Bir devlet, Kuyu’ya bir komedyen atar…
“Batıda Deniz Göktaş’ın gösterisinin katbekat sertleri yapılıyor ve kimselerin başına bir şey gelmiyor; çünkü oralarda hafıza sahibi kurumlar yapısı halen çalışmaya devam ediyor.”
Deniz Göktaş Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu'nda çekilen ikinci stand-up gösterisi Ölü Deniz'de.
Haftalardır, Yael Naim’in Coward (Korkak) şarkısı durduk yere çınlıyor kulaklarımda. Şarkı sadece benim zihnime takılmamış olsa gerek; Metropole Orkestrası, Thylacine, Brad Mehldau, Rone gibi sanatçı ve/ya gruplar tarafından da yeniden yorumlanmış; ben önce orijinalinden, sonra da Metropole yorumundan yanayım.
İçimdeki Coward (Korkak) takılması dursun diye açıp şarkıyı dinlesem de pek kâr etmiyor. Belki bunun psikanalitik anlamlarını Bülent Somay’a veya Hakan Gürvit’e sormak gerekir. Ancak bu cehaletimle, neden diye sorunca, günlerdir aklımdan çıkmayan, Deniz Göktaş’ın hücrede olması gerçeği duruyor karşımda. 1 Haziran 2026 akşamı Harbiye Açıkhava Sahnesi’nde yaptığı ve kayda aldığı Ölü Deniz adlı stand-up (stendap mı desek?)[1] gösterisini 24 Haziran 2026 akşamı kendi YouTube kanalına yükledi; “yan sekmede Netflix’e”[2] gitmeden, ücretsiz olarak. Sonra olaylar gelişmeye başladı ve gösterinin sözü, kendini doğrulayan kehanet gibi, yayınlanmasının ardından gerçekleşmeye başladı. 3 Temmuz 2026’dan bu yana Tekirdağ Çorlu’daki Karatepe Yüksek Güvenlikli (Kuyu Tipi) Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda yatıyor. Bu gösteri yüzünden içeri alınacak olursa ne diyeceğini dahi biliyordu: “Ama benim aspergerim var.”
Bir gitarım, dostum bile yok, anlıyor musun
Çok uzaklara gidebilirdim oysa
Şimdiyse öylece duruyorum
Korkudan kılım kıpırdamıyor
“İyi de, ben nasıl bir korkak oldum?”
“Ama o da fazla kaşındı diyen politik-gevşeklikten “Yahu tutuklanacağını bile bile niye geliyor?” diyen saldırgan-kinizme varan tepkiler bir yanda dururken; destek olmaya, savunmaya çalışanların da gösterinin kendisinden daha korkak, çekingen, aslında-bir-şey-olmadığına-kimi-ikna-etmeye-çalıştığı-belli-olmayan yazıları, yorumları da bir diğer tarafta birikmeye devam ediyor. Bir diğer yanda da muhafazakârların özgürlükçü olanlarının eleştirel yaklaşımı “izan peşinde” olmayı sürdürüyor.
Türkiye’nin en açık görüşlü İslam âlimleri dahi ifade özgürlüğünün bir sınırı olması gerektiğini, bu laçkalığın uygun olmadığını ama Müslüman tavrının da ağırbaşlılıkla, kutsalın savunmaya ihtiyacının olmadığı bilinciyle yaklaşması gerektiğini söylüyor. Ölü Deniz’deki esprinin akışı ise şöyleydi: “Ben Türkiye’de kalmaya kararlıyım. Türkiye’de kendimi hiç muhafazakâr hissedemedim, eşik çok yüksek; cennetin de muhafazakârı olacak kadar.” Her şeye amenna ama bu da olmaz denen, sınırın görünmesini sağlayan espriyi ise özetleyecek olursam, şöyleydi: “Dördüncü kitap favorim. ‘Bu son kitap’ demek iddialı, daha yeni yeni çıkıyor kitaplar, hem yazar için de çok zor; fazla empati şirke girmiyordur umarım, neyse birkaç aya öğreniriz.” Ve elbette birkaç aya kalmadı.
Mustafa Öztürk’ün kendi kanalındaki “Deniz Göktaş Olayı… Ofansif Mizah Nereye Kadar?” videosu veya benzer konumdaki Şule Demirtaş’ın “Deniz Göktaş ve İnancın Özgüveni” yazısı[3] yahut aynı başlığı taşıyan, Fikir Coğrafyası kanalında Salih Cenap Baydar’ın konuğu olduğu yayın, alınan özgürlükçü konumun hassas dünyasını göstermeye yeterli oluyor. Allah/Tanrı için özgürlük talep edilebilir ama Allah/Tanrı varken özgürlük nereye kadar? Burası, her dinin muhafazakârları tarafından bir türlü aşılamayan bir sınır alanı olarak sabitliğini koruyor. Dolayısıyla da sonuç değişmiyor.
Dünyanın bütün muhafazakârlarının açıkça sistem içerisindeki yerini aldığı bir ortamda, özgürlüklerin geldiği halden de anlaşılabiliyor. Haklar-ilkeler-etik çerçeve hattındaki özgürlükçü-sol-komünist yaşam tarzı ve söylemler, artık sistemin kaybedenleri muamelesine maruz bırakılıyor. Üstelik zenginler/kapitalistler denen tukaka sınıf tarafından değil; daha dün maddi açıdan yoksul olanların bir kısmı, Allah yoluyla, yani dini istismar ederek, bulundukları kültürel sınıfla birlikte sisteme entegre olan muktedir-muhafazakârlar eliyle gerçekleşiyor. Dünyadaki muhafazakârların tarihleri farklı olabilir ama Türkiye’de muhafazakârların iktidara gelmenin şartlarını yerine getirmek konusunda kani hale gelmelerinin tarihi yarım yüzyılı geçiyor.
Daha dün diyebileceğimiz otuz yıl kadar öncesinde, muhafazakârların “ilke gereği” yanında durmayı tercih eden özgürlükçülere yönelik herhangi bir gönül borcu veya politik vefa sorusu taşımak şöyle dursun, bütün refah içindeki ferahlıklarıyla acımasız davranabilmelerini eminim Hobbes bir şekilde açıklardı, ama biz yaşıyoruz; çünkü unutmayalım: Muhafazakârlarımız, Bir Leviathan Yaratmak nedir; uzun uzun, iyice düşündüler, değerlendirdiler.
Belli pragmatik kodlardan beslenen ahlakçılık, yeterince iyi Müslüman olmak-olmamak üzerinden getirilen sözde-eleştirellikler bir çıkış olmayacağı gibi, buluşulabilecek bir ortak zemin sun(a)mayışıyla 1960’lardan bugüne bir değişimin olmadığını gösteriyor. Ve Erdoğan’ın 15 Temmuz vesilesiyle yayımladığı makalesinde, daha önce defalarca alıntıladığı beyti yinelemeyi unutmaması:
Ecdadımızın heybeti ma’ruf-ı cihandır /Fıtrat değişir sanma, bu kan yine o kandır![4]
Kutsal kartı, eli her zaman yükseltir ve her seferinde başka kutsalları masseder. Bu da güç istenciyle mümkün. Oysa daha solun pragmatizmle kurduğu/kuramadığı yaman ilişki çözülememişken… Tanıl Bora’nın Sol, Sinizm, Pragmatizm kitabında vurguladığı gibi, vicdanın sesi olan sol itiraz nasıl olacaktı da sağın oportünizminin, üstelik muhafazakâr silahlarla donatılmış halinin karşısında varlık göstermeye devam edip üstün gelebilecekti? Belki de bu nedenle solun zamana-mekâna yayılan bir yol tutması beklenemez miydi? Maddi kaynaklara erişim eksikliği bir noktadan sonra kader gibi mi algılanıyor? Solun sürdürülebilirliği, pragmatizmi kullanabilirliği, Batı Avrupa örneklerindeki gibi, yine de burjuva demokrasisinin asgari zeminine mi ihtiyaç duyuyor? Yoksa oyun kutsal kartıyla oynanıyorsa, bu hukukun zemin kaybı anlamına gelmez mi?
Tevfik Taş’ın SoL Haber’deki “Kutsalı siyasallaştıran kutsala hakaret edendir” başlıklı yazısından birkaç sözü alıntılayarak bu faslı kapatayım:
Hazımsızlığın kaynağında iddia edilen hakaretin niteliği değil, siyasetin nesnesi haline getirilmiş kutsalın kalkan olarak kullanılması duruyordu aslında.
Aydınlanma süreci aynı zamanda blasfemi, yani dine hakaretin her gerekçe ile öne sürülmesinin de tarihidir. Aydınlanma öncesinde blasfemi yasaları yoktu, çünkü kutsallık zırhının arkasına sığınmış egemen siyaset zaten mutlak iktidardı. İnsanlara işkence etmek, yakmak serbestti. Ortada bir hakaret söylemi yoktu, çünkü siyasi iktidar kutsal adına kodifiye edilen egemen dinin tek muktediriydi. Keyfiyetin olduğu yerde hakaret gerekçesine ne gerek vardı ki!
Oysa Deniz Göktaş teolojik bir noktadan ‘Ölü Deniz’i sunmadı. Dayandığı asıl eksen din değil, düzen eleştirisiydi. Türkiye’nin yeni kutsalı olarak Recep Tayyip Erdoğan’ı hicvetmesi bardağı taşıran son damlaydı. Yoksa Çekya’ya diplomat olarak atanan Egemen Bağış’ın her cuma ‘salladığı’ ayetler kutsal kategorisinden muaf tutuluyor olabilir miydi?
Ben kim olacağım korkusu
İçimdeki tüm zayıf çatlaklar
Hepsini onardım sanıyordum
Ben şimdi nasıl korkmayayım
[Nakarat]
Şaka burada bitmiyor
Bütün bu tarafların dışında bir yerden Deniz Göktaş’la ilişkilendiğimi fark ettim böylece. Bana bazen korkak davrandığımı hatırlattı. Solcu olması ve bunu “elbette” çekinmeden dile getirmesine; “bu zamanda” üstelik stendap gibi sistemin içinde kendi alanını yeni yeni ama hızla açan gençlerin son yıllarda çiçeklendiği bir eğlence birimi içerisinde muhalif kişiliğini sakınmadan, sözünü bütün açıklığıyla (=yiğitliğiyle=gözü pekliğiyle de denebilir) söylemesine tutunduğumu fark ettim. Ki böylece meslektaşları arasından açık ara sıyrıldığı kanaatindeyim.
ODTÜ’lü bir nerd espri yaptığı için tutuklandı ama şaka burada bitmiyor. Dindar-ailelerin-seküler-çocukları’ndan sosyolojik çıkışlar beklenirken, “Alevi ve solcu” bir ailenin Alevi ve solcu bir çocuğu “daha” hücrede yatıyor. Gezi’deki “Alevi ve solcu” çocuklar gibi öl(dürül)mediğiyle mi avunuyoruz yoksa?
Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Çiğdem Mater, Can Atalay, Ekrem İmamoğlu… ve şimdi de 32 yaşında, hem Tunç Soyer-Fazıl Say’ın sonrasına hem Ali Babacan’la Ümit Özdağ’ın arasına düşmüş ama Kılıçdaroğlu gibi de düşkün Alevi olmayan bir stendapçı genç; Deniz Göktaş. Yurtdışına tatile gidişinden çekingence bahseden; yurtdışından döneceğini rahatlıkla dile getiren; ters kelepçeli ve güldüğü görünmesin diye arkadan çekilen tutuklu videoları servis edilen; tutuklanınca keyfinin yerinde olduğunu ve artık Moby Dick’i bitireceğini söyleyen; ziyaretine gelen Kılıçdaroğlu’na “CHP’yi salın” diyen bir insan evladı. Ona buna yansıtma yapmak yerine, içinde bulunduğumuz tablonun gerçekliğiyle, en azından kendi kendimize yüzleşip, şarkıda dendiği gibi “İyi de ben nasıl bir korkak oldum? Nasıl bir korkak, korkak, korkak” diye sormanın tarafında olmayı tercih ediyorum.
Yaşadıklarımızı artık geçen yüzyılda kalan birtakım muhalif reflekslerle anlayamıyoruz. Hayatın bütün reel-politik alanlarının günden güne daha da ağır geldiği bir dönemde, muhafazakâr olmayan herkes de içine dönüyor, kendini keşfediyor, onaylıyor ve sistemle, onunla didişmemek konusunda tokalaşarak huzura kavuşuyor. Birileri hapse giriyor; bir şey yapamıyor. Zeytin ağaçları yok ediliyor; yogaya başlıyor. Çocuklara tecavüz ediliyor; kendi içine dönüyor. Ormanlar yanıyor; ağaca sarılıyor. Komedyenler bile tutuklanıyor; psikoloğunu değiştiriyor. Ya ne yapsaydı?
Bir başımayken özgürdüm
Bir başıma ne gelirse
Yine de paylaşabilmeyi çok isterdim
Cesaret edebilseydim haliyle
Bir devrim momenti
Korkmak insani bir duygu ama korkaklık toplumsal bir arıza. Evrimsel olarak hayatta kalmamızı sağlayan korku duygusuna abanan iktidarlar bu duyguyu öylesine bütün yönleriyle zorluyorlar ki, korkaklığın bozuk saat gibi günde iki kere doğruyu göstermesine dahi kitleler tav olabilecek hale geliyor. Ötedünya varsa, yok yere hapı yutmayalım, n’olur n’olmaz diye inanan pragmatizm, zannettiğimiz kadar marjinal/nadir değildir; kitlesel bir kabuldür belki de. Toplumlar o kadar da kolay, basit işlemiyor.
Bu yaman gerçekliğin orta yerinde, sistemin elinde-[silahlı]-oyuncak olmak ile Paranın Gürültüsü’nde sorulan, yoksulların zamanda kütle çekimini mümkün kılmaları arasında kalarak hakiki anlamıyla bir menteşe zamanı’nda olduğumuz kanaatindeyim. Belki de Çetin Altan’ın 1985’te yayımladığı 2027 Yılının Anıları kitabında çekinerek altını çizdiği gibi, “Yoksulların Azınlığa Düşme Çağı”nın orta yerinde miyiz? Neresinden baksak, bir aufhebung, bir devrim momenti içerisinde olduğumuzu söyleyebiliriz. Devrim kelimesinin sessiz sedasız ortalıktan silinmesi, ekran bağımlısı yaşantımız içerisinde bir eksiklik yaratmamışa benziyor. Sistem yoksulları öylesine güzel oyalıyor ki, kimse eğlenirken şikâyetlenmekten de feragat ettiğinin farkında olmuyor. Bu da geçiyor işte…
Her gün bir şey daha oluyor ve menteşe zamanında bir kapı açılıyor. Ama nereye, neye açıldığını henüz kestiremiyoruz. Oysa muktedirler/küresel oyuncular, kapının kendi istedikleri yere çıkması için tüm güçleriyle bastırıyorlar. Üstelik Latife Tekin’in kullandığı anlamıyla, “yoksullar dili mırıldandıkları için”, iklim krizi gibi kitlesel ölümlere neden olacak bir yakın geleceğin dahi çok uzağında, önlerine serilen güzelim tarihsel malzemelerle oynamakla, oynaşmakla, hatta dişleyip kapısını kemirmekle oyalanıyor; “mutmain” hayatlar yaşıyor.
Benden bir başkasıyla ilgilenirdim
İki olur muydu sana üç?
Ya ben bu heyecanla‒
Hadi yap be evlat
[Nakarat]
“Devletin mi var, derdin var”
Bu elbette tarih boyunca olduğu gibi, bir sınıf çatışması konusudur. Latife Tekin’in Para Gürültüsü’nde işaret ettiği gibi, yoksullar kendi başlarına bırakılıyor ve tarih her şeyiyle onların üzerine boca ediliyor. Tarihi kazananlar yazdığı için de, korkuları nedeniyle yanlış kararlar verenlerle korkaklıklarıyla tercihlerini yapanlar arasındaki ayrıma hiç odaklanamadık. Tarihi kazananlar yazdı ve şimdi de yoksullara birer nickname halinde ninelerinin/dedelerinin nafakası olarak basitçe sunuluyor. Biz (diye kimi dahil ediyorsanız, fark etmez; burada herkesin tarihi şanlıdır!) şanlı tarihiyle övünen, bugünüyle yerinen, yarınından hep endişe eden insanlarız. Bu zorlu kısırlıktan çıkabilmek için, toplum, ulus, insanlar olabilmek için ne zaman başımızı devlete kaldıracak olsak, o veya bu nedenle ve şekilde, darbelerle yol kapandı, canlara kıyıldı, gözlere korku salındı ve biz durmadan gerekeni-yapması-için-Allah’a-havale-etmeye itildik… 1980 darbesinden sonra ise zincirler hızla boşandı.
Şahsi yaşamımızda sevdiğimiz komşumuza, arkadaşımıza, tanıdığımıza, hatta dostumuza (ama asla akrabalarımız dahil değil!) belki de hiç güvenmememiz, hatta aramızda yaşatmamamız gerektiğini hep devletten öğrendik. İşin kötüsü, iyi bir öğrenci olmaya çalışmaktan da hiç çekinmedik. Ermeni Soykırımı, 6-7 Eylül Pogromu, Alevi katliamları, Kürt katliamları gibi “Türkiye yakın tarihi çok üzücü olaylarla dolu: Bahçelievler, Sivas, Maraş...” Deniz Göktaş gösterisinde Türkiye’nin bu karanlık tarihine dahi işaret edebildiği için içeride. “Ama onlar da Kars’ta bize saldırdı” veya “Örnek olmak bana kalırsa, Alevileri yakarlar” gibi cümlelerle yakıcı tarihsel olayları nezaketle ama yakıcılığına da halel getirmeden bir stendap gösterisine taşıyabildiği için içeride belki. Gösterisini, “Bir tek milliyetçiliği anlayamadım. Devletin mi var, derdin var” esprisiyle, bir kapanış jestiyle eksiksiz hale getirdiği için belki de…
Siz küçük hanımlar, küçük beyler
Siz de korkumu duyuyor musunuz?
Siz de umudumu paylaşır mısınız?
Böylece içimde olsanız
Ta kalbimde
Ruhumda
Büyüseniz, büyüseniz
“Neşemizi çalamazlar ya!”
Korku rejimi korkaklar yaratır; bizlerse sadece safça korktuğumuzu sanıyoruz. Oysa korku sandığımız şey, korkaklığımızı kapattığımız paravandan başka bir şey olmayabilir. Deniz Göktaş’ın politik bilinci ve etik dirayeti, peki ya şimdi ne yapmalı’yı düşünürken hep masada olacak artık. Bütün gösteriler gibi, stendapın da bir eylem olduğunu hepimize hatırlatarak, gündelik eylemlerimize / tercihlerimize / değerlendirmelerimize / düşüncelerimize işleyen, giderek korkağın paravanından memnun olmaya başlayışımızla yüzleşmeye bir davet bıraktı diye düşünmekten yanayım.
Stendapçılardan cılız birkaç cümle haricinde, mezarlıktan geçerken ıslık çalma pozisyonunu görmemiz de sektörel anlaşmaların nasıl yürüdüğüne dair bir kez daha fikir edinmemizi sağlıyor. Yeni-Yeşilçam olmaya aday BKM hikâye anlatıcılığının giderek baskın hale geldiği bir sistemle-anlaşanlar-estetiği dünyasında Deniz Göktaş’a sahip çıkabilecek, “Alevi oyları kadar küçük” bir sol-alternatif eğlence sektörünün cılızlığı, sessizliği… Eh ne de olsa, “neşemizi çalamazlar ya!” Öyle de çalarlar ki, dudağında Joker gülüşü gibi sakil bir ivme sızlar.
Kıskandırdığımız, yön verdiğimiz Batıda Deniz Göktaş’ın gösterisinin katbekat sertleri yapılıyor ve kimselerin başına bir şey gelmiyor; çünkü oralarda hafıza sahibi kurumlar yapısı halen çalışmaya devam ediyor. Daron Acemoğlu’nun Koç Üniversitesi mezuniyet töreninde verdiği konuşmasında da altını çizdiği gibi, dünyanın tüm demokrasilerinin kapıları kemiriliyor olsa da…
Deseniz, işte, duyuyorum
Hadi önüne bak artık diyorsunuz
Sen bu (korkak) değilsin
(Korkak, korkak, korkak…)
[Nakarat sonu]
İyi de ben nasıl bir korkak oldum?
Nasıl bir korkak oldum?
Nasıl … oldum?
Nasıl bir korkak oldum?
Sürüden ayrılmanın işaret fişeği
Deniz Göktaş’ın, edilemezliği bugün artık kabul görmüş birçok sözü etmiş olması bir gençlik sarhoşluğundan kaynaklanıyor olamaz. Daha en başlarında söyledikleri:
“İstesek burada bir tarikat kurardık, protokol vakıf arazisi ayarlardı”:
“Ben Recep Tayyip Erdoğan’ı hiç sevmedim, hayatımda bir dakikam bile yok.”
“Utangaç bir diktatörden, kendi kimliğiyle barışık bir diktatöre dönüşmesi ‒ kır kabuklarını Tayyip. Umarım biz de bir gün kabuklarımızı kırabiliriz.”
“S*ktiminin dalgıçları!”
“İstanbul’a taşındım ama kokaine alışamadım. (Bağımlı-uyuşturuculu Rock hayat ve Mehmet Ağar’ın anıları.) ‘Gemiler geldi gemiler gitti, az mı solcu kestik.’”
“Siz de 7 yaşında (çocuğun sözüyle) bölünebilir ülke yapmayın.”
Sahip olduğu devrimci bilinç hiç de yabana atılır cinsten değil bana kalırsa. Tevfik Taş da benzer bir görüşte:
Deniz Göktaş, kutsal olduğu iddia edileni değil, kutsalın arkasına sığınılarak yapılan siyaseti bir bütün olarak hicvetti. Çünkü toplumu dinselleştirerek yönetme stratejisinin kutsalı koruma korosu ile arasındaki bağı deşifre etti. Bir yurttaş gibi davranarak günahtan, tabudan korkmadığını ilan etti. Milyarder komedyenler korosundan yüreklice uzak durduğunu gösterdi. Suya sabuna dokunmayan, riyakâr patron-komedyenlere inat içeriden gönderdiği mektubunda “şaka açıklama” garabetine düşmeden, “Size dışarıda kolaylıklar” diyerek yalnızca unutulmuş politik hicvin bu ülkede yaşadığını temsil etmekle kalmadı; sürüden ayrılmanın tam zamanı olduğunun da işaret fişeğini ateşledi.
Lenin’in Ne Yapmalı?’sından sonra; Peki, ya şimdi ne yapmalı? Tek başımıza, kendimizle dahi başa çıkamadığımızı anladığımıza göre… Derken, tam bu yazıyı bitirirken, beklenen şey oldu ve bir imza kampanyası başlatıldı. “Mizah suç değildir” ifadesiyle haberleştirilen çağrı metnine 16 tiyatro-gösteri grubu ve 59 sanat emekçisinin imzasıyla duyuruldu; yeni katılacak isimlerle liste uzayacaktır. Otuz yılı aşkın süredir, yaşanan olaylar karşısındaki tepkimizi/tavrımızı imza kampanyalarıyla ifade etmeye çalışıyoruz. Anlamlı ve etkili bir sonuç alabildiğimizi de görmedik. Birkaç örnekte yaşanan sonuçlardaysa toplanan imzaların ne kadar işlevsel olduğuna dair şüphelerim var. Derken yine, Haluk Levent paralarıyla ortalık yeniden birbirine girdi ve bu yazıyı yazmayı tamamlayamadan, Deniz Göktaş’ın kuyudan ikinci mesajını aldık. “Keyfim yerinde ama 25 gün oldu, unutmayın!” diyordu — meğer dememiş. Sonra, kendisinden gerçek bir mesaj aldık, sapasağlam ve dimdik bir mesaj:
Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan selamlar.
Size bu satırları hemen yan hücremden gelen “Aşkın mapushanee, içindee ben mahkum” dizeleri eşliğinde yazıyorum.
Bir düzeltmeyle başlayayım; tanımadığım ve görüşmediğim bir avukat “Deniz bizi unutmayın dedi” gibi bir bilgi yaymış. Ne böyle bir duygum var ne de öyle bir talebim oldu. Aksine sürekli beni paylaştığını öğrendiğim arkadaşlarıma şu mesajı yolladım: “Abartma be king, yaz böyle geçmez.” Hazır hayatımın ilk tekzibini yapıp kendimi bir şey sanmışken hız kesmeden ikinciyi de yapayım. Biraz gecikmeli olacak ama tutuklandığımı öğrenince söylediğim “neşemizi çalamazlar” mesajını tırnak içinde olduğunu vurgulayarak söylemiştim. Nöşömözü çolomozlor gibi. Ama adliyeden Twitter’a ulaşana kadar yolda ironik tırnaklar kaybolmuş. Bana bu haberler geç geldiği için özetle şöyle diyebilirim; romantik, arabesk ya da talepkar bir cümle duyarsanız bilin ki doğru değildir. Çünkü ruh halim –olumlu anlamda– üçünden de uzak.
Evet, Çorlu’da birinci ayımı doldurdum. Ankara, Çorum, Antalya ve İstanbul’dan sonra en çok vakit geçirdiğim şehir Tekirdağ oldu. Beş Şehir’i tamamladım. Gelirseniz gezdiremem ama şehrimizin en çok ziyaret edilen noktası olan cezaevine çoğu Tekirdağlıdan daha hakimim. En iyi köfteciyi herkes bilir.
Moralim yerinde, sağlığım iyi. Bir ay boyunca kötü hissettiğim tek bir an bile olmadı. Tabii ki cezaevi romantize edilebilecek bir yer değil. Bunu herkes bilir. Monopoly’de bile kodese girince sinir krizi geçiren arkadaşlarım oldu. Yine de âdettendir, benden de duyun; cezaevine girmeyin mecbur kalmadıkça.
Aile, arkadaşlar, iletişim ve seyahat özgürlüğü, gözetlenmediğim bir oda, güneş, sahne, sokakta yürümek gibi mahrumiyetlerin yanında önemini burada anladığım şeyler de oluyor. Klavye ve bıyık makası benim için önemliymiş. Klavyeye hazırlıklıydım ama bıyık makası sürpriz oldu. Berber prosedürünü öğrenene kadar bıyıklar ağzımı kapattı. Kantin listesinde olmamasına rağmen şansımı deneyip “Bıyık makası?” diye dilekçe yazdım; cevap verilmeyen tek dilekçem oldu. Bir filmde dev makası olan bir adam gördüm. Çok özendim. Hayatımda ilk kez canım makas çekti. Neyse ki bıyığım Türkiye’de övgü alabileceği en kritik kişiden övgü aldı; ziyarete gelen Erkan Baş’tan.
Özetle cezaevine girmemeye çalışın ama işinizi olması gerektiği gibi yapmanın karşılığı buysa en huzurlu uykular burada uyunuyor. Sonraki gün yapacak işinizin ya da verilmiş sözünüzün olmaması da cabası.
Kaldığım cezaevi “Kuyu Tipi” olarak biliniyor. Bu konuda uzmanların, avukatların ve uzun süre tecrübe etmek zorunda kalmış insanların yazdıklarını okumanızı tavsiye ederim. Benim kısa süreli gözlemim; güneşsizlik, havasızlık ve sosyal izolasyonun kalıcı fizyolojik ve psikolojik zararlar vermesi kaçınılmaz. Sayımlar dışında insan sesi duymadan günleri, haftaları geçen mahkumlar var. Cezaevi deyince aklımızda canlanandan çok daha yalnızlaştıran bir sistem.
Ben belki kısa süreli olacağını umduğum için dışarıda da bazen yaptığım goblin moduna geçerek şimdilik uyum sağladım. Ama öğlen 7 metrelik duvarları olan avluda yüzüme gelsin diye güneşle köşe kapmaca oynamam gerekiyor. Yolu bir şekilde bu kuyuya düşen güvercin* ve dev çekirgeler duvarları aşamadıkları için benimle beraber kalıyorlar, haklarında CİMER şikayeti olmamasına rağmen. Yalnız hissettirmiyorlar. Gönderdiğiniz kitap kargoları ve şimdiden plastik komodinimin iki çekmecesini dolduran mektuplar hayatımdaki en kalabalık zamanımı yaşamamı sağladı hücrede. Hepsini okudum mektupların, kalışım uzarsa cevap da yazacağım. Yakın arkadaşlarımdan “Niye cevap yazmıyorsun şerefsiz, bu sefer turnede olmadığını hepimiz biliyoruz” tarzı mektuplar gelmeye başladı. WhatsApp’tan kurtuldum, bu sitemden kurtulamadım. Kitap hediyeleri ve mektuplarla memurlara ek mesai çıkardık. Size de, şikayet etmeden hızla yardımcı olan memurlara da teşekkürler.
Düzenli ziyarete gelen avukatlar da nefes oluyor. Cezaevinin yıldızları onlar. Ton balığını cezaevi kantinine ekleten avukatla tanıştım, çok heyecanlandım. Burada Oğuzhan Uğur’dan daha popüler. Dışarıya dair haberleri de onlardan alıyorum.
Okul arkadaşlarım başta olmak üzere dışarıda destek olan, dayanışma gösteren herkese de çok teşekkürler. Sabah 8 sayımlarında memurlar gelene kadar uyanık kalabilmek için “Bugün kim tutuklandı” temalı programlar izlemeye alışmışken, bir sabah ODTÜ Mezuniyet pankartlarıyla uyandım. Gözlerim doldu ilk kez. İyi ki varsınız. Athena Gökhan’ın törende benle ilgili yaşadığı kafa karşılığına çok güldüm. Sansürcü Punkçı da Türkiye’ye kısmetmiş.
Anarchy in THE UK
AcunMedya in Turkey
Böyle diyorum ama NATO ve Dünya Kupası bittiğinden beri Masterchef izliyorum. Açar açmaz orada da bir Karadenizli kazandı. Bütün ülkeyi kısık ateşte karadenize ettiler. (Deniz içerde şimdi ne şaka malzemesi biriktirmişsindir? Aynen kardeşim ful böyle notlar alıyorum, özür.) Burçin ve Tolğa favorim.
İlk hafta ülkeme dair moral tazelemek için Aktroll kanalları izledim; NATO Zirvesi Özel. Programlarda önce bana sövüp ahlak dersi veriyorlardı, sonra Donald Trump övüyorlardı, Türkiye için büyük şansmış varlığına duacılar. Ben de dersimi aldım.
“Değerleri aşağılayan komedyen” den, “Değerli dostum”a terfi etmek için eksiklerim:
–Epstein ile kanka olmak
–Gazze’yi Netanyahu ile birlikte tatil köyü yapma vaadi.
Bir kelime şakası ve bir didaktik çıkış yaptığıma göre aylık güncellememi sonlandırabilirim. Hâlâ kararlıyım, Moby Dick’i bitireceğim. Geçen öyle yazdım ama elime geçmedi henüz. Diğer kitaplar geldi, Moby Dick hâlâ kontrolde. Cezaevi okuma komisyonu da bitiremiyor, bela bir kitap. Aslında cezaevi kütüphanesi çok iyi, Chomsky bile var. Belki o da Epstein kontenjanından girmiştir.
(*) 2 haftadır benimle yaşayan güvercin Leo ile tanıştığımız günün öyküsünü yazdım, Uğur Gürsoy, Uykusuz Ağustos sayısında çizdi. Benim yerime de okuyun, buraya Uykusuz sokamıyormuşuz.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.
Deniz Göktaş’a, ilk gösterisinden sonra beklediğini söylediği şey, ikinci gösterisinden sonra oldu. Devlet ona “musallat” oldu. Gösterisi yayınlandıktan sonra dış dünyada da metni ilerlemeye devam etmişti ama tutuklanmasıyla birlikte hikâye sekteye uğradı; gösteride bundan sonrası yoktu. Çünkü sadece şaka yapıyordu. Burasının şaka yapılamaz bir ülke haline geldiğine inanmak istemiyor –du. Ne Göktaş’ın artık bozarak anlaşılmasını ümit ettiği “Nöşömözü çolomozlor” ifadesi ne de Cumhuriyet tarihimizin yüzakı Gezi’nin parolalarından biri olan “Dans edemeyeceksem bu benim devrimim değildir” sözü geçerlidir. Bir pop şarkısındaki “dans edemeyeceksem başlarım senin devrimine” diyen şarkılar değil hedeflenen.
Devrim’i unutturmaya çalışıyorlar, Devrim fikri/nosyonu unutturuluyor; oysa Devrim’i unutmaya hakkımız yok. Devrim, her gün, her sabah, yeniden yapılan bir eylemdir, tutumdur. Aşk ve Devrimin partisi diye belki 1990’larda zaman kaybettirildik ama artık Devrim’i kaybedemeyiz.
İyi de ne yapmalı?
İyi de ben nasıl bir korkak oldum?
Günlerdir kulağımda çınlayan şarkıyı halen dinliyorum, çünkü beni rahatlatmıyor. Rahatsızlığımı gidermek için bir yol bulmam gerektiği üzerine bir kez daha düşünmeme neden olan Yael Naim’in “Korkak” şarkısı da bittiğine göre…
Bir Devlet, Kuyu’ya bir komedyen atar, kırk akıllı korkusundan hiçbir şeyi unutmaz…
Bonus parça:
Benjamin Clementine, “Nemesis”
Şarkının künyesi, orijinal sözleri ve Türkçe çevirisi:
Coward (Korkak)
Yael Naim
Besteciler: David Donatien, Yael Naim
Söz: Lili Louise Musique, Mouselephant, Lili Louise Musique Sarl
Çeviri: Mesut Varlık
Coward
I miss my friends and my guitar
Knowing I can travel far
But now I’m only standing here
Completely paralyzed with fear
The fear of who I’ll come to be
Of all the weaknesses in me
I truly thought I was prepared
But now I’m panicked and I’m scared
But how did I become a coward?
How did I become a coward?
How did I become a coward?
How did I become a coward?
(Coward, coward, coward...)
I lived alone and I was free
To do whatever came to me
But I was craving to share
If only I could ever dare
To care for someone else but me
If our two created three?
But can I let go of the thrill
Turn it into something real
But how did I become a coward?
How did I become a coward?
How did I become a coward?
How did I become a...
How did I become a...
How did I become a coward?
(Coward, coward, coward...)
Little girl, little boy
Do you feel my fear?
And do you feel my joy?
Now you’ve entered my body
Straight to my heart
And into my soul
Grow, grow
And now a voice inside my head
Is telling me to go ahead
You’re not (coward! coward!)
(Coward! coward! coward! coward!)
(Coward)
But how did I become a coward?
How did I become a coward?
How did I become a coward?
How did I become a coward?
How did I become a...
How did I become a...
How did I become a coward?
Korkak
Bir gitarım, dostum bile yok, anlıyor musun
Çok uzaklara gidebilirdim oysa
Şimdiyse öylece duruyorum
Korkudan kılım kıpırdamıyor
Ben kim olacağım korkusu
İçimdeki tüm zayıf çatlaklar
Hepsini onardım sanıyordum
Ben şimdi nasıl korkmayayım
İyi de, ben nasıl bir korkak oldum?
Nasıl bir korkak oldum?
Nasıl bir korkak oldum?
Nasıl bir korkak oldum?
(Korkak, korkak, korkak…)
Bir başımayken özgürdüm
Bir başıma ne gelirse
Yine de paylaşabilmeyi çok isterdim
Cesaret edebilseydim haliyle
Benden bir başkasıyla ilgilenirdim
İki olur muydu sana üç?
Ya ben bu heyecanla‒
Hadi yap be evlat
İyi de, ben nasıl bir korkak oldum?
Nasıl bir korkak oldum?
Nasıl bir korkak oldum?
Nasıl … oldum?
Nasıl … oldum?
Nasıl bir korkak oldum?
(Korkak, korkak, korkak…)
Siz küçük hanımlar, küçük beyler
Siz de korkumu duyuyor musunuz?
Siz de umudumu paylaşır mısınız?
Böylece içimde olsanız
Ta kalbimde
Ruhumda
Büyüseniz, büyüseniz
Deseniz, işte, duyuyorum
Hadi önüne bak artık diyorsunuz
Sen bu (korkak) değilsin
(Korkak, korkak, korkak…)
İyi de, ben nasıl bir korkak oldum?
Nasıl bir korkak oldum?
Nasıl bir korkak oldum?
Nasıl … oldum?
Nasıl … oldum?
Nasıl bir korkak oldum?
NOTLAR
[1] Türkçesini uyduralım diye çok uğraştık ama nafile, olmadı.
[2] Bu yazıda çift tırnak içinde gösterilen bütün ifadeler (şarkı-yazı-yayın başlıkları hariç) Deniz Göktaş’ın Ölü Deniz gösterisinden alıntıdır veya aklımda kaldığı kadarıyladır. Yayın yasağı getirilene kadar en az on kez izlemişimdir.
[3] Şule Demirtaş, yazısını X hesabından duyururken şunları söylüyor: “Gösterinin tamamı dinî göndermelerden oluşmuyor. Siyasetten bürokrasiye, gündelik hayattan iktidar pratiklerine kadar birçok alanı hedef alan, sert hicivler içeriyor. Böyle bir gösterinin içinden sadece dinî göndermelerin seçilip bütün tartışmanın bunun üzerine kurulması şu soruyu akla getiriyor: Tepkinin merkezinde gerçekten kutsal mı var, yoksa siyasal eleştirinin bütünü mü? Fakat bu sorunun cevabı ne olursa olsun, benim için daha önemli olan başka bir ölçü var. Bir Müslümanın böyle durumlarda nasıl davranması gerektiğini belirleyecek olan gündelik siyasi tartışmalar değil, bizzat Kur’an’ın ortaya koyduğu ilkelerdir. Çünkü asıl mesele, başkalarının ne söylediğinden önce bizim hangi ahlaki zeminde durduğumuzdur.”
[4] Bkz. Özcan Yıldırım, “Cumhurbaşkanı Erdoğan: Bu Milletin En Büyük Gücü Birlik ve Beraberliğidir”, AA, 15 Temmuz 2026
Önceki Yazı
Aglaya Veteranyi’nden sıradışı bir büyüme hikâyesi:
“Hep başka yerde yaşıyoruz”
“Romanın etkileyici, çarpıcı yanı, bence bir çocuğun zihin dünyasının, soru sorma biçimlerinin, nesneleri ve olguları birbirleriyle ilişkilendirmesini sağlayan kendine özgü muhakemesinin yetkin bir şekilde verilmiş olmasında.”