“Bir Hitit polisiyesi”
Behzat Taş'ın kaleme aldığı Hattuşa Komplosu, Dark İstanbul yayınları tarafından önümüzdeki günlerde basılıyor. Romanın girişinden kısa bir bölümü Tadımlık olarak sunuyoruz.
Güneş, Hattuşa’yı çevreleyen ovaların ardında bir yerlerde çoktan yükselmiş olsa da kente ve ırmak havzasına çöreklenmiş sis yüzünden açıkta kalan her şey olduğundan daha soğuk, nemli ve tekinsiz görünüyordu. Anlatılanlara göre komşu ülkelere bahar çoktan gelmiş, havalar ısınmaya başlamıştı; ancak bu iyi haberlerin Hatti platolarına uğraması zaman alacaktı. Hitit başkenti bir süre daha sisin altında kıpırdamaya mecali olmayan bir hasta gibi sessizce yatmaya devam edecekti.
İskelenin başındaki deli bir incir ağacının dibinde uzanmış iki yarma nöbetçi, aralanan sisin içinde bir anda beliren silüeti fark edince şaşkınlıktan donakaldı. Sonra iskelenin, kentin ve elbette krallığın bekçiliğini yapıyor olmanın sorumluluğuyla mızraklarına davranıp insan sesi denemeyecek hırıltılar çıkararak ırmağa doğru vahşi bir koşuya başladılar.
İki nöbetçiden adı Uzzu-Iyarapiya olanı birkaç adım sonra arkadaşını geçti. Koşarken mızrağını yukarı kaldırdığı için iyice büyüyen cüssesiyle zaman zaman Kizzuvatna dağlarından getirilip güreştirildiği söylenen devleri andırıyordu. Koşunun son anlarında, komutanlarının adını uzun bulduğu için kısaca Uzzu dediği bu adamın sırtından fışkıran terle ağzından saçılan tükürüğün miktarı hemen hemen aynıydı.

İskelenin bitimine birkaç karış kala gövdesini fena sayılmayacak bir frenle durdurmayı başaran Uzzu, dengesini sağlar sağlamaz boştaki elini çapaklı gözlerine siper ederek ufku taramaya başladı ama ortağının yanı başında bitivermesiyle dikkatinin dağılıp gitmesine engel olamadı. Nefes nefese kaldığı için aslında o kadar da korkunç görünmeyen diğer nöbetçi, gözlerini sisin içinde yakalamayı umduğu gölgelerden ayırmadan Uzzu’ya fısıldadı:
“Ne görüyorsun?”
“Şimdi hiçbir şey! Ama biraz önce bir kayık vardı.”
“Ben kayık filan görmedim. Sen koştun diye koştum.”
Aslında o kadar da korkunç görünmeyen diğer nöbetçi yirmi yaşlarında, sarışın bir gençti. Karşısındakinin üzerinde otorite sağlamasını güçleştiren toparlak bir yüzü, dikkat sorunu yaşadığını belli eden kımıltılı gözleri ve her şeyden önemlisi turuncu çilleri vardı. Çilli bir nöbetçi -ne kadar iri yarı da olsa- otoriter görünemeyeceği için, Pidda eşit koşullarda askerlik yapmalarına rağmen arkadaşının patronluğunu kabul etmiş, özellikle böyle gerilimli anlarda inisiyatifi tamamen Uzzu’ya bırakmanın pek çok kez yararını görmüştü.
Uzzu ve Pidda, bir yandan dağılacakmış gibi zayıflayan sisin içinde şıpırtıları duyulan ırmağı gözlemlerken, bir yandan da az önce çıkardıkları korkutucu seslerden utanıyor gibiydiler. İki nöbetçinin dize kadar inen entarilerini sıkan kemerleri silah doluydu. Pek çok askerin yaptığı gibi rahat hareket edebilmek için entariler yanlardan kesilip yırtmaç hâline getirilmişti. Sertleştirilmiş derinin ortasından geçen artı biçimli tunç çubuklarla desteklenmiş sorguçlar, mizah duygusu güçlü bir insana komik bile gelebilirdi. İki kafadarın dize kadar yükselen keçi derisi çizmelerinin kokusu koşunun ardından iyice artmıştı. Bu dayanılmaz koku, vücutlardan tüten terin buharına karışıyor, iskelenin taze sabah havasını zehirliyordu.
Uzzu olası tehlikeyi günün amirine bildirip bildirmemekte kararsızdı. Yanlış bir uyarıda bulunup alay konusu olmayı hiç istemezdi. Yere çöküp iskeleye uzanarak suya yaklaştı. O anlarda kafasını sağa sola döndürerek etrafı süzerken sessizliği bozan tek şey dizlerinin üzerinde bekleyen Pidda’nın fırıldak gözleriydi. Fırıldak gözlerin sahibi, üçlü yayının haznesine üç ok sürmüş hâlde bakınırken yine konuşmadan duramadı:
“Yanılmış olabilir miyiz? Kimse yok galiba...”
Taş
Kapaklandığı yerden yavaş yavaş doğrulan Uzzu karar vermeye çalışıyordu. Muhafız Taburu olarak, Hitit Ülkesi’nin başkentini hayatlarını feda ederek koruyacaklarına yemin etmişlerdi. Öte yandan yanlış bir alarm verip alay konusu olma düşüncesi de canını sıkıyordu. Bu, Muhafız Taburu’nda hiç görülmedik bir durum değildi çünkü. Irmaktaki bir ağaç kütüğünü düşman sanıp şimşir düdüklerine davranan acemilerin vâveylası kadar, nöbeti sona eren fırlamaların kurduğu hain tuzaklar da eksik olmazdı. İkili, tam da yanıldıklarına karar verip rahatça bir nefes almaya niyetlenirken sisin içinden uğursuz bir ses duyuldu:
“Heey oradakiler! Karaya çıkmama yardım edin!”
O anda sudan Maraşantiya’nın aktığı kuzeydeki vadilerde yaşadığı söylenen Adambalık Canavarı çıksa bu kadar apışıp kalmazlardı. Sisin içinde beliren silüet hızla yaklaştı. Uzzu ve Pidda, iki karanlık çukurun içinden kendilerine bakan mavi gözlerle karşılaştıkları an, farkında bile olmadan birkaç dilde Teşup’a yakarıp bakışlarını yere indirdiler. Ardından mavi değil de kırmızıymış gibi görünen gözlerin sahibi çağrısını yineledi. Sesinde bu kez öfkenin yanı sıra alaycı tonlar da vardı:
“Kime diyorum, sizi asker bozuntuları?”
…
İki askerin kayık dediği, kavak ağacı kütüğünün oyulduktan sonra ateşle dağlanıp şekillenmesiyle oluşmuş bir su taşıtıydı. Kütük yer yer çatlamış, çatlakları kapatmak için sürülen bulamaç katılaşıp gövdeden dökülmüştü. Taşıtın alt tarafı uzun süredir suda olduğunu belli eder biçimde yosunla kaplıydı. Kısa saplı bir kürekle yönlendirilen kütüğün içi üç parmak suyla dolmuştu.
Aslında nöbetçiler yürekleri ağzında sisin içinden çıkacak olanı beklemiyor olsalardı, bu kaba kütük hakkında akşama kadar konuşurlardı. Kayık gizli bir el tarafından itilmiş gibi yay çizerek usulca iskeleye yaklaştı. Derin gözlerin sahibi elindeki değnekle kütüğe vurmaya başladı. Uzzu ve Pidda’nın kalpleri de değnekten çıkan sesle aynı ritimde atıyordu. Gizemli konuk tehdit etti:
“İpi atın, kayığımı iskeleye bağlayın. Yoksa...”
Yolcu sözünü tamamlayamadı. Yetkilerine ve iri gövdesine güvenmeyi akıl eden Uzzu bir ağzı olduğunu sonunda anımsamıştı. Bakışları karşısındakinin gözlerine değil, arkada ırmağın usul usul akan sularına odaklanmıştı sanki. Neyse ki fısıltıyla başladığı cümleyi bir Hitit nöbetçisine yaraşır sertlikte bitirmeyi başardı:
“Orada dur bakalım büyücü! Nereye gittiğini sanıyorsun?”
Pidda, farkında olmadan vücudunun bir kısmını Uzzu’nın arkasına saklamış, kayığın üzerinde dikilen kadını gözlemlemeye başlamıştı. Kadının ince bedeni bir entariyle sarmalanmıştı. Yaşını tahmin etmek olanaksızdı. İçe çökmüş avurtlar karanlıktı. Cildi –herhâlde yüzyıllardır– güneşin altında dolaştığı için kavruk görünüyordu. Çukurlarının içinde dönen küçük gözler ise şaşılacak derecede parlaktı. Pidda bu yüzdeki en ürkütücü yerin göz bebekleri olduğunu düşündü. Kadının ağzı bu kez yüzünün yarısını kaplayacak kadar açıldı. Haykırışı kıyıdaki kayaların üstünde yükselen surlara çarpıp yankılandı:
“Büyücü değilim ben, şifacıyım. İnsanları iyileştirip hastalıklara çare bulurum. İskeleye çıkarın beni, söylediğimi anlamıyor musunuz?”
Tiz sesten saçılan öfke, nöbetçilerin kulaklarını acıttı. O sırada iskelenin dibindeki incir ağacına tünemiş sığırcık sürüsü havalandı. Pidda, iki olay arasındaki bağlantıyı anlamadan dönüp kuşlara baktı. Sonra karar değiştirip bir çocuğu, hatta bir cüceyi andıran bu kadındaki en korkunç şeyin sesi olduğuna karar verdi. En sonunda ise bu kadından niye korktuklarını anlamaya çalışmaktan vazgeçip arkadaşının söylediği sözcüğe takıldı:
“Büyücü mü?”
Yaşlı kadının sesi kulağını acıtmaya devam ediyordu:
“Daha ne duruyorsunuz? Beni nöbetçi amire götürün aptal herifler!”
(s. 11-15)
Hattuşa Komplosu
–Eski Bir savaş, Kayıp Bir Aşk
Dark İstanbul
Mayıs 2024
226 s.
Önceki Yazı
Haftanın vitrini – 19
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, dikkatimizi çeken; okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Akabi Hikâyesi / Alman Dehası / Buzulmelek / “Gödel, Escher, Bach” Üzerine / Hacı Ağa / Kanada / Öteki Kasımpaşalı / Türkiye’de 1 Mayıslar / Uygarlık Paradigmasını Değiştirmek / Yüzünü Herkesten Saklar Gibi
Sonraki Yazı
Kozmopolis ya da hiper-sermaye
“Packer’ın mahvına sebebiyet veren Yen’in öngörülemez düşüşü gibi görünür, ama aslında sermayenin uçuculuğu ve kontrol edilemezliği, her şeyi etiketleyen ve bir sayıya, nesneye, ‘şey’e indirgeyen, şeyleştiren kuvvetidir. Öyle ki, sonunda her şey tükenip ilkel haline geri döner, çünkü sermaye tüm eylemleri ve anlamları tüketir ve artık ancak en değersiz şeyleri bırakır geride; artık eskisi gibi dahi anlam verilemeyen şeyleri.”