Gölgesinde İpekler:
İlk kitapla beliren yol
“Sevda Altınkaya, şiiri bir direnme eylemi olarak düşünüyor olmalı ki, inançlı bir kesinlik işliyor dilinde. Böylesine güçlü bir nefesle başlamış bir genç şairi okumak, şiirin tükenmezliğine duyduğum inancın yeni nimeti benim için.”
Sevda Altınkaya
Sevda Altınkaya’nın ilk kitabı Gölgesinde İpekler (Matruşka Yayınları, 2025), bir şiirin oluşumuna, şairin poetikasının ilk adımlarına, en baştan üstlendiği temalara (yüklendiği dertlere denebilir), denediği üsluplara dair, duyuş ve düşünüşü kışkırtacak nitelikte bir çıkış gücü taşıyor.
Bir ilk kitabın ortaya çıkış heyecanına dair bu tanımlamalar biraz uğultulu gelebilir. O halde en saf soruyla başlamak daha mı doğrudur? Şu soruyla: “bir şiir nasıl ortaya çıkar? Yaşlı bir şair şöyle diyordu: Aslında aşk gibidir, körlemesine bulur kelimeler yerlerini; onları belli belirsiz, bir anda dilinin altında kımıldanıp seslenirken, daha doğrusu söylenirken bulursun, kimi zaman acıyla sızlatan, öfkeyle kabartan, kiminde hazla kamaştıran bir duyguyla; sonra zihninde gezinmelerine izin verirsin, kelimeler orada kendi huylarınca tanışıp biçimlenmeye başlarlar. Yerlerini bulunca en çekingeni, en mahremi bile görünür olmak isteyecektir.
Altınkaya’nın dizelerinin biçimlenişinde, kiminde taş gibi, kiminde ipeksi kelimeler bu sözü hatırlattı bana. Aslında ne kadar kolay görünüyor. Bir oyun gibi. Ama bu oyunun yaşanışını Fuzuli’ye sorsaydık şöyle diyecekti:
Öyle zamanlar olmuştur ki, gece sabahlara kadar uyanıklık zehrini tatmış ve bağrım kanaya kanaya bir mazmunu bulup yazmışım. Sabah olunca diğer şairlerle tevarüde (farkında olmadan aynısını söyleme durumuna) düştüğümü görüp yazdıklarımı çizmişimdir. Öyle zamanlar olmuştur ki, gündüz akşama kadar düşünce deryasına dalıp şiir elması ile kimse tarafından söylenmemiş bir inci delmişim; bunu görenler, “Bu mazmun anlaşılmıyor, bu lafız erbabı arasında kullanılmaz ve hoş görülmez,” der demez, o mazmun gözümden düşmüş, hatta kalemi elime alıp onu kâğıda bile geçirmek istememişimdir. Ne tuhaf haldir bu; söylenmiş bir şey evvelce söylenmiş diye, söylenmemiş bir söz de evvelce söylenmemiş diye yazılamıyor. [*]
Gölgesinde İpekler
Matruşka Yayınları
Kasım 2025
100 s.
Durum böyle çetinse, ilk şiir kitapları nasıl bir çileden sonra görünürlüğe çıkar? Ah, diyecektir Rilke gibi şairler, doğuma benzerler, doğum sancılarına. Her bir şair o sancıyı kendilik içinde yaşar. (Yunus değil bunu diyen / Kendiliğidir söyleyen). Ortak olan şurası: şair için görece uzun sürmüş bir çilenin dar kapılı hanesinden geçebilmiş ve kitap olarak belirmiştir nihayet.
Ama nasıl varılmıştır o kapıya? Bu sorunun kökleri insanlık kökleri kadar eski olmalı. Her bir doğuşta yeniden başlamış olabilir; kalbe ne zaman nasıl neden düştüğü pek bilinmez bir heves belirir, bu heves zamanla mimetik bir arzuya dönüşür; bu arzunun serüveni epey karmaşıktır, ama ruhta, bilinçte yarattığı basınç er geç açtırır o kapıyı. (Ya da hiç açılmadan doğmamış çocuklar gibi kalır içerde.) Aslında herkes şair doğar. Bütün çocuklar şairdir. Bu giderek zorlaşan deneyime yetişkinken de katlanabilenler zamanla şair diye bilinebilir belki.
Sevda Altınkaya’nın Gölgesinde İpekler’i bir ilk kitap oluş halinin hemen bütün ruhunu cömertçe temsil ediyor. Öz-bilincin-öz-duyuşun gerilimli deneyimleri nihayet biçimlenmiş ve bir şiirsel beden edinmiş (eskilerin deyimiyle “şahsi ve muhterem” serüven vücut bulmuş) ve belirmiş. Demek kendindeki evreni, evrendeki kendiliğini, insanlar içindeki yerini, bu zorunlu denklemlerin varoluşsal gerilimini yazıyordur şair; yaşadığını ya da yaşamadığını, arzusunu ya da reddettiğini yazıyordur:
(…)
insan isterdi ki bir kimliğe sığsın bütün kalbi
buralı değildim, buradaydım
insan isterdi ki aynı çuvala sığsın bütün ev
aynı çuvalda koca bir evdim, kimsesizdim
uzun karanlıklar denemiştim kirpiklerime dayanan
kulların kaderine inanmıştım, hayvanlar için üzgündüm
kendimin soluna çekip hayatı, doğrudan boşluğa yürümüştüm
İnsan isterdi ki aynı kalbe sığsın bütün doğruları
önce doğrularımı götürmüştüm ipe
şimdi her yere sığardım, kalbine bile.
(…)
Şair, hemen her yaşantıda şu ya da bu biçimde denenebilir olan sahneleri (“insan isterdi ki”) kendi ruhunda sınıyor. Dünya sahnesindeki hazır konumları, yaşayanlar içinde bir konum arayışının soyut ve somut temsillerini, açık ve cesur bir dille deneyimliyor. Seçtiği yerde ikircik taşımıyor. Buna rağmen nedendir, onu yanlış okumaya neden mahkumuzdur? Yanlış okuma, yapıtla insan arasında aşılmaz bir yazgıdır diyordu Harold Bloom. Örneklerini tarih boyunca sıralayarak bu saptamasıyla edebiyata dair sağlam keşifler yapmıştı, “etkilenme endişesi” gibi; ama bir de “Yanlış Okuma Kılavuzu” yazmıştı. Kılavuz doğru okumak için değil yanlış okumak içindir. Çünkü yeni bir şiirin ortaya çıkabilmesinin koşulu, etki endişesinden, hayranlıktan, yüceltimden bu göz ve algı çavmasıyla çıkmaktır. Pindaros, Ovidius, Vergilius gibi şairler Homeros’u ya da selefini “yanlış okuyarak” var oldular. Gecikmenin, geç gelmenin imkânıdır bu. Bütün modern şairler, örneğin Milton, geleneği yanlış okumakla yeniyi yazabildiler. Öyle güçlü yanlış okumalardır ki onlar devindirir şiirin kesintisiz hareketini. Atomların öngörülemez hareketi, clinamen, bu fikrin dayanaklarından biridir. “Edebi anlam, edebi dil iyice belirlenmiş hale gelirken bile, aslında daha az belirlenmiş hale gelme eğilimindedir” diyecek kadar ilerletir. Şimdi yaşadığımız da bu değil midir; belirlenmişliklerden, o büyük cenderelerden kurtularak açılan, değişen edebiyatın kendisindeki tanımsız belirsizlik.
Yabana atılacak bir tez değil ama yanlış anlaşılacaksak neden yazalım, yanlış anlayacaksak neden zor bir zahmete sokalım kendimizi, okumak gibi? “Sosyal varlık”larızdır, paylaşmadan yaşayamayız. Şiirle, müzikle, resimle, muhabbetle. Aslında paradoksumuzdur bu; mutsuzluğumuz bunlardan azar. Bu paradoksu en az sorunlu kılabilmek için vardır yaratıcılık. Ben olanın bir bakıma sen ve öteki olduğu hakikati duyulur, düşünülür, anlaşılır, dahası paylaşılır kılabilmek için vardır bilim, düşünce, sanat. Çünkü bir insanda insanlığın bütün halleri vardır (Montaigne). İnsan doğrularında da yanlışlarında da bundan cesaret alır.
Sevda Altınkaya’nın şiirleri yeniden düşündürüyor bunları, zarifçe hatırlatıyor. Çünkü şiirin kadim ya da modern dünyadaki varoluş nedenini daima göz önünde tutarak yazma sorumluluğuna kaydolmuş şair, besbelli. Kendinden önce gelip geçenlerin bıraktığı izleri sürüyor, karanlıkta yolunu bulmakta kılavuz kılıyor; Dante’nin Vergilius’u kılavuz edindiği gibi. Şiiri şiire bağlıyor, sesi sese uluyor. Girişte bilgin ve şair Ebu Nuayim’in (10. yy) bir dizesini (“beni kalbi kırıkların yanında ara”) kılavuz edinerek açılıyor örneğin. Kelimeyi sözlük anlamıyla anlamak ile altındaki derin karmaşayı çözmek arasında, (“bilinç dışındaki” diyecektir Lacan, “kelimelerle örülmüştür bilinçdışındaki”) eskiden beri süren savaşın bir kahramanıdır Ebu Nuayim. Şeriatle (yasayla) Hakikat (derin gerçeğin bütünlüğü) arasındaki savaşların. Bu alınlık rastgele bir seçim olabilir mi? Altınkaya gibi bir şair için, hayır. Altınkaya, bunu bir poetik ilke olarak sahipleniyor. Hiçbir şey düz okunduğu gibi değil, hiçbir şey göründüğü gibi değildir ve toplumun, insanların, yasaların kırdığı, ezdiği ve kimliğini, seçimini reddedip var saymadığı bütün kalplerin derdini üstlenmek şairlerin ezeli misyonudur. Bu eski davayı yazıyor yeni şair. “Yetimlik”, “yurt-yurtsuzluk”, “aşk”, “kadınlık”, “ayrılık”, “yalnızlık”, “ıssızlık” mefhumları onda çağdaş ve güncel sahneler ediniyor, yeni ritimler duyulur oluyor. Kadınlık örneğin, cinsellik, iyilik, kötülük, ve daha bütün “acı meyve”ler kendilerini hatırlatıyor. sen bilmiyorsun, hiç bilme / bütün kuşlar yetimdir büyüdüğünde.
Arkadaşım şair Çiğdem Sezer’in dikkat çekmesiyle, onca kalabalık arasında görebildiğim Sevda Altınkaya’nın şiirine duyduğum ilgi o günden sonra hiç kesintiye uğramadı. Birçok şiirini farklı dergilerde okumuş olmakla, bir kitapta bir arada bulup okumak arasında çok büyük fark olduğunu şimdi daha iyi hissediyor; şairin duyuş alanının genişliğini görüyorum. Şu verili insanlık durumunda kendilik sorgusunun, var olma sancısının, özellikle kadınlık bilincinin söylemlerini bir arada okuyorum. Evet, keskin bir zarafet; çünkü Sevda Altınkaya, şiiri bir direnme eylemi olarak düşünüyor olmalı ki, inançlı bir kesinlik işliyor dilinde. İyiliğin arkasındaki aldatının, merhametin içinde kurgulu minnet esaretinin, cinsiyetteki baştan kayıp ezeli yabancılaşmanın, kısaca bu dünyanın hazır halinin ters yüzünü de gören bir gözün ışıklarını, “acı meyve”sini tadan dilin seslenişini topluyor bu ilk kitap. Böylesine güçlü bir nefesle başlamış bir genç şairi okumak, şiirin tükenmezliğine duyduğum inancın yeni nimeti benim için.
(…)
güneşe bakarak tamamladığımız karanlık
gülünç bir karar organıdır ilksel ananın bedeninde
mezarımıza kadar inmiş kötü rastlantının
İlkel Doğu kokularının taşıdığı ağırlık
gülün ezilmiş rahminde sızlayan kadınlık
Tahran’da ve Kabil’de
Ankara’da ve Erbil’de
Âdem’den payıma düşen kanlı yalnızlık
(…)
[*] Ali Nihat Tarlan, Fuzuli Divanı Şerhi, Akçağ Yayınları, aktaran Orhan Koçak, Bahisleri Yükseltmek, Metis Yayınları, 2010, s. 20.
Önceki Yazı
Annelik Kitabı:
Deneyim, Sadakat, Dönüşüm
“Bu bir 'nasıl olunur' kitabı değil. Tüm ikircikliği, 'çatışmalı ve çarpışmalı halleriyle' anneliğine ve kendine dönmek, anneliğin imkânlarını tartışmak ve işaret ettiği dönüşüm potansiyeline bakmak isteyenlere eşlik edebilecek bir yol arkadaşı.”