“Eski şiirlere nasıl can verilir?”
Franz Josef Czernin'in şiir çevirileri ve çeviriye dair yazıları Kuzgunun Can Verdiği adıyla önümüzdeki günlerde Turkuaz Yayınları tarafından basılıyor. Kitabın derleyicisi ve çevirmeni Erhan Altan'ın önsözünü Tadımlık olarak yayımlıyoruz.
Franz Josef Czernin
Kuzgun bilindiği gibi parlak ve renkli nesneleri getirir sevdiklerine. Yabancı şiirlerden çeviri de böyle bir girişimdir. Ancak tarihsel şiirlerin çevirisi söz konusu olduğunda kuzgunun getirdikleri çoğu kez can vermiş bir halde gelir. Kavramsallığa, etkisiz mecazlara indirgenmiş, canlılığı ve iddiası kayba uğramış kolay bir yapı kalır elimize. Elinizdeki kitap ise kuzgunun getirdiklerine nasıl can verileceği üzerine düşünen bir kitap.
Kuzgunun Can Verdiği, Franz Josef Czernin’in çeyrek yüzyıla yayılan şiir çevirisi düşüncesini ve girişimini, bu süre içinde yayımladığı William Shakespeare, Sonnets, Übersetzungen (1999), elstern. versionen (2006) ve Commedia. Verwandlungen nach Dante (2024) adlı kitaplardan alınan çeviri örnekleri üzerinden anlamaya ve aktarmaya çalışıyor.
Eski şiirlere nasıl can verilir? Soru ister istemez “eski” denen özel durumun ne olduğunu, hangi özel uygulamayı gereksineceğini düşündürüyor. Eski dendiğine göre arada büyük bir zaman mesafesi vardır ve bu mesafe, sözcüklerin içerik veya bağlantılarında kestirilmesi zor kaymalara yol açmıştır. O zaman eski şiirlerin çevirisi, sözcüklerin etkilerine dair bir çalışmayı da gereksinir. Ancak zaman, pek sözü edilmeyen bir ikinci mesafeye daha yol açar ki, o da en az diğeri kadar önemlidir: şiir tarihi. Şiir, şiir tarihiyle birlikte var olur. Anlamlandırma süreçlerimiz, içinden geldiğimiz şiir tarihiyle ne kadar birleşip ayrıldığımız üzerinden, mutlaka onu referans alarak işler.
Peki, yüzlerce yıllık bir zaman mesafesine karşın hangi öğe ve ilişkiler ulaşılır kalır, hangilerine ulaşılamaz? Bazı öğe ve ilişkilerdeki kaymayı saptamak görece olanaklı. Bunlar konuların seçimi ve ele alınışındaki yenilikler, alışılmamış karşıtlıklar, uyak yapısındaki farklılaşmalar gibi genellikle dışsal niteliklerdir. Ancak zaman, sözcüklerin içerdiği birtakım kuvvetleri görebilme olanağını elimizden alır. Bunlar pek adlandırılmayan ama yaşanan öğelerdir. Dönemin yeni’sine, yitirilmiş kollokasyonlara, sözcüklerin içerdiği yükler ve bunun sonucu gelen gerilim ve boşalımlara, olası metafor alanlarına, telaffuzdan gelen vurgu farklarına en iyimser koşulda kısmen girebiliyor, genelde ise giremiyoruz. Yani neyin değiştiğini, dolayısıyla geçmişin o şimdisi’nin hangi öğelerden oluştuğunu tam olarak bilemiyoruz.
Öncelikle sözcük seçimlerinden başlayalım. Sözlükler nedeniyle, sözcüklerin anlamları kontrol altına alınabilen, en azından kestirilebilen varlıklar olduklarına inandırılmışız. Oysa bırakın geçmişi, günümüz yani “şimdi” bile oynak, umulmadık bağlantılar içeren, anlam karşılığı olsa olsa istatistiksel olarak belirlenebilecek, tek bir anlam karşılığına isabet etmekten, yani bir düğüm noktası oluşturmaktan ziyade bir ilişkiler ağına denk gelen sözcüklerden oluşuyor. Gündelik dilde hiç de öyle anlamın istatistikselliği gibi bir sorun yaşanmadığı, sözcüklerin aşağı yukarı aynı biçimde anlaşıldığı iddia edilebilir. Ama ben burada gündelik yaşamda karşılaşılan dilsel yanlış anlamaların rolünü okurun takdirine bırakıyor ve (gündelik yaşamın jest, mimik ve ses tonlamalarından yoksun, pratik gereksinimlerinin dışında gezinen) şiir çevirisinden bahsediyorum.
Sözcük karşılıklarının mevcudiyeti kadar büyük bir yanılsama daha var: sözcüklerin bağlantıları. Kollokasyonlar bir dilin pratiğinde hangi iki sözcüğün arka arkaya geldiğini, sözcüklerin hangi hatlarla birbirine bağlandıklarını gösterir. Gramer genel bir birleştirici formül verir güya, ama bir dil kullanılırken bilmeden hep o verili kollokasyon hatları içerisinde kalınır. Bu hatların dışına çıkan şiirler, bir sözcükten diğerine geçilirken uyarıcı bir gerilim yaratır. Kuşkusuz, bir şiiri ilginç yapan ilişkilerden biri de budur ama bunun ayırdına çoğu kez varılmaz, çünkü basit bir izlenimcilik dışında ifade edilemez. Eski çağların kollokasyon hatlarınıysa bilemeyiz. Dolayısıyla eski dönemlerin bu dil akarsuları, günümüze gelindiğinde o şiirlerin bilinmeyen yeraltı nehirlerine dönüşür. İşte bu sorunu göremeyen, öngöremeyen çevirileri de fazla sorgulamaksızın sineye çekmekteyiz.
Sözcüklerin zamansallıkları, yani hangi anlamlardan oluştukları ve bunların hangi birlikteliklerle bir araya geldikleri dönemden döneme değişir. Yani bazı öğeler algı dışına çıkar, diğerleri önem kazanır; ki bunları saptamak kolay değildir. Şimdi, hareket halinde, algılaması da adlandırması da ayrı bir zorluk veya olanaksızlık içeren uçucu bir varlıktır. Sert bir ifadeyle diyebiliriz ki, dönem şiirinin durduğu şimdiki zaman kipi, gelişigüzel okumalarda da, çevirilerde de geniş zaman kipine dönüşür. Sözcüklerin kavramsallıklarına indirgenmeleri, bağlantıların zihinde yol açtığı işlem miktarındaki bir düşüş ya da belli bir kurguya odaklanmayan dağınık bir işlem toplamı nedeniyle olur bu.
Aynı durum sözcüklere atfedilen değer yükleri için de geçerli. Zaman içerisinde büyük kaymalar oluyor bu yüklemelerde. Örneğin küçük İskender’in, sözcük hiyerarşisinin “yüce” değerleriyle “aşağı” değerlerini çarpıştırdığı, ‘90’larda adeta bir infilak etkisi yaratan şiiri 2000’lerde gücünden çok şey yitirmişti, çünkü aradan geçen zaman içerisinde ülke kültürü yücelik simgelerinde de, tabu ve yasaklarında da büyük kaymalar yaşadı. Ne yüceler eskisi gibi yüce, ne de ayıplar eskisi gibi ayıp kaldı. Bırakın 400 yıl sonra Shakespeare’i çağdaşları gibi okumayı, 40 yıl sonra küçük İskender’i bile aynı gerilim altında okumak olası değil.
Keza, niye yan yana gelen iki sözcüğün yan yana gelen diğer ikisine göre daha çarpıcı bir metafor oluşturduğunu da açıklayamıyoruz. Ve aynı durum sözcük tınıları için de geçerli. Ama biz çevirince olurmuş gibi yapıyoruz. Durum buysa, o zaman şu tanım yapılabilir: Eğer bir şiir, şimdisinden önemli parçalarını yitirmişse, ancak yine de ilginç kalmaya devam edebiliyorsa, biz ona klasik diyoruz. Peki böyle, “klasikleşmiş” şiirler neden çevirmeni tarafından da bir klasik olarak ele alınır?
Bu “klasik” yapıtların klasik niteliğine dokunmayan çevirmeni, kestiremediği veya kestirse de orijinal yapıta bir müdahale olarak görüleceği için değiştirmeye gitmediği bu öğe ve ilişkileri hesaba katmaz. Şiir kamusu da yarı donmuş bu gövdeyi, bir otantikliğin korunduğu ve öznel müdahalenin asgariye indiği bir çeviri olarak gördüğü için bu yitim kabul görür, daha doğrusu görülmez. Yitirildiği görmezden gelinen yitim, beraberinde şiirin parıltısını da alır götürür, kimse de itiraz etmez, çünkü artık kimsenin anımsamadığı bir parıltıdır. Ama bir eksikliğin yadsınması, o eksikliği ortadan kaldırmaz. Çok yıllar sonra anladım eski şiirlerin bana neden sıkıcı geldiğini.
Franz Josef Czernin.
Cümleler için okuma akşamı, Aralık 2020.
Bu anlatılanlar şiirin ‘şimdi’de yazılan ve alımlanan bir yapı olduğunun, tarihsel şiirlerin şimdi’siyle günümüzün şimdi’si arasında bir mesafe olduğunun altını çiziyor. Sonuç olarak, şiirin geniş zaman diye adlandırdığım bir zaman dışılığa çevrilmesi, canlı bir gövde olmayı bırakması ve elinizde bir iskelet olarak kalmasıyla sonuçlanıyor. Ne Shakespeare’i ne de şiirini hakkıyla hissetmek olanaklı böyle bir çeviride. Peki bunun tam aksi bir tutum ne olabilirdi? Cesur bir çevirinin o geçmiş şimdi’yi günümüzün şimdisi’nde kurması, yaşatması olurdu. Orijinal yapıtın yitirdiği (tahmin edilen) öğe ve ilişkilerini, (karşılık geldiği tahmin edilen) güncelleriyle telafi etmek, ana gövdeyi günümüzün şimdi yapılarıyla destekleyerek, şiirin adeta günümüzde yeniden kurulmasını sağlamak olurdu. Ancak burada böyle kolayca söylediğim düşünce mümkün olsa ve yapılsa taş üstünde taş kalmazdı. Bu durumda sorun veya sorun olarak algılanacak durum, çağdaş bir şiirle karşı karşıya olunduğu gibi bir duygunun oluşması olurdu. Yani orijinal şiirin ruhuna sadık kalan bu çeviride, şiirin gövdesinden geriye tanınabilecek az öğe kalırdı.
Şiirin günümüzün şimdisinde yeniden inşası, olanaklı olduğu durumda bile, orijinalin belli bir yitimi demek oluyor. Nihayetinde şiir sever tarihsel şiirleri, otantik sonelere temas etmek için de okuyor. O zaman soru şöyle de sorulabilir: Shakespeare’in iskeletine mi temas etmek isterdiniz, yoksa gövdesinden ayrılmış ruhuna mı? O zaman hemen ardından şu soruyu da sormak gerekiyor: Bu iskeleti Shakespeare’in kendisiymiş gibi gösteren çeviriler hangi kabullenişin sonucu ve hangi algıyı destekliyor? Geçmişin erişilmezliğinin konu edilmediği, ölümüne susulan bu algı, bir zaman makinesiyle canımızın istediği bir zamana gidebileceğimiz yanılsamasına inandırılmamıza yol açıyor. Kim inandırıyor buna?
Tabii eklemek de gerekiyor ki, sadece geçmişin değil, günümüzün şimdisi de bir kurgudan oluşuyor ve incelemeye kalktığımızda elinizden kaçabiliyor. Ancak o şimdide yaşadığımız için adını koymasak da hissedebiliyoruz. Deneme-yanılmayla yaklaşmaya, deneylerle ele geçirmeye çalışabiliriz onu. Oysa o geçmişin şimdisi, kısmen gizemli ve filologlara ayrılmış bir düşünme alanı olarak duruyor. Bir şimdi hapishanesi yarattığımın farkındayım; aslında istediğim, belki hapishanede yaşanacak bir dışarısı özlemiyle, o dışarısına dair düşünce geliştirme pratiğinin önünü açmak. Şimdiye kadar anlattıklarım bu yazının başlığının sonuna soru işareti değil, ünlem gelmesini gerektirirdi. Peki soruyu sorsak ne olurdu?
Geçmişin şimdisi bir olanaksızlıksa, ona ancak tutarlı spekülasyonlarla yaklaşabileceğimiz anlamına gelir bu. Bu spekülasyonları yapmaya en iyi aday da sanat veya edebiyat. İş buradan sonra bir çevirmen için çok zorlaşıyor. Çevirmen, kaynak dilde görmediği, varlığını kestiremediği dilsel olayları nasıl çevirecek? Kaynak dildeki şiiri kestirmek ayrı bir zorluk, onu şiir tarihinin şimdisinin civarında bir zamanı bulup oraya yerleştirmek ayrı bir zorluk; çünkü bu ikincisi neyin sanat olduğunu bilebilmeye de karşılık geliyor. Ve sormak da gerekiyor, böylesi bir çeviri hâlâ bildiğimiz anlamda çeviri olmaya devam eder miydi? Ve kabul gördüğünü varsaydığımız durumda, çevirmen bunu yapabilir mi? Böyle bir duyarlığa, seziye ve bilgiye sahip mi?
Bir çevirmen olarak bu soruyu kendimden yola çıkarak ve kendimi genelleştirerek olumsuz yanıtlıyor ve ama böyle bir kişinin olabileceğini söylemek istiyorum. Evet, varlığını mümkün gördüğüm bu kişi yine bir şair olabilir. Sözcüklerin kendilerine ve girdikleri bağlantılara dair duyarlığa, içinde bulunulan şimdiyi neyin oluşturduğuna ve neyin bu şimdiden bir zamansızlığa kaçan yeni bir düzenle sanat olacağına dair seziye, ve nihayet bu duyarlık ve sezi sonucu girişeceği neyin makul ve gerekli olduğu bilgisine sahip kişi o olabilir.
Ama tam burada bir başka kaçınılmazlık algı dairesine girmeye başlıyor. Böyle bir çeviriye kalkmış olan bu şairin seçimleri, kendi şiirini kurarken yaptığı seçimlerden çok da farklı olmazdı. Çok kişilikli birisi olmadığını varsaydığımız durumda vereceği tepki, kendi membranı ve kendi filtresinden çıkabilecek bir işaret yanıtıyla aynı olurdu. Bu durumda da sonuç üç aşağı beş yukarı onun kendi şiirine benzerdi. Tabii bu varılan son yer oldukça verimli de bir yer. Bu gelinen yerde söz konusu şairin tüm şiirlerinin, birer eski şiir çevirisi olduğu da söylenebilir, şiirin zaten hiçbir zaman aktarılamayacak bir öznellik adası olduğu da. Ama olanaksızlığı bilmek küstürmemeli insanı. Değişen sorulara yanıt hep aynı: Evet, olanaksız, ama ne yapabiliriz? İş buradan sonra da ilginç kalıyor. Satır ve sözcük aralarındaki büyük sessizlik, iz sürmek veya kazı yapmak isteyenler için dev bir yorum alanı oluşturuyor. Çeviri eğer ayrı bir edebiyat disiplini olacaksa, böyle bir yer veya yerlerden sonra olmaya başlayacak sanırım.
Kuzgunun Can Verdiği
–Dönemlerin Şiiri ve Çevirisi
Hazırlayan ve çeviren: Erhan Altan
Turkuaz Yayınları
Ekim 2025
70 s.
Önceki Yazı
Eylemin ayrımsanan gücünün göstergesi olarak
Süprematik biçim
Kazimir Maleviç'in Süprematizm / Otuz Dört Çizim adlı kitabı Arketon Yayınlarından gelecek hafta çıkacak. Maleviç'in süprematizme dair kitaptaki yazısından kısa bir bölümü Tadımlık olarak yayımlıyoruz.
Sonraki Yazı
İstanbul’da bir İranlı kitapçı:
Rıza Nasrullah
Alman araştırmacılara Türkçe, Arapça ve Farsça kitap temin eden Rıza Nasrullah'ın dükkânı edebiyat ve tarih meraklılarının toplanma yeridir, burada elyazmaları ve edebi konular üzerine tartışılır, Ali Emiri Efendi gibi hafız-ı kütübler, âlimler dükkândan eksik olmazlar...