Gospodinov’un hafızası
“Elbette hafızamızı kendimiz seçer ve şekillendiririz; hatta bir yazar hafızasını istediği yöne çevirmekte tamamen özgürdür. Ancak yazım tarzının bilinç akışı olması insanda dürüstlük beklentisi yaratıyor ve işte tam olarak benim Gospodinov kitaplarında bulamadığım bu oldu.”
Srebrenica Katliamı, Peter Howson, 2019.
Gospodinov hatırlama pratiği üzerinden iki kitap yazdı. Ben de bu iki kitabı okudum. Önce Hüznün Fiziği, ardından Zaman Sığınağı. Booker Ödülü ile taçlanan Zaman Sığınağı son sayfasıyla elimde takılı kaldı. Hafızanın seçici bir yanılsamayla dolu olduğu her iki kitap tarafından gözüme o kadar sokuldu ki... Üstelik hafızanın seçiciliği sadece yazara ait bir davranış kalıbı değil. Herkes hafızasını şekillendirirken bireysel yaşantısının yanında kültürel ve siyasal etkilere de sonuna kadar açıktır. Benim yazara dair yargım; kendi bireysel, kültürel ve siyasal hafızamın bana dikte ettiği gerçeklerle, yazarın yazdığı kitap kahramanlarından birine dönüşerek kendince oluşturduğu bir hafızanın tuzağına düştüğü varsayımına dayanıyor. Yazarın hafızası, ona hatırlamak istediklerinden tuzak kurmuş ve Avrupa coğrafyasındaki varlığı tartışmasız olan Osmanlı, Müslüman, Türk mevcudiyetini 19. yüzyılla sınırlandırarak kendi hatırlarına sirayet etmesine engel olmuş. Çünkü bu unutulan varoluş, kendini 1989’a kadar süren Türk/Bulgar sorunları ve Türklerin zorunlu göçünde, 1992-1995 arası yaşanan Boşnak/Sırp savaşında ve Srebrenitsa katliamında hatırlatıverir. Elbette hafızamızı kendimiz seçer ve şekillendiririz; hatta bir yazar hafızasını istediği yöne çevirmekte tamamen özgürdür. Ancak yazım tarzının bilinç akışı olması insanda dürüstlük beklentisi yaratıyor ve işte tam olarak benim Gospodinov kitaplarında bulamadığım bu oldu.
Gospodinov okumaya ilk Hüznün Fiziği ile başladım. Kitap başlangıçtan itibaren çocukluğum, hatıralarım üzerinden beni yakalayarak herkesin benzer hayatlar yaşadığına dair inancımı pekiştirdi. Hatta onlarda sosyalizm bizde darbeler ve fakirlik yüzünden yaşanan yoksunluğun alışveriş kataloglarına bakarak tatmin edilmesine yakınlık hissettim. Ne zaman ki ‘80’li yıllara ait hatıralarını anlatmaya başladı, ne zaman ki ‘89 itibariyle sosyalizmden kurtulduklarına dair anıları gün yüzüne çıktı, tarih itibariyle hafızalarımızın yönlerinin şaştığını fark ettim. Nasıl olur da ‘80’lerde ergenliğini ve ilk gençliğini yaşayan yazarımızın hiç göç etmek zorunda olan bir okul arkadaşı olmaz. Gerçek adı Yusuf iken neye dönüştürüldüğünü bilmediğim adda bir komşusu olmaz. Yazarımızın, telaffuzunu Osmanlı Türkçesinden alan Yambol isimli bir şehirde doğup büyümesine, şehrin Türkçe adının Yanbolu olmasına, üstüne üstlük Edirne ile kapı komşu olmasına rağmen hafızasında meydana gelen boşluk ya da görmezden gelme rahatsızlık verici bir hal almaya başladı. Kitaptaki Osmanlı/Türk varlığı, Osmanlı kahvesine giden dedesine ait bir hikâyeye (19. yüzyıl) ve Yusuf isimli bir arkadaşıyla yaşadığı okul anısına sıkışıp kalmış. Yazarımızın hafızasının seçiciliği bir soru işareti oluştursa da, yargılamak için erken olduğuna karar verdim. Neticede; göçe zorlanan ve asimile edilmeye çalışılan Türklerin yaşadıkları, hüznün ötesinde, dehşet ve acı verici bir konu olduğu için kitabında buna değinmek istememiştir diyerek Gospodinov’un hafızasındaki Türk/Bulgar çatışmasının yokluğuna makul bir açıklama getirmeye çalıştım. Hatta kitabın Türkçe çevirmeniyle yaptığı sohbette тъга (tuga) kelimesini tanımlayan “hüzün” kelimesine dair hayranlığını aktarması, hafıza eksikliğinin bilinçsiz, öğrenilmiş gerçeklik olma ihtimalini düşündürdü. Malum, hepimizin hafızası birçok etkenin bir araya gelmesiyle yalıtılabiliyor.
Hüznün Fiziği ve Zaman Sığınağı’nı aynı anda almıştım. Hüznün Fiziği kitabını okuduğum zaman yaşadığım hatıra benzerliğinin yarattığı özdeşleşmeyle hafıza farklılığının yarattığı hüsran arasındaki çatışma, ikinci kitaba geçme konusunda duraksama yaşamama sebep oldu. Çünkü yazar kendi geçmişine dönerek, geçmiş aile hatıralarını ve biriktirdiği öyküleri bir araya getirerek bilinç akışı yöntemiyle bir roman yaratmıştı. Bir nevi Proust tarzı yazımla karşılaşınca yazardan beklediğim bilinç akışının filtresiz bir hale dönüşmüş olmasıydı ama hissettiğim bilinç akışının bilinçli kesintilere uğratıldığı yönündeydi. Böylece başka yazarlar, başka kitaplar kaçınılmaz olarak araya girdi. Tam da o dönemde Zaman Sığınağıile ilgili o kadar çok övgü duydum, o kadar çok kitap gözüme sokuldu ki, okumaya başlamam şart oldu.
2023 yılında Booker Ödülü alan Zaman Sığınağı; Gaustin’in, Alzheimer, demans gibi hastalıklardan mustarip insanlar için kendilerini güvende hissedecekleri, yalıtılmış zaman sığınakları kurma fikriyle başlayan bir kitap. 20. yüzyıl başından itibaren ülkeler bazında kısa bir Avrupa tarihi vererek hepimizin ortak hafızasına bir ilmek atıyor. Filmlerden ders kitaplarına, gazetelerden romanlara varan bir skalada o kadar tanıdık olduğumuz ve sanki iliklerimize işlemiş olan bir hikâye ki bu anlatılan, her zaman diliminin çok bilindik eşyalarla gözümüzde somutlaşması sağlanarak nostalji duygusunun beslenmesiyle kitap içine girmeyi kolaylaştırıyor. 20. yüzyıl Avrupa açısından 19. yüzyılın bilimsel keşifleriyle beslenen bir siyasal ve kültürel ortamda başlıyor. Osmanlı’nın Avrupa’dan geri çekilişi uzun süren Balkan savaşlarına sebep oluyor ve bu geri çekilmenin yarattığı fırsat gerginliğiyle 1. Dünya Savaşı başlıyor. Savaşı atlatan ve kendini kaybettiklerini kazanmaya adayan nesiller bir yandan muhteşem ‘20’leri yaşarken, bir yandan da faşizmin eksikliklerini kapatacağı inancına sarılıyor. Yükselen faşizmin sebep olduğu İkinci Dünya Savaşı ise Avrupa’ya büyük bir yıkılış ve sorgulama getiriyor. Hemen savaşın ardından böyle bir yıkımın, soykırımın bir daha yaşanmaması için Birleşmiş Milletler kuruluyor ve çeşitli uluslararası örgütlerin nüfuz alanı genişletiliyor. Bu savaştan sonra, herkesin kendini işine gücüne verdiği ve böylece yaratılan bir ekonomiyle savaş sonrası refah kuşağı ortaya çıkıyor. Refah kuşağının yetiştirdikleri, ‘68 kuşağının yarattığı özgürlük ve çiçek çocuklar ortamında soğuk savaşın tezahürlerine maruz kalıyorlar. Ardından gelen doğu blokunun ve Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla sanki 1. Dünya Savaşı öncesi gibi bir fırsat gerginliği içinde yeni devletler ve bu devletler arasındaki çatışmalar yaşanıyor. 20. yüzyıl tam da bu son çatışmaların BM eliyle sonlandırıldığı, ancak çatışmaya müdahalede geç kalınmış olmasının yarattığı soykırımla nihayete eriyor. Peki, hepimizin aklında olan bu yaşanmışlıklar içinde Gospodinov’la yaşadığımız hafıza farklılığı nereden kaynaklanıyor?
Zaman referandumu yapan Avrupa ülkeleri geçmişleriyle yüzleşiyorlar. Her ülke kendince bir on yıla sığışmaya çalışıyor. Bir on yıl sürmeyen ve acıyla neticelenen ama adıyla baharı yaşatacağını vaat eden Prag Baharı zamanları mı, yoksa sosyalizmden yumuşak kurtuluşun simgesi Kadife Devrim zamanları mı? İkinci Dünya Savaşı öncesi Hitler yönetimi altındaki zamanları mı, yoksa savaş sonrası azimle çalışan Alman halkının bölünmüş halde yarattığı refah zamanları mı? Yugoslavya’nın hâlâ var olduğu bir zamanı mı, yoksa ‘89 sonrası gelen özgürlük, ayrışma ve adı geçmeyen Boşnak/Sırp çatışmaları zamanını mı? Yazarla aramızda mevcut olan hafıza farklılığı işte burada kendini gösteriyor. Benim hatırladığım ‘90’lar Srebrenitsa katliamını, ölen çocukları, kurşuna dizilmeleri de barındırıyor. Ama yazarın hafızası Yugoslavya’nın dağılmasının ardından oluşan yeni ülkelere, bu ülkelerin tüm dünyanın gözü önünde savaşmasına ve bu yazıyı yazmaya karar verdiğim zaman üstünden 30 yıl geçmiş olan Srebrenitsa katliamına dair tek bir anıyı dahi barındırmıyor. Böylece yazar, Avrupa’daki Türk, Müslüman, Osmanlı varlığını Avrupa’nın kendi iç hesaplaşmalarına hiç dahil etmeden, 19. yüzyılda kalmış, dedesine ait olan silik bir anıymış gibi geçiştirerek kendi zaman sığınağından bu acıları çıkarmış. Bir on yıllık farkla aynı zamanın insanları olan Gospodinov ve benim hafızalarımızda Avrupa tarihi farklı yönlere doğru devam etmiş.
Yazarın hafızası kitaplarında yazılı haldeyken, unutulmuş ya da acımasız bir tanımla yok sayılmış olanların, Hüznün Fiziği’nde hüzne düşmemiş gibi davranılanların, Zaman Sığınağı’na alınmayanların, kısaca Gospodinov kitaplarında görünmez kılınan insanların açıkta kalmış hikâyelerinin benim hafızamdan yazıya dökülmeleri kaçınılmazdı. Yazarın kitaplarında anlattığı dönemler için bakalım benim hafızam neler anlatacak... Çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği yıllar ‘80’ler, ‘90’lar...
‘80’ler bizim için, darbe sonrası “aman etliye sütlüye karışma”, “bak dünyada neler oluyor, inanamazsın”, “haline şükret ve devam et” dönemiydi. Benim ilk hatıralarım olduğu için de bana öyle geliyor olabilir. O zamanın TRT’si sürekli olarak dış dünyada neler olduğunu anlatırdı. Afrika’da yaşanan bitmeyen çatışmalar, silahlarla arabalara doluşmuş erkekler ya da palalarıyla birilerinin üstüne koşturan farklı farklı birçok Afrika ülkesi vatandaşı. Bu görüntülerin hepimizin hafızasına kazınmış olduğundan eminim. Dış dünyanın savaşlarının yanında günlük hayatımız Gospodinov’un hafızasındakiler gibiydi. Hiç görmediğimiz nesnelerle dolu kataloglara, ülkede satılmayan envai çeşit eşyaya bakarken aklımızı yitirmemiz makul sayılacak bir zayıflıktı. Yurtdışına gidip gelen tanıdıkları olanların evlerinde bolca yer kaplayan Çekoslovakya üretimi muhteşem güzellikteki porselenler ya da ancak Kıbrıs’tan bulunabilen Levi’s 501’ler. Demiştim ya, onlarda sosyalizm, bizde darbeler ve fakirlik. Yeniye, güzele açlık her ikimizde de mevcut olan bir duyguydu. Tabii bu arada porselen üreticisi Çekoslovakya’da olanlara ilişkin bilgim Milan Kundera’dan okuduklarımla sınırlıydı. Prag Baharı geçmişte kalmış ve Çekler, Doğu Bloku ülkesi olarak porselen üretmeye devam etmekteydiler. Hayatlarında bir değişim arayışları var idiyse de, bunun için ‘80’lerin sonunu beklemeleri gerekiyordu.
Dünyayı TRT’den takip etmeye devam ettiğimiz zamanlarda, Cep Herkülü Naim Süleymanoğlu’nda vücut bulan Bulgar göçmeni Türkler hayatımıza dahil oldu. 1984 yılında Bulgar hükümeti, Gospodinov’un dedesinin hatırasında olan, 20. yüzyılın başında mübadeleyle Türkiye’ye dönmeyi tercih etmeyen Bulgar Türkleri’ne sistematik bir asimilasyon uygulamaya başlar. Bu asimilasyon, çocuklarına Türk ismi vermenin yasaklanması, ibadet özgürlüklerinin kısıtlanması, konuştukları dilin yasaklanması şeklinde uzun yıllar sürdü. Bu asimilasyona Türkiye sınır kapılarını açarak cevap verdi ve modern dünyaya ait olamayacağını düşündüğümüz bir zorunlu göç yaşandı. İşte tam bu zamanları kitaplarında işleyen yazarımızın, bir anda ortadan kaybolan ve haber alamadığı bir Bulgar Türkü arkadaşının olmayışı beni inanılmaz şaşırttı. Halbuki Hüznün Fiziği’nde yok olan arkadaşı Yusuf’un hüzünlü bir öyküsü yer alabilirdi. Üstelik yaşadığı bölge itibariyle göç yollarında mecburi bir duruşu vardı. Biz Naim Süleymanoğlu’nun olimpik zaferleriyle gururlandık, onunla birlikte geride kalanların acısını içimizde hissettik. Bulgaristan’dan göç eden, asimilasyon baskıları altında neler yaşadıklarını anlatan, bir yüzyıl gerideymişçesine yollara revan olan insanları gözlerimizle gördük ve hatırlıyoruz. Bu göçler sebebiyle buraya gelen insanların Türkiye’de kendilerine yeni bir hayat kurmalarının, genelde esmer olan bizler arasında sarışın ve renkli gözlü insanlar olarak güzellikleriyle ayırt edilmelerinin sonrasında, zaman ve şartların değişimine uygun olarak Bulgaristan vatandaşı sayılmak için gösterdikleri hukuki mücadelenin canlı şahidiyiz. Üstelik ‘80’ler benim henüz çocukluğumun, yazarımızın ise ilk gençliğinin hüküm sürdüğü yıllar olmasına rağmen, hafızalarımızda meydana gelen aks kayması dikkat çekici.
Ve sahnede tüm haşmetiyle ‘90’lar. Haşmeti gençliğimizin şahidi olmasından; yoksa etrafta yaşanan onca savaş, kayıp, göç, acı, terör eylemleri ve faili meçhuller yabancımız olan ya da şahitlik etmediğimiz durumlar değildi. Sadece gençliğin verdiği umut dolu gelecek beklentisi içimizi kıpır kıpır etmeye yetiyordu. Bilgi kaynağımız tartışmasız TRT idi ama yeni on yılın başlangıcıyla hayatımıza bir anda Star 1 ya da Magic Box isimleriyle yeni özel televizyon kanalları eklendi. Arkası bir çığ gibi geldi. Daha önceden alışık olmadığımız tarzda filmler, diziler, çizgi filmler, müzik kanallarıyla şenlendi hayatımız. Yaşama dair duyduğumuz açlık, televizyon ekranlarından gördüğümüz bambaşka dünyaların yansımaları bizi büyüttü, hayal dünyamızı genişletti. Kendimizi dünya vatandaşı olma yolunda hissettik. Dünyayla barışıktık; sadece daha güçlü bağlara ihtiyacımız vardı.
17 Ağustos 1992.
Dünyayla kucaklaşmamızı sağlayan televizyonun haber saatlerinde yanı başımızda yaşanan başka bir trajedinin görüntüleri akmaya başladı. 1989 birçok olayı içinde barındıran bir yıl olarak bizi ‘90’lara uğurluyor. Çekoslovakya, Kadife Devrim’i yaşayarak SSCB etkisinden çıkıyor; Berlin Duvarı yıkılıyor; ardından Yugoslavya cumhuriyetlere bölünüyor. Dünyada yaşanan bu olaylar özel televizyon kanallarında ve TRT’de büyük yer kaplıyor. 1992 yılında Boşnaklar, Hırvatlar ve Sırplar arasında yaşanmaya başlayan savaş, hayatımızın bir parçası oldu. Avrupa böyle bir vahşeti önceden yaşamıştı ve yenisine izin vermezdi diye düşünüyorduk hepimiz. Ama nasıl oluyorsa oluyordu, hem Avrupa’nın hem Gospodinov’un hem benim yanı başımızda Osmanlı, Türk, Müslüman varlığı Avrupa’dan silinmeye çalışılıyordu. 1995 yılına kadar devam eden bu silme çalışması, Birleşmiş Milletler’in Güvenli Bölge ilan ettiği, güvenliği sağlamak için Hollanda askerlerini gönderdiği bölgede, Avrupa tarihine adıyla sanıyla bir soykırım olarak geçen Srebrenitsa katliamıyla zalimliğin doruğuna ulaştı. Tüm dünyanın şahitliğinde yaşandı bunlar. Srebrenitsa katliamında binlerce kadın, erkek, çocuk, Müslüman ve Türk oldukları için öldürüldü.
Ben bunları hatırladığım kadarıyla yazıyorum, çünkü ‘90’lar gençliğimin haşmetiyle doluydu ve dünya dışında uğraşacak çok fazla bireysel hayat konum vardı. İşte tam burada ben bunları hatırlarken, Zaman Sığınağı’nda kısa Avrupa tarihi veren Gospodinov; zaman referandumlarında belki de halkların kendi içinde yaşadığı utancın doğal sonucu olarak Yugoslavya’nın 1989 itibariyle dağılmadan önceki haline dönmeyi seçtiğini yazar. Yugoslavya halkına bu referandum sonucunu uygun gören yazarımız belki bu olayların hiç yaşanmamış olmasını tercih ettiğini örtük bir dille okuyucusuna aktarır. Ama bu katliamın ve Osmanlı, Müslüman, Türk varlığının dile getirilmemesi de başka bir tarihten silme çabası değil midir?
Gospodinov, Zaman Sığınağı romanında; Romanya ve Bulgaristan dışındaki Doğu Bloku ülkelerinin 1989’u yeniden yaşamaya karar verdiklerini belirtir. Böylece belki insanlığın tarihten ders alma ihtimaline güvenini dile getirmiştir. Kendi ülkesi Bulgaristan; zaman referandumlarında, yine Osmanlı, Müslüman, Türk varlığı dile getirilmeden, sosyalizmin güvenli kollarıyla sosyalizm öncesi krallık dönemi arasında kararsız kalır. Her iki dönemde de Osmanlı, Müslüman, Türk varlığı Bulgaristan içinde mevcuttur. Ama yazarımız bu mevcudiyete dair bilgi vermez. Bu bilgi noksanlığı, adını koymayarak yok sayma ile hiç yaşanmamış olmasını tercih etme sarkacında görünmez olur.
Gospodinov’un romanlarıyla anlattığı hikâyeler gibi, Alman yönetmen Michael Haneke de filmleriyle bize hikayeler anlatır. Onun filmleri orta sınıf Avrupa insanının hayatla mücadelesi gibidir. Bunu da tatlı bir yerden yaptığı iddia edilemez. Gospodinov’un kısa Avrupa tarihinde yarattığı toplumsal yüzleştirmeler gibi, Haneke de Avrupa insanını kendi çelişkileriyle yüzleştirir. İşte tam da burada iki hikâye anlatıcısı arasındaki fark ortaya çıkar. Haneke’nin, gözler önünde yaşanan Boşnak-Sırp çatışmasına karşı Avrupa’nın duyarsız kalışını asla kabullenemediğini düşündüm hep. Çünkü filmlerinde ana konu olarak değil ama varlığıyla hep orada olduğunu hissettirdiği bir olgu bu soykırım meselesi. İnsana, insan doğasına dair filmler yapan Haneke; kahvaltı masasındaki aileye Bosna savaşına ait görüntüleri izletir. Aile tabii ki Avrupa gibi bu görüntülere karşı duyarsızdır. Savaş sürerken çektiği filmlerine bir şekilde bu görüntüleri yerleştiren yönetmen; alt metinde, “Kendi derdine düşen Avrupa insanı; işte bu kadar insansınız, yanı başınızdakini görmezden geliyorsunuz” diyor muhtemelen. Filmlerinde kullandığı görüntülerin bilinçsiz seçildiğini düşünmek aptallık olur. Üstelik Avrupa’nın, Gospodinov’un ve benim tüm savaşı ve vahşeti aynı anda televizyon ekranlarından izlemiş olduğumuz gerçeği de yadsınamaz.
Gospodinov ile hafıza farklılığımızın sebebi, yaşadığımız sosyo-kültürel ve siyasal ortamlarımızın bize dikte ettiği şeylerden oluşan hafızalara sahip olmamızdır muhtemelen. Bu dikte edilenlerin yanı sıra bireysel hassasiyetlerimiz bizim bambaşka hafızalar oluşturmamızı da sağlar. Kendi hafızamdan anlattığım örneklerin Gospodinov tarafından bilinmediğini düşünmek ise yersiz. Kitaplarında bu olaylara, hiç değinmeyen yazarımızın, roman kahramanlarından biri gibi hafızasındaki öykülerle hüzünlendiğini ve seçtiği zamana sığındığını anlamalıyız belki de. Özellikle Zaman Sığınağı romanında alt metine dahi yerleştirmediği Osmanlı, Müslüman, Türk varlığının Avrupa’nın görmezden gelemeyeceği bir parçası olduğu ise bir vaka olarak yadsınamaz. Kendi hafızamı Gospodinov romanlarına istinaden kaleme aldım. Amacım sadece unutulanları hatırlatmak, kolektif hafızamıza Gospodinov gibi bir ilmek atmaktı. Avrupa’daki Türk varlığına ilişkin, iyiniyetli bir okumayla yazarın bütün bu olayların hiç gerçekleşmemesini tercih ettiğini, ancak aynı olayları bireysel hatırasında yok saymasının ise Avrupa duyarsızlığının başka bir görünümü olduğunu da vurgulamak istedim. Roman yazarının özgürlüğüne ve neyi yazmayı tercih ettiğine dair bir eleştiri değil, sadece unuttuklarına dair bir not tutma çabası.
Önceki Yazı
Harikalar Lügati:
Hakikati yeniden kurmak
“Dilin kendisini romanın başkişilerinden biri haline getirmesi, Harikalar Lügati’ni ayrı/özel bir yere koyan/konumlandıran önemli noktalardan biri.”
Sonraki Yazı
Haftanın vitrini – 32
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: 1938 Günlüğü / Büyük Sorular: Evren / Denizler / Elliler Apartmanı / Eva Uyuyor / Hasır Şapkalar / Kabil’in Çocukluğu / Kayıp Adımlar; Odysseus: Hoş Geldin Yabancı / Yalnızlık