Hırsızın Günlüğü ya da
Sıkı Gözetim altında bir yazar
“Genet, düşmanın kelimelerini, sentaksını, dilini kullanır. Müstehcen çığlıklar, sözüm ona asil jestlere ve en saygı duyulan sözlere karışır. Kelime dağarcığı argo terimlerle duyuların algıladıklarını son derece hassas bir şekilde ifade eden karmaşık terimler arasında gidip gelir. Kendi suçlu dünyasına bir kutsiyet addeder.”
Jean Genet (1910-1986), Eylül 1981, Paris.
“Bir yazardan bahsetmek, bir özgürlüğün tarihinin en ince ayrıntısına kadar izini sürmektir” diyen Sartre, Saint Genet, comédien et martyr’ı (Aziz Genet, oyuncu ve şehit) kaleme alarak dediğini yapar. Suçun, hırsızlığın, seks işçiliğinin, hapishanenin, aktif politikanın, Amerika’daki siyahi gettoların, Ürdün ve Lübnan’daki Filistin kamplarının arasından bir sanatçı, bir şair olarak geçen Genet’ye gelince; Sartre’a istemediği kadar malzeme verecektir. Gelgelelim, kimi zaman kendini dönüştürerek toplumda kabul edilen değerlerden nihai bir özgürleşmenin varlığını göstermeyi başardığı ya da Bataille’ın sözleriyle bir başyapıt olmayı hak ettiği için övülen, kimi zaman yazarı bir “projeye” indirgediği için yerilen bu eser gibi, Genet hakkında yazılanlara ne kadar yakından bakmaya çalışırsak çalışalım, bir dalgıç giysisinin lombozunun arkasından görebileceklerimizi görürüz. Hırsızın Günlüğü’nden akıllarda kalan şunlardır:
“O, suçluların dünyasındandır, orada hava iğrençtir. Yalnızca hırsızlar, dilenciler, eşcinseller, hainler, pezevenkler, orospular bu havayı solumayı bilirler. Onların dünyası ter, sperm ve kan kokar”.
Oysa yine kendi ağzından devam eder:
“Asla bir başkaldırma ya da hak iddiasına dayanmayan serüvenim, bugüne kadar, ağır erotik törensel kurallarla (hapse götüren, hapsi haber veren simgesel törenler) yüklü, bunların karmaşıklaştırdığı, kuşlarınki gibi uzun bir çiftleşme süresinden başka bir şey olmayacaktır. Bu dünya en iğrenç suçun onanması, hatta benim gözümde aklanması ise, en aşırı küçülmenin de göstergesi olacaktır. İnsanların kınanmasının götürdüğü bu kesin nokta, bana en katışıksız aşk uyuşmasının ideal yeri, yani ünlü günah bağışlama törenlerinin yapıldığı en karanlık yer gibi görünüyor.” (Hırsızın Günlüğü, s. 12)
Bu dünya en iğrenç suçun onanması, hatta benim gözümde aklanması ise… 16 Nisan 1966’da sahnelenen Paravanlar, Fransız ordusunun Cezayir Savaşı sırasındaki çok sert bir portresini sunar. “Yüzyılın en büyük tiyatro skandallarından biri” olarak nitelendirilen oyunun temsilinin sonrasında, içlerinde Jean-Marie Le Pen’in bulunduğu aşırı sağ taraftarları Odéon Tiyatrosu’nun önünde gösteriler düzenler, televizyonlarda bunun bir tiyatro oyunu ya da ezilenlerin savunusu değil, Fransa için ölenleri aşağılayan, ona karşı yürütülen bir savaş olduğu tekrar edilir.
1966’da Odéon Tiyatrosu’nda sahnelenen Paravanlar oyunda lejyonerler sahnede (solda). Oyun sonrası aşırı sağ bir topluluk tarafından düzenlenen gösteriden (sağda).
Paravanlar’dan sonra Genet yirmi beş yıl boyunca hiç yazmayacaktır. Görünen o ki, hırsızlığı ve eşcinselliği, özünden önce bir varoluş olarak seçen, bunu üstlenen Genet dünyayı da olduğu gibi tasvir etmiştir:
“Bu yaşamı olduğundan başka bir şey yapmaya hiçbir zaman çabalamadım; onu süslemek, gizlemek için uğraşmadım; tam tersine, onu pisliği ile ortaya koymak istedim ve en pis göstergeler benim için büyüklük göstergeleri oldu.” (Hırsızın Günlüğü, s. 23)
Yani hırsızların, katillerin, oğlancıların, pezevenklerin, hainlerin dünyasını tasvir ettiği bir suçluların (kötülerin), bir de ona uzaktan bakan suçlu olmayanların (iyilerin) dünyası değil, her ikisi de iktidar düzenine hizmet eden, geriye sadece “güzel kötülüğün” rahatsız edici görüntüsünün kaldığı tek bir dünya söz konusudur. Bu iki dünya karşı karşıya değil yan yanadır; ama karşılıklı olarak birbirini ortadan kaldırır. İyi, özünde, onsuz var olmayacağı kötülükten vazgeçemez; şer âlemiyle birlikte görünüşte eriyip giden de iyilikler âlemi olur. Yalanlara ve ikiyüzlülüklere verilen uygun talimatlarla üretilen bir ahlak, bir iyi değildir söz konusu olan, onun varoluşçuluğu İyi’nin tersinden kurulan bir hümanizm değildir, Genet Kötü’den bir İyi çıkarmaz. Babasını hiç tanımamış, anasının terk ettiği, yetimhanede büyüyen Genet’nin, bizim “ahlaki topluluğumuza entegre olma şansı” çok azdır. Hırsızlık, seks işçiliği yapar ve başta ıslahevi olmak üzere hapishane onun kaderi olur. O daha en başından “pis bir zenci” olduğunu kabul eder; Sartre için bu, isyanın ilk etik aşaması, Bataille içinse “haysiyet” anlamına gelecektir. Ancak söz konusu haysiyet, kılık değiştirmeler, maskeler ve yüz boyamalarla işleyen ortak haysiyetin karşıtıdır, Jean Genet’nin haysiyeti “kötülüğün üstlenilmesi”dir:
“Huzursuzluğum, kendi içimde hem kurban hem de suçlu rolünü üstlenmemden ileri geliyormuş gibi görünüyor. Ne var ki, içimdeki kurbanı ve suçluyu geceleyin dışarı çıkarıyor, fırlatıyor, bir yerde birbirlerine kavuşturuyorum, ve sabaha doğru kurbanın ölümünü, suçlunun da zindana ya da giyotine gitmesine ramak kaldığını öğrenince, büyük heyecan duyuyorum.” (Hırsızın Günlüğü, s. 14)
İyilikler dünyasından küçük bir farkla ayrılarak Genet kendi suçlu dünyasına bir kutsiyet addeder. Acıda, dilenmekte güzellik görmek, bu kirli, hor görülen insanları güzelleştirmek için fazlasıyla gurur, yani aşk gerekir çünkü:
“… Onların serüvenlerinin çocukça olduğunu biliyoruz. Hasımlarının –ya da kendilerinin– hile yaptıkları bir kâğıt oyunu yüzünden öldürmeyi ya da öldürülmeyi kabul ederler. Ama yine de, tragedyalar böyle adamlar sayesinde olasıdır.” (Hırsızın Günlüğü, s. 17)
Bataille bir eleştiri değilse de ufak bir dokundurmada bulunmadan edemez bu duruma: “Kendisini her türlü değerin yadsınmasına bağlayan Genet, yine de yüce değerin, kutsal, egemen ve ilahi olanın büyüsüne kapılmıştır” (Edebiyat ve Kötülük)
“… soygun, yapıldığı sırada, her zaman sonuncusudur; bundan sonra başkasının yapılamayacağı düşünüldüğü için değil, insanın kendini böyle toplaması bir daha gerçekleşmeyeceği için… bilinçli, emin jestlerle gerçekleşen bu eylemin tekliği, burada soyguna dinsel ayin değeri kazandırır.” (Hırsızın Günlüğü, s. 26)

Hırsızın Günlüğü’nde ikizlik miti en güven uyandırıcı, en yaygın, en doğal biçimini almıştır Sartre’a göre. Gerçekten de bütün duygular, bütün coşkunluklar için de geçerlidir bu; hırsızlığın yanında güller durur, ihanetin yanında arzu, dilenmenin yanında aşk, acının yanında güzellik, hüznün yanında çiçekler.
Bu noktada, Philippe Sollers’in 1993’te Hırsızın Günlüğü’nün tekrar basımı vesilesiyle yazdığı önsözden devşirdiklerimi özetleyeyim: “Kopuşların, devrimlerin, yıkımların, ihlallerin ‘tarihöncesinde’ kaldığı bir zamanda, ‘Yasanın’, normları dahilinde olmayan herhangi bir söylemi engelleyip bastırdığı bir zamanda, ağızların daha açılmadan kapatıldığı, metinlerin basılmadan önce düzeltildiği ya da anlamının buharlaştığı bir zamanda kendisinden bir ibne olarak söz etti, ama kendisini makbul bir ibne olarak sunmak aklına bile gelmezdi” diyor Sollers, Genet hakkında. Sahnedekiler, sahte, ikiyüzlü ve kadim Yasa’nın onayladığı ya da görmezden geldiği her şeyi açıkça savunanlar; iyi eşcinsel, iyi kadın, iyi hasta, iyi siyah olanlardı. Bu yüzden Genet, kimsenin kendi hikâyesini bilmediğini anlayacaktı. İçinden çıktığımız, bizi ve hissedilir dünyamızı anlatan gerçek hikâyeler anlatılmıyordu. Genet’nin elinde bu hikâye –yani onun gerçek hikâyesi– ve onun anlamı, fiziksel dünyasının ağırlığı, şekli, figürleri, algıları, anılar ufku, mahrem ayinleriyle doğrulanıyor, bu yüzden de anlamın kendisi sansürün konusunu oluşturuyordu. Ondan beklenen, bir imajın içini doldurması, hapishaneyi, pezevenkleri, cinayeti, âşıklarını yazması; hırsızlığın, fuhuşun, ihanetin elektriğini hissettirmesiydi. Oysa Genet’nin şehvet düşkünü ahlakı cümlelerinin her birinde okunabilirdi: “Bir süre hırsızlıkla geçindim, ama fahişelik lakayt karakterime daha çok hitap ediyordu…”
“Ahlaki bir eylemin güzelliği, ifadesinin güzelliğine bağlıdır… Bazen aşağılık olarak bilinen bir eylemi düşündüğümüzdeki farkındalık, ona anlam vermek zorunda olan ifade gücü, bizi şarkı söylemeye sevk eder.” (Hırsızın Günlüğü, çeviri benim)
Sartre ve Genet 15 yaşındaki Djellali Bin Ali’in, Paris'te öldürülmesi üzerine ırkçılığa karşı protesto yürüyüşünde, 1971.
Tarzının, imgelerinin güzelliğiyle, buluşlarının estetik derinliğiyle Genet başka bir yerdedir. O, düşmanın kelimelerini, sentaksını, dilini kullanır. Müstehcen çığlıklar, sözüm ona asil jestlere ve en saygı duyulan sözlere karışır. Kelime dağarcığı argo terimlerle duyuların algıladıklarını son derece hassas bir şekilde ifade eden karmaşık terimler arasında gidip gelir. Bu argo meselesi, Sartre’a bakılırsa kendisiyle bile senli benli olmayan, hatta hatta argoyu düşünüldüğü kadar fazla kullanmayıp onu “bir erkek sesi olarak duyan” Genet için bir açıklama gerektirir: “Argo erkekler tarafından kullanılırdı. O bir erkek diliydi” (Çiçeklerin Meryem Anası). Genet şair olmadan önce üç dil bilir: Kabul edilen dil, argo ve “oğlancı” diyalektiği. Gelgelelim hiçbirini gerçek anlamıyla konuşamaz; toplum için bir hırsız, hırsızlar için bir oğlancı, herkes için bir haindir. Bu mütekabiliyetten yoksun olan Genet kendi kendisiyle, daha doğrusu kendi içindeki ötekiyle konuşur. Kelimelerden başka hiçbir şeye sahip olmayan o, gerçeği görünüşe indirger ve görünüşü gerçeği yapar. Yazısı, birbirine dolanan cümlelerle, eskilerin yeniden canlandırılmış ifadeleriyle, devrik kullanımlarla, mastar öznelerle, kutsal metaforların bolluğuyla dolup taşar, haliyle okuması ve takibi de bir hayli güçtür. Çiçeklerin Meryem Anası, Gülün Mucizesi, Denizci, Hırsızın Günlüğü saf şiiri vaat etmezler mi? Ne güzel tarif eder Alberto Giacometti’nin eylemini: “Güzelliğin, her insanın kendi içinde sakladığı, koruduğu, geçici ama derin bir yalnızlık için dünyadan ayrılmak istediğinde geri çekildiği, tekil, herkes için farklı, gizli ya da görünür bir yaradan başka kaynağı yoktur”. Var olma ve kendi kendine konuşma biçiminde aşırı bir mutluluk solur Genet, tüm insanlıktan kopuşunu işaret eden bir heyecandır bu. “O bir tutkunun yalnızlığında oturur” (Bataille), doğru ile yanlışın, yaşam ile ölümün, iyi ile kötünün, Tanrı ile Şeytan’ın işlevlerini ve görevlerini durmadan değiştirdiği “turnikeler” inşa eder. Anlatısının konusu homoseksüel pornografi vs. değil, kişinin kendi bedenine her yönüyle yaklaşmasıdır. Hikâyesi kendiliğinden genişler; anılar, fanteziler, halüsinasyonlar, şu ya da bu fizyolojik görünüşe duyulan hayranlık sahnelemeyi andırır cümlelerde ânında canlandırılır. Bedene odaklı yaratım onun yasasıdır:
“Sabahın ikisinde ya da üçünde döndüğünde, onun serüvenlerle yüklü olduğunu duyumsarım. Geceye ait bedeninin her yeri; elleri, kolları, bacakları, ensesi, bu serüvenlere katılmıştır.” (Hırsızın Günlüğü, s. 13)
1972'de Mohamed Diab'ın polis tarafından öldürülmesi üzerine Paris'teki protesto yürüyüşüne katılan Michel Foucault, Jean Genet ile birlikte.
Kendini insanların onda gördüğü serseri, eşcinsel, hırsız, hain olarak tanıyan ve üstlenen Genet için yazmak, kendini yeniden yaratmak, yazarken de, kendinden önceki bir modele dayanan herhangi bir dogmayı reddetmek anlamına gelir. Bütünüyle içgüdüsel, ama her zaman en katı taraflarıyla yaşayıp hissettiği sokak deneyimini, güçlü portrelerini çizdiği karakterlere taşır:
“Pilorge’un ince yüz çizgileri son derece şiddetliydi. Özellikle inceliği şiddetliydi. Stilitano’nun tek elinin, devinimsiz, yalnızca masanın üstüne konmuş tek elinin görünüşü şiddetliydi ve huzur bozuyordu… Guy’de şiddet yoktu. Stilitano, Pilorge, Michaelis korkaktılar. Java da öyleydi.” (Hırsızın Günlüğü, s. 12)
“Okur benim güzel, çekici kişileri pek az betimlediğime şaşacaktır. Benim aşk yüklü bakışım, bireylere nesneler gibi bakılmasına neden olan şaşırtıcı görünüşleri, özellikleri ayırt etmez… En alışılmamış bir jest ya da duruş bana içsel bir zorunlulukla örtüşüyormuş gibi geliyordu: Alay etmesini bilmiyordum, hâlâ da bilmem… Bu yüzden hiç şaşmadan ıslahevlerinde, hapishanelerde kaldım, adı kötüye çıkmış kahvelere, barlara girip çıktım.” (Hırsızın Günlüğü, s. 88)
“… Yetenek, maddeye karşı saygı göstermekte, sessiz olan bir şeye ses vermekte toplanır. Benim yeteneğim hapishaneler, sürgün yerleri dünyasını oluşturan şeylere karşı beslediğim aşkta görülecektir. Niyetim onları değiştirmek ya da onlara bağışlayıcılıkla, acımayla bakmak değil. Ben hırsızlarda, hainlerde, katillerde, kötülerde… derin bir güzellik buluyorum-çökük bir güzellik – ki bunu sizde bulmuyorum… Kuşkusuz ben buyum, diyordum kendi kendime, ama hiç olmazsa bunun bilincindeyim; bu bilinç utancı yok edip bana az bilinen bir duygu veriyor: Bu duygu gururdur. Beni hor gören sizlerin mayasında böyle bir dizi mutsuzluktan başka bir şey yok, ama hiçbir zaman bunun bilincinde olamayacaksınız, dolayısıyla gururunuz da olmayacak; yani kendi mutsuzluğunuza değil, insanlığı oluşturan mutsuzluğa kafa tutmanızı sağlayacak bir gücü tanımayacaksınız.” (Hırsızın Günlüğü, s. 95-96)
Hırsızın Günlüğü
çev. Yaşar Avunç
Ayrıntı Yayınları
2021, 5. baskı
256 s.
Genet, Sartre’ın sözleriyle tüm gerçeği, yalnızca gerçeği söyler Hırsızın Günlüğü’nde, ne var ki bu gerçek kutsal bir gerçektir. Özyaşamöyküsü özyaşamöyküsü değildir, yalnızca görünüşte öyledir. Olmuş şeyleri anlattığını sandığınız sırada, birden törensel şeyler anlattığını fark edersiniz. Küçüklüğünden başlayarak ortalıkta olmayan bir anne onun mitolojisinin bir parçasıdır misal; bu sosyal miras ona ilk reddinin bir uzantısı olarak görünür. Bir akşam, bir sokak fenerinin altında gördüğü yaşlı bir kadın ondan biraz para ister:
– Hırsızdır, dedim kendi kendime. Ondan uzaklaşırken… İçimde yaşayan bir tür acı düş, belki de anneme rastladım diye düşünmeye itti beni. Beni beşikteyken bırakan annem hakkında hiçbir şey bilmiyordum, ama gece dilenen bu yaşlı hırsız kadının o olmasını umuyordum.
– Ya oysa? dedim, yaşlı kadından uzaklaştığım sırada. Ah! Eğer oysa gidip onu çiçeklere, glayöllere, güllere, öpücüklere boğardım. Gidip bu aybalığının gözlerinin üstüne, bu yuvarlak ve şaşkın yüzün üstüne sevgi gözyaşları dökerdim. Ama neden, dedim kendi kendime, neden ağlayacakmışım ki? Bu alışılmış sevgi ifadeleri yerine… en kötü, en aşağılık jestin aklıma gelmesi uzun sürmedi.
– Onun üstüne tükürmekle yetinirim, diye düşündüm, sevgiyle dolup taşarak, onun saçlarına tükürmek ya da ellerine kusmakla yetinirim diye düşündüm, oysa bu hırsız kadını taparcasına sevmiştim. (Hırsızın Günlüğü, s. 18)
Bu pasajdan da anlaşıldığı üzere, kutsallık kadar bir haysiyet saplantısı da onun yapıtlarının ana motifidir. Hangisi cezayı hak eder? Hırsızlık mı, dilencilik mi, ihanet mi, katil olmak mı? Yoksa onu beşiğinde bırakıp giden bu anne mi?
Lejyonda bir adam öldürdüğünü bana itiraf etmemiş miydi?
– Beni temizlemekle tehdit etti. Onu öldürdüm. Silahının çapı benim silahımınkinden büyüktü. Suçlu değilim. (Hırsızın Günlüğü, s. 71)
Size yöneltilen silah sizin silahınızdan daha büyükse suçlu değilsinizdir, ya da o silah kendi çapıyla eşit başka bir silaha yöneltilmediği müddetçe suçsuzsunuzdur.
1968 Demokratik Ulusal Kongre Protestoları sırasında Chicago'daki yürüyüşe katılan Allen Ginsberg, Richard Seaver, Jeannette Seaver, Jean Genet ve William Burroughs.
1970’te, Kara Panterler’e destek vermek için kaçak olarak ABD’ye gittiği sırada yaptığı bir söyleşide, hırsız ya da oğlancı, kendisine yakıştırılan sıfatların hiçbir öneminin olmadığını söyler Genet. Sartre ise, Saint Genet, comédien et martyr’in önsözünde yapmak istediklerini açıklarken başka bir Genet tarifi verecektir:

“Psikanalitik yorumun, Marksist izahatın ve tek başına özgürlüğün bir insanı kendi bütünlüğü içinde açıklayabileceğinin sınırlarını ortaya koymak, ilkin uğursuzluklarla ezilip geçilmiş, sonra geri dönüp bu uğursuzlukları yavaş yavaş sindirmiş bir alınyazısıyla mücadele eden bu özgürlüğü gözler önüne sermek, dehanın Tanrı vergisi değil, umutsuz durumlarda icat ettiğimiz bir çıkış yolu olduğunu kanıtlamak; yapmak istediğim buydu”.
Toplum seni yok eder, sen kendini yok edemezsen yalnız kalırsın. Genet’in “imkânsız hiçliği” yalnızlıktır. Artık herkesin gözünde suçlu bir nesneden başka bir şey olmadığını bilirsen yalnız kalırsın, oysa vicdanın kendine rağmen kendini onaylamaktan vazgeçmez. Genet’nin kötülüğe olan inancı, kötü doğasından önce gelir.
Önceki Yazı
Lenz ya da şizoid duyum
“Büchner daha çok oyunlarıyla, Woyzeck’le, Leonce ile Lena’yla, Danton’un Ölümü’yle tanınan bir yazar. Lenz’se diğerlerine kıyasla daha az bilinen ama Büchner’in düzyazının sunduğu olanakları zincirlerinden boşanırcasına kullandığı bir metin (ya da daha net ifadesiyle, bir novella). Ve Büchner’in diğer eserlerinde de (özellikle de Woyzeck’te) ortaya koyduğu ele avuca sığmaz bir ruh halinin, bir ifadenin en yoğun örneği.”
Sonraki Yazı
Yarabıçak:
Ezberin de ezberini bozan bir kitap
“Ömer Faruk’un çeperlerde ele alır göründüğü konular herkese pek hitap etmeyebilir – çöp, dışkı… Ama Yarabıçak’ın asıl dokusuna örülmüş ana ipliklerden en önemlileri mülkiyet, duvarlar, sınırlar gibi, esasında sonunda 'özgürlük' meselesine bağlanabilecek kavramlar.”