• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Filistin, Hamas ve ötesi

“Uzun yıllar mücadele için hazırlık yaptığını iddia eden hareketin manevi lideri Şeyh Yasin’in ortaya koyduğu siyasi gücün, şiddet eylemlerini meşrulaştırmak ve örgütünün üyelerini ‘intihar saldırısı’na hazırlamaktan öteye gitmediği görüldü. Sivil-asker ayrımı yapmayan bu ‘eylem’ biçiminin Filistin mücadelesine ne kadar güç kattığı da ortada.”

14 Aralık 2014’te Gazze’de düzenlenen Hamas mitinginden bir görüntü: Hamas hareketinin askeri kanadı Kassam Tugayları üyeleri.

NURAY MERT

@e-posta

ELEŞTİRİ

23 Kasım 2023

PAYLAŞ

Hamas’ın 7 Ekim tarihinde İsrail’e saldırısıyla başlayan ve İsrail’in Gazze’de savaş cephesi açmasıyla devam eden süreç, Filistin meselesini tekrar dünyanın gündemine taşımış oldu. Gerçi Filistin meselesi son zamanlarda dondurulmuş bir konu olarak patlamaya hazırdı. İkinci Dünya Savaşı sonrası liberal Batı siyaset söyleminin her yönüyle altüst olduğu son yıllarda, pek çok konuda olduğu gibi bu konunun da geçmişiyle birlikte yeniden gündem olması kaçınılmazdı. Filistin meselesi bu manada sadece bir Ortadoğu meselesi değil, küresel bir sorun olarak yeniden önümüze geldi.

Örneğin, bu mesele çerçevesinde Batıda uzun süredir can çekişen sol siyaset büyük bir kırılma yaşıyor. Sol düşünce ve siyaset çevrelerinde Filistin mücadelesine verilen destek, daha önemlisi barışçı çözüm taraftarlığı zaten ‘antisemitizm’ ithamının gölgesindeyken, bu olayla birlikte tartışma alevlendi. Mesela bu olaydan çok önce, İngiliz İşçi Partisi’ni sola kaydırmaya çalışan Jeremy Corbin, genel başkanlık döneminde antisemitizm suçlamasıyla köşeye sıkıştırılmıştı. Ancak bu sefer Hamas’ın İsrail saldırısı, daha önce sıklıkla sola karşı bahane olarak kullanılan antisemitizm ithamına kolay kolay göz ardı edilemeyecek ciddi bir gerekçe kazandırmış oldu. Başka bir deyişle, ‘Filistin mücadelesi’ ötesinde barış taraftarlığının moral üstünlüğü zedelendi. Filistin meselesini güvenlik sorununa indirgeyen İsrail resmî politikası ve sağ Siyonist aşırıcılık büyük ölçüde meşrulaştırılmış oldu. Başta ABD, Batı dünyasının İsrail’e koşulsuz desteği gerekçe kazandı.

Bu noktada Filistin meselesinin geçmişini yeniden gözden geçirmek kaçınılmaz oldu. Türkiye’de, FKÖ’nün Filistin meselesinin temsilini üstlendiği döneminde sol siyasetlerin, Hamas’ın öne çıktığı dönemde İslamcı çevrenin dikkatlerinin bunca yoğunlaştığı, dahası “düne kadar Osmanlı toprağı” olarak tanımlanan Filistin konusunda ne yazık ki, ne akademik manada, ne de genel okuyucuya yönelik yeterince kitap yok. Şimdilerde bu konuda hızlıca fikir edinmek isteyenlere öncelikle, İlan Pappe’nin Modern Filistin’in Tarihi ve Avi Shlaim’in başta Demir Duvar olmak üzere Türkçe yayınlanmış kitaplarını tavsiye edebilirim.

Güncel gelişmeler çerçevesinde merak uyandırması kaçınılmaz olan Hamas üzerine kitaplar ise daha da az ve yetersiz. Bora Bayraktar’ın Hamas üzerine kitabını rahatlıkla tavsiye edebilirim, ancak o da 2007’de yayınlandığı için bu tarihten sonrasını kapsamıyor.

Doğrusu, Hamas konusunda İngilizce literatür de pek geniş sayılmaz; bunlar arasında Türkçeye çevrilmiş olanlardan biri Azzam Tamimi’nin Hamas Anlatılmamış Bölümler (Unwritten Chapters) başlıklı çalışması. Musab Hassan Youseff imzalı, Hamas’ın Oğlu başlıklı kitabını kimse kaynak olarak alamaz. Ortadoğu konusunda bir sürü ciddi kitap tercüme edilmeyi beklerken, bu tür kitapların hızla ‘Türkçeye kazandırılması’na hiçbir zaman anlam verememişimdir. Belli ki, yayınlandığında ‘New York Times best-seller’ olması çeviri önceliği açısından tesirli olmuş. Hamas mensubu Şeyh Hasan Yusuf’un oğlu olan ve kendisi de Hamas içinde bulunan birinin kişisel öyküsü kuşkusuz ilgi çekici olabilirdi, ancak bu kitap kişisel bir öykü olmaktan ziyade bir propaganda kitabı; nitekim alt başlığı “Terör’ün gerçek yüzü: İhanet, Siyaset, Entrika ve Ölümcül Seçimler”. Genel olarak İslamcılık konusunda, “Pişman olmuş, itirafçı terörist, radikal İslamcı” temalı bu tür kitaplar 11 Eylül sonrasında da dolaşıma girmişti. Bu tür kitapların Filistin ve Hamas konusunda bilgilendirici olması söz konusu değil.

Azzam Tamimi
Hamas: Anlatılmamış Bölümler I
çev. Duran Temel
Mana Yayınları
Mayıs 2017
200 s.

Azzam Tamimi’nin kitabı ise, yine 2007’de yayınlandığı için sonrasına ilişkin gelişmeleri dışarda bırakıyor. Ancak, Hamas’a tarafgir bir bakışla yazılmış olmasına karşın, ciddiye alınması gereken bir çalışma ve başlığının hakkını veriyor. Bu kitap, ilk yayınlandığında benim açımdan, özellikle Hamas ile Ürdün Müslüman Kardeşleri ilişkisi konusunda çok aydınlatıcı olmuştu; zira bence bu ilişki, Hamas hakkında fikir sahibi olmak açısından çok önemli. Ancak Hamas hakkında genel bir fikir sahibi olmak isteyen okuyuculardan ziyade bu konuda belli bir birikimi olanların değerlendirebileceği bir kitap. O nedenle, çok kısa bir tanıtımdan ziyade, eleştirel bir okumaya zemin teşkil edebilecek bir tanıtım yapmış olmak istedim.

Öncelikle, Tamimi’nin kitabının önsözünü yazan Alastair Crooke son derece ilginç biri. Eski İngiliz Dış İstihbaratı MI6 mensubu, IRA ile görüşmelerde yer almış, Kolombiya’da gerillalarla temas kurmuş, Afganistan’da mücahitlere silah sağlama sürecinde yer almış, Hamas ve İslami Cihat örgütleriyle aracılık yapmış ve 2002 yılında bir İsrail gazetesinin kimliğini ifşa etmesinin ardından resmî görevinden emekliye ayrılmıştı. Daha sonra Beyrut’a yerleşerek ‘Conflict Forum’ adlı düşünce kuruluşunu kurdu. İsmi ifşa olduktan sonra hakkında yapılan yayınlar dikkatimi çekmişti ve Beyrut’ta Hizbullah’ın düzenlediği bir toplantıda karşılaşmıştık. Tamimi’nin kitabına yazdığı önsöz dahi başlı başına bir yazı konusu olabilir, ama konuyu dağıtmamak için şimdilik onu geçelim.

Azzam Tamimi, İngiltere’de yaşayan Filistin asıllı Ürdünlü akademisyen ve Müslüman Kardeşler bağlantılı bir isim. İngiltere’de, 2006’da Finsbury Park Camii’nin, ‘reform’ adı altında, radikal İslamcı Abu Hamza’nın kontrolünden çıkması sürecinde yer almıştı. Finsbury Park Camii olayı da derin bir mevzu; ben Batı’nın İslam Siyasetleri üzerine yazdığım kitapta bu konuya kısaca değindim. İlgilenenlere, Sean O’Neill &Daniel McGrogy adlı iki gazetecinin The Suicide Factory Abu Hamza and the Finsbury Park Mosque başlıklı kitabını tavsiye ederim.

Azzam’ın kitabı, resmen Aralık 1987’de kurulan Hamas’ın geçmişine dair kısa bir özetle başlarken son derece ilginç ifadelere yer veriyor. Hamas’ın kurucu lideri Şeyh Yasin’in on yıldır hazırlık içinde olduğundan söz ederken, İsrail’de Likud partisinin iktidara geldiği 1977’den itibaren Gazze’de hayatın katlanılmaz olduğunu söylüyor. Malum, Gazze 1967 Arap-İsrail savaşından sonra İsrail tarafından işgal edilmişti, öncesinde geçici olarak Mısır tarafından yönetiliyordu. Aslında konuya 1948’de ilk Arap-İsrail savaşından sonra Gazze’nin yönetimi çerçevesinde yaşananlardan başlamak gerekiyor, zira Müslüman Kardeşler örgütü o zaman da Mısır yönetimini eleştiriyordu. Nitekim Azzam işi, 1967’de Gazze’nin Mısır yönetiminden İsrail’e geçmesinin, “baskıcı Nasır rejiminden kurtulmak” açısından aslında ‘hayırlı’ (‘blessing in disguise’)  (s. 11) bir iş olduğunu söylemeye kadar ilerletiyor. Zira Müslüman Kardeşler ideolojisinin temelinde, genel olarak tüm İslam dünyasında ve tabii bu arada Gazze’de ve Filistin’in tümünde İslami bir düzenin kurulması öncelik taşıyordu. Bu bakış açısına göre, seküler Arap milliyetçisi rejimlerle dışardan işgal arasında fazla bir fark yok. Nitekim Mısır’da Müslüman Kardeşler örgütünün başlangıçta destekledikleri Hür Subaylar Darbesi ve lideri Cemal Abdülnasır ile aralarının açılmasının nedeni de bu konu. Seküler Arap milliyetçisi rejimler deyince, laikliği esas alan bir devlet projesinden söz etmiyoruz. Arap Baharı sürecinde tekrar gündeme gelen seküler Arap rejimlerinin sekülerliği uzun boylu tartışılır; en uç örneklerden biri sanılan Suriye, Baas yönetimi altında iki binli yıllarda halen özel hukuk alanında Şeri hukukun esas alındığı bir ülkeydi.

Azzam Tamimi

Müslüman Kardeşler örgütüyle seküler Arap rejimleri arasındaki ihtilaf, özellikle Soğuk Savaş’ın Arap dünyasındaki yansıması olan ‘Arap Soğuk Savaşı’ sürecinde, daha ziyade, ABD liderliğindeki Batı ittifakına yakın ve uzak olan rejimler arasındaki ihtilafla belirleniyordu. Bu dönem, aslında Türkiye dahil tüm İslam coğrafyasında, İslamcı akım ve çevrelerin ‘komünizmle mücadele’ye odaklandığı bir dönemdi. Seküler Arap rejimleri, komünist rejimler olmadıkları gibi, Sovyet yanlısı da sayılmazdı. Ancak o dönem, ABD açısından, ‘Bağlantısızlar Hareketi’ dahi komünizmle mücadele konsepti içinde tanımlanıyordu. Müslüman Kardeşler örgütü, bu dönemde Arap dünyasında ABD müttefiki rejimlerle birlikte davranmıştır. Nitekim Tamimi de, Hamas anlatısı çerçevesinde, Nasır’dan diktatör diye şikâyet ederken, tarihe Kara Eylül olarak geçen 1970’de Filistin kamplarını basıp binlerce Filistinliyi öldüren Ürdün rejimine karşı sonsuz bir anlayış gösteriyor.

Hamas’ın toplumsal desteğinin temelinin, İsrail’in genel olarak işgal bölgelerindeki Filistinlilere ve süreç içinde iyice içine kapanan Gazze’de uyguladığı şiddet, baskı siyasetlerine karşı doğan tepkiler ve ekonomik yoksulluğun sonuçları olduğunu biliyoruz. Nitekim Hamas üzerine yazılan tüm metinlerde bu noktanın altı çiziliyor ve güncel olaylarla tekrar tekrar gündeme geliyor. O nedenle, İsrail’in Hamas’ı bir terör örgütü olarak tanımlaması ve başta ABD Batı ülkelerinin bu örgütü terör listesine almış olması, Hamas olayını anlamak ve açıklamak açısından anlam taşımıyor. Diğer taraftan, İsrail’in son olaylar da dahil olmak üzere, Filistin mücadelesinin şiddet yöntemleri benimsemesi karşısında, kendi politikalarını gözden geçirmek konusunda isteksiz olmasının bu sorunu büyüttüğü de bir gerçek. Zamanında, bu kısır döngü FKÖ’nün şiddet eğilimini artırmasında da etkili olmuştu. Dahası, Filistin meselesinin çözümüne ilişkin tüm barış süreçlerinin İsrail devletinin verdiği sözleri tutmak konusunda isteksiz davranması ve köşeye sıkışan FKÖ’den giderek daha fazla taviz koparma siyaseti, FKÖ’nün toplumsal-siyasal meşruiyet kaybıyla sonuçlanmıştı. Hamas bu zeminde Filistin mücadelesinin temsilinde öne çıktı.

Lübnan'ın Tire kentindeki El Bass Filistin mülteci kampında asılı Filistin Kurtuluş Örgütü kurucusu Yaser Arafat pankartları, 2010.

Diğer taraftan, Hamas’ın İslamcı ideolojisinin, öncelikle FKÖ’ye karşı mücadeleyle belirlenmiş olması da dikkate değer bir husustur. Tamimi de kitabı boyunca bu gerçeği teyit ediyor, ancak bu tavrı meşrulaştırmaya çalışıyor. FKÖ’den önce, Nasır rejiminin Müslüman Kardeşler örgütüne karşı uyguladığı baskı siyasetinin karşısında, genelde ve münhasıran Filistin’deki Müslüman Kardeşler örgütünün de, Nasır ve seküler Arap milliyetçiliğini baş düşman olarak gördüğünü hatırlamak gerek. Nitekim Tamimi, Arap dünyasında Nasırcılık ve genel olarak seküler Arap milliyetçiliğinin popülerleşmesi dolayısı ile Müslüman Kardeşler’in (İhvan) etkisinin azalmasından ve pek çok üyesini 1957’de kurulan FKÖ’ye ‘kaybetmesi’nden yakınıyor. Mısır’ın ‘67 savaşını kaybetmiş olmasını ‘hayırlı’ bir olay olarak tanımlayan, üyelerini FKÖ’ye kaybetmekten yakınan Tamimi’nin yaklaşımı, o dönem Müslüman Kardeşler örgütünün siyasetlerini anlamak açısından önemli. Hamas’ın yetmişli yıllardaki güçlenme sürecinde baş hedef olarak FKÖ ile mücadeleyi seçmiş olması bu çerçevede anlaşılabilir.

Şeyh Yasin

Tamimi, Hamas’ın manevi lideri Şeyh Yasin’in o yıllarda İsrail ile savaşa karşı çıkmış olmasını, Arap tarafının yeterince güçlü olmadığı için tedbirli bir yaklaşım olarak tanımlıyor ve ‘67 savaşının kaybedilmesinin bu görüşün isabetini ispat ettiğini iddia ediyor.  (s. 17) Bir yandan Müslüman Kardeşler’in yetmişli yıllarda Filistin’de ‘cihat’tan uzak durmasını ‘rasyonelleştirme’ çabasına işaret ederken, (s. 32) yine aynı çerçevede, ‘mücadeleye hazır olmayı beklemek, hazırlık yapmak olarak’ yorumlayarak benzer bir rasyonelleştirme çabası sergiliyor.

Hamas’ın resmen kurulduktan sonra, izlediği siyaset açısından hiç de güç dengesini gözetmediği, yaptığı iddia edilen ‘hazırlık’ın FKÖ’yü aşan öte bir güç oluşturmadığı göz önünde bulundurulursa, bu yorumun pek de açıklayıcı olmadığı görülür. Sonuçta, uzun yıllar mücadele için hazırlık yaptığını iddia eden hareketin manevi lideri Şeyh Yasin’in, ortaya koyduğu siyasi gücün, şiddet eylemlerini meşrulaştırmak ve örgütünün üyelerini ‘intihar saldırısı’na hazırlamaktan öteye gitmediği görüldü. Sivil-asker ayrımı yapmayan bu ‘eylem’ biçiminin Filistin mücadelesine ne kadar güç kattığı da ortada.

Hamas’ın geçmişini sorgularken, o dönemin genel tablosunu dikkate almakta fayda var. Hamas’ın 1987’den önce zemin kazandığı ‘İslami hareket’, o dönemde Ürdün Müslüman Kardeşleri çatısı altında gelişti. Ürdün Müslüman Kardeşler Örgütü, baskıcı bir monarşi olan Ürdün’de faaliyetlerine izin verilen tek mecra idi. Zira o dönem, İslamcı hareketlerin ‘komünizmle mücadele’de ön saflarda yer alması, Soğuk Savaş döneminde bölgenin ABD müttefiki olan Ürdün’ün siyasi tutumuyla örtüşüyordu. Tamimi bu konuyu açıkça dile getiriyor: “İhvan’ın Haşimiler ile örtülü bir anlaşma yaptığı görülüyordu. Resmî tanınma karşılığında, Ürdün’de komünizm ve Nasır’ın başını çektiği Arap milliyetçiliğine karşı toplumsal düzeni korumak ve siyasal istikrara katkıda bulunmaya katkıda bulunuyorlardı.” (s. 20)

Diğer taraftan, Ürdün’ün Filistin sorunun çözümünde kendine mahsus tezleri (‘Jordanian Option’) olan ve özellikle ‘67 savaşından sonra İsrail ile çatışmaktan kaçınan bir rejim olduğunu hatırlamakta fayda var. Ürdün’ün 1970’te hem rejimi tehdit eden hem de eylemleriyle başını belaya soktuğunu düşündüğü FKÖ kamplarını basması ve FKÖ’yü Ürdün’den çıkarması olayının, zamanında İslamcı çevrelerde neredeyse hiç tepki toplamamış olmasının nedeni de aynı çerçevede anlaşılabilir. Tamimi, FKÖ Kara Eylül olayının tek sorumlusunu Ürdün olarak görürken, Müslüman Kardeşler’in daha ‘felsefi’ bir yorumla iki tarafın sorumlu olduğunu düşündüğünü ifade ediyor. İşin ‘felsefi’ yanının, Ürdün rejimiyle ters düşmemekten ibaret olduğunu anlamak zor değil. Nitekim Tamimi de kitabında bu olayı kısa bir paragrafla geçiştirmekle kalmıyor, FKÖ için “devlet içinde devlet kurarak kraliyeti tehdit olarak algılanıyorlardı” gibi bir ifadeyle Ürdün rejimini mazur görüyor. (s. 24)

 1 Ekim 1970: Ürdün ordusunun FKÖ'ye saldırısı sırasında Amman'ın üzerinde dumanlar yükseliyor.

Hamas ‘67 savaşından sonra seküler Arap milliyetçiliğinin popülerliğini kaybetmesi ve onun bıraktığı boşluğu İslamcı ideolojinin almış olmasıyla öne çıkmıştı. Ancak, daha önce de işaret ettiğim gibi, bu olay sadece seküler Arap milliyetçiliği ideolojisinin yarattığı siyasi hayal kırıklığına karşı İslamcılık ideolojisinin alternatif bir umut olarak parlaması meselesi değildi. Müslüman Kardeşler hareketi ve onun bir parçası olan Hamas ‘67 öncesi ve sonrasında seküler milliyetçiliği ve özellikle Filistin alanında FKÖ’yü zayıflatma mücadelesi vermişti. Ürdün ve Kuveyt gibi Soğuk Savaş’ın sadık ABD müttefiki olan ülkelerde örgütlenmiş olmaları da tesadüf değildi. Nitekim Tamimi, İhvan’ın FKÖ’ye karşı, Kuveyt gibi ülkelerde örgütlediği ‘Filistinli Öğrenciler’in İslami Teşkilat’larının en aktifleri arasında ABD ve İngiltere’deki örgütler olduğunu söylüyor. (s. 33) Dahası, kuruluş yıllarında, ‘karar alma merkezlerinin bulunduğu’ Kuveyt, Amman, Londra ve Washington’da görece özgürlük içinde faaliyet gösterdiğini ifade ediyor. (s. 61)

Son olaylar vesilesiyle gündeme gelen, “Hamas’ı İsrail devletinin kurdurduğu iddiasına” gelince, bu iddia benzerleri gibi olaylara komplocu yaklaşımla bakmanın bir ifadesi. Geniş toplumsal desteği olan bir örgütü istihbarat faaliyetinin ürünü olarak görmek, toplumsal ve siyasal gerçekleri görmezden gelmekten başka bir açıklama değeri taşımaz. Ancak İsrail devletinin FKÖ’ye karşı bir güç olarak Hamas’ın faaliyetlerine göz yumduğu bir gerçektir. Nitekim Tamimi de, 1967-1977 arasındaki dönemde İsrail işgal güçlerinin Hamas’a zemin teşkil eden faaliyetlere ‘karışmama siyaseti’ (‘policy of non-intervention’) izlediğini, din temelli faaliyetlere özgürlük tanındığını, bu süreç içinde İhvan’ın Gazze’de cami sayısını iki katına çıkardığını ifade ediyor. (37-8) Tabii dinî faaliyet, cami kuruluşu derken İhvan hareketinin bu faaliyetlerinin İslamcılık ideolojisini topluma yaymak gibi siyasi bir zeminde örgütlediğini hatırlatmaya gerek yok.

Tamimi’nin, 1979 yılında İran İslam devrimi ve Afganistan cihadının başlaması olaylarının, tüm İslam dünyasında olduğu gibi, Gazze ve Batı Şeria’da heyecan yarattığı döneme ilişkin anlatısını, Müslüman Kardeşler ve Hamas’a dair çok önemli ipuçları olarak okumakta fayda var. Tamimi’nin de işaret ettiği gibi, bu ortamda “milliyetçi ve sol akımların üstesinden gelen Filistin’de İslamcıların”, Filistin mücadelesinde pasif kalması eleştiri konusu olmuştu. (s. 42) Bu arada, aslında, “Filistin mücadelesinde milliyetçi ve sol eğilimli güçlerin üstesinden gelen”in Hamas’tan ziyade, İsrail ve Batı ülkeleri ve onların FKÖ karşıtı bölgesel müttefikleri olduğunu bir kez daha hatırlatalım. Nitekim bu dönemde yaşanan diğer bir önemli gelişme, Ürdün’den Lübnan’a sürülen FKÖ’ye karşı, 1982’de İsrail’in Lübnan’ı işgali ve uluslararası müzakerelerle FKÖ’nün Lübnan’dan çıkarılması olayı idi.

Fethi Şikaki

Tamimi bu dönemde İhvan hareketinin konumunu etkileyen olaylardan birinin İslami Cihat örgütünün kurulması olduğuna işaret ediyor. Bu meyanda, seksenli yılların başında Gazze’de İslami Cihat örgütünü kuran Fethi Şikaki’nin, 1979’da Mısır’da öğrenciyken İhvan’dan çıkarılması olayına değiniyor. Şikaki o dönemde İhvan’ı Filistin’de silahlı mücadeleden uzak durmakla eleştiren ve Humeyni’yi öven bir kitapçık yayınlamıştı. Tamimi, Şikaki’nin dışlanmasının, kitabında ‘İhvan’ı eleştirmesinden ziyade Humeyni yanlısı’ görüşleri yüzünden olduğunu işaret ediyor. (s. 43) İlk bakışta teferruat gibi görülebilecek bu ve benzeri olaylar aslında bu dönemde Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler ve Filistin süreci açısından çok önemli ipuçlarıdır. Zira İran İslam devrimiyle birlikte, ABD önderliğindeki Batı ittifakı açısından, birincil tehdit olarak Sovyetler ve sol siyasetlerin yerini Batı karşıtı ‘devrimci İslamcılık’ almıştır. Müslüman Kardeşler, İran devriminin başlangıcında bu olaydan heyecan duymuş, ancak kısa süre içinde, bu olayı Soğuk Savaş döneminde benimsedikleri siyasete benzer biçimde, Batı ittifakıyla uyumlu biçimde ‘Şiilik’ parantezi içinde görmeye başlamıştı. Nitekim, seksenli yıllardan sonra gelişen radikal İslamcı hareket ve örgütlerin çoğu, İran İslam Devrimi’nden ziyade ABD destekli Afganistan cihadı kökenlidir. İran Devrimi ve sonrasında rejimiyle ideolojik ve fiili bağlantılı silahlı İslamcı hareketlerin başında gelen Lübnan Hizbullahı ile Hamas’ın yollarının buluşması, 1994’te Hamas’ın Ürdün ile arasının açılmaya başlayıp 1999 yılı sonlarında ülkeden toptan çıkarılması sonrası yaşanan bir gelişmedir.

Hamas’ın kuruluş sürecinde Ürdün Müslüman Kardeşleri ve rejimiyle iyi ilişkileri güçlenmesi açısından tayin edici bir rol oynamıştı; Tamimi’nin ifadesiyle Hamas “tarihinin en önemli başarılarından biriydi”. (s. 77) Bu noktada bir parantez açalım, Saddam Hüseyin’in Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgali sonrasında yaşanan gelişmeler, Hamas’ın Ürdün’deki konumunun değişmesi açısından dikkate alınmalıdır. Saddam işgalin bitirilmesi yönündeki uluslararası çağrılara, işgal konusunun Filistin işgali meselesini de kapsaması gerektiği çağrısıyla cevap vermişti. Bu koşullar altında FKÖ’nün Saddam Hüseyin’den yana tavır takınması, Arafat ve örgütünün Arap dünyasındaki müttefikleri tarafından hedef alınmasıyla sonuçlandı. Diğer taraftan ise, Saddam’ın Filistin restinin, Madrid ve Oslo müzakereleri çerçevesinde Filistin-İsrail barış çabalarını tetiklemiş olduğuna kuşku yoktur.

13 Eylül 1993. FKÖ ile İsrail arasında Oslo anlaşması imzalanırken: İzak Rabin, Bill Clinton, Yaser Arafat.

Bu noktada tekrar biraz geriye dönelim. 13 Eylül 1993 tarihinde FKÖ’nün İsrail ile Oslo Antlaşması’nı imzalaması ve uluslararası alanda FKÖ’nün öne çıkması, Hamas-Ürdün ilişkilerini yeni bir zemine taşımıştı. Öncelikle ABD ve İsrail, Ürdün’ü Hamas konusunda sıkıştırmaya başladı; dahası, Oslo sonrası yaptığı durum değerlendirmesiyle Ürdün de, İsrail ile 26 Ekim 1994’te bir ‘barış antlaşması’ imzaladı. Bu durumda Ürdün’ün Hamas üzerindeki baskısının artması ve yol ayrımı kaçınılmaz hale gelmişti. Nitekim, iş Mayıs 1995’te Hamas’ın Amman’daki politik bürosunun basılması ve Hamas Siyasi Büro üyelerinden Ebu Marzuk ve Ebu Alami’nin sınır dışı edilmesi kararına kadar vardı. (s. 82) Suriye her iki ismi de davet etmesine rağmen, Ebu Marzuk ABD’ye gitmeyi tercih etti ve orada tutuklandı. İlginç olan, Marzuk’un “içinde İsrail yanlısı unsurlar olan FBI’ın” bu tasarrufundan CIA’nın haberdar olmadığını düşünmesidir. (s. 85) Diğer bir ilginç husus, Tamimi’nin de, Ürdün rejiminin Hamas’a karşı giriştiği operasyonları anlatırken, Ürdün kralı Hüseyin’den sempatiyle söz etmesi, olan bitende Ürdün Başbakanı’nın İslamcılara ve Hamas’a karşı nefretinin rol oynadığını belirtmesidir. (s. 88)

Bu yazıyı okuyanları detaylarla bunaltmak istemem, ama bu olaylar Hamas’a dair değerlendirme yapmak açısından son derece önemli olduğu halde, Türkiye’de hiç tartışılmamış konular. En azından konunun kapısını açmak için dikkatlere sunmak istiyorum. Uzun lafın kısası, Hamas 1999 sonbaharında tümüyle Ürdün’ü terk etmek zorunda kaldı. Bu süreçte, yine rejimle birlikte davranmaya devam eden Ürdün Müslüman Kardeşleri ile de yollarını ayırmış oldu, Tamimi, bu olayı ‘kardeşçe kriz’ (‘fraternal crisis’) olarak tanımlamış. (s. 122) Filistin mücadelesi sürecinde kardeşlik tanımayıp FKÖ ile mücadeleye girişen Hamas ve öncüllerinin, İsrail ile barış anlaşması yapan, Hamas’ı ülkelerinden kovan Ürdün’e ve rejimle ittifakını devam ettiren Ürdün Müslüman Kardeşleri’ne karşı son derece anlayışlı davranmış olması dikkat çekici bir konudur. Soğuk Savaş döneminde seküler Arap milliyetçiliğini baş düşman olarak gören, FKÖ’yü solla mücadelenin bir unsuru olarak tanımlayan İslamcı çevrelerin bu tutumu o dönemde ABD önderliğindeki Batı ittifakının Soğuk Savaş siyasetleriyle paralel çizgide buluşmuştur. Hamas’ın serüvenini gözden geçirirken bu hususu unutmamak gerekir.

10 Ekim 2023. Hamas'ın 7 Ekimdeki saldırılarının ardından Berlin'deki İsrail ile dayanışma gösterisinden.

Oslo süreci sonrası FKÖ’ye eleştirilerin hiç de haksız olmadığı zaman içinde daha da iyi anlaşıldı. Filistin asıllı akademisyen, sanatçı, politik aktivist Edward Said, bu sürece en başından olumsuz bakanlardan biriydi. Ancak FKÖ’yü bu süreçte ABD ve İsrail’e yanaşmakla eleştiren İslamcı çevrelerin Ürdün’ün İsrail ile müzakerelerine, barış antlaşmasına ses çıkarmamış olmasını not etmek gerekir. Bu tavrın gerisinde Hamas’ın bir parçası olduğu Müslüman Kardeşler’in Soğuk Savaş döneminde bölgedeki sıkı ABD/Batı müttefikleri olan rejimleri eleştirmekten uzak durmuş olması gibi bir çifte standart vardır.

Hamas’ın bölgesel ittifak cepheleri içinde yer değiştirmesi, Ürdün ile arasının bozulma sürecinde İran’a yakınlaşması ile oldu; nihayet 1999’da, Ürdün’den çıkarıldıktan sonra siyasi bürosunun merkezi de Amman’dan Şam’a taşındı. Böylece Hamas bölgede ABD ve İsrail karşıtı ‘mukavemet’ diye tanımlanan ittifak içine girdi. Batı dünyasının bölgesel tehdit olarak tanımladığı bu ittifakın merkezi İran, baş müttefiki Suriye ve Lübnan’daki Hizbullah örgütü idi. Hamas’ın 2000’li yıllarda dahil olduğu bu ittifak öncesi bölgesel müttefikleri sıklıkla unutuluyor, nitekim Tamimi 2007’de yayınladığı kitabında bu konudan hemen hiç bahsetmiyor. Hamas’ın Ekim 1997’de ABD tarafından terör listesine alınması, bölgedeki, kendini ‘direniş hattı’ olarak tanımlayan ABD karşıtı kampla ittifakı sonrasında olmuş önemli bir göstergedir. ‘Terör örgütü’ tanımının, İran ve müttefikleriyle ilişkiyle bağlantılı olması açısından çarpıcı bir gösterge. Doğrusu Hamas 1997 öncesinde sivillere yönelik saldırılar yapan bir örgüttü. Örgütün 1991’de askerî kanadı olarak kurulan İzzettin Kassam Tugayları, 1997’den çok önce sivillere yönelik saldırılar gerçekleştirmişti, ancak İran’a yakınlaşmak, ABD tarafından sivilleri hedef almaktan daha önemli bir ‘tehdit’ olarak görüldü. Konusu gelmişken, Hamas’ın siyasi merkez bürosunun Arap Baharı sürecinde, Şam’dan apar topar Doha’ya (Katar) taşınmasını da, bölgede İran merkezli ittifakın elinden Filistin kozunu almaya yönelik bir olay olarak not düşmüş olalım.

Melbourne'de 15 Ekim 2023’te yapılan Filistin halkıyla dayanışma mitinginden…

Hamas ve şiddet konusuna geri dönersek, Filistin’e ilişkin hiçbir gerçek bu konunun göz ardı edilmesine gerekçe teşkil etmez diye düşünenlerdenim. Hamas’ın 7 Ekim İsrail saldırısı ardından, sivillere yönelik uyguladığı şiddet tekrar gündeme geldi. İsrail tarafının bu konuyu kendi uyguladığı acımasız yöntemlere meşruiyet kazandırmak üzere öne çıkarması, geçmişte de uyguladığı bir siyasetin devamı. Ancak Hamas’ın başından beri sivilleri hedef alan saldırıları ‘mücadele’ olarak tanımladığı bir gerçek. Manevi liderleri Şeyh Yasin’in ‘intihar saldırılarına’ dinî cevaz vermiş olması öteden beri tartışmalı bir konudur. Doğrusu, Şeyh Yasin’in ‘şeyh’liğinin de, Gazze’de toplumsal destek kazanmış bir aktör olarak yakıştırılan bir unvan olması ötesinde, ilahiyat donanımı açısından bir karşılığı yoktur. Zaten bu durum İslamcı siyaset çerçevesinde atfedilen bu tür unvanların çoğu için geçerlidir. Bırakın dinî mazeret bulmayı, sivil halka, dahası çocuk çocuğa yönelik saldırıların gerekçelendirilmesi mümkün değildir.

Tamimi kitabı boyunca Şeyh Yasin ve Hamas liderlerinin bu konuda ileri sürdüğü tezlere mazeret mahiyetinde yer veriyor. İsrail devletinin, kuruluşundan bu yana Filistinlilere çektirdikleri acıları bu tür saldırılara gerekçe olarak ileri sürmesi, Hamas’ın moral üstünlük gibi bir değeri hiç önemsemediğinin göstergesiydi. Bugün de öyle; oysa en büyük yenilgi moral üstünlüğü kaybetmektir.

Böylesine uzun ve çetrefil bir meseleyi daha fazla uzatmadan şimdilik sonlandıralım. Gündem ötesinde bu konulara ilişkin kaynaklarla ilgilenenlere, maalesef Türkçeye henüz çevrilmemiş iki kitap önererek bitireyim; hiç olmazsa daha geniş bir okur çevresiyle buluşması için yayınevlerinin dikkatine sunmuş olurum. Bunlardan biri, Jean-Pierre Filiu tarafından Fransızcası 2012’de, İngilizcesi 2014’te yayınlanan Gazze Bir Tarih (Gaza A History, Hurst&Company), diğeri Ahron Bregman imzalı Lanetli Barış İsrail ve İşgal Edilmiş Topraklar Bir Tarih (Cursed Victory A History of Israel and the Occupied Territories, Penguin Press, 2015, ilk basım 2014).

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Azzam Tamimi
  • Cursed Victory
  • Demir Duvar
  • Filistin direnişi
  • Filistin Halk Kurtuluş Cephesi
  • Gaza - A History
  • Hamas: Anlatılmamış Bölümler
  • Modern Filistin Tarihi
  • siyonizm

Önceki Yazı

PORTRE

Filistinli Şair Semih El-Kasım:

“Şiirden korkan rejimde yaşanmaz…”

“Savaşın, katliamın sıradanlaştığı günümüzde, tarafların keskin söylemlerine, zifiri karanlığın ya da kör edici aydınlığın korku ve şiddetine, belki de alacakaranlığın barındırdığı imkânlarla karşı çıkmak için hatırlamak gerekiyor. Kibbutz’ları hatırlamak, yahut Filistin Komünist Partisi’ni. Uri Avnery’i ya da Doktor George Habaş’ı. Belki de tüm bu büyük söylemlerden, örgütlerden sıyrılıp, yakınlık duyduğumuz bir direniş pratiğini, şiirleri ve şairleri hatırlamak. Mesela Semih El-Kasım'ı...”

BURAK KUMPASOĞLU

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Sessizlik Tarihinden Günler:

Sessizliği sessiz kalarak anlatmak

“Merethe Lindstrøm’un bu romandaki ustalığı, öncelikle sessizliği sonuçları, semptomları ve farklı görünümleriyle sessiz kalmayı koruyarak, daha doğrusu sessizlik örtülerini kaldırarak, ama bu örtüler kalktığında başka sessizlik örtülerine işaret ederek anlatmasında... Sessizlikler üzerine bir roman, sessizlikler içinde ve sessizlikler geçidi şeklinde ilerliyor.”

BEHÇET ÇELİK
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist