kalan kısmını İngilizce konuşan, çoğunlukla Protestan komşularından ayırt etmek hayli kolay. Ya Meksika’da kalan kısmını güneydeki komşularından ayırt etmek? Woodard burada, farklı bölgelerde yaşayan Meksikalıların birbirlerine karşı popüler önyargılarına, klişeye varan farklılık anlatılarına sığınmaktan çekinmez. Meksika sınırı geçilince, yazarın sınırın kuzeyinde kılı kırk yardığı tüm tarih, toplum, kültür verileri buharlaşıp havaya karışır, yerlerini karikatür düzeyine düşebilen mizaç tasvirleri alır.

Jean Leon Gerome Ferris'in Amerikan tarihinin önemli olaylarını romantize ederek resmettiği, "Bir Ulusun Geçit Töreni" adını verdiği 78 tabloluk serisinden birkaçı...

Kaldı ki tüm bu yaklaşım yazarın kaynak kullanımında da kendisini gösterir. Anglofon uluslar için çok miktarda, hatta bunaltıcı ölçüde fazla kaynak ortaya döken Woodard, Yeni Fransa ve El Norte için yalnızca İngilizce, az sayıda, üstelik selektif bir okumaya tabi tutulduğu anlaşılan kaynakları tekrar edip durur.

Woodard’ın Kuzey Amerika’nın uluslarından tamamen koparıp attığı Güney Florida için de benzeri bir durum var. Garreau’nun şemasında, Miami metropol alanı yüzü Amerikan kıtasına değil, Karayip Denizi’ne dönük haliyle Adalar ulusunun parçası, hatta merkezidir. Garreau’nun çizdiği tablonun kolaycı, biraz da zorlama olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin ABD ile 1981 itibariyle ve halen hiçbir süreğen ekonomik bağı bulunmayan Küba’nın buraya yerleştirilmesini anlamak mümkün değil.

Garreau eserinde yakın zamanlı değişim dinamiklerinin cazibesine sık sık kapılmakta, kimi zaman kâhinliğe varan iddialarını güncel gerçeklik gibi sunmakta. Miami merkezli bir Adalar ulusu da Kübalı göçmen topluluğunun 1960’lardan itibaren güç kazanmasının sonucu. Ancak tayin ettiği her ulusu tarihsel süreci içinde anlatma iddiasındaki Woodard’ın böyle bir mazereti yok. Yine de Woodard çok daha cesur davranmakta ve Güney Florida’nın tamamını, sadece haritasında “İspanyol Karayipleri’nin parçası” notuyla, hiçbir gerekçe sunmadan Amerikan uluslarının dışına atmakta. İlginçtir, Adalar Garreau’nun en iddialı uluslarından birisiyken, Güney Florida, ABD’nin Woodard tarafından dışlanan tek kıta toprağı.

Coğrafi egemenlik alanları

Woodard’ın hem Fischer-Zelinsky bağdaştırması hem de Garreau’nun genel coğrafi yaklaşımı üzerine kurduğu dizgede en önemli çıkmazlardan birisi siyahların konumu. Bunun nedenleri açık. Birincisi, siyahlar kolonyal yapıların egemeni ve mirasçısı, o zeminlerde filizlenmiş sosyal yapıların sürdürücüsü ve yayıcısı konumunda olmadılar. İkincisi, coğrafi olarak tanımlanabilir sınırlar içinde, teşhis edilebilir ekonomik egemenlik dinamiklerinin sahibi de olmadılar.

Bu nedenle, Woodard’da Amerikalı siyahlar neredeyse görünmez bir varlıktan, bir gölgeden ibarettir. Yazar siyahlardan temel üç bağlamda bahseder. İlki kölecilik döneminde, Derin Güney’in gayri insani toplumsal yapısının tasviri için. İkincisi, İç Savaş ve devamı bağlamında. Üçüncüsü de Medeni Haklar Hareketi bağlamında. Dolayısıyla, yazar için siyahlar nihayetinde iki mutlak kutbun (ve kurdukları ittifakların, blokların) çekişmesindeki pasif bir nesneden, bir çeşit tenis topundan ibarettir. Böylelikle, Amerikan toplumunun en kolay ayırt edilebilir, özgün dinamikler taşıyan, belki de en özerk “ulus”u Woodard’ın şemasında tamamen saf dışı bırakılır.

Etkisini önemsizleştirmek için Woodard’ın özel çaba gösterdiği bir topluluk ise 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında Amerika’ya akın eden Doğu ve Güney Avrupalı göçmenlerdir. Woodard’a göre bu göçmenler Amerika’nın dün “eritme potası”, bugün “çeşitlilik” ideolojik söylemlerine altlık oluşturan, varlığı bu nedenle abartılan, aslında önemsiz bir toplamdır. Yankeedom elitinin yönettiği, başarılı bir toplum mühendisliği projesinin deneği olmuş, tamamen Amerikalılaşarak tarih sahnesinden silinmiştir.

Woodard’ın 18. ve 19. yüzyıllarda Midlands’in Alman göçmenleri ve kısmen de 19. yüzyılda Yankeedom’ın İskandinav göçmenleri, bunların farklı ve kimi zaman uyumsuz sosyal ve kültürel yapıları hakkında yorumlarını dikkate alırsak ortada bir tutarsızlık olduğu açık. İki ihtimal beliriyor. Birincisi, 20. yüzyıla gelindiğinde, objektif şekilde daha kapsayıcı, yeknesak, üstelik ulus ayrımlarını aşan bir Amerikalılık tabanda kâmilen ortaya çıkmış olabilir. Bu, Woodard’ın çatışmacı, tikelci iddiasının bütününe ters. İkincisi, Yankeedom elitinin, hele dünyanın daha geri bölgelerinden gelen bir nüfus karşısındaki kurumsal, düşünsel, hatta moral üstünlüğü. Woodard’ın böyle bir düşünceden yola çıktığını varsayabiliriz.

Gelgelelim, Woodard’ın yaklaşımı büyük göç döneminin çok önemli ve sıradışı bir topluluğunun, Yahudilerin de yok sayılması sonucunu doğuruyor. Tam da bu yüzden, yazarın Amerikan tarihi Yahudisiz bir tarihtir. Oysa ABD’nin 20. yüzyıldaki düşünce hayatını, ekonomik gelişimini, Yeni Hollanda’nın bu tarihsel aralıktaki serencamını, Sol Kıyı’nın Yankeedom’dan ayrı biçimlenmesindeki etkileri ve en basitinden, Hollywood’u Yahudiler olmadan anlayabilmek, anlatabilmek mümkün değil. Fakat bunlar Woodard’ın umurunda gibi görünmüyor. Neden?

Bu soru bizi Woodard’ın yaklaşımındaki en kilit ve en katı tutuma getiriyor. Yazarın Garreau’dan devraldığı haliyle uluslar teorisi esasen bir Lebensraum kuramıdır. Uluslar belli coğrafi alanlar üzerinde egemen bütünlerdir. Ulusların diğer coğrafi alanlarla ve onlara egemen uluslarla ilişkileri, etkileşimi ise bir jeopolitik meselesidir. Dolayısıyla, gayri mülki ulusların var olma ihtimali yoktur. Siyahların tali bir ayrıntı, diğer Doğu ve Güney Avrupa göçmenleriyle birlikte Yahudilerin kapanmış defter olarak görülmesi ve çabucak denklem dışına itilmesi bunun sonucu.

Bu nedenle, Woodard’ın çatışmacı şeması coğrafi yönden Garreau’nunkine göre çok daha tavizsiz görünüyor. Garreau’da bazı metropoller (özellikle ülke genelinde, yani federal düzeyde etkili olanları) çok temkinli fiziksel sınırlara çekilmiş halde de olsa Sapmalar olarak nitelendirilir. Woodard ise böyle bir açık kapı, esneklik payı dahi bırakmaz. Örneğin New York şehri haritada tanımlı uluslar kadar güçlü mü, ona bir coğrafi egemenlik alanı ve elbette kolonyal kökenlere uzanan tarih verilmeli ve kendisi ayrı bir ulus ilan edilmeli. Göç verme ve yayılma öyküsü olmayan bir şehir devleti sıfatıyla, Woodard’ın şemasında bile apaçık “sapma” olarak görünse de. Yine bu yüzden Woodard, Miami metropol alanını bu sefer yeni bir ulus kurmak değil, denklem dışına atmak için tüm Güney Florida’ya genişletmekte sakınca görmez.

Bu dar bakışın pek çok olguyu daha zor anlaşılır kıldığı gerçek. ABD’nin en büyük ikinci metropolü Los Angeles nasıl El Norte’nin herhangi bir şehri olabilir? Denver, Salt Lake City, Las Vegas, hatta Calgary-Edmonton Koridoru sosyal ve ekonomik yönlerden çorak Uzak Batı tablosunun neresine oturuyor? Atlanta gibi Güney metropollerini hâlâ kölecilik ve plantasyon çağının günümüzdeki doğrusal temsilcileri olarak görmek mümkün mü?

Woodard’ın metropollere yönelik şüpheci ve hatta inkârcı yaklaşımını, uluslar şeması dışına düşen tüm merkezî etki odaklarına yönelttiğini söylemek mümkün. Kaçınılmaz olarak federal yapılar da bundan nasibini bol bol almakta. Çünkü Woodard’a göre ABD’nin politik alanı farklı ulusların, taşıdıkları eğilimlerin arenasından ibarettir ve bu nedenle, asıl odağı seçimler ve şekillendirdiği parlamenter siyasettir. Pentagon’dan FBI’ya, Federal Reserve’den IRS’ye, hatta Beyaz Saray’a kadar, Amerikan siyasi aygıtını nihai olarak belirleyen kurumlar ya etkisi sınırlı yapılardır, ya da ancak ulusların arasındaki güç paylaşımı ışığında anlamlı bir yere oturtulabilir.

Woodard’ın çubuğu tersine en çok bükmeye çalıştığı bir konuyu ele alıyoruz. Buna karşılık, Garreau’nun hayli temkinli ve çok daha mütevazı (ve nihayetinde federalist) şemasında federal kurumlar önemli, ayrıksı yere sahip. Garreau, Washington DC’yi bir Sapma olarak tanımlarken, böyle kurumların coğrafi alanı olduğu gerekçesini sunar. New York (veya dar haliyle Manhattan) gibi ekonomik güce sahip bir metropol olarak temayüz ettiğinden değil. Ancak federal kurumların varlığı ve işlevi Washington DC’yi New York’a benzer etkide, uluslar üstü nüfuza sahip bir alan haline getirmektedir.

Tarihsellik adına durağanlık ve partizanlık

Daha genel bir bakışta, Woodard’ın şemasının iki temel kaynağından, Fischer ile Zelinsky’den uzaklaştıkça daha fazla aksadığını, eksiklerini, açıklarını geçiştirmeye yöneldiğini görebiliyoruz. Nitekim Woodard’ın ulusları (yerinin ne olduğu açıklanamayan First Nation’ı bir tarafa koyarsak) yaklaşık 1860’larda az çok tamamlanmış, sabitleşmiş bir toplamdır. Bu durumu metnin yapısından da anlamak mümkün. Doğu kıyısındaki ulusların kuruluşu ve batıya yayılması süreci ağırdan alınan, çokça kaynak ve alıntıyla bezenen bir üslupla ele alınırken, bu süreç tamamlanınca Woodard’ın saati birden hızlanır, sonraki gelişmeler oluşan hazır yapıya determinist atıflarla geçiştirilir.

Tam da burada, Woodard’ın yaklaşımına damgasını vuran ve onu Garreau’nunkinden ayıran iki özelliğe, özcülük ve kaderciliğe geliyoruz. Woodard’a göre Amerikan uluslarının yapıları, temel ittifakları henüz 20. yüzyıla gelinmeden netleşmiş ve hatta katılaşmıştır. Sonraki dönemlerde ve günümüze kadar yaşanan çeşitlenmeler, göreli değişimler ancak bu toplam içerisinde değerlendirilebildiği ölçüde anlamlıdır.

Woodard, Sumner’ın sadık öğrencisi olduğunu böylece ortaya koyar. Folkways kendisini değişimden, hatta zamanın etkilerinden bağımsız şekilde korumakta, yeni olarak nitelendirilen görüngüler ancak onun birer tezahürü olarak var olabilmektedir.

Bu bağlamda ortaya çıkan tablo gayet açık: ABD’nin değişmez kamplaşması kutbunu Yankeedom’ın oluşturduğu Kuzey bloku ile kutbunu Derin Güney’in oluşturduğu Güney bloku arasındadır. Pragmatist Yeni Hollanda çıkarlarına göre iki kamp arasında gidip gelmekte, iç sömürge Uzak Batı çok daha eşitsiz biçimde ama yine çıkarlarının buyruğunda, Güney blokuna yakın durmaktadır. El Norte’nin bu kamplaşmanın tamamından uzak durmaya çalışan, özerk çizgisi ise farklı etnik, kültürel kökenlerinin sonucudur.

Woodard’a göre Amerika’yı “herkes için Amerika” yapan temel kavram niteliğindeki özgürlük bile bu iki blokun dilinde farklı kelimelerle ifade edilir. Güney’in liberty’si toplumsal statüyü kutsayan bireyci ayrıcalıklarla özdeştir. Kökenini Derin Güney’in köle sahiplerinde ve Tidewater’ın aristokratlarında bulur. Kuzey’in freedom’ı ise yaşadığı topluma karşı sorumlu bireyin kendi kaderini tayin hakkıdır. Püritenlerin ve Quaker’ların mirasıdır.

Böylece Garreau değişimin izini sürerken, Woodard’ın yaklaşımı durağanlığı, sabitliği aramak ve bulmak çabasına dönüşür. Örneğin çöken eski sanayi havzalarının esasen Yankeedom’da yer alması, ciddi bir işsizlik ve yoksulluk bölgesi oluşturması ilgisini çekmez. Garreau, New England’ın genel ekonomik durgunluğuna dikkat çekip onu “en yoksul ulus” ilan ederken, Woodard orada sadece üniversiteler, düşünürler, köklü ve düzenli bir kamusal alan görür. Öte yandan, Derin Güney’in sanayileşmesini çok yüzeysel geçiştirir. Derin Güney’deki siyah çoğunluklu kuşağın Demokratların sarsılmaz kalesi olarak yükselişine hiç değinmez bile.

Öte yandan, Woodard’ın kurduğu bu kutuplar ve bloklar denklemine yaklaşımı hiç de tarafsız değildir. Amerika dün ve bugün olduğu gibi yarın da Kuzey-Güney çekişmesiyle biçimlenecektir. Dolayısıyla, seçilecek taraf bellidir. Derin Güney heyulası karşısında Amerika’ya doğru yolu gösterecek yine Yankeedom olacaktır. Geçmişten biraz farklı olarak, Kuzey bloku içindeki etkileşimle yeni bir kalıba dökülmüş halde. Bir başka ifadeyle, Midlands’in çoğulculuğuyla terbiye edilmiş, Sol Kıyı’nın açık fikirliliği sayesinde bağnazlıktan arınmış bir Püritenizmle.

Çizdiği tablonun Woodard’ı tarafsız bir bakıştan hayli uzaklaştırdığını söyleyebiliriz. Amerika’nın kuruluşundan beri başına gelen her musibet, Derin Güney’in ırkçılık kökenli kayıtsızlığını, Tidewater’ın aristokratik seçkinciliğini ve Büyük Apalaşya’nın çatışmacı bireyciliğini harmanlayan bir Güney bloku ruhuna izafe edilebilir.

Woodard’ın bu yargısı hayli hassas bir konu olan Amerikan müdahaleciliği ve yayılmacılığı konusunda da kendisini gösterir. 1960’lardaki kültür savaşlarının önemli bir ayağı olan savaş karşıtlığı tamamen Kuzey’e ait bir olgudur. Yazar bunun izlerini 1. Dünya Savaşı’nda Güneyli başkan Wilson’a muhalefete kadar takip eder. Fakat Amerika’nın daha sonraki savaşlarının veya 2. Dünya Savaşı’nın Güney’e ne ölçüde yıkılabileceğine değinmez.

Yine bu bağlamda, 1898’in İspanyol-Amerikan Savaşı, Derin Güney’in 1800’lerin ortalarında desteklediği Karayip havzasında yayılma emellerinin çocuğudur. Fakat Woodard aynı savaşın ve getirdiği yayılmanın Pasifik cephesine hiç değinmez. ABD’nin Pasifik egemenliği ve bu uğurda sürdürdüğü savaşlar, en basitinden Amerika’nın Hawaii’yi 1898’de ilhakı onun için yoktur. Garreau, Hawaii’yi hem Asya hem Amerika için bir Sapma olarak nitelendirip çalışmasında özel bir yere koyarken, Woodard’ın Hawaii’den hiç bahsetmemesi bu sayede daha anlamlı hale gelir.

Böylece, Woodard’ın uluslar teorisine getirdiği yorum ve sunduğu tarihsel çerçeve tarih dışı folkways tarafından belirlenen, biçimlendirilen iki temel ruhun çatışması inancının damgasını taşır. Bu, Garreau’nun, federalizmin gücüne inanılan, uyumun ve işbirliğinin er geç galebe çalacağı, son tahlilde ve muhakkak iyimser bir Amerika tablosuyla taban tabana zıttır. Garreau’nun, tüm “kışkırtıcılık” kaygısına karşın kitabına hayli nötr bir ad seçmesi, Woodard’ın ise kitabında “Kuzey Amerika’nın On Bir Rakip Bölgesel Kültürü” alt başlığını kullanması bu zıtlığın en veciz ifadesi olsa gerek.

Sonuç olarak, iki kitabın sadece yazarlarının politik duruşlarını değil, yazıldıkları konjonktürden yansıyan “zamanın ruhu”nu temsil ettiğini söyleyebiliriz. Ancak bu durum ve taşıdıkları tüm açmazlar iki kitabı toptan değersizleştirmiyor. Her ikisi de okunmaya ve (özellikle Woodard’ınki) tartışılmaya değer. Kültürel ve siyasi coğrafya alanında böylesi kapsamlı çalışmaların, bütüncül yaklaşımların eksikliğini duyduğumuz ülkemizde, bunun nafile bir çaba olmayacağı kanısındayım.

 

 

[1] Yazar Kanada’da yerli toplulukları ifade etmek için kullanılan First Nations ifadesinden yola çıkıyor.

Yazarın Tüm Yazıları
  • American Nations: A History of the Eleven Rival Regional Cultures of North America
  • Amerikan ulusları teorisi
  • Colin Woodard
  • Joel Garreau
  • The Nine Nations of North America

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

“Yıl kitapları örmüyor, kitaplar örüyor yılı.”

“Baydar, Erözçelik, sonradan Komet yeni bir anlayışı denediler. Gitgide küçülen harflerle büyük bir şiir yazdılar. Türk şiirinde çok tartışılan (galiba her çok tartışılan konu gibi yeterince anlaşılmayan) yerleşik imge kavramına da bir karşı-çıkıştı yeni öneri. İmgenin reddinden bahsetmiyorum, hele Baydar şiirinde hiç; fakat imgeler bu defa bir anlatının araçları değil, kendisidir.”

HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

En alttakiler, ara dilliler, en Berlinliler

“Hafıza, kendini sürekli yeniden yazan kurmacadır” diyen, kimim, kim olmak istiyorum, kim olabilirim diye sora sora İstanbul-Berlin-Göteborg, geçmiş, bugün, gelecek tünelinde gezinen –Nazlı Koca’nın ilk romanı The Applicant’ın kahramanı– master öğrencisi putzi Leyla’nın peşine düşmeye kesinlikle değer.”

ÇİLER İLHAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist