• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Geppetto alegorisi ile çağdaş sanatçının dolaşım deneyimi:

Balinanın ritminde

“Pinokyo’nun yolculuğu eserin üreticiden görece bağımsızlaşmasını alegorik olarak görünür kılarken, Geppetto’nun balinanın içindeki yaşamı üreticinin de bu süreçten değişmeksizin çıkmadığını gösterir.”

İtalya'nın Collodi kentindeki Pinokyo Parkı'nda (Parco di Pinocchio) bulunan ünlü "Büyük Köpekbalığı" heykeli.

FUAD ALİYEV

@e-posta

DENEME

6 Ağustos 2026

PAYLAŞ

Dağ, çöl, orman ve deniz gibi mekânlar, anlatı tarihinde yalnızca üzerinde yaşanan coğrafyalar olarak değil, düşüncenin ve dönüşümün taşıyıcıları olarak da işlev görmüştür. Bunlar arasında okyanus, insanın kendi sınırlarıyla yüzleştiği en eski anlatı mekânlarından biri olarak öne çıkar. Karada ölçülebilir, adlandırılabilir ve denetlenebilir görünen dünya, okyanusun derinliklerinde yerini başka bir düzene bırakır. Burada yön duygusu kadar zaman algısı da değişir; sessizlik, yokluktan çok insanın henüz anlamlandıramadığı bir dünyanın varlığına işaret eder. Bu bakımdan okyanus insanın bildiği düzenin sınırlarının askıya alındığı ve bilinmeyenle karşılaştığı bir anlatı mekânına dönüşür.

Yutulma motifi ve içeride kurulan yaşam

Büyük deniz canlılarının insanı yutması, anlatı tarihinin en kalıcı motiflerinden biridir. Yunus kıssasından Antik Yunan mitolojisindeki deniz canavarı anlatılarına, modern çocuk edebiyatına kadar uzanan bu motif, insanın gündelik dünyadan koparıldığı, alıştığı zamanın dışına çıkarıldığı ve dönüşmeye zorlandığı bir eşik olarak karşımıza çıkar. Ancak bu anlatıların büyük bölümünde içeride geçirilen zamandan çok, çıkış ânı öne çıkar. Kahramanın hikâyesi yaratığın içinde nasıl yaşadığından çok, oradan nasıl kurtulduğuyla tamamlanır.

Carlo Collodi'nin 1890'ta yapılmış bir portresi.

Carlo Collodi’nin Pinokyo’su bu anlatı geleneğini bütünüyle terk etmese de, önemli bir ayrıntıyı öne çıkarır. Geppetto kendi elleriyle biçim verdiği ve ardından kaybettiği Pinokyo’yu aramak için denize açılmış, bu arayış sırasında bir deniz canavarı tarafından yutulmuştur. Fakat içine düştüğü andan itibaren yalnızca kurtuluşu bekleyen bir figür olarak kalmaz. Yaratığın yuttuğu gemiden geriye kalanlarla yaşamını sürdürür; kendisini kuşatan kapalı düzen içinde gündelik hayatını yeniden kurar. Ancak bu yaşam sürekli yenilenen kaynaklara değil, giderek tükenen sınırlı imkânlara dayanmaktadır. Bu ayrıntıya odaklanıldığında anlatının ağırlık merkezi de değişir. Burası artık yalnızca sınanmanın yaşandığı geçici bir eşik sayılamaz, insanın kendisini kuşatan düzen içinde yaşamını yeniden kurduğu, kapalı bir dünya olarak görünür.

Geppetto’nun hikâyesini dikkat çekici kılan da tam olarak budur. Geppetto’yu içeride tutan kapalı dünya, yaşamını sürdürebilmesini sağlayan sınırlı imkânları da kendi içinde barındırır. Bu nedenle Geppetto yalnızca Pinokyo anlatısının bir karakteri olmaktan öte, insanın kendisini kuşatan düzen içinde yaşamını nasıl yeniden kurduğunu düşünmeye imkân veren bir alegorik figür olarak da okunabilir.

Eserinin peşinde

Geppetto’nun içeride sürdürdüğü yaşam yalnızca bir hayatta kalma hikâyesi midir? Hayır, onun yaşamını mümkün kılan, dışarıdan ulaşan düzenli bir yardım değil, yutulan gemiden geriye kalan sınırlı imkânlardır. Başka bir ifadeyle, Geppetto’yu içine alan kapalı dünya, yaşamını sürdürebileceği araçları da kendi içinde barındırır. Bu nedenle, Geppetto’nun meselesi yalnızca içeride kalmak değil, kendisini kuşatan düzenin sunduğu sınırlı imkânlarla yaşamını yeniden kurabilmektir.

Bu ayrıntı, Collodi’nin anlatısını kendi tarihsel bağlamının ötesinde düşünmeye imkân verir. Balina masalsı bir yaratık olmaktan çıkıp bireyin kendisini kuşatan dünyayla ilişkisini görünür kılan bir anlatı mekânına dönüşür. Geppetto ise bu mekânın bütünüyle edilgen bir sakini değildir. Balinanın işleyişini ya da sınırlarını değiştiremez; buna rağmen gündelik hayatını yeniden düzenler. İçeride geçirdiği zaman yalnızca kurtuluşu beklemekle geçmez, yaşamın sürekliliğini sağlayan faaliyetlerden oluşur. Bu kapalı dünya, bireyin kendisini kuşatan koşullarla kurduğu ilişkinin görünür olduğu anlatı mekânı haline gelir.

Geppetto’nun bu kapalı dünyaya nasıl girdiği de, içeride nasıl yaşadığı kadar önemlidir. O Pinokyo’yu aramak için denize açılmış ve bu arayış sırasında yutulmuştur. Bir zanaatkârın elinden çıkan Pinokyo, Geppetto’dan ayrılarak kendi hareketine, iradesine ve hikâyesine kavuşmuştur. Geppetto’yu atölyesinden çıkarıp denize yönelten de, biçim verdiği Pinokyo’yla kurduğu bu bağdır. Bu nedenle, Geppetto’nun denize açılması yalnızca kaybolan Pinokyo’yu arama girişimi olmaktan öte, biçim verdiği eserin peşinden dünyaya yönelen üreticinin hareketi olarak da okunabilir.

Geppetto’nun zanaatkârlığı ile çağdaş sanatçının yaratıcı emeği arasındaki ilişki tam bu noktada alegorik bir anlam kazanır. Sanatçı da çoğu zaman yalnızca bir eser meydana getirmekle yetinemez; onu seyirciyle buluşturmak ve dolaşıma sokmak ister. Sanatçıyı sistemin içine yönelten ilk arzu her zaman sisteme katılmak mıdır, yoksa sanatçı çoğu zaman biçim verdiği eserin dünyada bir karşılık bulmasını mı ister? Bu arayış, sanatçıyı eserinin dolaşımını mümkün kılan kültürel, ekonomik ve teknolojik mekanizmaların içine çeker.

Çağdaş kültürel düzen de bu bakımdan Geppetto’nun içinde bulunduğu gerilime benzer bir yapı gösterir. Bireye üretme, iletişim kurma ve görünür olma imkânı sunan araçlar aynı zamanda bu faaliyetlerin ritmini ve sınırlarını belirler. Sanatçı açısından dijital platformlar ve kültürel ağlar eserin izleyiciye ulaşmasını kolaylaştırırken, görünürlüğün hangi koşullarda sürdürülebileceğini de belirler. Sanatçı bu dolaşımın dışında kaldığında sesini duyurmakta zorlanabilir; bütünüyle dolaşımın mantığına uyum sağladığında ise üretimin yönü, kendi estetik tercihleriyle sistemin beklentileri arasında bölünmeye başlar. Geppetto’nun içeride kurduğu yaşamla çağdaş sanatçının üretim koşulları arasındaki benzerlik, her ikisinin de kendilerini kuşatan düzenin sunduğu imkânlardan yararlanırken, aynı düzenin belirlediği sınırlar içinde hareket etmek zorunda kalmalarında ortaya çıkar.

Fredric Jameson’ın geç kapitalizmin kültürel mantığına ilişkin değerlendirmeleri bu ilişkiyi daha geniş bir kuramsal çerçevede değerlendirmeye imkân tanır. Jameson’ın çözümlemesinde kültürel üretim, ekonomik dolaşım ve tüketim biçimleriyle giderek daha sıkı ilişkiler kurar; sanat eseri de üretildiği estetik bağlam kadar dolaşıma girdiği mekanizmalar içinde anlam ve değer kazanır. Bu çerçevede, balina bireyi yalnızca içine alan, kapalı bir dünya değildir. Geppetto’yu yaşatmak için var olmasa da, kendi işleyişi sırasında içeri taşıdığı şeyler onun yaşamını sürdürmesinin araçlarına dönüşür. Benzer biçimde, çağdaş düzen de bireye varlığını sürdürebileceği imkânlar sunarken, bu imkânların dolaşımını, erişilebilirliğini ve sınırlarını kendi işleyişi içinde belirler. Bu nedenle, Geppetto’nun içeride kurduğu yaşam yalnızca bireysel bir hayatta kalma pratiğinden öte, insanın kendisini kuşatan sistemden yararlanırken ona bağımlı hale gelişinin bir alegorisi olarak okunabilir.

Üretimin zamanı ve dolaşımın ritmi

Geppetto’nun balinanın içinde kurduğu yaşam yalnızca mekânın değil, zamanın örgütlenme biçiminin de değiştiğini gösterir. Dış dünyanın toplumsal zaman düzeni burada belirleyici olmaktan çıkar; günler, gündelik uğraşların tekrarı ve eldeki sınırlı imkânların yaşamı sürdürecek biçimde düzenlenmesiyle anlam kazanır. Bu nedenle, Geppetto’nun yaşamı dışarıdan durağan görünmesine rağmen kesintisiz bir faaliyet içinde sürer. Beklemek bile bütünüyle edilgen değildir; yaşamın kesintiye uğramaması için gösterilen çabanın bir parçasına dönüşür. Balinanın içinde yaşamak, içerideki belirsizlikler ve gündelik tekrarların oluşturduğu ritim içinde yaşamayı öğrenmek anlamına gelir.

Bugünün insanı da çoğu zaman kendi belirlemediği ritimler içerisinde yaşamaktadır. Dijital platformlar ve kesintisiz bilgi akışı yalnızca gündelik hayatın hızını olduğu kadar, zamanın nasıl deneyimleneceğini de biçimlendirir. Günün bölümleri çalışma, dinlenme ve boş zaman arasında kesin sınırlarla ayrılmak yerine birbirinin içine geçer. İnsan yalnızca bir işi tamamlamakla değil, bir sonraki talebe hazır olmakla da yükümlü hale gelir. Görünürlüğün sürekliliği, bireyin ne yaptığına ek olarak, bunu hangi zaman aralıklarında sürdürdüğüne de bağlıdır artık. Böylece, zaman yalnızca yaşanan bir süre değil, aynı zamanda sürekli değerlendirilmesi ve verimli kullanılması beklenen bir kaynak olarak deneyimlenir.

Byung-Chul Han’ın performans toplumu üzerine yaptığı değerlendirmeler bu dönüşümün neden yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamayacağını gösterir. Han’a göre günümüz öznesi dışarıdan disipline edilen bir birey olmaktan çok, kendi performansını sürekli artırmaya çalışan bir başarı öznesidir. Baskı artık yalnızca yasaklar ve açık zorlamalar üzerinden işlemez, “daha fazlasını yapabilirsin” çağrısıyla işler. Üretmek, görünür kalmak ve kendini yeniden kanıtlamak bireyin içselleştirdiği bir yükümlülük gibi deneyimlenir. Dışarıdan gelen taleple öznenin kendi arzusu arasındaki sınır giderek belirsizleşir. Böylece üretimin zamanıyla performans beklentisi aynı ritim içinde birleşmeye başlar. Özne yalnızca üretmeye değil, performansının sürekliliğini korumaya da yönelir; durmaksa giderek üretimin doğal bir parçası olmaktan çıkar.

Bu dönüşüm sanatçının üretim pratiğinde özellikle görünürdür. Eserini dolaşıma sokan sanatçı ne üreteceği kadar, ne zaman paylaşacağını ve görünürlüğünü nasıl sürdüreceğini de düşünmek zorunda kalır. Böylece üretimin zamanı eserin kendi gereksinimlerinden çok, dolaşımın sürekliliğine göre düzenlenmeye başlayabilir. Bir eseri tamamlamak sürecin sona erdiği anlamına gelmez; çoğu zaman ardından yenisinin işaretini vermek ve dolaşımdaki yerini korumak gerekir. Sanatçı açısından baskı yalnızca üretmekten değil, üretimin sürekliliğini korumaktan doğar. Bu noktada yaratıcı faaliyetin kendi zamanını kurma imkânı giderek daralır; üretim dolaşımın ritmine yanıt vermeye daha fazla bağımlı hale gelir.

Carlo Collodi'nin bir karikatürü, 1875.

Geppetto’nun durumuyla çağdaş insanın deneyimi arasında önemli bir fark da burada belirginleşir. Geppetto balinanın içinde olduğunu bilir. Balinanın dışındaki dünyayı, farklı bir zamanın ve yaşam biçiminin varlığını hatırlar. İçerideki düzene uyum sağlaması, bu düzeni hayatın tek ve doğal biçimi olarak kabul ettiği anlamına gelmez. Onun balinanın ritmiyle kurduğu ilişki zorunlu, ancak içinde bulunduğu koşulların farkında olduğu bir uyumdur. Çağdaş insan ise çoğu zaman kendisini kuşatan hız, sürekli erişilebilirlik ve performans beklentilerini verili yaşam koşulları olarak deneyimler. Sürekli üretmeyi, görünür kalmayı ve hazır bulunmayı dışarıdan belirlenmiş koşullar olarak değil, yaşamın kendiliğinden gereklilikleri olarak algılayabilir. Bu nedenle, Geppetto’nun tutsaklığı mekânsal olarak daha açıkken, çağdaş insanın bu düzenle kurduğu ilişkinin sınırları çok daha belirsizdir.

Geppetto’nun balinanın içinde sürdürdüğü yaşamla bugünün insanının deneyimi arasındaki benzerlik, her ikisinin de kendi belirlemedikleri bir ritim içinde varlıklarını sürdürmeye çalışmasında ortaya çıkar. Geppetto balinanın ritmini değiştiremez; fakat yaşamını o ritim içinde sürdürebilecek yollar arar. Bugünün insanı da kendisini kuşatan zaman rejimini tek başına bütünüyle dönüştüremez; buna rağmen üretmeye, düşünmeye ve yaşamını anlamlandırmaya çalışır. Ancak kesintisiz faaliyet her zaman ilerleme anlamına gelmez; kimi zaman yalnızca mevcut düzenin yeniden üretilmesini sağlar. Bu nedenle, sorun yalnızca içeride kalmanın ya da dışarı çıkmanın ötesinde, sistemin ritmi içinde insanın kendi zamanını ne ölçüde kurabildiği ve koruyabildiğidir.

Pinokyo’nun yolculuğu ve dolaşımın dönüştürücü niteliği

Geppetto’nun deniz canavarının içindeki yaşamıyla Pinokyo’nun dış dünyadaki yolculuğu, anlatının birbirini tamamlayan iki dönüşüm hattını oluşturur. Geppetto deniz canavarının içinde yaşamını sürdürmeye çalışırken, Pinokyo dış dünyanın parçası haline gelir. Böylece anlatı mekânsal olarak birbirinden ayrılan fakat birbirini tamamlayan iki farklı dönüşümü birlikte kurar. Burada belirleyici olan, Pinokyo’nun Geppetto’ya ulaşmasından çok, dış dünyada yaşadığı deneyimlerin onu nasıl dönüştürdüğüdür. Deniz canavarının içine ulaşan Pinokyo yalnızca atölyeden ayrıldığı andaki Pinokyo olmaktan çıkmıştır; yaşadığı deneyimler Geppetto’yla kurduğu ilişkinin anlamını da yeniden biçimlendirmiştir.

Bu dönüşüm yalnızca Pinokyo anlatısına özgü sayılamaz. İnsanın biçim verdiği birçok eser, özellikle sanat eserleri, üretildikleri ilk bağlamın dışına çıkarak farklı dolaşım süreçlerine dahil olur. Bu süreçte dahil oldukları yeni ilişki ağları, eserin kendisinden çok nasıl alımlandığını, yorumlandığını ve anlamlandırıldığını dönüştürür. Pinokyo’nun hikâyesi de bu sürecin doğrudan karşılığı değil, alegorik bir anlatımı olarak okunabilir. Geppetto’nun atölyesinde başlayan yolculuk, dış dünyayla kurulan ilişkiler aracılığıyla yeni anlam katmanları kazanırken, Pinokyo’nun geçirdiği dönüşüm de Geppetto’yla kurduğu ilişkinin yeniden tanımlanmasına imkân verir.

Pinokyo’nun dış dünyada kurduğu ilişkiler ve yaşadığı deneyimler anlatının temel dönüşüm eksenini oluşturur. Kandırılması, farklı yönlere savrulması ve yaptığı hatalarla yüzleşmesi yalnızca karakterini değil, Geppetto’yla kurduğu ilişkinin anlamını da dönüştürür. Bu nedenle, deniz canavarının içinde Geppetto’ya yeniden ulaşması yalnızca fiziksel bir karşılaşma olarak değerlendirilemez. Bu karşılaşma, Pinokyo’nun dış dünyada yaşadığı deneyimlerin ardından Geppetto’ya yeniden yönelmesinin anlatısal sonucudur. Deniz canavarının içinde gerçekleşen buluşmaysa anlatının başındaki ilişkinin tekrarı olarak görülemez, daha çok yaşanan dönüşümün ardından Geppetto’yla kurulan bağın yeni bir anlam kazandığı eşiktir.

Pinokyo’nun hikâyesindeki bu dönüşüm, bir eserin üretildiği ilk bağlamın dışına çıkarak farklı ilişki ağları içinde yeni anlamlar kazanabileceğini düşündürür. Bu durum, Paul Ricoeur’ün mesafelenme (distanciation) ve metnin özerkliği kavramları çerçevesinde değerlendirilebilir. Ricoeur’e göre, bir metin ortaya konduktan sonra, üretildiği ilk bağlamdan ve yazarının başlangıçtaki niyetinden belirli ölçüde bağımsızlaşarak farklı okumalara açılır. Pinokyo’nun hikâyesi bu yaklaşımın doğrudan karşılığı değil, üreticisinin denetiminden çıkan bir yapının dış dünyada kurduğu ilişkiler aracılığıyla yeni anlamlar kazanmasının alegorik bir anlatımı olarak okunabilir. Bu yönüyle anlatı, bir eserin dolaşıma girmesiyle birlikte anlamlandırılma biçiminin ve üreticisiyle ilişkilendirilme şeklinin zaman içinde dönüşebileceğine işaret eder.

Geppetto’ya dönmek: Üretici, eser ve dönüşen ilişki

İnsanın ortaya koyduğu eser, üretildiği anda anlamı bütünüyle belirlenmiş ve değişmez bir varlık haline gelmez; üreticisinin elinden ayrılarak farklı bağlamlar ve dolaşım biçimleriyle ilişki kurar. Eserin dolaşıma girmesi eriştiği alanı genişletirken, taşıdığı anlamı, kazandığı değeri ve üreticisiyle kurduğu ilişkiyi de dönüştürür.

Geppetto ile Pinokyo arasındaki ilişki de bu bakımdan yalnızca yaratanla yaratılan arasında kurulan, sabit bir bağ olarak düşünülemez. Geppetto, Pinokyo’ya atölyesinde biçim vermiştir; ancak Pinokyo’nun hikâyesi bu ilk biçimlenmeyle tamamlanmaz. Pinokyo atölyeden ayrıldığı andan itibaren Geppetto’nun doğrudan denetleyemediği bir dünyanın içine girer. Bu süreçte geçirdiği deneyimler onu başlangıçtaki halinden uzaklaştırır. Geppetto’nun peşinden denize açıldığı varlıkla balinanın içine ulaşan Pinokyo bu nedenle aynı değildir. Fakat değişen yalnızca Pinokyo mudur? Geppetto da atölyesinden ayrılmış, kendisine ait olmayan bir düzenin içine düşmüş ve yaşamını onun sınırlı imkânları içinde yeniden kurmak zorunda kalmıştır. Balinanın içinde gerçekleşen karşılaşma, böylece başlangıçtaki ilişkinin basit bir tekrarı olmaktan çıkar; farklı yönlerde ilerlemiş iki dönüşüm sürecinin kesiştiği bir eşik haline gelir.

Bu karşılaşmanın çağdaş üretici açısından taşıdığı anlam da tam burada belirginleşir. Sanatçı, ortaya koyduğu eserin dünyada bir karşılık bulmasını ve kendi üretim bağlamının dışına çıkmasını ister. Onu kültürel, ekonomik ve teknolojik dolaşım ağlarına yönelten temel motivasyon çoğu zaman bu karşılaşma arzusudur. Üretici, eserinin nasıl karşılanacağını, hangi anlamlarla ilişkilendirileceğini ya da hangi bağlamlarda yeniden üretileceğini bütünüyle belirleyemez. Eserin özerkleşmesi üreticiyle bağın ortadan kalkması anlamına gelmez; bu bağın artık yalnızca üreticinin ilk niyeti üzerinden sürdürülemeyeceğini gösterir.

Pinokyo'nun1883 baskısı için Enrico Mazzanti tarafından yapılan illüstrasyon.

Üreticiyle eser arasındaki ilişkinin dönüşümü eserin dolaşımından bağımsız görülemez. Dolaşım eseri seyirciyle buluşturarak ona yeni anlam alanları açarken, üreticinin eserle kurduğu ilişkinin koşullarını da belirler. Bu nedenle, üreticiye dolaşım imkânı sağlayan düzenle onun hareket alanını sınırlandıran düzen birbirinden ayrı değildir.

Bu bağımlılık hem eserin dolaşım biçimini değiştirir, hem de üreticinin zamanla kurduğu ilişkiyi. Sanatçı artık yalnızca ne üreteceğinden öte, üretimin sürekliliğini nasıl koruyacağını düşünmek zorunda kalabilir. Böylece eserin ihtiyaç duyduğu zamanla dolaşımın talep ettiği zaman arasında giderek daha belirgin bir ayrım ortaya çıkar. Eser düşünme, bekleme ve olgunlaşma talep ederken; dolaşım hız, tekrar, yenilik ve hazır bulunma beklentisi yaratır. Üreticinin karşı karşıya kaldığı temel sorun da değişir; fazla çalışmanın ötesinde, hiçbir zaman gerçekten duramamak.

Geppetto’nun çağdaş üreticiden ayrıldığı noktaysa, içinde bulunduğu düzenin yabancılığının hâlâ farkında olmasıdır. Geppetto balinanın içinde olduğunu bilir; dışarıda farklı bir dünyanın, zamanın ve yaşam biçiminin varlığını hatırlar. Balinanın ritmine uyum sağlaması, bu ritmi hayatın tek ve doğal biçimi olarak kabul ettiği anlamına gelmez. Çağdaş üreticiyse, içinde üretim yaptığı hız, sürekli erişilebilirlik ve görünürlük koşullarını çoğu zaman dışarıdan belirlenmiş bir düzen olarak değil, üretmenin kendiliğinden gereklilikleri olarak deneyimleyebilir. Dışarıdan gelen taleple üreticinin kendi arzusu arasındaki sınır bu nedenle giderek belirsizleşir. Eserinin dünyada karşılık bulmasını istemekle sürekli görünür olmak zorunda hissetmek, zamanla aynı sürecin içinde birbirine karışabilir.

Bu noktada Geppetto’nun balinanın içindeki yaşamı yalnızca bir tutsaklık anlatısı olarak okunamaz. O, balinanın sınırlarını değiştiremez, fakat yaşamını bu sınırlar içinde sürdürebilecek yollar arar. Kendi belirlemediği bir ritme tabi olur; buna rağmen gündelik yaşamını sürdürmekten vazgeçmez. Bu durum onu ne bütünüyle özgür bir özneye ne de tümüyle edilgen bir kurbana dönüştürür. Geppetto’nun alegorik gücü, değiştiremediği bir düzen içinde varlığını korumaya çalışmasında ortaya çıkar. Ancak bu çaba bir zafer ya da kurtuluş anlatısı da değildir. İçeride sürdürülen faaliyetlerin onu dışarıya gerçekten yaklaştırıp yaklaştırmadığı belirsizdir. Bazen üretmek, ilerlemekten çok içinde bulunulan günü yeniden mümkün kılmanın aracı haline gelebilir.

Piet Mondrian,  1925.

Bu nedenle, Geppetto’ya yeniden dönmek, çağdaş sanatçının yalnızca sistem tarafından kuşatılmış halini görmek anlamına gelmez. Geppetto aynı zamanda biçim verdiği varlığın kendisinden ayrılmasına, başka ilişkiler içinde dönüşmesine ve başlangıçtaki biçimiyle geri dönmemesine tanıklık eden üreticidir. Pinokyo’nun yolculuğu eserin üreticiden görece bağımsızlaşmasını alegorik olarak görünür kılarken, Geppetto’nun balinanın içindeki yaşamı üreticinin de bu süreçten değişmeksizin çıkmadığını gösterir. Böylece eserin dolaşımı yalnızca onun anlamını değil, üreticinin üretimle, zamanla ve kendi konumuyla kurduğu ilişkiyi de dönüştürür.

Balinanın içindeki karşılaşma bu nedenle bir son değil, artık başlangıçtaki biçimiyle sürdürülemeyecek bir ilişkinin yeniden kurulmasıdır. Geppetto, Pinokyo’yu hâlâ biçim verdiği varlık olarak tanır, fakat onu yalnızca bu ilk biçimlenme ânına indirgeme imkânını kaybetmiştir. Pinokyo da Geppetto’ya geri döner; ancak bu dönüş, atölyeye ve eski düzene bütünüyle geri dönmek anlamına gelmez. Bu nedenle, karşılaşmanın anlamı değişimin ortadan kaldırılmasında aranmamalıdır, anlam ilişkinin değişim kabul edilerek yeniden kurulmasında ortaya çıkar.

Belki de üretici öznenin çağdaş konumunu belirleyen temel gerilim burada saklıdır. İnsan ortaya koyduğu eserin dünyaya açılmasını ister, fakat onun dolaşımdaki hareketini bütünüyle denetleyemez. Yine de üretimden bütünüyle vazgeçemez. Çünkü onu balinanın içine yönelten şey sistemin çağrısı olduğu kadar, biçim verdiği eserle kurduğu bağdır.

Bu bakımdan, Geppetto’nun hikâyesi çağdaş üreticinin içinde bulunduğu düzenle kurduğu ilişkiye ilişkin hazır bir cevap sunmaz. Daha temel bir soruyu açık bırakır: İnsan, kendisini yaşatan ve kuşatan bir düzenin içinde, kendi zamanını bütünüyle kaybetmeden üretmeye; kendisinden ayrılarak dönüşen eseriyle, onu yeniden kendi mülkiyetine indirmeden ilişki kurmaya devam edebilir mi? Geppetto’nun balinanın içindeki varlığı bu sorunun açık kalmasını sağlar. Çünkü asıl mesele yalnızca içeriden çıkmak değil, içeride yaşarken insanın kendi ritmini, dikkatini ve yarattığı eserle kurduğu bağı ne ölçüde koruyabildiğidir.

 

 

KAYNAKÇA

Carlo Collodi, Pinokyo, çev. Egemen Berköz, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017. (Özgün eser 1883 yılında yayımlanmıştır.)

Byung-Chul Han, Yorgunluk toplumu, çev. Samet Yalçın, Açılım Kitap, 2022.  (Özgün eser 2010 yılında yayımlanmıştır.)

Fredrich Jameson, Postmodernism, or, The cultural logic of late capitalism,  Duke University Press, 1991.

Paul Ricoeur, Hermeneutics and the Human Sciences: Essays on Language, Action and Interpretation, çev. J. B. Thompson, Cambridge University Pres, 1981.

Yazarın Tüm Yazıları
  • çağdaş sanat
  • Carlo Collodi
  • pinokyo

Önceki Yazı

TARTIŞMA

Bir devlet, Kuyu’ya bir komedyen atar…

“Batıda Deniz Göktaş’ın gösterisinin katbekat sertleri yapılıyor ve kimselerin başına bir şey gelmiyor; çünkü oralarda hafıza sahibi kurumlar yapısı halen çalışmaya devam ediyor.”

MESUT VARLIK

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

M. Ender Öndeş:

“Kahramanlar steril varlıklar değildir...”

“Bazılarını şahsen tanıma onuruna eriştiğim ve sonradan kaybettiğimiz insanların hepsi elbette kahramanlardır. Ama sadece onlar değil; şimdi, şu anda sokaklarda iyi kötü bir şeyler yapmaya çalışan, inandıkları şeyler için riske giren gencecik insanlar da benim için kahramandır.” 

DENİZ EKİCİLER
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist