Haftanın vitrini – 7
K24'ün vitrini... Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevleri tarafından bize gönderilen, dikkatimizi çeken; okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Feminist Mercekten Güzide Bir Arayış; Greenwich Meridyeni; Güçsüzlük; Homo Zapiens; Iska Şansı için Taviz; İstanbul’un Yabancı ve Levanten Mimarları; Kentsel Morfoloji; Opriçnik’in Bir Günü; Sorularla Oğuz Atay; Yapının Yokluğu
Feminist Mercekten Güzide Bir Arayış:
Kadın Birliği'nin Kurucularından Şair ve Yazar Güzide Osman
İletişim Yayınları
Şubat 2024
212 s.
Son dönem Osmanlı ve erken Cumhuriyet devri edebiyatçılarından biri olan Güzide Osman, feminist aktiviteleri ve edebi üretimi dolayısıyla anti-feminist literatürün hedef aldığı isimlerin arasında olmuştur. Zeynep Tek’in “Güzide Hanım”ın kim olduğu sorusunun peşinden giderken Harvard Üniversitesi’nin kütüphanesinde Nezihe Muhittin’in “Güzide Osman Hanımefendiye” imzaladığı kitaba tesadüfen dokunuşu, bu kitabı ören ilk ilmiktir. 1924’te Nezihe Muhittin’in temelini attığı Kadın Birliği’nin kurucularından olan Güzide Osman (1902-1974) sehven Güzide Sabri’nin (1883-1945) müstear adı olarak geçer. Feminist Mercekten Güzide Bir Arayış iki Güzide’nin tarihinin nasıl birleştiğini ve ayrılacağını anlamaya çalışıyor. Bir yandan feminist biyografi ekseninde Güzide Osman’ın izlerini kaynaklarda sürerken Güzide Sabri’nin mükerrer hatalarla yazılan biyografisini tashih ediyor, diğer yandan metinlerini temel alarak Güzide Osman’ın şair, hikâye yazarı ve tiyatro eleştirmeni kimliklerini toplumsal cinsiyet, hastalık, milliyetçilik ve mizah ekseninde anlamlandırıyor. Özellikle romantik şiir ve mensurelerde, divan şiirinde olduğu gibi, toplumsal cinsiyet kimlikleri arasında “salıncak” kuran ne eril ne dişil (hem eril hem dişil) söyleme özel bir önem atfediyor. Feminist bir biyografi ortaya koymanın ötesinde, tarihin unuttuğu ve unutturduğu bir kadın yazar ve şaire iadei itibar, hatta iadei şahsiyet ediyor.
Greenwich Meridyeni
çev. Mehmet Emin Özcan
Ketebe Yayınları
Şubat 2024
240 s.
1979 yılında yayımlanan Greenwich Meridyeni, kendi kuşağının romancıları arasında en iyi hikâye anlatıcılarından biri olarak tanınan Jean Echenoz’un ilk romanıdır. Pasifik’te kaybolmuş ve ortasından ünlü Greenwich meridyeninin geçtiği; günün aniden ertesi güne dönüştüğü ıssız bir adada geçen romanda, dedektiflik türünün tüm klişeleri –roman ya da film– seferber edilir. Tüm kahramanların katıldığı çifte aldatmaca, bir dizi olayı tetikler: kiralık katiller, ajanlar, gizli cemiyetler, entrikalar, ihanetler ve sonu gelmeyen yüzleşmeler...
Roman, aynı zamanda Amerikan dedektif hikâyelerinin ve filmlerinin büyük bir parodisi gibidir. Eğer kimin, kime çalıştığından ve ne yaptığından asla emin olamadığınız dedektif hikâyelerinden hoşlanıyorsanız, bu çok katmanlı, kafa karıştırıcı ama son derece keyifli kurguya bayılacaksınız. Oldukça muğlak ve gizemli görünen hikâye, sinematografik bir görüşle; mantık, ölçek ve perspektif değişiklikleriyle sunuluyor. Sürükleyici olduğu kadar dil bakımından da zarif olan bu roman, noir türünün unsurlarını da etkili bir şekilde kullanıyor ve kader ile şansı birleştirerek, herkesi baş döndürücü bir kasırgaya sürüklüyor.
Herkes bilir ki, hayali bir çizgiyle uzatılan Greenwich meridyeninin her iki yanında o gün ve bir sonraki gün vardır. “Bu bir skandal,” diyor Caine, “zaman ve mekânı uzlaştırmayı asla başaramadığımızın kanıtı.”
Güçsüzlük:
Hezeyan ve Felç Çağında Yaşam
çev. Ece Durmuş
Otonom Yayıncılık
Şubat 2024
128 s.
İster bir aşk ilişkisinde, ister güvencesiz çalışmaya karşı verilen bir mücadelede olsun, bırakalım gerekeni ve arzu ettiklerimizi yapmayı, maruz kaldığımız şokları karşılamayı bile beceremiyoruz. Eylemin ve söylemin felce uğramasından doğan bir güçsüzlük, kapitalizmde yaşam biçimlerimizin temel özelliği haline geliyor. İşin garibi, bu güçsüzlük kullanılmayan, yani edime dönüşmeyen yetiler ve becerilerin görülmemiş bir birikimiyle el ele gidiyor. Güçlerimizi idare ediyoruz, ama kullanamıyoruz. Ses çıkarma yeteneğimiz sapasağlam duruyor, ama istediğimiz sözü bulup da söyleyemiyoruz. Yaşam boyu eğitim adeta görevimiz haline geldi, ama yetilerimizi edimselleştirmeyi nefesimizi tutmuş beklemekten başka bir şey yapamıyoruz. Kim bilir ne yapmak için önümüze çıkacak fırsatı, hiç öngöremeden, gönülsüzce bekliyoruz.
Virno, kederli tutkularımızdan kurtulmak istiyorsak, gücün gerçekleştirilmek yerine istiflenmesinden, eksikliği değil de fazlalığından kaynaklanan bu güçsüzlüğü anlamak zorunda olduğumuzu söylüyor. Gücün farazi kıtlığına çare bulmaya çalışmak yerine, sahip olduğumuz güçleri gerçekten engelleyen bu bollukla nasıl başa çıkabileceğimizi soruyor. Gerçeği dönüştürmeye muktedir bir praksisin koşullarını, bu kronik güçsüzlükten kaçmayı sağlayacak kolektif alışkanlıklarda ve ortak kullanımlarda arıyor.
Homo Zapiens — P Kuşağı
çev. Bülent O. Doğan
Ocak 2024
313 s.
Viktor Pelevin’in acımasız ve nükteli anlatımı sayesinde Rusya’da bir kült haline gelmiş olan P Kuşağı, günümüz dünyasına da ışık tutuyor.
Rusluk ülküsünü zalim bir zekâ ve acımasız bir ahlakçılıkla harmanlayan Pelevin, okuyucunun damağında Dostoyevski tadı bırakıyor.”
—The Washington Post
“Pelevin’in müstehzi Moskova tahayyülü Murakami’nin Tokyo’suna, Cortàzar’ın Paris’ine ve Terry Gilliam’ın Brezilya’sına eşdeğer nitelikte.”
—Los Angeles Times
Okur için Pelevin'in gizem, toplumsal eleştiri, bilimkurgu gibi birçok yazınsal alandan beslenen kurmaca evrenine açılan fazlasıyla kapı mevcut. Yapıtlarından birinin içeriği gizlem, toplum eleştirisi, siyaset ya da bilimkurgu olabilir. Sosyokültürel bakışlarla, satirik unsurlarla donanmış Homo Zapiens "P Kuşağı" da diğer Pelevinlere benzemez, onlarla aynı uzamı paylaşmaz. Bu kez, Sovyet rejimi sonrası afallayan Rus halkının, uyuşturucu dolaşımı, yoksulluk ve serbest pazar üçgeninin içine sıkışıp kalmasını içerir.
Rus vatandaşlarının kadersizliğinden pay alan şair ve sigara satıcısı Babylen Tatarsky'nin etrafında gelişiyor olaylar. Kendisinin reklam yazarlığında ne kadar yetenekli olduğunu fark etmesiyle hareketlenen roman, bireyin toplumla arasındaki boşluğa değiniyor. Yazar, absürt biçimde kimliklerini kaybetmiş bir nesli oluşturan unsurların mezarını çok ince uçlu, çok can yakıcı hiciv iğnesiyle kazıyor. Bu adı olmayan oyunda Doğu mistisizmi, Che Guevara'nın konuşan ruhu, gerçeklerin mitik kurguya müdahalesiyle yoğurulmuş bir roman Homo Zapiens "P Kuşağı".
Pelevin'in bir dünyasına daha hoş geldiniz.
Iska Şansı için Taviz
Varlık Yayınları
Şubat 2024
56 s.
2023 Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü’ne değer görülen Mert Özden, 1999’da Samsun’da doğdu. Kırıkkale Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği Bölümü’nden 2021 yılında mezun oldu. Aynı üniversitenin Eğitim Programları ve Öğretim Anabilim Dalı’nda öğretmenler için Bakım Etiği mesleki gelişim program taslağının hazırlanması konulu teziyle yüksek lisansını tamamladı ve bilimsel çalışmalarına devam ediyor. 2022’de şiir dosyası Arkadaş Zekâi Özger Şiir Ödülü seçici kurulu tarafından anılmaya değer görüldü. Buzdokuz dergisinde yayın kurulu üyesi. Şiirleri ve düzyazıları 2016’dan bu yana Buzdokuz, Hece, Varlık gibi dergilerde yayımlanıyor. Özden, hemen her şeyi şiire konu ediyor ve özneyi çok-kimlikli bir yapı olarak ele alıyor. Siyasi yönelimleri, büyük anlatılara özgü idealleri günlük hayatın dar alanında yakalayıp okura ironik bir şekilde sunuyor. Meydanlardaki nidalar –ritmini kaybetmeden ama içeriği değişerek– onun şiirinde yeniden ifadesini buluyor, böylece absürt durumlar ortaya çıkıyor; sahteleşmekten korkan insanın sesini değil, bundan korkmayacak kadar hakikatle arasına mesafe girmiş insanın sesini duyuyoruz.
Iska Şansı İçin Taviz, lirik şiiri çok iyi özümseyip, ironi ve absürdün tuzağına düşürerek terk eden genç bir şairin ilk şiir kitabı.
“bana gülen güvenen ve gücenen yaşantı harikası olarak/ hey yaşantıcıklar diyerek gardını aldığın/ siz adiler siz adizadeler seslenişinle gözyaşı cismini sessiz süpürerek/ tükür, parmak kütlet ve sınav kazan yaş belki 22/ gençlik hevesleri, plansız tüm hak edişler, delilik meşruiyeti// senin isteyerek, bilerek haklı veya haksız tercihlerin/ talebeliğin talipliğin küçükken bastığın kırıntı, altından geçtiğin merdiven/ hepsine kefilim/ sen ışınlarla korneamı çizdirmemin bile yanında durmuşken/ yanımda oluş halindi en güzel huyun. bunu bildim ve duydum/ turnayı ve şairi gözünden vurdun”
İstanbul'un Yabancı ve Levanten Mimarları
Arketon Yayınları
Aralık 2023
248 s.
Cengiz Can'ın, son dönem Osmanlı mimarlığının önemli bir yönünü ele aldığı çalışması yeni basımıyla Arketon kitapları arasındaki yerini aldı. Can'ın, 1993'te bir tez çalışması olarak kaleme aldığı araştırma, titiz bir editoryal süreç sonunda kitap formatına aktarılmış ve 2020 yılında ilk basımı gerçekleşmişti. Kısa sürede tükenin kitabın yeni basımı, yeni kapağıyla okura ulaşıyor.
Aykut Köksal'ın bu kitap için çektiği fotoğraflarla bütünlenen çalışma, Melling'den Fossati kardeşlere, Barborini'den Montani'ye, Vallaury'den D'Aronco'ya, Mongeri'ye uzanıyor. Haklarında çok az bilgi sahibi olunan mimarları da ele alan Can, bir dönemi tüm boyutlarıyla gözler önüne seriyor.
Aykut Köksal, kitabın "Sunuş" yazısının bir bölümünde şunları söylüyor:
Cengiz Can’ın kitabı, daha önce yüzeysel bilgilerle tanınan, yaşamları üzerine çok az şey bilinen yabancı ve Levanten mimarların, Osmanlı mimarlığının modernleşme sürecinin nihai noktasında belirleyici ve tayin edici bir rol yüklendiklerini ortaya koyuyor. Can, bu mimarların yaşamını, hiç bakılmamış kaynaklara giderek araştırıyor ve yerleşmiş belirli önyargıları çürütüyor. Örneğin, 'yabancı' olarak bilinen kimi mimarların 'Osmanlı Levanten mimarları' olduğunu saptıyor. Cengiz Can’ın ele aldığı mimarların önemli bir bölümünün İtalyan ya da İtalyan asıllı Levanten oldukları ise hemen göze çarpıyor. Can, bu olgunun da altını çiziyor, gerekçelerini irdeliyor.
Yabancı ve Levanten mimarların üretimleri, 18. yüzyılın Osmanlı mimarlığıyla keskin bir kopuş gösterir. Bu kopuş özellikle Osmanlı modernleşmesinin sonucu olan yeni yapı programlarının geleneksel programlara göre daha baskın olmasında görülüyor. Ayrıca, 19. yüzyıl Osmanlı modernleşmesinin aynı yüzyılın Avrupa mimarlığıyla koşutluklar taşıdığını söylemek yanlış olmaz. 19. yüzyılın seçmeci yaklaşımları İstanbul’da üretim yapan bu mimarlarda da yankılarını bulur.
İstanbul’da çalışan Fossati, D’Aronco gibi yabancı mimarlar, Avrupa’nın her kentinde üretimleri saygıyla karşılanabilecek yaratıcı ve yetkin tasarımcılardır. Özellikle D’Aronco’nun Art Nouveau yapıları, Avrupa’da boy gösteren 'erken Modernist' çizginin, eşzamanlı olarak Osmanlı başkentinde görülen seçkin ve unique örneklerini oluşturur. Cengiz Can, bu mimarları ele alırken, Osmanlı modernleşmesinin gölgede kalmış bir yönüne ilişkin geniş bir çerçeve sunuyor.
Kentsel Morfoloji:
Kentlerin Fiziksel Biçimi Çalışmalarına Giriş
Nika Yayınevi
Kentlerin biçimini, fiziksel dokuyu oluşturan biçimsel ve yapısal öğeleri, bu öğelerin bir araya gelme koşullarını, kent biçiminde oluşum, değişim ve dönüşüme neden olan süreçleri ve aktörleri inceleyen bir uzmanlık alanı olan kentsel morfoloji, kentin farklı katmanlarının tarihsel perspektifte analizi kadar, bugünün anlaşılmasıyla da ilgilenmekte ve geleceğe dönük öngörülerin geliştirilmesini desteklemektedir.
Yüz yıldan uzun bir süre önce kurulan kentsel morfoloji alanında son on yıllarda önemli gelişmeler oldu. Mimarlık, planlama ve coğrafya alanlarının yaygın faaliyetinin görüldüğü alan, 1994 yılında International Seminar on Urban Form’un (ISUF) kurulması ve 1997 yılında uluslararası hakemli dergi Urban Morphology’nin yayınlanmaya başlamasıyla kurumsallaştı, daha sistematik ve bilimsel birikimin izlenmesine olanak sağlayan bir disiplin hâlini aldı. Kentsel morfoloji çalışmalarının uluslararası ölçekte yaygınlaşması, farklı ülkelerde ISUF’la ilişkili olarak kurulan bölgesel ağlar ile mümkün oldu. Bu çerçevede Türkiye Kentsel Morfoloji Ağı (TNUM), 2014 yılında kuruldu.
Vitor Oliveira’nın 2016 yılında, kendi sözleriyle “kentlerin fiziksel biçimleri üzerine yapılan çalışmalarda, kentsel morfoloji üzerine bir el kitabı” olmadığını fark etmesi üzerine yazmış olduğu Kentsel Morfololoji: Kentlerin Fiziksel Biçim Çalışmalarına Giriş kitabı, kentsel morfoloji alanının temel kitaplarından biri oldu. Oliveira’nın vurguladığı “İngilizce dil bariyeri”, ülkemizde kentsel morfoloji alanında araştırma yapanların uluslararası literatürle ilişkilenme olanaklarını sınırlayan bir unsur oluşturdu. Bu durum tespitinden hareketle bu temel kitabın Tuğçe Tezer tarafından Türkçeye çevrilmesi süreci, ülkemizde kentsel morfolojinin gelişmesinde büyük bir emeği olan Tolga Ünlü’nün büyük bir özenle gerçekleştirdiği son okumayla tamamlandı. Kentsel Morfoloji kitabı, Türkiye’de başta kentsel morfoloji, mimarlık, şehir planlama ve kent-çevre yönetimi alanlarında çalışan akademisyenler ve öğrenciler olmak üzere araştırma, eğitim ve uygulama süreçlerine dâhil olan tüm okuyucular için faydalı olacak bir başucu kitabıdır.
Opriçnik'in Bir Günü
çev. Eyüp Karakuş
Can Yayınları
Şubat 2024
216 s.
Moskova 2028: Yakın gelecekte kurulan Yeni Rusya’daki çarlık düzeninin en güvenilir mensuplarından, rütbeli Opriçnik Komyaga sefahat, sarhoşluk, şiddet ve terörle dolu yeni bir güne hazırlanıyor. Bu Yeni Rusya'da fütüristik teknoloji, Korkunç İvan'ın acımasız dünyasıyla birleşerek gerçeğe tüyler ürpertici derecede benzeyen bir distopya yaratıyor. 24 saatlik zaman diliminde geçen roman, korktuğu ve taptığı Efendileri adına yağmalayan, işkence yapan, tecavüz eden Komyaga aracılığıyla, Yeni Rusya’nın modern, baskıcı ve bir o kadar da dehşet verici yüzünü ortaya koyuyor.
Üzerinde düşünülemeyecek kadar rahatsız edici ve görmezden gelinemeyecek kadar gerçeğe yakın bir gelecek tahayyülüyle Opriçnik’in Bir Günü, sert bir eleştiri.
Sorularla Selçuk Orhan
Doğan Kitap
Şubat 2024
224 s.
Oğuz Atay, 40 yılı aşan bir süredir edebiyatımızın en çok tartışılan yazarlarından biri. Yapıtları biçimsel özellikleri, tarihsel referansları, çok sesliliği ve düşünsel derinliği açısından okurlara zengin bir dünya sunuyor. Bununla birlikte Atay’ın okurları zorlayan bir yazar olduğu da sıklıkla söyleniyor.
Hatta çoğu okur, Oğuz Atay’ın biçimsel deneylerle örülü hacimli yapıtları karşısında duraksıyor.
Bu kitap Oğuz Atay’ın yapıtları ve düşüncesiyle ilgili mütevazı bir rehber olarak tasarlandı. Oğuz Atay’ın yapıtlarıyla yeni tanışmış okurlar kadar Atay’la ilgili meraklarını ileriye taşımak isteyenlere yol arkadaşlığı etmesi umularak yazıldı. Sorularla ayrıştırılan bölümlerde Oğuz Atay’ın yapıtlarının yanı sıra yaşadığı dönem, dostları ve kişisel hayatına dair (dedikoduya kaçmadan!) ayrıntılar da bulacaksınız.
“Yukarıda ‘mütevazı bir rehber’ yazdığına bakmayın. Harika bir kitap bu!”
–Murat Menteş
Yapının Yokluğu
çev. Leyla Tonguç Basmacı
Alfa Yayınları
Ocak 2024
605 s.
Göstergebilim üzerine çalışmaları 1960’lı yıllarda başlayan Umberto Eco, kitle kültürü üzerine yaptığı çalışmalarda, kültür fenomenleri üzerine çalışmak adına bir göstergeler kuramına ihtiyaç duyulduğunu görmüş ve Yapının Yokluğu’nda böyle bir kuramın ilk formülasyonuna imza atmıştır. Yirminci yüzyıl göstergebiliminin ardındaki iki düşünürün; Amerikalı pragmatik filozof Charles Sanders Peirce ve İsviçreli dilbilimci Ferdinand de Saussure’ün düşüncelerini detaylandıran Eco, göstergebilimin temel kavramlarına genel bir bakış sunuyor: gösterge, kod, ileti, gönderen ve gönderilen. Claude Lévi-Strauss ve Jacques Lacan arasındaki ontolojik yapısalcılık tartışmasından doğan bir çalışma olan Yapının Yokluğu, belirtke sistemlerinin geçici ve tarihsel doğasına büyük bir vurgu yapar.
Umberto Eco Yapının Yokluğu’nda dilbilim alanındaki güncel araştırmaları, yapısalcılığın durumunu, göstergebilimin ilgilendiği konuları geniş ve bütünlüklü bir bakış açısından inceliyor ve bu alanda günümüze kadar öne sürülen görüşlerle birlikte kendi kuramsal görüşlerini de okura sunuyor.
Önceki Yazı
Büyükada-Moris Danon Koleksiyonu üzerine Büke Uras ile söyleşi:
“Les Miçafirs adası"
“Büyükada’nın yükselişi, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüyle eşzamanlıdır. Büyükada’nın görkemli köşkleri imparatorluğun son derece sıkıntılı bir döneminde inşa ediliyor. Yani burada adalılar geleceğe dair yanlış bir iyimserliğin içindeler. Bir yanılsama söz konusu. Bu köşklerde yaşayanların çoğunun çocukları artık bu ülkede yaşamayacaklar bile...”
Sonraki Yazı
Direnişin Melankolisi ve
Yedi nefeste Krasznahorkai
“Krasznahorkai’nin dünyası, Tanrı’yı çerçevenin dışında bırakan bir Dostoyevski dünyasıdır. Bir Dostoyevski karakteri mutlaka Tanrı üzerine düşünmek zorundadır ama Krasznahorkai karakteri daima eşiktedir; bir algının, bir durumun, bir hakikatin kavranmasının eşiğinde.”