• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Filistinli Şair Semih El-Kasım:

“Şiirden korkan rejimde yaşanmaz…”

“Savaşın, katliamın sıradanlaştığı günümüzde, tarafların keskin söylemlerine, zifiri karanlığın ya da kör edici aydınlığın korku ve şiddetine, belki de alacakaranlığın barındırdığı imkânlarla karşı çıkmak için hatırlamak gerekiyor. Kibbutz’ları hatırlamak, yahut Filistin Komünist Partisi’ni. Uri Avnery’i ya da Doktor George Habaş’ı. Belki de tüm bu büyük söylemlerden, örgütlerden sıyrılıp, yakınlık duyduğumuz bir direniş pratiğini, şiirleri ve şairleri hatırlamak. Mesela Semih El-Kasım'ı...”

Semih El-Kasım 1960’lı yılların ortalarında Komünist Parti toplantılarından birinde konuşma yaparken. (Fotoğraf: Filistin Müzesi Dijital Arşivi)

BURAK KUMPASOĞLU

@e-posta

PORTRE

23 Kasım 2023

PAYLAŞ

Yersiz Yurtsuz isimli otobiyografisine “Bütün aileler ana babalarını, çocuklarını icat ederler; her birine bir hikâye, bir kişilik, bir yaradılış, bir kader, hatta bir dil biçerler” diye başlar Edward Said.[1] Tarihlerindeki dinî yahut seküler liderlere “kutsallık” ya da “misyon” yükleyen çocukluk öykülerine aşina toplumlar için bu icatlar doğaldır. Filistinli şair Semih El-Kasım’ın çocukluğuyla ilgili, babasının kendisine anlattığı bir olayın hikâyesi de El-Kasım’a, direniş odağında bir kişilik, yaradılış, kader ve dil biçmiş denebilir. Belki de anlattığı bu hikâye ile babası, El-Kasım’ı “icat” etmiştir.

Babasının subay olarak görev yaptığı ve kendisinin de doğduğu Ürdün’ün Ez-Zerka şehrinden, ailenin asli vatanı olan Filistin’in Batı Celile bölgesindeki Rama şehrine dönüş yolunda, trende yaşanır bu olay. İkinci Dünya Savaşı’nın tüm şiddetiyle sürdüğü bu yıllarda Semih küçük bir çocuktur. Acıktığından ya da sıkıldığından ağlamaya başlaması vagondaki yolcuları tedirgin eder. Alman birliklerinin bu ağlama sesinden dolayı yerlerini tespit edeceğinden korkan yolcular babasından çocuğu susturmasını isterler. Hatta öldürmekle bile tehdit ederler. En sonunda babası silahını çıkarıp yolculara doğrultarak onları uzaklaştırır. Kimliğinin şekillenmesinde önemli bir yer tutmuş olmalı ki, babasından dinlediği olayın anısıyla şöyle söyler El-Kasım:

“Onlar beni küçüklüğümden beri susturmaya çalışıyorlar. Ben onlara nerede ve ne zaman istersem yüksek sesle konuşabileceğimi göstereceğim! Beni susturmaya güçleri yetmeyecek.”[2]

Toplumsal ya da bireysel hafızanın yaralayıcı olduğu kadar iyileştirici bir tarafı da olduğundan bahsedebiliriz. İyileşmeyi sağlayanın ise, anımsamanın yarattığı öfke ya da hüzün gibi duyguların politik bir tavra dönüşmesi olduğu söylenebilir. Hatırlamanın gri topraklarında bulduklarımızın, kısa vadede bugünün problemlerine çözüm olup olmayacağı belirsiz olsa da, yarına dair tahayyüller için elimizde, dilimizde olmaları elzem. Semih El-Kasım, ölümünden kısa süre önce verdiği bir röportajında, değişikliğin bugün ya da yarın değil, yarından sonra olacağını söyler. Metafor olarak kullandığı bazalt taşıyla anlatır bunu:

“Bazalt taşına bir damla su damlatılırsa, bugün değil, gelecek ay yahut yıl da değil belki ama, bu su damlasının altında mutlaka küçük bir delik açılacaktır.”[3]

George Habaş

Savaşın, katliamın sıradanlaştığı, istatistiki bir söyleme büründüğü günümüzde, tarafların keskin söylemlerine, zifiri karanlığın ya da kör edici aydınlığın korku ve şiddetine, belki de alacakaranlığın barındırdığı imkânlarla karşı çıkmak için hatırlamak gerekiyor. Kökleri Siyonizm’e uzanan ancak sol, seküler ve barışçıl bir deneyim olarak, kibbutz’ları hatırlamak,[4] yahut tüm zafiyetlerine, tarihsel zorluklarına rağmen Yahudileri ve Arapları, sınıf temelinde bir araya getirmeye çalışan, kısa ömürlü de olsa, mirasını aktaran Filistin Komünist Partisi’ni. Radikal bir milliyetçiyken, Siyonizm’i terk edip, Filistin halkına karşı yapılan haksızlıkları görünür kılan, mücadele veren barış aktivisti Uri Avnery’i ya da Ortodoks Rum kökenli olup, uçak kaçırma eylemleri ile Filistin davasını dünyaya duyuran Marksist kökenli Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin kurucusu Doktor George Habaş’ı anımsamak. Belki de tüm bu büyük söylemlerden, örgütlerden sıyrılıp, yakınlık duyduğumuz bir direniş pratiğini, şiirleri ve şairleri hatırlamak.

Uri Avnery, Yaser Arafat ile. 
Ramallah, 2002.

“Şiir bir uçağı düşüremez,” der Mahmud Derviş, “ama pilotun kafasını karıştırabilir.” Savaş makinesinin ve ideolojik körleşmenin onaylamayacağı bu kafa karışıklığının sebebi olan şiirin, bugünün imajlar dünyasında bir direniş pratiği olarak gücü zayıflamış olabilir elbette. Yine de şiirden, şairden yola çıkarak, direniş ve neye direnmemiz gerektiği üzerine düşünmemiz mümkün. Semih El-Kasım da bu şairlerden birisi. Her ne kadar “direniş şairi” sıfatının kendisine dayatıldığından bahsetse de bundan gurur duyduğunu da söylüyor. Ancak ekliyor da: “Sadece Arap ve Filistin direnişinin değil, uluslararası direnişin de şairiyim.”

Gassan Kanafani

“Direniş edebiyatı” terimini ilk defa Edeb el-Mukaveme fi Filistin el-Muhtelle isimli eserinde kullanan Gassan Kanafani, direniş şiirlerinin Filistinli direnişçilerin nidası olduğundan bahseder. Uygulanan kültürel ambargoya rağmen Filistin’de yaşananlar, bu şiirler aracılığıyla meydanlarda, sloganlarda görünür hale gelmektedir. Kanafani ve El-Kasım’ın yanı sıra, Mahmud Derviş, Fevda Tukan, Naci el-Ali, İbrahim Nasrallah gibi direniş hattı sanatçıları, yaşanan zulmü dünyaya duyurmanın ve halkı direnişe çağırmanın en etkili yolu olarak sanatlarını kullanırlar. El-Kasım’ın lise yıllarında yazmaya başladığı şiirlerini okuyan hocasının “Sen şiir yazmaya çalışma, şiir senin içinden coşsun” öğüdünü salt estetik bir eleştiri olarak değil, Filistin şiirinin yaşamla kurduğu dolaysız ilişkinin bir ifadesi olarak da düşünmek gerekir belki.

Direniş şiiri, ezen-ezilen diyalektiğini milliyetçi bir söylemle ele alır. 1948’le birlikte başlayan sürgünler, katliamlar kadar direnişi örgütleyenlerin tavırları da salt sınıf temelli bir hareketin varlığına engeldir. Semih El-Kasım da, Dürzi kökenlerini göz ardı ederek kendisini Arap milliyetçiliği içinde konumlandırır. Yine de milliyetçiliğe bakışı farklıdır:

“… Arapçılık diğer halklardan nefret etmek anlamına gelmiyor. Belki de bu (milliyetçilik) benim şiirsel deneyimimi farklı kılan şeydir. İçindeki milliyetçi ifade çok yüksek ama enternasyonalist ruhla çatışmıyor. Benim şiirimde nefret yoktur… İnsanlara karşı nefret yoktur, aksine sömürgeciliğe ve Siyonizm’e karşı bir meydan okuma vardır…”

Yıkıcı bir Yahudi milliyetçiliğine karşı, direnen bir Arap milliyetçiliği fikri bizim için de oldukça tanıdık sanırım. Edward W. Said bir söyleşisinde Filistinli olmanın gerçeğini, sadece politik bağımsızlığın ve hakların reddedilmesi değil, tarihinin ve acı çeken bir insan olarak gerçekliğinin de inkâr edilmesi olarak niteler.[5] Milliyetçiliğin bu yıkıcı ve çözümsüz pratiğine karşı El-Kasım’ın enternasyonalist yorumu barışa dair bir imkân barındırmaktadır. Etnik aidiyetini bir direniş pratiğine çevirmesi ilk gençlik yıllarında da mevcuttur. İçinde bulunduğu Dürzi topluluğun İsrail’e karşı bir mukavemette bulunmaması, topluluğun İsrail’in gözünde Araplara nazaran daha ayrıcalıklı bir yere sahip olmasına neden olmuştur. 1957 yılında “devletle bütünleşmek ve askerlik yapmak” kaydıyla İsrail kimliği almaya hak kazanan Dürziler, herhangi bir tehcirle karşılaşmadan topraklarında yaşamaya devam etmişlerdir. Dürziler içinden belki de ilk örgütlü itiraz El-Kasım’la gelir. Zorunlu askerlik uygulamasına karşı kurduğu “Zorunlu Askerliği Reddeden Hür Dürzi Gençliği” örgütüyle İsrail’e karşı ilk direnişini başlatmış, dönemin başbakanı olan Ben Gurion’a gönderdiği mektubunda silah için değil, şiir için doğduğunu yazmıştır. Direncini kırmak için uygulanan tüm baskılara, hapislere rağmen kararından vazgeçmemesi, diğer askerleri de etkileyerek bir isyana neden olabileceği korkusuyla birleşince askerlikle ilişkisi kesilir. Bu, İsrail’in militarizmine karşı kazandığı ilk zaferdir.

Semih El-Kasım

Bu mücadelenin ve zaferin zeminini oluşturan vatandaşlık hakkının Filistin toplumu için dramatik bir tarafı da var. 1948’den sonra topraklarını terk etmeyen, “1948 Filistinlileri” yahut “İçerideki Filistinliler” olarak adlandırılan, Semih El-Kasım’ın da aralarında olduğu İsrail vatandaşı Filistinlilerin bu dramı sadece İsrail’in baskılarıyla ilgili değildir. Arap ülkeleri tarafından, topraklarını terk etmedikleri için “hainlik”le suçlanan İsrail vatandaşı Arapların, yıllarca Arap ülkelerine girişleri, Arap üniversitelerinde okumaları, Arap finansından yararlanmaları bizzat Araplar tarafından engellenmiştir. İçeride yaşadıkları yıkımlara ve asimilasyona, dışarıdan gelen bu suçlamalara, engellere rağmen İsrail vatandaşı Filistinliler yine de kültürlerine sahip çıkmayı başarmışlar ve giderek artan nüfuslarıyla politik bir taban olarak İsrail siyasetinde varlıklarını dayatmayı başarmışlardır. Ürdün eski Dışişleri Bakanı Mervan Muaşer, bir yazısında[6] Arap ülkelerinin bu haksız tavrını işaret ederken, İsrail’in Araplıkla bağlarını kopartmaya çalıştığı, Arapların ise dışladığı bu “İçerideki Filistinliler”in “… yüksek düzeyde bir siyasi olgunluk ve bilgelikte politik bir rol oynayarak” İsrail’in yaptığı haksızlıklara karşı en büyük mücadeleyi verenlerin başında gelmekte olduklarını söyler.

El-Kasım’ın yaşamı boyunca maruz kaldığı eleştiriler sanırım bu vatandaşlık durumundan bağımsız düşünülemez. İsrail Komünist Partisi üyesi olması, Mahmud Derviş’le Sofya’da düzenlenen Gençlik Festivali’ne İsrail pasaportuyla katılmaları ve düzenlenen kortejde İsrail bayrağı altında yürümeleri bu eleştirilerin nedenlerinin başında gelmektedir. Oysa, Siyonizm’e karşı duruşu ve Filistin halkının mücadelesine verdiği destekle, İsrail Komünist Partisi, o yıllarda “İçerideki Filistinliler”in politik olarak mücadeleye katılacakları tek siyasi örgüttür. Dolayısıyla verdikleri mücadeleyi tüm dünyaya duyurmaya çalışan Filistinli aydınların, İsrail vatandaşlığının getirdiği zorunlulukları reddetmesi, mücadelelerini sadece zayıflatacak bir seçenek olacaktır. Geçmişteki İngiliz emperyalizmine, Siyonist işgale ve feodal-dinî liderlerin kontrolünde olan Arap gericiliğine karşı mücadele eden aydınların, milliyetçi direnişe sınıf bilincini de katmaları tek çıkar yoldu. Gassan Kanafani’nin de belirttiği gibi, “Köy ve şehirlerdeki yoksul Filistinli Arapların payına düşen toplumsal ve ekonomik zulüm göz önüne alındığında, milliyetçi hareketin ilerici mücadele biçimleri üstlenmesi, sınıf şiarını benimsemesi ve sınıf kavramlarına dayalı bir hareket hattı izlemesi kaçınılmazdı”.[7]

İsrailli Kara Panterler bir gösteride, 1971.

Sınıf ve inanç çatışmalarının birbirine karıştığı bu yılların belki de en önemli sembolü “İsrail Kara Panterleri” isimli örgüttür. Rusya ve Doğu Avrupa’dan göç eden Aşkenaz Yahudileri karşısında ayrımcılığa uğradıklarını ileri süren Mizrahi Yahudileri ile çoğunluğunu yoksul kesimin oluşturduğu Fas, Irak, Kürt ve Yemen kökenli “siyah” Yahudilerin, 1971 yılında kurdukları örgüt, isminden de anlaşılacağı gibi Amerika’daki Kara Panterler’den aldığı ilhamla kurulmuştur. Düzenledikleri gösteriler, yürüyüşler İsrail hükümeti tarafından şiddetle bastırılmıştır. Semih El-Kasım için hükümetin bu tutumu “Siyonistlerin, İsrail’in tüm Yahudilerin vatanı olduğuna ilişkin yalanını” gün yüzüne çıkarmaktaydı.[8] Yemenli gazeteci Abdullah El Udhari ile 1983’te yaptığı söyleşide El-Kasım şöyle söylüyordu:

“… İsraillilerin yüzde 60’ı doğuludur, yani Arap ve İslam ülkelerinden. Ama rejim onları önemsemiyor ve kültürel ayrımcılık uyguluyor. Eskiden Ümmü Gülsüm’ü, Abdul Vahab’ı ve Ferid el-Atraş’ı dinler, Arapça konuşurlardı. Ama onlara, Almanca konuşmalarında bir zarar olmadığı, İngilizcenin de güzel olduğu söylendi. Arapça utanç verici bir dil olarak tanıtıldı. Son zamanlarda, özellikle Lübnan’ın işgalinden sonra halkın gözünü açmakta olduğunu görüyoruz. Şimdi, ‘Doğu Kültürünün Canlanması’ denen bir halk eylemi var. Faslı, Iraklı, Mısırlı, Lübnanlı ve Suriyeli Yahudiler artık Arapça konuşmaktan utanç duymuyorlar. Durumu abartmamak gerek. Söz konusu olan şey devrim değil. Ama çok ilginç bir evrim…”

Amerika’daki Kara Panterler’in de Filistin konusunda duyarlığı yüksekti. 1970 yılında Ortadoğu ile ilgili ilk resmî açıklamaları şöyleydi:

“Filistin halkı viranelerde yaşıyor, toprakları yok, soyuldular ve katledildiler... Filistin halkının öncülüğünde hayata geçirilecek devrimci bir mücadeleyle Ortadoğu’nun gerçek anlamda bir halk cumhuriyetine dönüştürülmesi gerektiğine inanıyoruz... Halihazırda İsrail devletinin, şovenizmin ve etnosantrizmin en yüksek biçimiyle işlediği görüşündeyiz.”

Semih El-Kasım’ın şiirleri Amerikalı Kara Panterler’in dilindedir. 1971’de San Quentin hapishanesinde öldürülen Kara Panterler üyesi George Jackson’un hücresinde, El-Kasım’ın “İşsizlik Pazarında Söylev” şiirinin bulunması, Filistin direnişinin ve şiirinin milliyetçi söylemin haricinde barındırdığı sınıfsal duyarlığa da bir örnektir:[9]

George Jackson

“Yitireceğim belki de her şeyimi,

Satacağım giysilerimi belki de,

Senin paşa gönlün dilerse,

Satacağım yatağımı yorganımı,

Taş ocaklarında çalışacağım belki de,

Hamallık edeceğim belki de, lağımcılık, çöpçülük.

Arpa tanesi arayacağım belki de bokların içinde.

Belki de çıplak kalacağım, aç kalacağım.

Ama hiçbir zaman oturmayacağım pazarlığa seninle,

Ey güneşin düşmanı

Sıkacağım dişimi dayanacağım,

Son damlasına dek kanımın.

 

Belki sen, şu bir karış toprağımı da alacaksın bir gün,

Atacaksın belki de gençliğimi zindana,

Neyim var, neyim yoksa atalarımdan kalma,

Yağma edeceksin belki de hepsini,

Kabımı kacağımı, küplerimi, hasırımı, kilimimi, sedirimi.

Yakacaksın belki de kitaplarımı, şiirlerimi.

Yem edeceksin belki de vücudumu kurda kuşa.

Belki de ölüm saçan korkuluğu dikeceksin köyümüze,

Ama hiçbir zaman oturmayacağım pazarlığa seninle,

Ey güneşin düşmanı,

Sıkacağım dişimi, dayanacağım,

Son damlasına dek kanımın.

 

Belki de söndüreceksin bütün ışıklarını gecemin,

Koparacaksın anamın sıcak koynundan belki de beni,

Bozacaksın belki de tarihimi, edeceksin allak bullak,

Dört yanıma duvarlar öreceksin belki de, kalın, yüksek,

Belki de çarmıha gereceksin beni bir gün

Karşısında bir sürü hergelenin.

Ama hiçbir zaman oturmayacağım pazarlığa seninle,

Ey güneşin düşmanı,

Sıkacağım dişimi, dayanacağım,

Son damlasına dek kanımın.”[10]

Yine de dahil olduğu örgütlü hareketlerle arasındaki mesafeyi korumayı bilir El-Kasım. Parti arkadaşlarıyla yaptığı tartışmaların sonrasında İsrail Komünist Partisi’nden ayrılsa da devrimci tavrını sürdürür.

“Yeni bir şey oluşturmak, var olan her şey karşısında kalıcı bir devrim niteliğindedir. Yeni bir dünya oluşturmaya davettir. Bundan dolayıdır ki kalıcı devrimin kendisi dengesini kaybetmemelidir. Sosyal ve entelektüel fikirlerin ekseninden ayrılmamalıdır. Şayet bu (anarşist) bir hal alırsa o vakit yaptığından fazla yıkımı söz konusu olur.”[11]

Semih El-Kasım ve Mahmut Derviş, 1998. (Fotoğraf:  Filistin Müzesi Dijital Arşivi)

İsrail hükümetinin kitaplarına uyguladığı sansür El-Kasım için bir başka direniş alanıdır. Hükümetin sansürünün sadece kendisi için değil, Yahudi yazarlar için de dehşet verici olduğunu söyler. Örnek olarak da oyun yazarları Hanoch Levine ile Yeshuwa (Yehoshua) Sobol’ün isimlerini verir. Her iki yazarın oyunu da sansüre takılarak sahnelenmeleri hükümet tarafından sakıncalı bulunmuştur. El Kasım’ın ismini verdiği bu yazarlardan özellikle Levine, İsrail’in militarizmini ve dinî bağnazlığını eleştirdiği oyunlarıyla hem devletin hem sağcı basının hedefidir. Vatansever isimli oyununda, Amerikan konsolosunun Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etmek isteyen bir İsrail vatandaşından talep ettiği annesine tükürmek, bir Arap çocuğunun yüzüne tekme atmak, tanrısını inkâr etmek gibi istekler, oyunun sansüre takılmasına yetmiştir. İsrail’in demokrasi ve özgürlük anlayışının “ikiyüzlülüğünü” bu örneklerle ortaya koyar El-Kasım. Devletin sansürü Arap yahut Yahudi farkı gözetmeden işlese de, yine de Filistinli olmanın bedeli daha ağırdır. “İsrail yasalarına göre ben, Begin’e (dönemin İsrail Başbakanı) karşı şiir yazıp okuyabilirim” der. “Ama aynı yasalara göre Begin, şiir okumak için üzerinde dikildiğim toprağa el koyabilir.”

1969 yılında yayımladığı Ve Yekûnu en Ye’tiye Tâiru’r-Ra’d isimli şiir kitabıyla ilgili olarak yaşadıkları, El-Kasım’ın, dolayısıyla da Filistin’de yaşanan baskının dünya aydınları tarafından protestosuna yol açar. O yıllarda bir şairin, kitabı yayımlanmadan önce şiirlerini askerî sansüre göstermesine ilişkin bir yasa mevcuttur. Bu yasayı ve sansürü reddeden El-Kasım, şiirlerini askerî sansüre sunmadan kitabını yayımlar. Durum fark edilince, kitabının kapağı tüm polis karakollarına asılır ve altına not düşülür: “Polis! Bu kitabı gördüğün yerde el koy!” Bu ilanları kovboy filmlerindeki “Aranıyor! Canlı ya da Ölü!” ilanlarına benzetir El-Kasım. Kısa sürede de tutuklanarak hapse atılır. Olay hem İsrail’de hem uluslararası camiada aydınların tepkisine yol açar. Jean Paul Sartre, Allan Ginsberg, Mikis Theodorakis, Joan Baez, John Berger, Arnold Wesker gibi yazar ve şairlerin yetmişi aşkın protesto telgrafı karşısında İsrail hükümeti, El-Kasım’ı serbest bırakmak zorunda kalır.

Semih El-Kasım Nasıra'daki Gönüllü Çalışma Festivali’nde, 1979. (Fotoğraf:  Filistin Müzesi Dijital Arşivi)

Tüm bu baskılara, kovuşturmalara, hapsedilmelere rağmen niçin burada yaşamaya devam etmektedir peki? Belki de yukarıda bahsettiğim tüm “İçerideki Filistinliler” için de geçerlidir bu soru. El-Kasım, soruyu sorana, Brütüs’ün neden Sezar’a başkaldırdığı sorusuna verdiği cevabı hatırlatır önce: “Sezar’ı az sevdiğimden değil, Roma’yı daha çok sevdiğimden.” Yaşadığı tüm zorluklara rağmen yine de niçin gitmediğini şöyle anlatır: “Kendimi az sevdiğimden değil, vatanımı daha çok sevdiğimden.”

1993 Oslo Antlaşması ile ilişkilerde başlayan yumuşama, direniş edebiyatında da kendisini gösterir. El-Kasım’ın bu dönemki şiirlerinde de bu etki görünür. Hafızasını hep canlı tutsa da insana dair umudunu barındırmaya devam eder. Nostradamus’tan mülhem yazdığı NostraSemihdamus’un Rüyalarına İbn Muhammed’in Mukaddimesi isimli kitabında dünya milletleri üzerine kurguladığı rüyaları bunun en iyi ifadesidir:

“NostraSemihdamus’un rüyalarından birinde

Zaman ve mekân labirentlerinde

Allah Şeytan’a galip gelir

Ve insanı insana gönderir

İnsandan insan doğar

Ve insan insanla sevinir”

Oslo sürecinin şairleri barışı yazmaya zorladığına dair yorumlar olsa da, El-Kasım’ın barışa dair fikirleri yaşamı boyunca ortaya koyduğu eylemleriyle hep vardır. Kişilerin farklı dönemlerinde farklı düşüncelere sahip olmaları kaçınılmazdır elbette. Gençlik yıllarının öfkesi, insanın son yıllarında tebessümle anılan bir acemilik olarak anlatılabilir. El-Kasım da geriye dönüp baktığında gördüğü öfkeli gençliği için aynı şeyleri söyler: “Uzun yıllar boyunca yalnız olduğumu düşündüm. Dünya söylediklerimi dinlemeliydi. Bu berbat dünya beni dinlemeliydi.” Bu öfkesine rağmen intikamın değil, hep barışın, adaletin peşinde koşmuştur. Tel Aviv’de İbranice yayımlanan Haolam Hazeh dergisinin Arapça versiyonunun editörü olarak çalışması, İsrailli sosyalist ve barış aktivisti Uri Avnery’nin istifasından sonra Komünist Parti’nin yayın organı olan Al-İttihad’ın editörlüğünü yapması, Komünist Parti üyesi olması, Arap ve Yahudilerden oluşan “Barış ve Eşitlik İçin Demokratik Cephe” oluşumunun kurucusu olması hep bunun içindir. Cahit Zarifoğlu’nun “Her Müslümanın önünde bir intikam kâğıdı” olarak nitelendirdiği Kudüs’ü, El-Kasım “Kudsü’l Ard” şiirinde barış için bir imkân olarak görür. O, “Kadınların ve erkeklerin Kudüs’ü”dür. İsra ve Mirac’ın olduğu kadar, Mezmurların, İncillerin, beşeriyetin, “Yorgun düşen emekçinin Kudüs’ü”dür. Şehrin bu değerinin bilincinde olarak, sevgileri, korkuları ve halkıyla birlikte geri dönüyordur şair:

“Ve ben geri geliyorum. Geliyorum.

Tüm halkımla geliyorum.

Özlemlerimle, sevgimle, muhabbetimle ve kalbimle,

Gizlediklerim ve açıkladıklarımla,

Kışımla ve yazımla,

Sevgilerimle ve korkularımla,

İman gücümle ve zayıflıklarımla

…”[12]

Kanserle boğuştuğu son yıllarında, tüm gelişmelere, barış sürecinin baltalanmasına rağmen iyimserliğini elden bırakmaz El-Kasım. “İyimser olmasam tek kelime bile yazmam” der. Umudu nasıl hatırlanacağıyla ilgili değil, barışla ilgilidir:

“Filistin halkı özgür olursa, Arap dünyası birlik olursa, tüm dünyada sosyal adalet galip gelirse, uluslararası barış olursa, beni ya da şiirlerimi kimin hatırlayacağı umurumda değil. Umurumda değil.”

Neredeyse son nefesine kadar direnişe çağırdığı Filistin toplumunun bugün artık sadece siyasal İslamcı örgütlerle temsil edilmesi dramatik. Sosyalist düşüncenin zayıf kaldığı bir mücadelenin, İslamcılığın ve ırkçılığın eline kalmasının sonuçlarını yaşıyoruz. Mahmud Derviş’in “Aslında kendi illüzyonlarıyla savaşıyorlar” dediği Hamas ve El Fetih’in, geçmişte birbirlerine karşı verdikleri mücadele şimdilik sona erse de, barındırdıkları ideolojinin çözüm yerine sorun ürettiği aşikâr. Öte yandan, sosyalizm ile komünizm arasında salınan Kibbutz deneyiminin neo-liberal dönüşüme direnememesini, aşırı sağın önlenemeyen yükselişini, İsrail’in savaş makinesine karşı içeride ve dışarıda yapılan barışçıl gösterilerin engellenmesini de düşündüğümüzde, tarafların mevcut ideolojilerinin üretebileceği bir çözümün imkânsızlığı ortada.

Yaşamın ve ölümün bir istatistik verisi haline getirildiği, taraflar arasındaki çatışmada sloganlaşmış cümlelerin haricinde bir şey söylemenin her iki tarafın da “haini” olmak anlamına geldiği bir ortamda, sanatın barındırdığı barış imkânlarını dikkate almak belki de çoğu kişi için safdillik sayılabilir. Oysa, Edward Said ve Daniel Barenboim’in, 1999’da Weimar’da beraber kotardıkları, Goethe’den mülhem “Batı-Doğu Divanı Orkestrası” projesi bunun aksini söylemişti bize. Genç Arap, Yahudi ve Kürt müzisyenlerin bir araya getirildiği projede, birbirlerini sadece savaşın prizmasından gören, “ötekisi” ile daha önce hiç karşılaşmamış bu insanların başardıkları şey şüphesiz kayda değer. Başlangıçta aralarında var olan gerginliğin, diğerini yok sayma tavrının yerini alan anlayış ve iletişimin, Beethoven’ın 7. Senfonisi’ni çalabilecek bir uyuma evrilmesi, barış için küçük de olsa umudu barındırıyor.[13]

Edward Said ve Daniel Barenboim, 1999.

Barenboim: “Bir senfoni, bir quartet ya da bir opera dünyayı altüst edemez ama müzik her birimizi değiştirebilir” der.[14] El-Kasım’ın yahut Mahmud Derviş’in şiirleri de bu imkânı barındırıyor. Sadece bir devletin, bir rejimin baskısına, zulmüne değil, tüm ceberrut devletlere direnebilme potansiyelini taşıyor Filistin direniş şiiri. ‘80’li yıllarda verdiği röportajda, İsrail devletini işaret ederek “Şiirden korkan rejimde yaşanmaz” demişti El-Kasım. Yakın zamanda Ahmet Telli’ye bir basın açıklamasında okuduğu şiir nedeniyle dava açılması, El-Kasım’ın sözünün zamanı ve coğrafyayı nasıl aştığının dramatik bir örneği. Dava süreciyle ilgili olarak “… gerçeği dillendiren herkesin üstüne gidildiği ve baskılandığı bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Gerçeklik üzerinize saldırıyorsa bu gerçekliğe karşı hakikati haykırmak olmalıdır işimiz” demişti Ahmet Telli.[15] Tüm gücüne rağmen şiirden rahatsızlık duyabilen bir gerçeklikle karşı karşıyayız aynı zamanda. Yukarıdaki cümleyi kurarken, Mahmud Derviş’in “pilotun kafasını karıştıran şiir” örneğinden etkilenmiş olabilir mi Barenboim? Ben her ikisine de öykünerek bitirmek istiyorum yazıyı: Bir şiir dünyayı altüst edemez ama bizi edebilir. Belki bir gün biz de dünyayı…

 

NOTLAR:

[1] Edward W. Said, Yersiz Yurtsuz, Metis Yayınları, 2003

[2] Hüdanur Yıldırım, “Semih El-Kasım ve Filistin Direniş Edebiyatındaki Yeri”, dijitalhafiza.com

[3] Liam Brown, “Samih Al Qasim and the Language of Revolution”, Middle East Eye

[4] Bkz. Tanıl Bora, “Kibbutz”, Birikim Dergisi 

[5] Edward W. Said, İktidar Siyaset ve Kültür-Söyleşiler, Hece Yayınları, 2016

[6] Mervan Muaşer, “İçerideki Filistinli Araplar Kimler?”, Şarkul Avsat 

[7] Gassan Kanafani, “Filistin İsyanlarında Aydınlar (1936-1939)”, çev. Derya Yılmaz, e-skop

[8] Yarın Aylık Sanat Edebiyat Dergisi, Şubat 1984

[9] Elçin Gen, “Batı Sanat Dünyasında Filistin’le Dayanışmanın Bedeli”, e-skop

[10] Filistin Şiiri, çev. A. Kadir, A. Timuçin, S. Salom, Yazko, 1983 (4. basım)

[11] Muhammet Berat Can, Semih El-Kasım’ın Hayatı, Eserleri ve Mukavemet Edebiyatındaki Yeri (doktora tezi), Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2019

[12] Muhammet Berat Can, “Semiḥ El-Ḳâsim’in ‘Ḳudsü’l-Ard”’ İsimli Şiirinin Tahlili”, Dergipark.org.tr

[13] Edward Said, Daniel Barenboim, Paralellikler ve Paradokslar, çev. Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, 2006

[14] Bkz. The West-Eastern Divan Orchestra 

[15] Ayşegül Karagöz, “Şiir okudu, 10 ay hapis cezası aldı | Şair Ahmet Telli Medyascope’a konuştu”, Medyascope

Yazarın Tüm Yazıları
  • Daniel Barenboim
  • edward said
  • Filistin direnişi
  • Filistin şiiri
  • Gassan Kanafani
  • Semih El-Kasım

Önceki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın kitapları – 48

K24'te haftanın vitrini... Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevleri tarafından bize gönderilen, dikkatimizi çeken; okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Cinsellik Seksten mi İbaret? / Eeen Güzel Şey / Hür Traktatus / Huzur / Kant ve Ornitorenk; / Nazilere Direnen İyi Almanlar / Sabır Taşı /  Türkiye'nin 1980'li Yılları / Türkiye'de Dijital Medya ve Feminizm / Yoksul Evler

K24

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Filistin, Hamas ve ötesi

“Uzun yıllar mücadele için hazırlık yaptığını iddia eden hareketin manevi lideri Şeyh Yasin’in ortaya koyduğu siyasi gücün, şiddet eylemlerini meşrulaştırmak ve örgütünün üyelerini ‘intihar saldırısı’na hazırlamaktan öteye gitmediği görüldü. Sivil-asker ayrımı yapmayan bu ‘eylem’ biçiminin Filistin mücadelesine ne kadar güç kattığı da ortada.”

NURAY MERT
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist