Haftanın vitrini – 12
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevleri tarafından bize gönderilen, dikkatimizi çeken; okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Ahlakı Giyinmek / Anlatılan Onların Şiiridir / Annem Beni Neden Hiç Sevmedi? / Franz K. Âşıkları / İsmi Yad Ruhu Şad Olsun / karakter / Mahrem Günlükler / Milföy ve Arkadaşları / Osmanlı’da Ruh Çağırma / Parazit
Ahlakı Giyinmek:
Türkiye'de Cinsel Ahlak Üzerine Bir Deneme
Metis Yayıncılık
Mart 2024
136 s.
Özçetin'in araştırması hem Kemalist hem İslamcı muhafazakâr söylemin kadınların cinsel bedenlerini gizlemek ve kadınların kamusal alanlardaki görünürlüklerini düzenlemek için nasıl kıyafeti bir beden teknolojisi olarak kullandığını inceliyor. Kadınların kamusal alanlardaki mevcudiyetlerinin ve hareketlerinin kamusal bakışın yargısıyla doğrudan bağlantılı olduğunu ve kıyafetin kamusal bakışın ahlak yargısı için temel ölçütlerden birini oluşturduğunu görüyoruz.
Türkiye'de toplumsal cinsiyet ve cinsel ahlak üzerine yapılan çalışmalar, genellikle ailenin ya da ulusun namusunu koruma kisvesi altında kadınların bedenleri üzerindeki eril tahakküm iddialarıyla ilgilenir, ama kadınların kamusal alanlardaki hareketliliğini ve etkinliğini sınırlayan patriyarkal cinsel ahlak düzeninin sürekliliğini sağlayan kıyafet kodlarının rolüne gereken önemi vermezler. Özçetin ise kitabında cinsel ahlakın kamusal alanları patriyarkal normlar etrafında hizaya sokmasına bakarken, aynı normların cinsel kadın bedenlerini bu alanlardan silmeye dönük olarak kurulduğunu göstermektedir.
Anlatılan Onların Şiiridir
Totem Yayınları
Mart 2024
112 s.
Şiir ve devrim ilişkisi imgesel bir ilişkidir. Sanat ve edebiyatın bu coşkun evladını aynı zamanda devrimin ruhu olarak görmek gerekir. Öyle olmasa devrimci liderlerin neredeyse tamamının şiirle olan muhabbetlerini anlamakta zorlanırız. Şiir ve devrimin yürüyüşü, direnişin en anlamlı yürüyüşü ve en anlamlı dizesidir. Marx, Engels, Stalin, Mao, Ho Şi Minh, Che Guevera, Agostinho Neto, Amilcar Cabral, Partıce Emery Lumumba, Leopold Sedar Senghor, Rogue Dalton, Eduardo Sancho Castaneda, Ernesto Cardenal, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Cihan Alptekin, Hüseyin Cevahir, Hikmet Kıvılcımlı, Behice Boran’ın yolları şiirle buluşmuş ve dizeler onların yürüdükleri yolların kenarında büyüyen, güzel kokan, rengarenk açan çiçekler olarak onlara eşlik etmiştir.
Yaşamları politik mücadeleyle, ideolojik kavgalarla geçen bu insanların, Gramsci’nin deyimiyle “poetik aura”ları sanat ve devrimci duruşlarını ifade eden metafor olmuştur.
Annem Beni Neden Hiç Sevmedi?
SRC Yayın
Mart 2024
158 s.
Bütün bu hengâmenin nedeninin kendisi olmadığını anladığında
vurulmadığını da anladı. Duyduğu patlama başka bir şeydi. Ani bir refleksle
fırlayıp kapıyı açtı, bodrum kattaki dairesinden çıkarak merdivenlerden yukarı,
apartmanın giriş kapısına doğru basamakları üçer beşer atlayarak koştu.
Şehrin her zaman işlek bu eski fakat modern alışveriş caddesinin orta yerinde
biriken kalabalık yüzünden trafik tamamıyla durmuştu. Garip bir önseziyle
kalabalığı yara yara ilerlediğinde gördü onu.
Hafifçe dalgalı, uzun kumral saçları asfalta yayılmış,
öylece yüzükoyun yatarken…
Daha dün gece ölmesini dilemişti onun, sırf yakışıklı diye. Ölmüştü işte, hem de
kendisinin ölümden dönmesine vesile olarak. Siren sesleri, ‘Acele edin belki
yaşıyordur,’ çığlıkları, birbirine sarılıp ağlayan iki genç kızın görüntüsü…
Franz K. Âşıkları
Mart 2024
107 s.
“Bazı gelenekler saygındır. Eskiden, bir idam mahkûmu asılırken ipi koparsa, hayat ona gülmüş sayılırdı. Bu yüzden affedilirdi. Ben bu geleneğe bağlıyım.”
Ferdy Kaplan, Nazi taraftarı olan Alman annesi ile Türk babasının İkinci Dünya Savaşı sırasında Berlin’de ölmelerinin ardından, çocuk yaşında İstanbul’a, dedesiyle ninesinin yanına gönderilir. 1968’de her yer gençlik ayaklanmalarıyla sarsılmaya başladığında öğrenci dergilerinde hararetli tartışmalar yaşanmaktadır.
Eski Nazi suçlularını cezalandıran gizli bir direniş grubundaki gençler, ölmüş yazarları da savunmanın ve onların intikamını almanın değerine inanmaktadır. Kadim çağlar, gelenekler, ihanetler… Franz K. Âşıkları, Burhan Sönmez’in kaleminden, Avrupa’nın Doğu ve Batı olarak ikiye bölündüğü Soğuk Savaş zamanında, Paris-İstanbul-Batı Berlin haritasında geçen bir edebi gerilim ve aşk romanı.
İsmi Yad Ruhu Şad Olsun
Suat Derviş, Nahid Sırrı Örik ve Peride Celal Üzerine Yazılar
Sanat Kritik Yayınları
Mart 2024
238 s.
“Bu kitapta, gazete ve dergi tararken, yıllar içinde kendime yoldaş edindiğim, bitmez tükenmez anlam arayışları, savruluşlarla geçen ömrüme anlam katan üç yazara dair yazdıklarımın bir kısmını bulacaksınız. Evet, bu üç isme çok şey borçluyum. Külliyatlarının izini sürerken her yeni güne tatlı bir hevesle uyandım. Gazete ve dergi ciltleri arasında imzalarına rast geldikçe sevindim. Onların eserlerini yayına hazırlar, okuyucuyla buluşturur yahut bu yazıları kaleme alırken kendimi işe yarar hissettim. Sayelerinde aferin aldım, para kazandım. Bu yüzden isimlerini yad, ruhlarını şad etmek istiyorum.”
Serdar Soydan’ın Nahid Sırrı Örik, Suat Derviş ve Peride Celal’e dair biriktirdiklerinden yola çıkarak yazdıklarının bir kısmı bu kitapta bir araya geliyor. Bu yazılar edebiyat tarihine önemli katkılar sunarken gazete ve dergi ciltleri arasında kalmış, döneminde iltifat görmemiş, kitaplaşmamış pek çok emeği gün yüzüne çıkartıyor. İsmi Yad, Ruhu Şad Olsun, başta adı geçen üç yazarın okurları olmak üzere tüm edebiyat severlerin mutlaka okuması gereken, yirmi yılı aşkın bir çaba ve sevgiyle işlenmiş bir kitap.
Karakter:
Edebiyat Çalışmalarında Üç Soruşturma
çev. Alara Çakmakçı
Vakıfbank Kültür Yayınları
Mart 2024
240 s.
“Birçoğumuz bir roman ya da filmdeki bir karakterle aramızda bir bağ hissetmişizdir: ya ona bir yakınlık duyarız ya da onunla aynı tepkiyi veririz. Bu bağı, onunla özdeşleştiğimizi söyleyerek açıklarız. Peki ama tam olarak nasıl bağlanıyoruz? Ne tür bağlar kuruluyor? Eleştirmenler, genellikle özdeşleşmeden bahsederken bir umursamazlık söz konusudur: Bu deneyim, tam olarak görülmeden hemen yargılanır. Genellikle utanç verici görünür ve –diğer insanların (yani naif, eğitimsiz ve duygusal insanların) yaptığı bir şey olarak algılanır. Hâlbuki özdeşleşme, bir seçenek olmaktan ziyade varsayılan bir durumdur: bir özelliktir, hata değil.”
Toril Moi, Rita Felski ve Amanda Anderson’ın edebi karakteri yeniden ve kapsamlı biçimde ele aldıkları Karakter kitabı, üç temel makaleden oluşuyor. Her biri keskin bir bakış açısı sunan üç bölüm boyunca, alanında uzman akademisyenler, edebi çalışmaların manzarasını yeniden şekillendiren dinamik bir diyalog oluştururlar. Moi, karakter eleştirisinin marjinalleştirilmesine yol açan teorik temelleri cesurca sorgular, onların içsel kusurlarını açığa çıkarır. Felski, özdeşleşme kavramının karmaşık dokusuna dalıp, akademik tartışmalardaki çok yönlü doğasını ve kalıcı önemini irdeler. Anderson, karakter analizi, ahlaki soruşturma ve edebi yapı dinamikleri arasındaki simbiyotik ilişkiyi aydınlatarak karakter ve form arasındaki etkileşim üzerinde durur.
Bu çalışma, kurgusal karakterlerin doğası hakkında yeni bakış açıları sunarak sadece alanı canlandırmakla kalmıyor, aynı zamanda okuyucuları edebiyatta karakterlerin rolü ve önemi hakkındaki varsayımlarını yeniden gözden geçirmeye zorluyor.
Mahrem Günlükler
"Bizler Dünyadan Püsküren Alevleriz"
Derleyen ve çeviren: Orhan Düz
Beyoğlu Kitabevi
Şubat 2024
224 s.
Çığlık adlı tablosuyla küresel bir kültür ikonuna dönüşen Norveçli ressam Edvard Munch (1863-1944) eserlerinde melankoli, endişe, bunalım, korku ve iç sıkıntısı temalarını ustalıkla işlemiştir. İlk çizimlerinden itibaren benzersiz bir üslup geliştiren Munch, insan ruhunun derinliklerine nüfuz eden bakışı ve dışavurumcu tarzıyla âdeta huzursuzluğun resmini yapmayı başarmıştır.
Munch ressam olduğu kadar yazar olarak da yeteneklerini ortaya koymuştur. Nitekim gençliğinden itibaren anı, kurgu, portre yazıları, şiir ve felsefi deneme tarzında metinler kaleme almıştır. İnsanlık durumunun hem coşkusunu hem de karanlık dehlizlerini şiirsel bir dille günlüklerine yansıtan Munch, yazılarında resimlerini bütünlüyor gibidir. Munch günlüklerinde sadece sanat anlayışını ya da eserlerini var eden unsurları değil, kişiliğinin gizli yanlarını da bazen ironik, komik, sevecen, bazen gotik, romantik sözlerle ve hikâyelerle ortaya koymaktadır. Yer yer Nietzsche’nin üslubuna yaklaşan, kimi zaman ise kendi uçurumundan kaçmaya çalışan Munch’un günlüklerini okuyanlar, ressamın yaşam öyküsünü takip ederek dostluk, aile ve aşk hakkındaki düşüncelerini öğreneceği gibi, onun kronik depresyonunu ve içindeki Çığlık’ı da hissedecektir...
“Benim gözümde hayat bir hücrenin penceresinden dışarıya bakmak gibidir. Vaat edilmiş topraklara asla ulaşamayacağım.” —Edvard Munch
Milföy ve Arkadaşları
Can Yayınları
Şubat 2024
128 s.
Siz hiç, biri sizi sahiplensin diye beklediniz mi?
Bu çok fena bir şey.
Kendinizi beğendirmeye çalışmanız isteniyor.
Sevimli görünmeniz, derin derin bakmanız, munis davranmanız.
Oysa ben neysem oyum. Niye farklı görüneyim?
Biri beni alıp götürsün, asıl huyumu sonra belli edeyim, bu mudur yani?
Buna sahtekârlık denir, ben yapmam öyle şey.
Bunları söylemek istedim. Ama nasıl?
En iyisi hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi davranmak, küskün küskün, gelene gidene bakmadan öylece yatmak.
Tertemiz kalpli Milföy’ün hikâyesi bu cümlelerle başlıyor.
Feride Çiçekoğlu, otuz yıllık bir aradan sonra yazdığı bu romanda ormana terk edilmiş bir köpeğin, Milföy’ün sesine kulak vermemizi istiyor. Milföy yeniden “sahiplendirilme” hikâyesini ve sonrasını, tanıştığı kedi ve köpek arkadaşlarının hikâyeleriyle birlikte anlatıyor; anlattıkça da hüzünlü mazisine dair hafızasında kapılar aralıyor.
Uçurtmayı Vurmasınlar’ın Barış’ının ruh ikizi Milföy, onun gibi masumca bakıyor dünyaya. Böyle baktığı için de insanın hıncını alamadığı doğaya, hayvanlara, şehirlere ve kendine yaptıklarını bir türlü anlayamıyor.
Senta Urgan’ın birbirinden güzel çizimleriyle zenginleşen Milföy ve Arkadaşları’nı okuyunca etrafımızdaki duvarların çoğunu aslında ellerimizle ördüğümüzü anlıyoruz.
Osmanlı'da Ruh Çağırma
Fol Kitap
Mart 2024
232 s.
19. yüzyıl pek çok savaş ve devrimin getirdiği bunalımların yanı sıra teknolojide muazzam ilerleyişin sahnesi de oldu. Telgrafın ve telefonun icadıyla bir arada olmak için aynı mekânda olma gerekliliğini dahi yıkan iletişim teknolojisinin insana her şeyi yapabilme kudreti verdiği zannına düşüldü. Öte yandan, uzakları yakın eden iletişim ve ulaşım devrimlerine rağmen muktedir insanın ölüm karşısında çaresizliği daha derinleşti. İnsanın ölüm ve varlık üzerine anlam arayışı, telgraf telinin öte dünyaya uzanma ihtimalinde tezahür etti. Yakınlarını kaybedenler, şeytanını arayan Faust’lar ve bazen de tahttan indirilen V. Murad gibi ruhi bunalımlar yaşayanlar ruhlarla iletişime geçme vaadinde bulunan ispiritizmacılar ve manyetizmacılarla yan yana geldi. Ruh çağırma seanslarında ruhlar vasıtasıyla masaları hareket ettirenler, resim çizenler, Platon’un Eski Yunanca metinlerini aktaranlar mistik ile bilimselin, materyalist ile maneviyatçının arasında bir yolda telsiz iletişim aygıtlarının icat edilmesine öncülük eden pek çok deneyle varoluşun sınırlarını zorladılar. Avrupa ve Amerika’dan gelen bu arayış, Osmanlı entelektüeli için de geleneksel inanç ve kavramlarla harmanlanmış cevaplar manzumesi sunuyor.
Parazit
çev. Kağan Kahveci
Ketebe Yayınları
Mart 2024
416 s.
“Hayatımın bir amacı var; ve insan bilimlerinin de amacının bu olması gerektiğine inanıyorum. Önemli bir devrimden geçiyoruz. Dünya değişiyor ama daha iyiye doğru değişiyor. Mesela, kent ve kır arasındaki denge değişti, yaşam beklentisi değişti, altmış yaşındaki bir kadının ölüme 17. yüzyıldakinden daha uzak olduğunu biliyoruz. Yani beden değişti, doğum, yaşam, ölüm, insanlık değişti. Bugün dünya nüfusu benim doğduğum zamankinden dört kat daha fazla. Yani aynı dünya değil, aynı hayat değil, aynı beden değil. Ama aynı kurumlara, aynı siyasete, aynı hükümetlere, aynı hukuka sahibiz. Bu mümkün değil. Bir yanda olduğu haliyle dünya, insan dünyası, diğer yanda tarih var. Önemli bir değişim var ve bu değişimi hümanizm kelimesinin icat edildiği zamanlarla kıyaslayabiliriz. Hümanizm kelimesi Rönesans’ta icat edildi, Orta Çağ’dan Rönesans’a kadar büyük bir değişim yaşandı çünkü. Aynen bizimki gibi. Ve o zamanlar her şey değişti: Yeni bir kültür, yeni kurumlar, birlikte olmanın yeni yollarını icat etmek zorunda kaldılar. Sonuç olarak, bugün amaç, bu yeni kültürü, bu yeni insanlığı hazırlamayı denemektir. Bu ciddi bir çalışmayı gerektirir, ama tutkulu ve ilginçtir.”
Michel Serres, çığır açan bu çalışmasında masallardan yola çıkar ve insan ilişkilerinin nasıl parazit-beden ilişkisine benzediğini araştırır: Haşere muamelesi gören küçük gruplar, gün gelir, kamusal diyalogda esas oyunculara dönüşür, insan yaşamı ve düşüncesi için hayati öneme sahip çeşitlilik ve karmaşıklık yaratır.
Önceki Yazı
Filistin, mon amour (IV):
Filmler ve hikâyeler
“İşgal altındaki Filistin’in sesini çıkarabileceği kanallar da işgal altında. O nedenle, dünyaya ‘yaşananları’ göstermek isteyen herkes kendi tanıklığını bir şekilde kayda geçiriyor. Bugün bunu sosyal medya yapıyor ama ‘anlık’ kalmaması, hikâyelerin bir parça bütünlük içinde anlatılması için de filmler ve belgeseller önemli.”
Sonraki Yazı
‘68 hareketi ve Türkiye’de hippilik (II):
Açamayan çiçek çocukları ve Hair
“Dünyanın ve Türkiye’nin ‘68’i farklıdır. Felix Guattari’nin 'moleküler devrim' adını verdiği, kendiliğinden çıkan ve her türlü iktidara karşı olan bir hareketin Türkiye’deki karşılığı, doğrudan doğruya iktidarı talep etmektir. Bu talebin doğrultusunda cinselliğin, aşkın, yaşam tercihlerinin önemi ve önceliği yoktur.”