• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Fanny Howe’un ardından:

Gnostik ve toplumsal, seküler ve inançlı…

Kız kardeşi Susan Howe’la birlikte Amerikan şiirinin yaşayan en önemli şairlerinden biri addedilen Fanny Howe, 9 Temmuz günü 85 yaşında hayata veda etti. Belki de Katolik şiirinin İngilizcedeki en büyük ismiydi...

Fanny Howe (kolaj: Adnan Onart) 

EFE MURAT BALIKÇIOĞLU

@e-posta

PORTRE

17 Temmuz 2025

PAYLAŞ

Kız kardeşi Susan Howe’la birlikte Amerikan şiirinin yaşayan en önemli şairlerinden biri addedilen Fanny Howe, 9 Temmuz günü 85 yaşında hayata veda etti. Belki de Katolik şiirinin İngilizcedeki en büyük ismiydi.[1] Yirmi beş şiir kitabına ek olarak yirmiden fazla roman, erotika, anı, oyun ve deneme gibi birçok türde kitaplar kaleme almış olan Fanny, duygusal ve toplumsal dünyaya dair siyasi ve manevi gözlemler içeren, yalın ve süssüz ama metafizik derinliği olan şiirleriyle tanınıyordu. Edebiyata düzyazıyla giriş yaptı.

İlkgençlik çağında para kazanmak için Della Field takma adıyla iki adet üçüncü hamur erotik roman (West Coarse Nurse, Vietnam Nurse) kaleme almış olan Fanny, şiir kitaplarından önce kendi adıyla 1969 yılında yayımladığı kısa erotik hikâye derlemesi Forty Whacks’le beğeni toplar. İlk şiir kitabı 1970’de yayımlanmış Eggs’dir. Daha sonraki yıllarda düzyazılarında da kendine has bir üslup geliştirir; hayran ya da vecdî (ecstatic) bir düzyazı fikridir bu: Metinlerinde şiirin ve düzyazının garip bir karışımı hâkim olmaya başlar; paragraflar halinde ilerleyen metinleri veciz söz, anı, felsefi analiz, psikolojik yüzleşme, kendine sesleniş, teorik fizik, çocuk yazını, tekerleme, ilahi, teoloji gibi farklı biçimleri meczeder.

Susan ve Fanny, Brontë’leri andıracak şekilde aslında üç kardeştir; üçüncü ve daha az tanınan Helen, halen Colorado’da yaşayan bir sanatçı. Howe kardeşlerin anneleri Mary Manning (1905-1999), Harvard Üniversitesi ve Cambridge çevresinin muhafazakâr Protestan sosyal hayatına ve ahlakına karşı çıkmış, döneminin cesur özgür kadınlarından, İrlandalı bir oyun yazarı ve koreograf. Manning sadece James Joyce’u Amerika’da tanıtmış ve Finnegans Wake’in ilk tiyatro uyarlamasını The Voice of Shem (Faber & Faber, 1958) adıyla kaleme almış olan avangart bir tiyatro yazarı değildi; ilkgençlik yıllarından yakından tanıdığı aile dostu olan Samuel Beckett’ın bir dönem gayrimeşru sevgilisi ve yazarın Amerika’da yayımlanmasına önayak olan, bir nevi Yeni Kıta’yla bağlantısıdır da. Manning’in en önemli özelliği, 1950’de Harvard Üniversitesi’nde kurulan avangart şiir ve tiyatro grubunun, The Poets’ Theater’ın sanat yönetmeni oluşudur; hatta şair Dylan Thomas’ın “seslere dair oyunu” Under Milk Wood’u, 1953 yılında Amerika prömiyerini burada gerçekleştirir. Manning’in karizmasından etkilenerek hayatlarını şiire vakfedecek bu toplulukta yalnızca Frank O’Hara, John Ashbery gibi Harvard öğrencileri bulunmuyordu; dönemin önemli şair ve kabare sanatçısı V. R. “Bunny” Laing (1924-1956) de aralarındaydı. Ve 1950’lerde topluluğa bir transfer daha yapılır: Laing, hapisten yeni çıkmış (daha sonraları Beat şairi olarak anılacak) Gregory Corso’yu New York’tan Cambridge’e taşınması için ikna etmiş ve ona Harvard yatakhanesinin bodrum katında bir oda bulmuştur. Dengesiz hareketleriyle kampüste tepki toplayan poet maudit Corso bu süre zarfında Manning’in himayesindedir.

Öte yandan, Fanny’nin soyu babaannesi tarafından New England’ın en zengin ve köklü ailelerinin mensubu olduğu, elit Boston Brahminleri’nden Quincy ailesine uzanıyor. Dedesi, 1925 Pulitzer Ödüllü biyografi yazarı, şair, gezi yazarı ve editör Mark Antony De Wolfe Howe (1864-1960). Babasıysa Joseph McCarthy dönemindeki komünist cadı avına karşı çıkmış, Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin profesörlerinden Mark De Wolfe Howe (1906-1967). Bugünlerde yaşanan Harvard-Trump siyasi çekişmesi gibi, senatör McCarthy de Harvard’a 1950’lerde savaş açar ve okulu “Charles Nehri kıyısındaki Kremlin” olarak nitelendirir. Tam bir “Truman Demokratı” olan Howe ise hakkında komünizm suçlamasıyla dava açılmış biliminsanlarını pro bono savunmuştur.

Fanny ve Susan Howe.

Fanny’nin Susan’la hayat boyu olan rekabeti bilinmekte. Susan, Fanny’den hep bir adım öndedir; İngilizce tabirle, kızlar arasındaki kraliçe, queen’dir. Susan çalışkan, annesinin prensesi, yaratıcı ve üstün zekâlıdır; Fanny ise haylaz, yaramaz. Gittiği okulları bitiremez, hepsini yarıda bırakır; girdiği işlerde dikiş tutturamaz, hayat boyu hep bir drop out’tur. Annesi Fanny’nin “aklı kıt” olduğuna kanaat getirse de, babası Fanny’yi her zaman destekler, hatalarını ve yetersizliklerini görmezden gelir. Daha küçücükken başladıkları okuma maratonlarında Susan hep zor romanları, çetrefilli felsefe kitaplarını hatmeder; Fanny kitapları yarıda bırakır, basit temalı romansları ve çocuk hikâyelerini tercih eder. Daha sonra dinî vokabüler kullandığı şiirlerinde bu ninni ve tekerleme estetiğinden faydalanacaktır. Oscar Wilde’ın “Speranza” mahlasıyla şiirler yazan annesi Jane’in gizli bir hayranıdır; Ancient Legends, Mystic Charms, and Superstitions of Ireland (1887) adlı kitabındaki İrlanda folkloruna dair hikâyeleri ezbere bilir.[2]

Anneleri Mary Manning hem Cambridge’i hem de kocası Mark’ın aristokrat ailesini boğucu ve köhne buluyordu; Katolik kökenli oluşu bir yana, Protestan ahlakı ve tutuculuğu onun hem sanatını icra etmesine hem de hayatını özgürce yaşamasına, özgürce soluk alıp vermesine karşıydı. Hukuk profesörü eşiyle cinsel ve duygusal hayatı sonlanmıştı; eşinin 1967’deki vefatına kadar olan son yirmi yıl odalarını, yataklarını ayırmışlardı. Annesinin mutsuzluğu ve belki de Beckett’a olan ilgisi nedeniyle Susan da babasına karşı bir antipati geliştirmiş.[3] Susan ayrıca annesinin yaratıcı gücü ve yaşam enerjisi hakkında harikulade bir kolaj şiir çalışması kaleme almıştır: The Midnight (New Directions, 2003). Babaları Mark Howe, İkinci Dünya Savaşı’ndan sağ salim döndüğünde hem Mary’yi hem de annesinin bir tanesi Susan’ı bir bunalım kaplar; babalarının savaştan döndüğüne adeta üzülürler. Mary kapıyı açar ve evdeki işlerine döner. Oysa Fanny babasına her zaman şefkatle yaklaşmış ve onu anlamaya çalışmıştır, çünkü babasının kızıdır. Susan’a ve annesine karşı onu koruması altına almıştır.

Fanny Howe, Boston şiir camiasının yakından tanıdığı yaşayan bir “efsane”ydi ve belki de adı konmamış “Boston Okulu”nun hayatta kalmış tek kıdemli şairi. İlerlemiş yaşına rağmen şiir okumalarını kaçırmaz, sessizce, yılların getirdiği yorgunluktan ufalmış gözlerini kapatır, şiirleri dinlemeye çalışırdı. Fanny’yi ilk dinleme imkânım 2018 yılında, Michael Franco’nun evinin bahçesindeki “şiir kulübesi”nde oldu. Michael, Robert Duncan’a son yıllarında refakat etmiş ve şairin hayatı boyunca aldığı ses kayıtlarının arşivcisi, Somerville’li, disleksik bir şair. Boston şiir camiasından birçok şairle Franco’nun pazar okumalarında karşılaştım diyebilirim. Fanny o gün Saving History adlı kolaj romanından parçalar okudu. Dili 19. yüzyıl New England günceleri gibi, hem ses ve ifade olarak günümüz Amerikan İngilizcesine uzak hem de ürkütücü, kasvetli duyulan bir sesti. Daha evvel kız kardeşi Susan’ın 19. yüzyıl İrlanda göçmenlerinin arşivlerinden derlediği belgelerden şiirleştirdiği risalesini çevirmiştim (bkz. Batı Sınırları, Nod, 2015). Fanny’nin New England dilsel coğrafyasını yeniden yarattığı bu şiirlerdeki ses ve deney, Susan’ın şiirlerinden ötürü bana tanıdık geldi. Susan hem bir language şairi hem de Buffalo Üniversitesi’ndeki hocalık yıllarında avangart sanatla (resim, film, enstalasyon) ilişki kurmuş biri olarak şiirlerinde kakofoniye ve bozukluğa öykünmüştür. Fanny’nin şiirleriyse yekpâredir, sanki modern öncesi dönemde kaleme alınmış gibi; hem çocuk ninnisi gibi tınılı hem de ilahi gibi sehl-i mümteni şiirlerdi.

David Grubbs, Fanny Howe.

Fanny Howe’la ilk tanışmam Kasım 2019’a dayanıyor ve açıkçası beni kendisiyle buluşturan nokta, Beckett’ın da müdahil olduğu aile skandalları. Ama öncesinde Howe ailesine girişim Susan’la oldu diyebilirim; onun arşiv araştırmasını, sesi ve tarihi buluşturan deneysel şiirlerinin büyük bir hayranıydım. 2011’de Harvard’da izlediğim sanatçı David Grubbs’la olan “Frolic Architecture” (Şen Mimari) adlı “tekinsiz” performansları beni derinden etkilemişti.[4] Bu şiir Amerikalı vaiz ve teolog Jonathan Edwards’ın kız kardeşi Hannah Edwards Wetmore’un (1784-1857) günlüklerinden buluntulanmış, “perili” (haunted) bir metindir; tarihten silinmiş kadının kaybolmuş sesine odaklanır. Bu şiirin yer aldığı That This (New Directions, 2010) adlı kitabında, ayrıca, üniversite yıllarında bir felsefe konferansında kısaca tanıştığım kocası Peter Hare’in (1935-2008) ölümü hakkında etkileyici bir şiir de mevcut. Susan Howe’un tüm çalışmaları radarımdaydı diyebilirim.

Beckett konusuna dönersek... Fanny’nin Bostonlu şair dostu William Corbett ile 2016 yılında gerçekleştirdiği, The Paris Review’de yayımlanan söyleşisini okuduğumda, aile tarihine dair bazı ilginç ipuçları yakalamıştım.[5] Annesinin Beckett’la olan gayrimeşru ilişkisi hakkında daha önce pek malumatım yoktu. Fanny bu söyleşisinde okul çağında yaz tatili için Fransa’ya yollandığını ve orada yanında kaldığı Sam Amca’nın aslında annesiyle ilişkisi olan ünlü yazar Samuel Beckett olduğunu daha sonra fark edeceğini ima eder. Hakikaten, Mary’nin Beckett’la olan ilişkisi Susan’ın doğumunun öncesindedir; Susan’ın Beckett’a benzerliği de cabası. Harvard’ın şiir kütüphanesini barındıran Woodbery Poetry Room’daki Ron Padgett şiir okumasından sonra Fanny’nin yanına gittim ve ona Susan’ın Beckett’ın gayrimeşru çocuğu olup olmadığını sordum. Fanny’ye refakat eden dostlarından biri beni kenara çekip bunun bir aile sırrı olduğunu ve benim bunu nereden bildiğimi sorduğunda, The Paris Review’daki söyleşide Fanny’nin bunu ima ettiğini söyledim ama bana pek de inanmadılar.

Efe Balıkçıoğlu, Fanny Howe.

Bu kısa sohbetimizden sonra Fanny daha sonra kendisiyle tanışmam için beni evine davet etmekle kalmadı, Covid sırasındaki vize sıkıntılarımda yardımıma koştu ve sponsorlarımdan biri olmayı kabul etti. Dostluğumuzun ilerlemesinden sonra kendisini Wellesley College’daki bir dersime davet ettim. Hatta bir grup öğrencimle birlikte, Fanny’nin annelik deneyimi, sosyal eşitsizlik, kuantum fiziği ve Katolik mistisizmi gibi birbirleriyle ilk başta örtüşmeyen geniş temaları birleştirdiği şiirlerini incelediğimiz bir okuma grubu bile kurduk. Yıl sonunda onun evini ziyaret ettiğimizde bizi Proust’un madlen bisküvileriyle karşılamıştı.

Fanny’nin kuantum meczleri, fizikçi Sina Zeytinoğlu’yla birlikte hazırladığımız Simetrinin Kırılması adlı şiir kitabımızın ilham kaynaklarındandı. 1980’lerde MIT’de ders anlattığı dönemde, şiir atölyelerine katılmış doğa bilimi öğrencilerini, çalıştıkları konuları şiire aktarmaları için teşvik ettiğini anlattı; mesela The Vineyard (1988) adlı kitabında bu dönemin izlerini görmek mümkün. Fiziğe dair birçok felsefi problemi şiirine aktarmasını sağlayan ilham kitabının F. David Peats’in 1996 yılında yayımladığı David Bohm biyografisi The Infinite Potential olduğunu söyledi.

Mary Manning’in 1999’daki ölümünden önce yapılan bir söyleşisinde, Mary kendisinin Susan’a DNA testi yaptırdığını ve babasının Beckett olmadığını söylüyor. Bu yazının sonundan bir alıntı:

Molly [Mary Manning] bir keresinde Boston’dan Sam’e yazmıştı: Parmaklarıyla ayları sayarak, üç kızından birinin babasının o olması ihtimalinin epey yüksek göründüğünü söylemişti. Kızları bu durumu ileriki yaşlarında öğrendiklerinde, çağın en büyük oyun yazarının kanını taşıyor olabilecekleri fikrine fazlasıyla ilgi duymuşlar ve hangilerinin bu şansa sahip olabileceğini tartışmaya başlamışlardı. DNA testi gelişene kadar bu tartışmayı çözmenin bir yolu yoktu; gerekli kan örneklerini verdiklerindeyse hepsinin genetik açıdan özdeş olduğu, hepsinin birer Howe olduğu ortaya çıktı. Bir keresinde Molly’ye, bu haberine karşılık Sam’in (Samuel Beckett) nasıl cevap verdiğini sordum. “Stoik yaklaştı,” dedi; “gebelikten korunma tekniklerini geliştirmek için bilinçli şekilde çalışması gerektiğini söyledi.[6]

Bu konu hakkında geçen sene bir kitap yayımlandı: Michael Coffey, Beckett’s Children: A Literary Memoir (Evergreen Review Books, 2024). Bu kitap da Susan’ın yazarın gayrimeşru çocuğu olup olmadığı hakkındaki spekülasyon konusunda tam bir hükme varamıyor;[7] DNA testinin aslen var olup olmadığı bir muamma.

Şifahen aktarılmış bu bilginin doğru olup olmadığını teyit edemiyoruz ama 2022 yılında Sina’yla Fanny’yi ziyaretimizden sonra şaire Beckett’ın Susan’ın babası olup olmadığını sorduğumuzda bu konuya son noktayı şöyle koyduğunu hatırlıyorum: “Ama Susan babamı da andırmıyor değil!” Bize göre bu ihtimali ne reddetti ne de kabul etti diyebiliriz. Bu gerçeğin müphem olarak kalması edebi açıdan en sahici seçenek gibi duruyor. Zaten The Paris Review’daki söyleşisini de şöyle bitirmiştir: “Babamı çok andırıyordu – yüzü, sert mizahı, seçtiği yalnızlık, ten rengi, elleri ve kulakları. Onun yanında kendimi rahat hissediyordum.”

Fanny de aslında Susan ve annesi Mary gibi “asigiller”dendir. Stanford Üniversitesi’nde lisans öğrencisiyken okulu bırakıp Berkeley’de bakteriyoloji doktora öğrencisi olan Frederick Delafield’la evlenir. Howe ailesi Amerika’nın en itibarlı ailelerinden olduğu için, bu evlilik haberi The New York Times’a bile taşınır.[8] İlginç bir nokta; bu evlilikten yedi sene kadar sonra yayımlayacağı erotik romanlarında kullandığı takma adı, aslen bu evliliğinden aldığı soyadının bir versiyonudur. Ama asıl infial yaratacak olay, Fanny’nin iki yıl sonra bu evliliği sonlandırıp genç bir siyah aktivistle kurduğu ilişkidir.

Babası tarafından Boston’a dönmesi için teşvik edilen Howe, şair William Corbett ile birlikte bir edebiyat dergisi çıkarırken, Siyah ve Meksika kökenli yazar ve aktivist Carl Senna ile tanışır. 1968 yılında evlenirler, üç çocukları olur ve sonrasında aile üyelerinin yazılarına da yansıyan, çalkantılı bir boşanma hikâyesi yaşanır. Her ne kadar Boston Brahminleri’nin aristokratik ayrıcalığı içine doğmuş olsa da, “Çocuklarımla hayatımızı idame ettirebilmem için herhangi bir güvence fonu yoktu” diye yazmıştır. Bekâr bir anne olarak geçirdiği yıllar çok sayıda iş ve ev değiştirmesine neden olur; Meksikalı ve siyah olduğu gerekçeleriyle çocukları Boston’un katı beyaz eğitim sisteminde ayrımcılık görür; eyaletin sosyal yardımlarıyla ancak kıt kanaat geçinebilir. Boston’daki kiraların yüksek olması sebebiyle, yaşadığı evlerin bazılarında, diğer bekâr annelerle ve çocuklarıyla bohem ve kıt kanaat hayatlar paylaşmıştır.[9]

O yıllara dair, “Onunla ilgili en canlı anım, daktilosunun başında oturup şiirlerini ve romanlarını yazarken, etraftaki gürültüyü bastırmaya çalışmasıdır” diye yazar kızı Danzy.[10] Howe’un yazılarındaki parçalı ve deneysel biçim bir bakıma zorunluluktan doğmuştur: Haksızlığı yakından görmeye başladığında, boşu boşuna acı çekmiş insanların yaşamaya devam etme arzusunu anlamak için, yazmayı fakirliğe bir direniş aracı olarak kullanır.

Boston Brahminleri’nden olan ailesi Fanny’nin bu evliliğine sınıfsal ve ırkçı sebeplerden ötürü karşı çıkar; Fanny büyük kavgaların sonunda 1968 yılında Carl Senna’yla evlenir; büyük ihtimalle Boston Brahminleri’ne mensup ailelerdeki ilk siyah evliliktir bu; Fanny ailenin kara kuzusu ilan edilir. Bu sansasyona dair popüler bir roman bile yazılmıştır: Piers Paul Read, The Professor’s Daughter (Avon Books, 1971). Carl Senna’yla olan evliliklerinden üç çocukları olur ama şiddetli geçimsizlikten ayrılırlar. Senna içtiği günlerde kıskançlık krizleri geçirmektedir ve bu çiftin romancı kızları Danzy’nin kaleme kitabı Where Did You Sleep Last Night?’ta annesinin gördüğü fiziksel ve psikolojik şiddeti en detaylı şekilde anlatır. Son kavgalarının birinde Carl, Fanny’yi saçından tuttuğu gibi Boston sokaklarında gezdirir.

Bu son damladan sonra kanımca Fanny’nin en ilginç şiir dönemi başlıyor. Üç çocuğa bakmaktan ve evde sıkışıp kalmaktan bunalan Fanny ağır bir depresyona girer. 1976’da Carl’dan boşandıktan sonra bu süreçten çıkışı, Katolik mistisizmini keşfetmesiyle gerçekleşir. Aziz Francis’in fakirlik düsturunun komünist-bohem şairlerin yaşadığı fakirlikle bağlantısını görür (bunu gören başka bir şair, çevre aktivisti, rahibe Mary Norbert Körte’dir; ilginç şiir kitabı: Hymn to the Gentle Sun, G. Mackintosh, 1967). Fanny’ye göre dine ya da ilahiye dokunan bir şiir seküler dünyayla uyumludur ve böylece karşısına “gerçek dünya”yla buluşması ortaya çıkacaktır: Hâlâ tekrar tekrar dönüp okuduğum Introduction to the World. ‘80’li yıllarda birbirini tematik olarak takip eden, harika şiir kitapları yayımlar: Alsace-Lorraine, 1982; For Erato: The Meaning of Life, 1984; Robeson Street, 1985; Introduction to the World, 1986; The Lives of a Spirit, 1987; The Vineyard, 1988; [sic], 1988; The End, 1992; The Quietist, 1992. Ve tüm bu dönem şiirlerinin kristalize olduğu, O’Clock, 1995. İlk bakışta birbirinden bağlam olarak kopuk görünen ama tematik anlamda birbirini takip eden paragraflarla ördüğü romanları, şiir, felsefe, ilahiyat, toplumsal tahlil ve günlük gibi farklı janrları birleştiriyordu; bu tarzın nüveleri bu kitaplarında görülebilir. Edith Stein, Simone Weil, Assisili Aziz Francis gibi mistik yazar ve ilahiyatçılardan oluşan bir silsileyle ortak bir yönü vardı. Katolisizmi keşfedişini ve inançla ilişkisini, daha sonra Gone (2003) ve Love and I (2019) gibi şiir kitaplarında dokunaklı bir şekilde kaleme almıştır. Fanny kendini “pagan bir Katolik” olarak tanımlıyordu.

The Quietist (1992) adlı kitabı doğrudan Hıristiyanlıktaki Sessizcilik (Quietism) ile ilişkilidir: Buradaki şiirler boşluğa, edilgenliğe ve ilahi olana dalmayı vurgulayan tefekküre dayalı (kendine) seslenişleridir. Howe kendini silmeye (kenosis), tefekküre dayalı, sessizlik ve mistik birleşme temalarını öne çıkaran Sessizcilik’i bilinçli olarak kullanmaktadır; bunu da “sıfır” ve bedensel “göbek deliği” gibi imgeler üzerinden, bedensel ve gnostik bir sembolizme derinlemesine başvurarak yapar. Fanny’nin şiirinin yine New England’lı başka bir şair Ed Foster’ın Sowing the Wind adlı kitabının sonunda yer alan Gnostik manifestosuyla bir bağı da var: Foster’a göre Gnostisizm, şiirlerin kendi kendilerini kurmalarına izin verebilme yetisidir; şairin, bir şiirin ne yapması ya da ne söylemesi gerektiğine dair ön kabulleri yazımı yönlendirmek zorunda değildir. Şiirler günlük değildir; her ne kadar kişisel olana yer verebilse de, çoğu zaman bunu kendi amaçları için kullanabilirler de. Foster’ın Gnostisizm anlayışı benliğin ötesindeki dünyaya dikkatli ve alıcı bir açıklığı vurgular; bu anlayış kendine güvene ya da egoya dayalı kahramanlıkla zıtlık içindedir. Gerçek gnosis (irfan) içsel onaylamadan ya da kendini öne sürmekten değil, bilincimizin ötesinde olan şeye teslimiyetten doğar. [11]

Kendi hayatı ve hayatını geçirdiği yerlerin tarihi –Susan’da olduğu gibi– Fanny’nin şiirlerinin temel izleklerinden. Her şiirinin bir coğrafyası var ve bu coğrafya Atlantik’in her iki yakasının 19. yüzyıl başlarına kadar gidebilir… Geçtiğimiz aralık ayında, The Cambridge Homes huzurevindeki odasına gelmeden önce hayatının büyük bir bölümünü zaten Batı Cambridge’de geçirdiğini biliyoruz – ki Cambridge’in bu kısmı tarihî köşklerle ve parklarla çevirili bir vaha. Hatta son ikamet ettiği Longfellow Park’a bakan dairesinin arkasındaki gizli bahçe tam bir münzevi sığınağı. Martha’s Vineyard’da Lambert’s Cove’un bulunduğu West Tisbury başka bir cennet köşesi; zaten Âdem ve Havva’nın bağıyla özdeşleştirdiği The Vineyard’daki şiirleri burada yazılmış. 1989 yılında San Diego Üniversitesi’nden yaratıcı yazarlık dersleri vermesi için profesörlük aldığında La Jolla’ya taşınacaktır. San Diego şiirlerinde çok fazla yer etmemiş olsa da, buradaki yıllarını otobiyografik deneysel romanlarını yazmaya adar.

Şu anda mutenalaştırılmış, alternatif bir mahalle olan Jamaica Plain, Fanny’nin Carl’la olan evlilik yıllarında ikamet ettiği yer. O dönem Jamaica Plan işçi sınıfı beyazların da yaşadığı, fakir bir siyah mahallesidir. Bundan birkaç sene kadar önce keşfettiğim bu mahallede yer alan Robeson Street, Franklin Park’a açılan, göz alıcı bir sokak. Robeson Street (Alice James Books, 1985) adlı kitabında ikinci eşinden boşanmasını, sonrasında düştüğü derin depresyonu ve annelik fikrinden uzak kalışını ve akabinde İsa inancıyla gelen kurtuluş inancını anlatırken, buradaki hayvanat bahçesini ve Robeson’a yakın olan Adams-Nervine Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ni birer metafor olarak kullandığını hatırlıyorum.

Fanny’nin şiirini Susan’ınkinden ayıran en büyük nokta metafiziğe olan yakınsaması; şiirlerinin hep çift anlamlı okunabilirliği, gündelik dünyanın ve uhrevinin birbirine geçişliliğidir: Din ve toplumsal eşitlik, cinsellik ve aşkıncılık, siyaset ve bunalım, ırk ve aile; bunlar Fanny’nin şiirinin farklı okuma ve buluş alanları.

Fanny’yle hayatımı buluşturan başka bir nokta, şairin hemen hemen hayatının büyük bir bölümünü, neredeyse on beş senedir yaşadığım apartman dairesinin hemen etrafındaki sokaklarda geçirmiş olması. Hemen iki yan apartmanımız Nabokov’ların da yaşadığı, hatta yazarın Lolita’ya başladığı, Craigie Circle diye isimlendirilmiş, dört-beş katlı tuğla apartmanlar bloğu. Susan ve Fanny çocukluk yıllarını 8 numaralı apartmanın zemin katındaki köşe odada geçiriyor. O dönemki arkadaşları Nabokov’un oğlu Dmitri; Susan tehlikeli bir çocuk olduğunu söylüyor, tehlikeleri seven Fanny ise onunla arkadaşlık yapmaktan gocunmuyor.

Gençlik yıllarında azılı bir komünist ve ateist olan Fanny’nin her zaman metafiziğe açık bir zihninin olduğundan bahsetmiştim; evliliklerinden sonra girdiği bunalımdan Katolik köklerine dönerek çıkıyor. The Wedding Dress adlı denemelerinde şiir yazma ânını aslen mistiklerin “hayret “ine ve “hayran”lığına (bewilderment) benzeten Fanny şöyle yazacaktır:

Ötekinin dili, –yalnızca yarı anlaşılanın sesleri, her zaman bağlam dışında, bana ait olmayan– bu kopukluk, kelimenin biçimiyle basılı görüntüyü eşleştirme konusundaki isteksizliğim ve yetersizliğimle daha önce yaşadığım kopuklukla tam olarak örtüşüyordu. Bu, senin “Mistifikasyon” (Mystification) diyeceğin şey, benim için gizli bir inanç bildirgesi haline geldi.[12]

Fanny için bu hayret ânı bir nevi bir unsaying (söylenmemişlik) ânıdır; “referansın ve uzlaştırılabilirliğin tamamen çöktüğü bir andan sonra gelen bir cezbe” olarak nitelendirilebilir.[13]

Poetry Foundation’da yayımlanan başka bir yazısındaysa hayatında önemli olan mistik görüleri ya da halüsinatif tecrübeleri sıralar. Bunlarda biri, The Quietist adlı kitabının da arka planını oluşturan, yaşadığı mistik bir tecrübeye yaklaşan cinsel orgazmıdır. Bu kendi içinde bulduğu mündemiç hali sessizliğe, sesin ötesine olan açılış olarak görür: “Çocukken tüm maddelerin etrafını saran sessizliğin fazlasıyla farkındaydım ve başlangıçta bu sessizlik beni teşvik eden, canlı bir güçtü.”[14] Bu bağlamda, belki de en önemli mistik tecrübesini üç yaş civarındayken Craigie Circle’ın 8 numaralı apartmanının arkaya bakan, iki tarafı pencereli köşe odasında gerçekleşir: 1943’te Rahibeler Manastırı’na bakan pencereden süzen güneş ışığı duvarda ışık oyunları yapar ve Fanny ilk dinî tecrübesini bu anda geçirmiştir:

Her akşam ablamdan daha erken yatırılırdım ve yazları henüz hava aydınlık olurdu – gündüz vakti, saat daha beş ya da altı civarıydı. Bu sırada sese, kokuya, görüntüye karşı aşırı duyarlı hale gelir, çevremdeki tüm parçaları bir bütün halinde algıladığım bir tür sinestezi yaşardım. Doğal dünya sanki havadan ve altından yapılmış ikinci bir deri ya da giysi gibiydi. Yan dairede ve penceremin hemen dışında bir Episkopal manastırı vardı; içinde birkaç yaşlı kadın ve içine bindiğim elektrikli bir sandalyesi olan bir merdiven vardı – içeri girdiğimde binmeme izin verirlerdi. Penceremden onların evine doğru baktığımda güneş duvarların etrafına canlı bir varlık gibi düşerdi; ben buna (gizlice) Tanrı derdim. Soğuk, sarı, beyaz, sıcak, turuncu ya da mor bir yayılım halinde olsun, o ışık çevremdeki diğer varlıktı. Şimdi düşünüyorum da, filozof Edith Stein’ın bilince her daim eşlik ettiğini söylediği geistige (tinsel) varlıkla eşdeğerdi bu; gitmeyi reddediyor, yerinin saptanmasına da izin vermiyordu. Ben onu, içinde niyet taşıyan bir ışık olarak hissediyordum – özellikleri olmayan bir varlık; sevgi bile değil. Onu soluyordum ve o, içimdeki imgeleri dışarıdaki imgelerle buluşturmak üzere ortaya çıkarıyordu. Bana olan bağlılığı genç olmamdan kaynaklanıyordu ve hissettiğim kadarıyla, yaşla birlikte yok olacaktı.[15]

Şair Christina Davis’in deyişiyle, Susan zekâsıyla büyüler; Fanny ise hafiften kendisini hissettirir ama sonunda senin içinde büyür ve genişler. Neredeyse evimin penceresinden görülebilecek kadar yakın bu köşe odaya bazen uzanıp dokunmak istiyorum.

Fanny Howe’un 1943’te “dinî tecrübe” yaşadığı köşe oda.

Son aylarında da Fanny aslında Cambridge’den hiç ayrılmadı. Charles Nehri kenarındaki destekli yaşam evi (assisted living home) The Cambridge Homes’a taşındığında, orada bir dost bile bulmuştu: Felsefeci ve şair Adnan Onart son aylarında ona bir oyun arkadaşı oldu, hatta Fanny’le birlikte Özdemir Asaf’ın “Yakın” adlı şiirini İngilizceye üç ayrı versiyonla bile çevirdiler. Adnan Onart, ODTÜ’de uzun yıllar mantık ve felsefe tarihi dersleri vermiş bir uzman; geçen aylarda yitirdiğimiz felsefe profesörü Teo Grünberg’le yayımladığı Mantık Terimleri Sözlüğü’yle tanınıyor; ayrıca Güven Turan, Halûk Aker ve Bilgin Adalı’yla birlikte ‘60 Kuşağı şairlerinden. Adnan Bey son günlerinde Fanny’nin fotoğraflarını çekmeyi ihmal etmedi, hatta bu fotoğraflardan kolajlar üretti. Nisan ayında annesinin bir oyununun prömiyeri için İrlanda’ya giden Fanny, zatürre olur; metabolizması zayıflamıştır. Girdiği hiçbir kurumda dikiş tutturamayan Fanny, birkaç ay önce girdiği huzurevine de ayak uyduramaz ve 8 Temmuz günü buradan tam manasıyla drop out eder.

Adnan Onart ve Fanny Howe
(2 Şubat 2025).
Adnan Onart’ın Fanny ve İrlanda konulu kolajı:
Dublin’den Limerick’e giden son otobüste / yağmur damlaları manzarayı dövüyordu / ve alüminyum koltuk değneklerine dair / her damla kendi içinde fotoğrafçıklar tutardı

Fanny’nin hakikaten “şairlerin şairi” olduğunu söyleyebiliriz; yani deneysel yazarların sessizce takip ettiği bir deneysel şair. Ondan şiire dair çok şey öğrendim: Dine inanmadan da mistisizmi özümseyebileceğimi ve şiirleştirebileceğimi, kendi sesimi ve gelgitlerimi öldürmeden şiiri başka alanlara yayabileceğimi ve hayattaki gerilimleri bu farklı temalara nüfuz  nüfuz ettirebileceğimi… Bana farklı dünyalar açtı: İnançsız ile inançlı, seküler ile mistiğin arasında yalın ama derin bir şiirin olabileceğini gösterdi diyebilirim. Hatta söylenemeyenin de söylenebileceğini öğretti. Uzun yıllar yaşadığım bu şehrin edebi geçmişi hakkında bana yaşam ve yazı alanları bahşetti. Seninle tanıştığım için çok şanslıyım, Fanny!

 

 

Fanny’nin Adnan Onart’la çevirdiği Özdemir Asaf şiiri:

 

YAKIN

 

Bir ışık düşerse üstüne basma

Daha yakınlaşır, korkarsın.

Bir leke, silmeye gör.

Leke kalır, sen çıkarsın.

 

Bir gölge, nereye gider.

Gözlerince gider, bakarsın.

Bakarsın girer gözlerinden.

Leke onun peşinden, bakarsın.

 

Bir ışık düşerse üstüne basma,

Gözlerine basarsın.

 

Özdemir Asaf

 

 

Version 1.0: CLOSE

 

If a light falls, don’t step on it

It gets closer, you get scared.

A stain, try to wipe it off.

A stain remains, you get removed.

 

A shadow, where does it go?

It goes as you see it, you look.

You look, it enters your eyes.

A stain follows it, you look.

 

If a light falls, don’t step on it,

You step on its eyes.

 

 

Version 2.0: Proximity

 

If a light falls, don’t step on it.

It may get closer, you may get scared.

A stain: don’t try to wipe it off.

The stain may remain, and you may be wiped off.

 

A shadow: where does it go?

It goes along your eyes as you look.

As you look it may enter into your eyes.

The stain may follow it as you look.

 

If a light falls, don’t step on it,

You may be stepping on your eyes.

 

 

Version 3.0: Too Close

 

If a light falls,

don’t step on it.

It may jump closer,

frighten, jittery,

you may get.

A stain:

don’t wipe it off.

The stain may stay,

you may get wiped off.

 

A shadow:

where does it go?

As you look

the shadow may move

along your eyes.

As you look,

it may even

hop into your eyes.

And the stain

right after it.

 

If a light falls,

don’t step on it.

You’ll be stepping

into your eyes.

 

çev. Fanny Howe, Adnan Onart

 

NOTLAR

[1] Howe’un yirminci yüzyıl Katolik şiirindeki yeri hakkında: “Bana göre Howe’un Katolikliği, yazarlığındaki en ilginç şey; yani onun inancını deneysel şiir bağlamında dile getirdiği karmaşık, şaşkın (kendi tercih ettiği terimi kullanırsak ‘bewildered’) ifadeleri, eserlerine ayırt edici bir inanç ve şaşkınlık havası katıyor ve bu da onun yazılarına son dönem Amerikan şiirinin büyük kısmına kıyasla nadir bir değer kazandırıyor. Howe’un inancı, yazılarını öylesine derinden etkiliyor ve tanımlıyor ki, eserinin tamamında onun yazısını Katolik yapan şeyin ne olduğuna dair bir savı destekleyecek kanıtlar toplanabilir” (Peter O’Leary, “Catholics: Reading Fanny Howe”, Thick and Dazzling: Religious Poetry in a Secular Age içinde (Columbia University Press, 2018), s. 104-105). Ayrıca Hristiyan ayinleri ve ilahi türü bağlamında Howe’un poetikası üzerine bir çözümleme: Romana Huk, “‘A single liturgy’: Fanny Howe’s The Wedding Dress”, Christianity and Literature 58.4 (Yaz 2009): s. 657-693; bilhassa 658-664.

[2] Fanny Howe, “Fairies”, The Wedding Dress: Meditations on Word and Life içinde (University of California Press, 2003), s. 24.

[3] Harvard’ın erkek egemen dünyası ve babası hakkında, Howe’un Ed Foster’la yaptığı söyleşiye bakılabilir: The Birth-mark (Wesleyan University Press, 1993), s. 159.

[4] Bkz. Frolic Archhitecture: A Performance by Susan Howe and David Grubbs - Woodberry Poetry Room

[5] William Corbett, “The Moviegoer: An Interview with Fanny Howe”, The Paris Review (19 Aralık 2016). 

[6] Robert Wernick, Mary ya da Molly’nin ölümünden iki-üç sene önce Cambridge’de onunla tanışma ve söyleşme fırsatı yakalıyor. (bkz. “A Memory of Molly”, robertwernick.org)

[7] Coffey, Beckett’s Children, s. 33-36. Kitapta bahsedilen diğer bir nokta da, Beckett-Mary birlikteliğinin yaşandığı 1936 yazıyla Susan’ın doğum tarihi 10 Haziran 1937’nin arasında dokuz aydan uzun bir süre olması (s. 156)... Ama bu edebi günlüğün amacı, aynı gen havuzundan olsun olmasın, Beckett ve Susan’ın metin biçim ve temalarındaki benzerlikleri vurgulamak. Mary ve Susan’la yıllar boyu mektuplaşacak Beckett’ın son yazdığı metinlerden “Worstward Ho” ile Susan’ın The Liberties (Loon Books, 1980) adlı kitabı arasında neredeyse tıpatıp benzerlikler olması, bu edebi soydaşlığın ve alışverişin örneği (s. 174-175).

[8] “Fanny Q. Howe, Stanford Junior, Will Be Married; Engaged to Frederick Delafield, California Graduate Student”, The New York Times (17 Şubat 1961). 

[9] Fanny’nin vefatından kısa süre önce The Paris Review’de onunla sıcağı sıcağına yapılmış uzun bir söyleşi için: Chloe Garcia Roberts, “Fanny Howe, The Art of Poetry No. 118”, The Paris Review (Yaz 2025). Emeğin sadece Tanrı’ya ait olacağı hakkında: Howe, “Work and Love”, The Wedding Dress içinde, s. 129.

[10] “Cambridge Poet and Novelist Fanny Howe Dies”, Boston Globe (9 Temmuz 2025). 

[11] Ed Foster, Sowing the Wind (Marsh Hawk Press, 2016). Ayrıca bkz. Thomas Fink ve Melissa Mantilla, “Exchange with Edward Foster on Sowing the Wind”, Dichtung Yammer (27 Aralık 2017). 

[12] Bir tür yazın hayatı otobiyografi yazısı “Artobiography” içinde, s. 192. 

[13] “An enchantment that follows a complete collapse of reference and reconcilability” (“Bewilderment”), The Wedding Dress içinde, s. 15; “Fanny Howe – Kenyon Review Conversations”, Kenyon Review (30 Mayıs 2004). The Wedding Dress kitabının başlığında geçen gelinlik, fikir olarak uyuşsa da, Mevlânâ’nın şeb-i arûs’una bir gönderme değil; Katolik olan Yahudi filozof Edith Stein’ın Karmelit tarikatına kabul edilme seremonisinde giydiği beyaz gelinliğe bir referans. Fanny bu kavramla dinsizlikten Katolik inancına geçişini anlatmaktadır ve Stein’ın Finite and Eternal Being (ICS Publishing, 2002) adlı kitabı şiirini anlamak için bir anahtar.

[14] “Immanence”, The Wedding Dress içinde, s. 39.

[15] Fanny Howe, “My Father Was White, but Not Quite”, Poetry Foundation (1 Aralık 2009). 

Yazarın Tüm Yazıları
  • Adnan Onart
  • Fanny Howe

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Futbol Yuvarlaktır’ı yeniden okumak (II):

Butler, Derrida ve Nietzsche perspektifinden futbol

“Futbol Yuvarlaktır metninin irdelemediği konu norm meselesidir. Asıl sorulması gereken, kadın ya da erkek fark etmeksizin futbolun ve genel olarak sporun normlarla ilişkisi ve bu normları nasıl ürettiğidir. Soru şudur: Performansın sınırlarını kim belirler?”

YAĞMUR SUNAR

Sonraki Yazı

TADIMLIK

Alejandra Pizarnik’e “sonradan” yaklaşmak

Arjantinli şair Alejandra Pizarnik’in Delilik Taşını Çıkarmak ve Müzikli Cehennem kitapları bu ay Everest Yayınları tarafından Delilik Taşı başlığıyla tek ciltte yayımlanıyor. Kitap, şiirleri İspanyolca aslından çeviren Yasemin Çongar’ın, şairin hayatı ve poetikası üzerine kapsamlı bir incelemesine de “Epilog” olarak yer veriyor. İncelemenin başından kısa bir bölüm...

YASEMİN ÇONGAR
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist