Haftanın vitrini – 19
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, dikkatimizi çeken; okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Akabi Hikâyesi / Alman Dehası / Buzulmelek / “Gödel, Escher, Bach” Üzerine / Hacı Ağa / Kanada / Öteki Kasımpaşalı / Türkiye’de 1 Mayıslar / Uygarlık Paradigmasını Değiştirmek / Yüzünü Herkesten Saklar Gibi
Akabi Hikâyesi
Çeviriyazı: Betül Bakırcı
Aras Yayıncılık
Mayıs 2024
248 s.
1851 yılında gazeteci, yazar, çevirmen ve bürokrat Hovsep Vartanyan (1816-1879), nam-ı diğer Vartan Paşa tarafından kaleme alınan Akabi Hikâyesi, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde kaleme alınmış ilk Türkçe roman olma niteliği taşıyor. Katolik bir Ermeni erkekle Apostolik bir Ermeni kadının trajik aşk hikâyesi üzerinden dönemin Osmanlı Ermeni toplumunu mercek altına alan eser, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’ndaki değişimlerin ve gelişmelerin vesikasını çıkarıyor. Yayımlanma tarihinden tam 173 yıl sonra yeniden Türkçe okurla buluşan Akabi Hikâyesi, 19. yüzyıl İstanbul Ermeni toplumunun günlük yaşantısından eğlence anlayışına, cemaat içi dinamiklerinden kültür dünyasına kadar pek çok konuya ışık tutuyor.
Alman Dehası:
Avrupa'nın Üçüncü Rönesansı, İkinci Bilim Devrimi ve Yirminci Yüzyıl
çev. M. Murtaza Özeren
Kronik Kitap
Mart 2024
816 s.
Modern dünyayı inşa eden bir ulus ve binlerce insan…
Peter Watson’dan Almanların son 250 yıllık entelektüel tarihini irdeleyen bir eser.
Batı ulusları arasında Almanya uzun yıllar boyunca siyasi ve kültürel açıdan zayıf bir yapıya sahipti. Bu durum 1750’de Bach’ın ölümünden 1933’te Hitler’in yükselişine kadar geçen sürede tamamen değişti ve Almanya neredeyse yeryüzündeki bütün devletlerden daha etkili ve baskın bir entelektüel, kültürel, kimi zaman siyasi ve askeri güç haline geldi.
Alman sanatçılar, yazarlar, filozoflar, bilim insanları ve mühendisler, 20. yüzyılın ilk on yıllarında daha yeni birleşmiş ülkelerini, hayal bile edilemeyecek zirvelere taşıdılar. 1933’e gelindiğinde Almanlar diğer tüm uluslardan daha fazla Nobel ödülü kazanmışlardı.
Fakat bu deha, Adolf Hitler’in ve faşist Üçüncü Reich’ın yükselişi ve ardından çöküşü ile en parlak döneminde yok oldu ve o zamandan beri Almanya dünyaya katkılarını gölgede bırakan bir kötülük mirası ile anılır oldu.
Bu büyüleyici kültür tarihinde Peter Watson, Alman dehasının kökenlerini, 18. yüzyılın ortalarından itibaren nasıl gelişip hayatlarımızı dönüştürdüğünü ve en önemlisi, dünyamızı hâlâ nasıl şekillendirmeye devam ettiğini ortaya çıkarıyor. Alman Dehası: Avrupa’nın Üçüncü Rönesansı, İkinci Bilim Devrimi ve Yirmi Yüzyıl arkeolojiden fiziğe, mimariden edebiyata, biyolojiden sinemaya modern dünyanın son 250 sene içerisinde geçirdiği gelişim ve dönüşüm sürecinde Almanların nasıl ön saflarda yer aldığını gösteren heyecan verici bir keşif yolculuğu sunuyor.
Buzulmelek
Everest Yayınları
Mayıs 2024
88 s.
Açtım yarayı zamansız
ey zamanlar meleği
geçenleri sen söyle…
"Gödel, Escher, Bach" Üzerine
Arketon Yayınları
Mart 2024
240 s.
Arketonses dizisinin ilk kitabı, Aykut Köksal ve Bülent Gözkân'ın gerçekleştirdiği, Douglas R. Hofstadter'in Gödel, Escher, Bach: Bir Ebedi Gökçe Belik adlı çalışmasını konu alan söyleşi dizisinden oluşuyor. Yirmi iki yıl önce, Açık Radyo'da, Aykut Köksal'ın Minima Musica başlıklı programında gerçekleşen ve on sekiz hafta süren dizinin, kitap formatına aktarılmış dökümü kitabın içeriğini oluşturuyor. Sınıflandırması oldukça zor, oldukça da hacimli bir çalışma olan Hoftstadter'in kitabı, yayımlandığı günden bugüne dek hep ilgi odağı olmuş. İçerdiği konuların çok boyutluluğu, atıf alanlarının son derece zengin olması, göndermelerin müzikten resime uzanan geniş bir bağlam oluşturması, her seferinde okurun metinden büyük bir tat almasını sağlayan parlak buluşlara, saptamalara yer vermesi ve yapay zekâ tartışmasını hâlâ güncelliğini koruyan bir çerçevede ele alışı, Hofstadter'in kitabını bugün de ilginç kılıyor.
Aykut Köksal ile Bülent Gözkân'ın gerçekleştirdiği bu söyleşi dizisinin amacı, Hofstadter'in kitabını tanıtmak, yorumlamak, ilk bakışta ulaşılmaz gibi görünen metinleri anlaşılır kılmak. Ama söyleşi dizisi bunun da ötesine geçiyor, kitabın açtığı kanallardan farklı disiplinlere, farklı konulara doğru yol alan saptamalarla ve Hofstadter'in kitabının okuruna yeni perspektifler sunan açılımlarla, yazarın belirlediği içeriğin epey ötesine ulaşıyor.
Hacı Ağa
çev. Mehmet Çelik
Nisan 2024
128 s.
Her gün avlusunda oturup misafirlerini ağırlayan, ricacıları dinleyen, gerçek bir “şark kurnazı” ve her dönemin adamı olan Hacı Ağa, çıkarları için her yolu mubah gören mizahi bir karakterdir. Keskin, gerçekçi bir gözlemin ürünü olan Hacı Ağa, toplumsal hiciv niteliğinde, sosyo-politik özelliğiyle öne çıkan bir romandır. Sadık Hidayet bu büyük romanda okuru İkinci Dünya Savaşı’nın bütün şiddetiyle devam ettiği yıllarda İran toplumunun ve siyasetinin gerçek dünyasına götürür; İran siyasetinin ve gündelik hayatının panoramasını çizer. Dönemin “Şark dünyasına” ironik bir üslupla yaklaşan Hidayet siyasilerin ve ileri gelenlerin nasıl bir bataklığa gömülüp, halkı nereye doğru çektiklerini gözler önüne serer.
Kanada
çev. Umay Öze
Jaguar Kitap
Mayıs 2024
530 s.
"21. yüzyılın ilk büyük romanlarından." –John Banville
"Gerçek Kral geri geldi… Gösterdiği manzaralar kadar nefes kesici bir öykü, bir imgelem." –Boyd Tonkin
Önce anne babamın yaptığı soygunu anlatacağım. Ardından da, sonra işlenen cinayetleri. Asıl önemli kısım soygun, çünkü kız kardeşimle benim hayatımızın seyrini belirleyen bu oldu.
Daha ilk cümlede neler anlatılacağını öğrenmemize rağmen, bize büyük bir romandan beklenen her şeyi veren bir başyapıt: Kanada.
On beş yaşındaki Dell Parsons ve ikiz kız kardeşi Berner’ın anne babası, içine düştükleri darboğazdan kurtulmak için banka soyduktan sonra yakalanır. Anneleri Neeva, devlet tarafından alıkonulmamaları için yakın arkadaşı Mildred Remlinger’dan çocukları sınırın ötesine, Kanada’ya, abisi Arthur Remlinger’ın yanına götürmesini ister. Fakat Berner kendi kaderini kendisi tayin etmek ister ve Mildred’ı beklemez. Dell ise anne babasının kırık dökük bıraktığı hayatı hiç bilmediği bir ülkede sıfırdan kurmak üzere Mildred’la birlikte Kanada’nın uçsuz bucaksız çayırlarına doğru yola çıkar. Orada onu bekleyen hayat bilinmezliklerle, sırlarla doludur.
Richard Ford’un, yarım yüzyılı aşkın bir süreye yayılan bu sarsıcı aile trajedisini Dell Parsons’ın gözünden aktardığı, “Amerikan edebiyatının yeni yüzyıldaki muhtemelen en büyük romanı” Kanada, Umay Öze’nin çevirisiyle…
Öteki Kasımpaşalı: Bir Hayat Hikâyesi
Gece Kitaplığı
Nisan 2024
122 s.
...Kasımpaşalı olmak veya “Öteki Kasımpaşalı” olmak demek pek çok sosyal, ekonomik ve politik açıdan farklı ve başka bir şey ve farklı bir insani ve ahlaki bir karakter olmak demektir.
Kasımpaşa semti tarihi arka plana bakıldığında saray eşrafı için kurulmuş olan ayrıcalıklı bir semt olsa da çıkan tarihi büyük yangın sonucu sosyo-ekonomik yapısı değişmiş ve giderek Osmanlı dönemi sanayileşmesi nedeniyle işçi ve emekçi semti olarak yeni sosyal kimliği ile yoluna devam etmiştir.
Kasımpaşa bir yanıyla Haliç etrafında sanayide çalışan işçilerin yerleşim yeri olurken diğer yandan Eminönü, Kapalıçarşı ve Beyoğlu’nun (Pera) eğlence yaşamı çalışanları ile adeta kentin yoğun emekçi kesiminin semti olmuştu.
Bu kitapta yoksul ve çaresiz insanların kent varoşlarında yaşadığı yoksulluklara ve yoksunluklara dikkat çekilmektedir.
Böylece Kasımpaşa’da doğmak ve Kasımpaşalı olmak demek bu yoksunluk ve çaresizlik içinde olan insanları aldatmak değil aksine onlara sahip çıkmaktır. Bu semtte doğup büyüyenler için bu siyasi ve toplumsal sahiplenme yalnız Kasımpaşa için değil tüm ülkemiz için daha fazla sorumluluk üstlenmeyi gerektirmektedir.
Türkiye'de 1 Mayıslar
Ayrıntı Yayınları
Nisan 2024
384 s.
Türkiye’nin toplantı ve gösteri yürüyüşleri tarihi açısından 1 Mayısların özel bir önemi vardır. Özellikle 1 Mayıs 1977, 1989 ve 1996’da yaşananlar Türkiye’nin toplumsal belleğinde yer etmiş, katılımcılarında olduğu kadar izleyicilerinde de derin izler
bırakmıştır.
Bu çalışma, modern Türkiye tarihinde yönetimlerin 1 Mayıslara ilişkin tutumlarını, farklı dönemlerde 1 Mayısların, hükümetler, idare amirleri ve emniyet yetkilileri tarafından tanımlanma, anlamlandırılma, düşünülme ve idare edilme; kısaca sorunsallaştırılma
biçimlerine odaklanarak araştırmaktadır.
Çalışmanın temel iddiası; Türkiye’de 1 Mayıslar örneğinde, devlete/hükümete yönelik protesto niteliği taşıyan toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yönetiminde geçerli olan baskın söylem ve pratikler rejiminin, bir insan hakkı olan toplanma özgürlüğünü korumayı
ve güçlendirmeyi esas alan özgürlük siyasetine değil, devlet/hükümet otoritesini korumayı ve güçlendirmeyi esas alan egemenlik siyasetine dayandığıdır. 1 Mayısların yönetiminde geçerli olan baskın siyasal rasyonalitenin, devlet aklını hâkim kılmaya çalışan; temel hak ve özgürlüklerin değil, düzen ve otoritenin korunmasına öncelik veren egemenlik rasyonalitesi olması her yıl yeni hak ihlallerinin doğmasına yol açmaktadır.
Uygarlık Paradigmasını Değiştirmek
Yordam Kitap
Nisan 2024
192 s.
Fikret Başkaya’nın ele aldığı pek çok olgu, küresel kapitalizmin artık sadece insani yabancılaşmalar, toplumsal kötülükler, doğa tahribatı yaratmakla kalmadığını, tüm canlıların varlığını doğrudan tehdit ettiğini gösteriyor. Uygarlık Paradigmasını Değiştirmek çöküş durumundan çıkmak için, insanlığın ve uygarlığın geleceğini kurtarmak için zihinsel yenilenmenin perspektiflerini tartışıyor. Yeni bir uygarlığa giden yolun aralanması ancak yeni fikirlerle, radikal bir entelektüel kopuşla mümkün olacak. Aksi halde, belirli bir eşik aşıldığında geriye kurtarılacak bir şey kalmayabilir.
Şeylerin seyrini değiştirmek için yönetenleri değil, sistemi değiştirmek gerektiğini hatırlatıyor Fikret Başkaya… Kapitalizme ekonomik, sosyal, ekolojik, etik bir alternatif olarak gördüğü eko-sosyalizm üzerinde düşünmeye çağırıyor. İnsanın insanla, toplumun doğayla, kadının erkekle uyumlu olduğu bir dünya mümkün. Yeter ki “bunak kapitalizm”in çözdüğünden daha çok sorun yarattığı bilince çıkarılsın. Radikal dönüşümlere acilen ihtiyaç duyulurken Uygarlık Paradigmasını Değiştirmek de sonuçta “yeryüzünün lanetlileri”ne düşüyor.
Yüzünü Herkesten Saklar Gibi
H Yayınları
Nisan 2024
272 s.
“Sözler, kaleminin ucuna süzülerek gelen gerçeğin aynasıdır” diyen yazar Leylâ İpekçi yeni romanıyla okurlarını selamlıyor. Bu kez aynasından 60 yıldır içinde yüzdüğü bellek denizine, Boğaziçi’ne bakıyor. Çocukluğunu geçirdiği Boğaziçi’nin sularıyla, Hisar’ın taşlarıyla, bulutlar ve kuşlarla, onların diliyle konuşuyor.
“İki Boğaz arasında tek yolcu benim!”
Yazar Nida Türker’in son zamanlarda yaşadığı bellek yitimine bir türlü teşhis konulamaz. Sanki iç dünyası dışına taşmış, tüm dünya da onun içine hücum etmiştir. Yaşadığı Anadolu Hisarı’nda roman karakterleriyle terapisti, komşuları, kocası ve kimi zaman torunu yer değiştirmekte, rüyasındaki görüntüler yazdıklarında suret bulmakta ve zamanlarla mekanları iç içe geçiren belleği ona türlü oyunlar oynamaktadır.
Etrafındakiler ondaki bu tuhaf hali bilinmeyen bir hastalığa yorarken o ise halindeki muammayı usul usul okurun kabına dökmeye başlar. İnsanın anlamını ayrıntı gibi görünen gerçeklerde saklayan ve kaleminde ona yeniden anlam kazandıran Nida Türker daha önce hiç kurulmamış bağlantıların iç yüzüne okur ile birlikte dalacaktır. Boğaziçi’nde gömülmüş bir sırrın su üzerine çıkmakta olan yüzüne doğru uzun mesafe yüzücüsü gibi sabırla kulaç atarken Sandalcı’nın emanetine uzanacak mıdır?
“Yazılanlar, romancının ana malzemesi olan dile kendi sesini veren bir nefesten dirilir” diyen İpekçi, her kelimenin kendi kast ettiğinin çok ötesinde anlam kazanmasının bu nefesi kaynağından çektiğini öğrenmekle başlayan harikuladeliklerle dolu bir yolculuk olduğuna inanıyor. Romanın tıpkı gerçek gibi yazılan değil yaşanan bir süreçle canlandığından hareketle kelimelerin birbiriyle buluşmasının eşsiz bir genişleme şevki verdiğini belirtiyor. Aynasındaki sırrın yüzünü bu şevk ile açmaya ve örtmeye çalışan İpekçi, insan gerçeğine doğru her romanda kaldığı yerden “yüzmeye” devam ediyor.
Önceki Yazı
Mazbut bir hayat, sağlam bir ahlak ve bol bol sevginin sakin hıncı: Gibi
“Gibi'nin dünyası, büyük meselelerle alakadar olmayı bırakmış, kendi dünyalarında bir şeyleri kontrol ederek kendini inşa etmeye çalışan karakterlerle dolu... Küçük meselelere bunca bağlanış sanki elden sadece bunun gelmesinin hıncı. Bir çeşit eğlenceli delilik hali.”