Lenz ya da şizoid duyum
“Büchner daha çok oyunlarıyla, Woyzeck’le, Leonce ile Lena’yla, Danton’un Ölümü’yle tanınan bir yazar. Lenz’se diğerlerine kıyasla daha az bilinen ama Büchner’in düzyazının sunduğu olanakları zincirlerinden boşanırcasına kullandığı bir metin (ya da daha net ifadesiyle, bir novella). Ve Büchner’in diğer eserlerinde de (özellikle de Woyzeck’te) ortaya koyduğu ele avuca sığmaz bir ruh halinin, bir ifadenin en yoğun örneği.”
Georg Büchner
Karl Marx, Sanat ve Edebiyat Üzerine’de şöyle der: “Üslup insanın kendisidir.” Ama Marx, sanılanın aksine, bununla yalnızca bir yazın biçiminden, tavrından da söz etmez. Daha ziyade, üslup denen şeyin insanın içinden geldiğini ve dışına taştığını ifade eder. Bu anlamda üslup, özgül yaşam deneyiminin belirli bir sentezinin dışsallaştırılmasıdır. Ve yine bu anlamda, bir edebi ya da sanatsal eseri her daim tabi kılındığı içerik ve biçim dikotomisinin dışına taşırır.
Her nasılsa, herhangi bir metni incelerken ilk eğilim metni ikiye bölmek, içerik ve biçim başlıkları altında ayrıştırmaktır. Bundan nevi şahsına münhasır bir keyif alınır. Ve bu şekilde, metni incelemek, son kertede ise yargılamak için elverişli bir zemin sağlanır (en azından düşünülen budur). Sanki metin bir yapbozmuş da, bu yolla dağınık taşları ele alınacak, yerine oturtulacak ve ancak bölünmüşlüğü giderildiğinde, bütünlendiğinde tam manasıyla hazmedilecektir (metnin sunduğu “büyük resim” görülecektir…). Ama neredeyse hiçbir metin, diyelim ki çoğu metin böyle işlemez (evet, metinler de işler, tıpkı makineler gibi…). Ama bu fikrin temeli, metne bir içerik ve bir biçim atfetmemekten ya da bu niteliklerin varlığını metne içkin, mündemiç ve tekil birer öğe olarak yadsımaktan ileri gelmiyor. Daha çok, bunların, bu metinsel veçhelerin birbirinden tastamam ayrı düşünülebilecek kadar ayrık, bağımsız bir şekilde metni katettiklerinin düşünülememesinden kaynaklanıyor; zira öyle metinler var ki, içeriği biçimini, biçimi ise içeriğini yankılıyor ve dolayısıyla biçimle içerik arasındaki ayrımı kendi özelinde lağvediyor (bir “saf üslup”?). Öyle metinler ki bunlar, en olağan, her türlü metne uyarlanabilir görünen yöntemlerle, kategorilerle bile kavranamıyor; kendini sadece ama sadece bir duygu yoğunluğu, yazınsal bir uyarım uğrağı olarak deneyimletiyor. Dolayısıyla, olabildiğince bireysel bir deneyime, en nihayetinde ise deneyimin bireyselliğine bağlanan metinler bunlar. Ve bundan söz etmek, sıklıkla “edebi olan”dan, Blanchotcu bir deyişle salt “yazınsal uzam”dan, edebiyattan da söz etmek demek.
Julia Kristeva’nın Korkunun Güçleri’nde Louis-Ferdinand Céline’le ilgili yazdığı bir kısmı alıntılamak, sözü edileni açığa kavuşturmak açısından elverişlidir:
“Céline’i okumak tuhaf bir ruh hali yaratır insanda. Céline’i gerçek ‘mucize’ye dönüştüren ne romanlarının konusu, ne edebi üslubu, ne yaşamöyküsü ne de politik duruşudur; bu mucizeyi eserlerinin okunmasından doğan etki yaratır.”
Kristeva bir bütün olarak Céline’i tüm pratik ve pragmatik kullanımlarından ayırır, hatta bu kullanımların değerini kökten yadsır. Ancak bu şekilde Céline’in okuyucuya tesir edebileceğini düşünür. Ve haklıdır da. Ama Kristeva’nın deneyimi, yalnızca Céline’le ilgili veya Céline’e özel bir durumu da belirtmez. Daha çok, Céline’in metinlerinin (muhtemelen derin ve odaklı) okunmasının yarattığı yeğinlikten ileri gelen bir etkinin, etkilenmenin yazınsal tezahürüdür. Bu, metne yabancı tüm faktörlerin metnin lehine elendiği, ama bunun metni izole etmek için değil, tam aksine edebi olanı (ve tabii ki buna mukabil yaşamı) başka bir şekilde duyumsayabilmek üzere yapıldığı bir edebi anlayışı ifade eder. Denebilir ki bir metin, gerçekten edebi bir metin, yeni bir duyumsama şekli önerdiği kadar yeni bir yaşam olanağı, yaşama dair yeni bir duyu ve duygu, duyarlılık da önerir. Ve aslında, edebiyatın tastamam bunun üzerine temellendiğini söylemek pek de yanlış olmaz (hikâyeler, benzersiz bir yaşam hissiyatı barındırmadıkları sürece bir hiçtir). Georg Büchner’in Lenz’ini de bu odakta okumak lazım, tam da böyle bir metin olduğundan. Edebi olanın doğrudanlığını, çarpıcılığını ve vuruculuğunu her bir kelimesinde yansıttığından.
Büchner daha çok oyunlarıyla, Woyzeck’le, Leonce ile Lena’yla, Danton’un Ölümü’yle tanınan bir yazar. Lenz’se diğerlerine kıyasla daha az bilinen ama Büchner’in düzyazının sunduğu olanakları zincirlerinden boşanırcasına kullandığı bir metin (ya da daha net ifadesiyle, bir novella). Ve Büchner’in diğer eserlerinde de (özellikle de Woyzeck’te) ortaya koyduğu ele avuca sığmaz bir ruh halinin, bir ifadenin en yoğun örneği (diyelim ki bir diğer çeşitlemesi).
Bütün Yapıtları
yay. haz. Hasan Kuruyazıcı
Adam Yayınları, 2001
Lenz’de teknik olarak hiçbir şey olmadığı söylenebilir. Lenz ne nereye gittiği ne de nereden geldiği belli olan bir karakterdir. Evinde kaldığı Oberlin onun dışında temas edebildiğimiz tek kişidir. Lenz’i bitmek bilmeyen yürüyüşleriyle, ani krizleriyle, düzensiz ve öngörülemez tepkileriyle tanırız. Hiçbir umudu ya da korkusu yoktur onun. En azından umudu veya korkusu (eğer ki varsa) diğer insanlarla paylaştığı ortak alana, içinde bulunduğu (pek dar ve kısıtlı) sosyalliğe içkin değil gibidir. Sanki bir başka dünyada yaşar o. Bir karakter olarak, atipik bir şekilde, motivasyonu belirsizdir. Onu (DeleuzeoGuattariyen bir ifadeyle) bir tür şizoid yapan da budur. Kendi dünyasının içinde yaşar ve bu dünyayı söze döker, eyleme vurur. (Lenz’in içerdiği dinî öğeler düşünüldüğünde, bu şizoidliğin metnin okunmasından ileri gelen gerilimi daha da artırdığı söylenebilir diğer taraftan.) Şaşırtıcı olan ise şudur: Bütün bunlar yalnızca metnin girişinde değil, metin boyunca da böyle devam eder, hatta metnin sonuna gelindiğinde dahi değişmez. Öyle ki, Lenz’in son cümlesi şu olacaktır: “Böylece yaşayıp gitti…” Edebi yapılanma açısından bir dairedir bu, bir ok değil. Lenz başladığı gibi biter. Serim, düğüm, çözüm değil, düğüm, düğüm, düğümdür Lenz’in yapısının ortaya koyduğu.
Lenz’de bir olay örgüsünden bahsedilemez. Her ne kadar olaylar gerçekleşse de, bu olaylar arasındaki, bu olayları birbiriyle kesiştiren ve nedensel bir dizi içerisinde birbirine bağlama işlevini üstlenen bilindik örgü eksiktir. Şöyle ki, bir olay (klasik edebiyat bağlamında) her zaman bir diğerini izler ve doğrusal bir düzlemde bir sonuca varmaya koşulludur ki, ancak böyle bir şeyler ifade edecektir diye düşünülür (olaya olay olarak değer vermek, “küçük olayları büyütmek” ise, Deleuzecü bir ifadeyle, “minör edebiyat”ın sorunudur). Ama Büchner Lenz’de tersi bir yolu izler; olaylara tekilliklerini, tekil kuvvetlerini iade eder. Herhangi bir olay ya da edim bir diğerine bağlanmaz, ama bir diğeriyle titreşime girer; bir diğerini öncelemez, ama yankılar. Ve bilindiği üzere, yankı her mekânda aynı şekilde hareket etmez ki, söz konusu olan bir bütün olarak dünya ise işler daha da karmaşıklaşır. Bu, bir olayı ya da edimi belirtmekten ziyade, onun içerdiği basıncı, onun barındırdığı kuvveti, yoğunluğu, yeğinliği, sözünü ettiğimiz Kristevacı “okuma etkisi”nin yarattığı gerilimi dışavurur. Lenz söz konusu olduğunda (metnin genel protokolünü açıklamak için) “bir olaydan diğerine değil, bir yoğunluktan diğerine” denecektir. Ve bu yoğunluklar Büchner’de o kadar düzensizdir ki, hiçbir olayın ne nedeni kavranabilir ne de sonucu. Büchner sanki hikâyeyi imkânlı kılan tüm öğeleri tek seferde soğurur. Öyle bir yazma şeklidir ki bu, bir karakterden çok, yazının kendisinin kriz geçirdiği dahi söylenebilir. Bu anlamda anlatıcı ile anlatılanı birbirinden ayırt etmenin uç noktada zorlaştığı, anlatının şizofrenik bir kronik haline geldiği bir metindir Lenz. Birinci ile üçüncü tekil şahısın sözünü birbirine karıştırmak suretiyle sabuklayan bir vakayiname.
“Ey Ruh! Ruh! içimde köpürüyorsun."
Klaus Hietkamp, 2021.
Büchner’in metni mutlak bir belirsizlikte, muğlaklıkta kalır ama kaldığı kadar da Lenz’in duyum gücünün arttığı sezilir. Bu perspektiften Büchner, Lenz’de muhtelif uyarılmaların, itkilerin, güçlü, hatta ölümcül derecede yıkıcı hissiyatların ifadelendirilmesine ve ister istemez sınıflandırmasına girişiyor gibidir. Bu yönüyle bir düzyazısını da şiir gibi, bir şairin elinden çıkmış gibi görmek gerekiyor belki de. Ama Büchner öyle bir şair ki, yazısını dışsal betimlemelerin kıskacından kurtarıp betimlediği şeylerin savruk akışına, salınımına bırakıveriyor. Şu net bir şekilde söylenebilir: Büchner, betimlemenin bir zorunluluk olmadığı ama ritmik bir öğe haline geldiği, tüm dünyanın Lenz’le birlikte toplandığı ve dağıldığı bir noktada, bir noktadan yazıyor. Bir doğa güzellemesi, tasviri değil Büchner’inki, mutlak manada bir doğa anlayışı, kavrayışı sunmuyor (onu Goetheci ve Schellingci düşünceden ayıran da bu). Daha çok iki anlamlılığın, belki de üç, dört, beş anlamlılığın ve türedikçe anlamdan kopuşun, koptukça da insanın edinebileceği ruh hallerinin bir ezgisini, melodisini ve (çoğu zaman da) gürültüsünü ortaya koyuyor. Lenz’in edebi noise olduğu söylenebilirdi.
Belirli bir bağlamda, Büchner’in en çok da çağdaşı olan Friedrich Hölderlin’e benzediğini düşünmek makuldür. İkisinde de alçaklar ve yüksekler, sığlar ve derinler, dinginlik ve heyecan bir arada, kaynaşmış halde olduğundan. Hölderlin’in Şiir ve Tragedya Kuramı’nda yer alan en etkili aforizmalardan birini alıntılamak gerek:
“Heyecan duymanın dereceleri vardır. En aşağıda bulunan neşeden savaşın ortasında aklı başında bir şekilde dehasını koruyan generale kadar sonsuz bir merdiveni vardır heyecan duymanın. Şairin uğraşı ve keyfi, bu merdivenden aşağı ve yukarı iniş çıkışlardır.”
Bu bağlamda, Büchner’in bir şair olduğu kadar bir deli olduğu söylenebilir. Ama olabilecek en yaratıcı anlamda bir delidir o, tıpkı Hölderlin gibi. Bir “deli şair” değil, yalnızca deli (deli olmayan şair olabilir mi zaten?). Dünyayı çeşitlemek, onu bir varyasyon dizisi boyunca kavramak delinin olduğu kadar şairin görevidir. Aynı işlev, farklı adlar.
Lenz’in fragmanlar halinde yazıldığı söylenebilirdi, ama Büchner’in fragmanlar halinde yazmaktan öte, yazmayı bir fragmentasyona çevirdiğini söylemek daha doğru. Bu, kesitler halinde bir anlatı kurmak değil, anlatının ta kendisini kesitli kılmak demek. Yani kesitleri anlatıya içkin birer kuvvet olarak bilmek demek. Ve bu eksende Büchner yalnızca düzyazıda değil, yazmanın kendisinde de bir kırılma yaratmayı başarıyor. Yazı vasıtasıyla insan ruhunun kendinden geçtiği eşikleri araştırıyor ve yazınsal uzamdan fışkıran bir semptomatoloji kuruyor. Tahlil ettiği bir şey varsa, o da (tamamen Sarrautecı anlamda) ruhun yönelişleri. Ama bunu da olabildiğince saf ve hafif bir dille gerçekleştiriyor, doğal olarak. Çünkü ele alınan şey hassas bir yaklaşımı talep ediyor. Lenz’den alıntılarsak:
“İç benliklerine girebilmek için insanları sevmek gerek, insana hiçbir şey çok değersiz, hiçbir şey çok çirkin gelmemeli, ancak o zaman anlayabiliriz onu, en önemsiz bir yüz, yalın bir güzellik duygusundan daha derin bir etki yapar, içinde yaşam olmayan, kasları gerilmeyen, nabzı atmayan bir dış görüntüyü kopya etmeden de varlıkları yaşatabiliriz.”
Bu, Büchner’in dilinin hafifliğini gösterdiği kadar onu uyaran şeylerin her zaman canlı, sıcak şeyler olduğunu gösteriyor. Şeyler dilde yumuşuyor ya da sertleşiyor, bir nevi kıvamları değişiyor. Hölderlin’de, Heinrich von Kleist’ta ve Novalis’te olduğu gibi Büchner’de de dil kendi kendiyle cebelleşiyor; kekeliyor, duraksıyor, aksıyor, statikleşiyor, çığrından çıkıyor. Ama Büchner’inki bir şekilden şekle girme de değil, daha çok bir kıvraklık, duygusal bir esneklik, duyumda bir elastikiyet. İşte, Büchner’in Lenz’i bu duyumların yoğunlundaki başkalaşımlardan oluşuyor. Başka bir şeyden değil. Kendi içinde çok olmak, dünyaya gebe olmak bu. Lenz’in şizoid duyumu bundan ibaret. Dünyayı (içeride) keşiften.
Lenz bu nedenledir ki hep hareket halinde, hiç durmuyor. Aylak bir şekilde, savruk bir biçimde, avare bir halde dolaşıyor. Yanında kaldığı Oberlin’in yüzünü görmekten başka onu ihya eden ve ilgilendiren bir şey de yok. Öyle ki, onsuz kaldığı anlarda kendine zarar vermeye başlıyor; çünkü ancak bu şekilde varlığını hissedebiliyor (bir çayır çimen borderline’ı?). Bu şekilde duyumsayabiliyor; belirli bir sıcaklığa, arzu ettiği yakınlığa, hasret duyduğu mahremiyete, içinde kabaran (ve onu “öteki”lere bağlayan) Tanrısal sevgiye ancak böyle kavuşabiliyor. Yer yer ise (ayrılık ve hüsran anlarında) kendi kanını akıtarak, kendi bedenini zorlayarak varolduğunu doğruluyor. İçeri kapanmamak için, “içeri”de boğulmamak için içini dışına çıkartıyor. (Bu motif ise biraz Antonin Artaud’nun yazdıklarını, belki bir yönüyle de Gérard de Nerval’inkileri çağrıştırıyor.) Bedene ve dolayısıyla ruha hiçbir şey tesir edemediğinde, sızamadığında, tüm duyum eşikleri tıkandığında kişi ancak kendisini duyabiliyor. Hiçbir canlı varlığın sesinin duyulamadığı yerde sessizlik bir çığlık halini alıyor. Lenz’den alıntılayarak bitirmeli:
“Akşama doğru Oberlin Bellefosse’a bir hastaya çağrıldı. Hava hoştu, ay vardı. Dönüşte Lenz’le karşılaştı. Aklı başında görünüyordu, Oberlin’le sakin sakin ve dostça konuştu. Oberlin çok uzaklaşmamasını rica etti; Lenz söz verdi. Giderken birden geri döndü ve yeniden Oberlin’in yanına geldi, çabuk çabuk konuştu: ‘Bakın, Papaz Efendi, bunu bir daha hiç duymayabilsem kurtulurdum.’ — ‘Neyi, yavrucuğum?’ — ‘Siz bir şey duymuyor musunuz? Bütün ufuk boyunca haykıran, adına sessizlik denilegelmiş o korkunç sesi duymuyor musunuz? Bu sessiz ovaya geldiğimden beri hep duyuyorum ben onu, uyku uyutmuyor bana; evet, Papaz Efendi, bir uyuyabilsem yine!’ Sonra başını sallayarak yürüdü gitti.”
Önceki Yazı
John Williams, Dag Solstad, Wilhelm Genazino:
Erkekler nasıl yaşlanır?
“John Williams, Dag Solstad ve Wilhelm Genazino erkeklik hakkında yazan üç yazar. Kitaplarında kadınlar var, ama daha çok erkek kahramanların tahayyülleri, niyetleri ya da hayal kırıklıkları olarak; kitaplar erkekliğin durumları ile ilgililer. Erkeklik deneyimine –demeliyim– bu kadar yakından bakma cesareti olan bu üç yazarla ilgilenmemek zor.”
Sonraki Yazı
Hırsızın Günlüğü ya da
Sıkı Gözetim altında bir yazar
“Genet, düşmanın kelimelerini, sentaksını, dilini kullanır. Müstehcen çığlıklar, sözüm ona asil jestlere ve en saygı duyulan sözlere karışır. Kelime dağarcığı argo terimlerle duyuların algıladıklarını son derece hassas bir şekilde ifade eden karmaşık terimler arasında gidip gelir. Kendi suçlu dünyasına bir kutsiyet addeder.”