• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

İstanbul’da bir İranlı kitapçı:

Rıza Nasrullah

Alman araştırmacılara Türkçe, Arapça ve Farsça kitap temin eden Rıza Nasrullah'ın dükkânı edebiyat ve tarih meraklılarının toplanma yeridir, burada elyazmaları ve edebi konular üzerine tartışılır, Ali Emiri Efendi gibi hafız-ı kütübler, âlimler dükkândan eksik olmazlar...

Rıza Nasrullah Akşam gazetesinde, Şubat 1937.

MUSTAFA GAZİ

@e-posta

EVVEL ZAMAN

9 Ekim 2025

PAYLAŞ

Çırak Sahaf Kitabı’nın ikinci basımı dolayısıyla ilave edeceğim makaleleri mütalaa ettiğimiz bir esnada, dostum ve ustam Burak Kumpasoğlu, ne zamandır çalışmak üzere kenarda tuttuğu, malzeme biriktirdiği, matbuat tarihinde pek anılmayan, hakkında derli toplu bir araştırma neşredilmemiş kitapçı Rıza Nasrullah’tan bahsetti.

Vakit,
9 Temmuz 1942

Yazmam için tarafıma gönderdiği iletide Rıza Nasrullah’a dair gazete kupürleri, 8 Temmuz 1942’de vefat ettiğini bildiren Vakit gazetesindeki ölüm ilanı, İsmail Erünsal’ın Osmanlılarda Sahaflık ve Sahaflar adlı kitabında Rıza Nasrullah’ın adının geçtiği iki sayfanın görseli, vaktiyle bir müzayedede sergilenmiş Rıza Nasrullah antetli bir doküman, XVIII. Türk Tarih Kongresi’nde sunulan bir bildiri, kitap koleksiyoneri İskender Hoçi hakkında bir makale ve Kitapçı Nasrullah yayıncı namıyla basılan iki kitabın katalog linki yer alıyordu. Dedesinin dedesine değin atalar boyu sahaflık yapmış bir ailenin ferdi olan Rıza Nasrullah ile babası Nasrullah Efendi’nin isimlerinin yer yer birbirine karıştığı bir durum söz konusuydu. İki Nasrullah vardı ve ilgili yerlerde, seçik bilgilerdenmahrum bulunduğumuz için, bazen hangisinden bahsedildiği anlaşılamıyordu.

Bir yol varsa, bu süreli yayınları, ilgili makaleleri ve hatıratları teker teker elden geçirmekle birlikte, yaşayan birer hafıza olan meslek büyüklerine, kitabiyat muhiplerine danışmaktan geçiyordu. Önce, işaret edildiği üzere, Osman Nuri Ergin’in (1883-1961) Muallim M. Cevdet’in Hayatı, Eserleri ve Kütüphanesi başlıklı evladiyelik biyografisine baktım. Rıza Nasrullah’ın adı iki yerde geçiyordu; birinde Fuat Hikmet Bey’in kitaplarını devraldığı bilgisi yer alırken, diğerinde ise Muallim Cevdet’in dostları arasında zikrediliyordu. Ama asıl önemli bilgi Kitapçı Nasrullah namıyla bildiğimiz babası hakkındaydı. Altmış sene sahaflık mesleğini icra ettiği vurgulanan Nasrullah Efendi’nin 16 Haziran 1934 tarihinde vefat ettiği bilgisi yer alıyordu; böylece baba Nasrullah Efendi’nin asgari seksenli yaşlarını sürdüğü bir zamanda vefat ettiğini varsayabiliyoruz. Üstelik bu bilgi, tarih bakımından, yukarıda varlığından haberdar ettiğim, müzayedede sergilendikten sonra Rıfat N. Bali’nin Türkiye’de Kitap Koleksiyonerleri ve Sahaflar II başlıklı derlemesine alınan, bir müşteriye yazıldığı intibaı uyandıran, 23 Şubat 1933 tarihinde yazılmış, Rıza Nasrullah imzalı mektupta geçen, “Pederim dahi mahsus selam eder efendim” ibaresiyle örtüşmektedir.

1910’lu yıllara kadar Nasrullah adıyla bildiğimiz kitap satım anekdotlarını, kitap basım işlerini baba Nasrullah Efendi’ye hamledebiliriz. Hakkı Tarık Us’un 1936-1937 yılları arasında otuz sayı çıkardığı Kitap ve Kitapçılık dergisinde ek olarak verilen “1908 Tarihinde İstanbul’da Mevcut Kitapçılar” başlıklı dokümanda, 128 kitapçı arasında oğul Rıza Nasrullah’ın da adı geçer. Öyle ki, bu veriyi Server R. İskit, Türkiye’de Neşriyat Hareketleri Tarihine Bir Katkı adlı kitabında İstanbul Matbuat Cemiyeti’nin 1933 tarihli yıllığını referans göstererek teyit eder. Ancak Ahmet Hamdi Tanyeli, dostu Rıza Nasrullah’ın vefatı dolayısıyla yazdığı yazıda, onun o zamanlar uçarı bir delikanlı olduğundan, kitapçılık işinden ziyade babasının dükkânına bisikletle gelip harçlık alarak arkadaşlarıyla gezip tozduğundan dem vurur. Rıza Nasrullah ise, 1935’te verdiği bir röportajda, II. Abdülhamid devrinde kendisinin de bilfiil işin içinde olduğuna işaret ederek Namık Kemal’in ve Abdülhak Hamid’in kitaplarını gizli gizli basıp sattıklarından bahseder; gelgelelim bunların babası Nasrullah Efendi’nin himayesinde gerçekleştiği açıktır:

Bâbıâli çarşısının roman bastırdığı istibdat devirlerinde biz Kemal’in, Hamid’in kitaplarını gizli gizli basar, satardık. O zaman, (ha’l) kelimesi ve bunun tefsiri yasak edilmişti. Hatta fıkıh kitaplarındaki ha’l bâbı da silinmişti. Bizim Vezir Hanı’nda bir kitap depomuz vardı. Bu depo her türlü kitap ile doluydu. Vaktin Maarif Nezareti’nde Ali Galip isminde, aynı zamanda hafiye olan bir evrak müdürü vardı. Bu adam, mabeyne, bizim depomuzda muzır kitaplar bulunduğuna dair bir jurnal vermiş. Bir Ramazan günüydü. Mabeyinden bir yaver, zaptiyeden komiserler, bir cemm-i gafir [büyük insan kalabalığı] halinde geldiler. Depoyu bastılar. Dediğim gibi (ha’l) işine temas eden bütün eserleri, Münif Paşa merhumun bütün kitaplarını, Ahmed Vefik Paşa’nın Molyer’den tercümelerini, Abdülhak Hamid’in Hacle ismindeki manzum eserini, velhasıl, dokuz yüzden fazla kitabı arabalarla aldılar, götürdüler. Elimize de düyun-u gayr-i muntazamadan bedelleri tediye edileceğine dair bir senet verdiler. Hâlâ o parayı alacağız. Neyse, sürülmediğimize şükür!.. Meşrutiyet ilân olununca, bu suretle müsadere edilen kitapların hepsi, Şeyhülislâm kapısının altındaki ahırlarda bulundu. Bunlar müzayede ile satıldı. Kitaplarımızı tekrar para vererek aldık. İşte, o vakitler, bu kadar tazyike rağmen vatanperverane kitapları gizli gizli satardık. Fakat o zaman da alıcı çoktu. Hafta başı oldu mu, Tıbbiye, Harbiye, Bahriye talebesi çarşıya gelir, istedikleri kitapları alırlardı.

Elimize ulaşan kayıtta karşımıza Kitapçı Nasrullah yayıncı namıyla basılmış iki kitap çıkar: 1893 tarihinde Matbaa-i Safa ve Enver’de basılan Mehmed Cemal’in Çoban Kız kitabı ve 1909 tarihinde basılan, ilk baskısı 1907 tarihini taşıdığına göre ikinci baskısı olduğunu düşündüğüm, Ahmed Rasim’in Külliyat-ı Sa’y ve Tahrir: Makalat ve Musahabat kitabı. Bir makalede Nasrullah Efendi’nin Letaif-i Hayal adlı bir risale bastığından da söz edilir; risale ruhsatsız basıldığı için kovuşturmaya uğramış, toplatılmıştır. Ayrıca, birkaç yıl önce yayımlanan, İranlı kitapçılar ve matbaacılar üstüne yaptığı çalışmalarıyla bildiğimiz Filiz Dığıroğlu’nun Osmanlı’da Dinî Matbuat başlıklı kitabında, Meşihat arşivindeki 3 Temmuz 1901 tarihli bir heyet kaydına göre kitapçı Nasrullah Efendi’nin Ruh-ı İnsan adlı bir eser basmak için müracaat ettiği de yazar; hatta düşülen dipnotta bu eserin ilm-i ruha ait bir eser olduğu, muhtevasındaki ayet, hadis ve Müslüman ulemanın sözleri nedeniyle heyetin gündemini meşgul ettiği belirtilir.

Hacı Rıza oğlu Nasrullah Efendi’nin birçok ülkeye, araştırmacıya kitap sattığı, özellikle de Alman şarkiyatçılara kitap temin ettiği görülüyor. Friedrich Schrader (1865-1922), 1917 yılında yayınladığı, dilimize 2015’te tercüme edilen, İstanbul’un Yüz Yıl Öncesine Bir Bakış adlı kitabında kendisinden sitayişle söz eder; dükkânının edebiyat ve tarih meraklılarının toplanma yeri olduğunu, burada elyazmaları ve edebi konular üzerine tartışıldığını, Ali Emiri Efendi gibi hafız-ı kütüblerin, âlimlerin dükkânından eksik olmadığını, Alman müsteşrikleri tarafından çok iyi tanındığını, çok sayıda Alman araştırmacıya Türkçe, Arapça ve Farsça kitap temin ettiğini söyler. Çarşıdaki yerinden Çadırcılar Caddesi’ndeki 125-141 numaralı yere taşındığını ve bir kitap satımı için oğlu Rıza Nasrullah’ın Berlin’e gittiğini de söyler ki, bu kitap ticaretinden mezkûr yazısında Ahmet Hamdi Tanyeli ve mezkûr kitabında İsmail Erünsal da bahseder. Kitap, Franz Babinger’e (1891-1967) göre dünyada tek nüsha olan, Kıvami’nin Fetihname’sidir. Ticaretinin hikâyesini, Kasım Hızlı’nın “Unutulmuş Bir Kitap Koleksiyoneri İskender Hoçi” makalesi vesilesiyle F. Babinger’in kendisinden öğreniyoruz:

Franz Babinger

Kendisi ile eski bir hukukumuz olan fazıl dostum sahaf Raif Yelkenci Bey, bundan 16 yıl önce (1939), bütün şarkiyatçıların tanıdığı ve şimdi vefat etmiş bulunan sahaf Rıza Nasrullah’ın Kıvami isimli birisi tarafından yazılmış, şimdiye kadar bilinmeyen biricik Fetihname adlı bir elyazmasını Almanya’ya satmış bulunduğunu hikâye etmişti. Rahmetli Ali Emiri Efendi bana Birinci Dünya Savaşı sıralarında bunu anlattığı ve sonra kendiOsmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası’nda yazdığı makalede bundan bahsettiği sırada, ben çok önceden her şeyi öğrenmiş bulunuyordum.

Hoçi Bey’in (kitabı Amerika sefir-i sabıkına hediye ettiğini söylemekle) dostu Ali Emiri’ye oyun oynadığı şüphesizdir. Sözü geçen kitabı hiçbir suretle Amerika elçisine satmamış, evinde saklamıştır. Kitabın aslında kimin malı olduğu bilinince bu gizlemenin sebebi daha kolay anlaşılır.

Elyazması, zamanında bir sultanın malı idi, [Kasım Hızlı, kitabın ön ve arka tarafına Sultan II. Bayezid’in tuğralarının çekildiğini söyler. İskender Hoçi bu aidiyet tuğraları sebebiyle kitabı Ali Emiri Efendi dahil herkesten köşe bucak saklamıştır] tuğralı olarak Avrupa kütüphanelerinin serilerini teşkil etmiş emsali gibi saraydan aşırılmış, pazara çıkarılmış, İskender Hoçi onu elde etmiş idi. Bu sebepten bu onu mütecessislerin ve hatta polisin gözünden kaçırmış olmalı idi. İskender Hoçi Bey hayata gözlerini yumunca dolu dolu sandıklar içinde ve kısmen kıymetli diğer elyazmaları ile birlikte kitapları zaman zaman pazara sevk edilmiş, böylece Fetihname hakiki ve becerikli bir arayıcı olan Rıza Nasrullah’ın eline geçmiş, nihayet bu unikum (tek nüsha) elyazması, diğer üç Türkçe eserle birlikte Prusya Devlet Kütüphanesi’ne satılmıştı. Bu elyazması İkinci Cihan Savaşı’nda Beuron Manastırı’na, oradan da Tübingen’e nakledilmiş olmasa idi, harab olacak, belki de çalınacaktı.

Bir diğer ticaret anekdotu da Alman oryantalist Franz Taeschner (1896-1967) koleksiyonu hakkındadır. Mealen şöyle bir bilgiye ulaştım: F. Taeschner, 130 Osmanlıca yazmadan müteşekkil koleksiyonundaki 41 kitabı Sirkeci Adalar İskelesi’nde ve Sahaflar Çarşısı’nda dükkânı olan Rıza Nasrullah Tebrizi’den temin etmiş.

Rıza Nasrullah

Ahmet Hamdi Tanyeli, dostunun kaybından duyduğu kederden midir bilinmez, Rıza Nasrullah’ın babası Nasrullah Efendi’den daha mükellef bir sahaf olduğunu söyler. Rıza Nasrullah’ın Fransız mektebinde okuduğunu, Fransızcayı konuşup yazabilecek kadar iyi bildiğini, Rumcayı ve Ermeniceyi o milletlerin halkı gibi konuşabildiğini öğreniriz. Lakin sair meslektaşları gibi o da hiç kitap okumuyordur; elinden geçen bir kitabı katiyen unutmayan, hafızasında birçok kitap isimleri, yazarları yığın halinde saklı bulunan, Müteferrika kitaplarından mesela Ferheng-i Şuuri’nin, Menenski Lugati’nin kaç baskısı olduğunu baskı yıllarıyla beraber sayıp dökebilen Rıza Nasrullah, sahip olduğu donanımı yalnızca kitap ticareti için kullanıyordu. Ticaret sevdası bazen onu tez canlılığa sevk ediyordu. Ahmet Vefik Paşa’nın uzun süre han odalarında hapsolmuş muazzam kütüphanesinin bir kısmı Rıza Nasrullah’ın eline geçmiş de, tez canlılığı yüzünden yâd ellere yok pahasına satmış.

İhsan Arif Gökpınar’a verdiği röportajda (Haber Gazetesi, 24 Nisan 1935), bir ticaret anısını da kendisinden okuruz. Bir gün Sadrazam Sait Paşa’nın Nişantaşı’ndaki evine kitap götürmüş. Kapıdan çıkar çıkmaz sivil hafiyeler tarafından çevrilmiş. Rıza Bey’i doğruca Beşiktaş’a götürüp Hasan Paşa’nın karşısına çıkarmışlar. Korkudan titriyordur. Hasan Paşa üzerine yürüyerek, “Niçin oraya girip çıkıyorsun?” diye bir feryat koparmış. Rıza Bey cevaben, “Kitap satıyorum” deyince, bu defa, “Ne kitabı satıyorsun?” diye çıkışmış. Rıza Bey de götürdüğü kitapların tarih-edebiyat kitapları olduğunu söylemiş. Bunun üzerine Hasan Paşa biraz durmuş, düşünmüş, tarih-edebiyat kitaplarının neye tekabül ettiğini anlayamadığını, yani cehaletini perdelemek için, “Bana kelam-ı kadim getir!” demiş. Bunun üzerine Rıza Nasrullah da her hafta Kur’an-ı Kerim götürür olmuş; böylece çil çil altınlar kazanıyor, Hasan Paşa da okumayı bilmediği için Kur’an-ı Kerim’leri yakınlarına hediye ediyormuş. Bir anısı da, böylesi ateşin bir tacirin kitap satamama hikâyesidir. Beyazıt Camii avlusunda kitap sergilerinin kurulduğu bir Ramazan günü, adamın biri sergiye koyduğu kitaplarını karıştırmaya, istiflerini bozmaya başlamış. Handiyse saatlerce oyalanmış serginin başında; kitapları bir oraya bir buraya savuşturduğu yetmiyormuş gibi, bir de kitap almadan çekip gitmeye kalkmış. Oruç başına vuran Rıza Bey, “Hey efendi,” demiş, “bir şey almadın. Bu eziyet, ne olacak?” Adam hiç oralı olmamış. Arkadan biri Rıza Bey’in omzuna vurmuş, eliyle sus işareti yapmış. Meğer adam son halife Abdülmecit Efendi imiş.

Akşam gazetesi.

27 Şubat 1937.

27 Şubat 1937 tarihinde neşrolunan, Akşam gazetesini temsilen Hikmet Feridun Es’in gerçekleştirdiği röportajda ise Sahaflar Çarşısı’nın müdavimlerini yâd eder Rıza Nasrullah. Kimler yoktur ki gelenler arasında:

Sahaflar Çarşısı bir zamanlar üdebanın, şuaranın, zamanın en maruf çehrelerinin birbirleriyle buluştukları bir yerdi. Ahmed Rasim’i ben daha Darüşşafaka’ya giderken tanıdım. O zamandan gelir, babamın dükkânından kitap alırdı. Akşamüstü olmaz mı? Zamanın üdebası, şuarası bizim dükkâna toplanırdı. Evvelâ biçimli zarif sakalı ile Recaizade Ekrem gelirdi. Arkasından Maarif Nazırı Münif Paşa. Sonra Ali Emiri Efendi. Faik Reşat, son zamanlarda Veled Çelebi… Evliya Çelebi’yi tercüme eden Macar müsteşriki Karaçon… Hep toplanırlar… Gayet az ışıklı bir idare kandilinin ziyasında ne münakaşalar başlardı ne münakaşalar… Ne sanat ve edebiyat münakaşaları. Hatta bu münakaşalar bazan o derece uzardı ki, akşam ezanı okunur, ezanla beraber Sahaflar Çarşısı’nın kapıları kapanırdı. Fakat hâlâ münakaşa bitmezdi… En zarif sözler bu münakaşalar esnasında söylenir, en güzel nükteler bu münakaşalar arasında sarf edilirdi. Bir gün Sahaflar Çarşısı’nda çocuk denecek derecede küçük bir genç peyda oldu. Dehşetli kitap tiryakisi… her dükkândan nadide kitapları sorar. Hepimiz ona hayret ederiz. Öyle kitaplar sorar ki, o eserleri ancak saçlı, sakallı, yaşlı başlı mütefekkirler arar. Merak ettik. Bu gencin ismi Fuad’dı. Köprülüzade Fuad… Daha o zamandan, Vefa mektebine giderken her akşam çarşıdan geçer, elindeki, avcundakini kitaba verirdi. Hâlâ da öyledir ya… Eski kitap meraklılarından, kitap tiryakilerinden kala kala Köprülüzade Fuad kaldı. Köprülü bu caddeye avuç avuç para dökmüştür. O aradığı kitabı bulamazsa, alamazsa hasta olur. Kitap meraklılarından bir Köprülü kaldı dedim… Sahaflarda toplanıp ilmi, edebi, içtimai münakaşalar yapan Recaizade grubundan da bir Veled Çelebi kaldı… Çok yaşasın… O zamanlar Veled Çelebi’yi görmeyiniz… ne yakışıklı bir delikanlı idi… […] Ahmed Rasim bu anlattığım devirlerde daha pek gençti… Onlar sonradan gelmeğe başladı. Bakınız unutuyordum… Çarşının en mühim ziyaretçilerinden biri de Muallim Naci idi. Yakasına kadar düğmeli alaturka ceketi sırtında, Aziziye fesi ile çarşıya gelir, tanıdığı meşhur kitapçıları bir bir dolaşırdı. Ahmed Mithat Efendi de gelirdi. Lakin Ahmed Mithat merhum çok meşguldü. Onun bütün emeli hemen bir yere ilişsin, cızır cızır yazsın… Kendisinin Sirkeci’de, şimdiki Konya Lokantası’nın yerinde bir sucu dükkânı vardı. Karakulak suyu onun değil mi? O dükkânın arka tarafına bir masa koydurmuştu. Burada habire yazar, yazar, yazardı. Samipaşazade Sezai çok uğrardı. Abdülhak Hamid ara sıra gelirdi. Ahmed Rasim daha sonraları Sahaflar Çarşısı’nın en esaslı ziyaretçilerinden olmuştu. Biraz keyif gelir, o tükenmez neşesi ile Sahaflar Çarşısı’na can verirdi. Mahmud Sadık da çok gelirdi. Bir zamanlar Muallim Naci’nin yakasına kadar düğmeli ceketi o zamanın gençleri arasında moda olmuştu. Hey gidi yakası kapalı ceket hey… Lugat-ı Naci’nin baş tarafında Muallim Naci’nin resmi vardır ya… İşte kendisi Sahaflar Çarşısı’na sık sık geldiği zaman da aynen öyle idi. Bazan dalıyorum. Sahaflar Çarşısı’nın yıldızının günden güne sönüşüne, can çekişine bakıyorum da, sanki şu köşeden Muallim Naci çıkıverecek, şuradan Ahmed Mithat Efendi geçecek, kapı açılarak şakacı tavrıyla, “Rıza ben geldim…” diye Ahmed Rasim geliverecek sanıyorum. Acaba bir zamanlar Bâbıâli’nin ismi mi geçerdi? Bâbıâli o zaman yalnız mekteb kitapları satılan bir yerdi. Bütün edebiyat, ilim, içtimaiyat kitapları burada satılırdı.

Rıza Nasrullah’ın dükkânının adresi hem Rifat N. Bali’nin adı geçen derlemesinde yayınladığı mektupta hem de İsmail Erünsal’ın düştüğü bir dipnottan öğrendiğimiz Franz Taeschner’e yazdığı bir mektupta, “Çadırcılar Caddesi, No: 155/157, Beyazıt-İstanbul” olarak geçer. Kitap ve Kitapçılık dergisinin 22. sayısından edindiğimiz bilgiye göre, dükkânının adı Köprü Üstü imiş. Daha sonra bu dükkânı yine bir İranlı olan, İkbal Kütüphanesi’nin sahibi Hüseyin Kitabçı devralır. Yusuf Ziya Ortaç, Bizim Yokuş adlı hatırat kitabında, Galata Köprüsü’nün üstünde dükkânların sıralandığı zamanlarda dükkânlar arasında bir de kitapçı dükkânının, Köprü Üstü’nün olduğuna değinir. Hüseyin Bey bu dükkânı devralmış; dükkân İtalyan bandıralı bir geminin köprüye çarpması sonucu yıkılmış ve Hüseyin Bey kitapçı dükkânını Bâbıâli’ye, Ankara Caddesi’ne taşımış. Ben bu Köprü Üstü’nün baba-oğul Nasrullahların ikinci veya üçüncü bir şubesi olabileceği kanaatindeyim. Zaten eriştiğimiz verilerden birinde Sirkeci Adalar İskelesi’nde de bir dükkânları olduğu bilgisi vardır. Nitekim Beyazıt’taki dükkânlarının adının Köprü Üstü olup olmadığı hususunda kesinkes bir vargıda bulunamıyoruz. Belki de ‘Kitapçı Raif’ gibi bir namları vardı, veya dükkân adı olmadan, salt adlarıyla biliniyorlardı.

İstanbul Üsküdar’daki İranlılar Mezarlığı. Fotoğraf: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Encümen Arşivi

Kısacası, fikir danıştıklarım sayesinde ve sarf ettiğim çabayla ulaşabildiğim bilgiler bu kadardı. Bir de ticaret sicil kaydı, Cağaloğlu’ndaki İran Konsolosluğu, Mercan’daki Valide Han İranlılar Camii ve Üsküdar’daki Seyit Ahmet Deresi İranlılar Mezarlığı imkânları üzerinden vesileler kolladım. İlk ikisinden bir şey çıkmadı. Valide Han’dan on yıl evvel 1641’de yapılmış bir mescit olan, İranlılar cemaatine tahsis edilmiş, 1947’de çıkan yangında yanınca tekrar yapılmış ve haliyle onu özgül kılan hassaları kaybolmuş Valide Han İranlılar Camii’ne uğradım. İstanbullu, salt Türkçe konuşan, yerleşik, azımsanamayacak bir cemaatle karşılaşmayı ummuyordum. Eskiyle rabıtaları olan birkaç kişiyle telefon yoluyla konuşmamı sağladılar, ama bir sonuç çıkmadı. Ne bilgileri ne de aşinalıkları vardı. Bu konuda cemaatlerinden yardımı dokunabilecek birilerinin olmadığını belirttiler. Mezarlık kaydından bir bilgiye, en azından merhumun doğum tarihine ulaşabilir miyiz diye hemen mezarlığı sordum. Oradaki ahbapları olan ilgili kişiyi aradılar, ancak 1963’te bir yangın çıktığı, bu tarihten önce ölenlerin bütün kayıtlarının yandığı, bu yüzden oraya gitmenin bir anlam ifade etmediği söylendi. Ben yine de gitmeyi tercih ettim. Abdülbaki Gölpınarlı, Cem Karaca gibi meşahirden insanların medfun bulunduğu mezarlıkta, kıdemli bir mezarlık görevlisinden eski kabirlerin bulunduğu bölgeyi öğrenerek, meşakkatli bir arayışa koyuldum. Mezar taşlarının çoğu kırılmış, mezarlar toprak içine göçmüş, köhne bir haldeydi. Burada bir mezar bulmak, hadi buldum diyelim, kırılmış, eprimiş, silikleşmiş taşlar üzerinde er kişinin hakk’edilen hüviyetini okuyabilmem pek mümkün görünmüyordu, üstelik bu erbaplık isteyen bir uğraş ise ben cim karnında bir noktaydım.

Rıza Nasrullah 8 Temmuz 1942 tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir. Ölüm nedeni kalp rahatsızlığı olarak tasrih edilmiş. Ancak ölümünden iki ay kadar önce oğlunu gencecik bir yaşta kaybetmiş olması, bu akıbeti tetikleyen, zaten mesafelenemediği alkol iptilasına daha da kapılmasına neden olan bir etmen olarak zikrediliyor. Cenazesi bir camiden değil, 9 Temmuz 1942’nin öğlen vakti, Fındıklı ile Firuzağa arasında ve İnönü mektebinin karşısında kalan Uncıyan Apartmanı’ndan kaldırılmış, naaşı Seyit Ahmet Deresi İranlılar Mezarlığı’na defnedilmiştir.

* * * 

Son sözü, ‘sahaf’ ve ‘kitapçı’ terimlerinin kullanımına ayırdım. Bugün başka bir bağlamda değerlendirilen, anlam yüklenen bu terimlerin Rıza Nasrullah’ın neslinde cari olmadığını görüyoruz. Gerçi bir röportajında son sözleri şu satırlar teşkil eder:

İstanbul’un o on sene on beş sene evvelki büyük yangınlarında pek çok kıymetli kitaplar yandı. Bunun için bugün kıymetli kitap satışı kalmamıştır. Sonra birçok yazma eserleri taklid ederler, kopya ederler… Bunları asıllarından ayırd etmek büyük bir maharete mütevakkıfdır. Bir kitabın hakiki nüsha olup olmadığını anlamak kuyumculuktan, elmasın aslını anlayıp anlamamaktan çok [daha] zordur. Nice kitapların taklid nüshaları senelerce hakiki zannedilmiş ve yüksek fiyatla satılmıştır. Bunun için Sahaf deyip geçmeyiniz… Kuyumculuktan çok zor ve ince bir iştir…

Burada ‘sahaf’ terimine yer verilmişse de, o vakitler ‘sahaf’ ve ‘kitapçı’ terimlerinin birbirleriyle geçişkenlik gösteren bir kullanımı olduğu görüşünde ısrarcıyım. Değil mi ki Raif Yelkenci dükkânına ‘Kitapçı Raif’ tabelasını asmış. İki terim arasındaki ayrım, daha ziyade mesleğin yeni boyutlar kazanmasıyla ortaya çıkan bir şeydir. Sadece alım-satım işleriyle alakadar olan, mesleki donanımını kitap-efemera ticareti dışında kullanmaya meyletmeyen biri, bugünün anlayışına göre daha çok bir ‘kitapçı’ olarak addedilmeye yakındır. O gün için muayyen bir karşılığı olmayan, bugün için bir anlam ifade eden iki durum arasında bir denge kurmaya çalıştım. Yazı boyunca ‘sahaf’ ve ‘kitapçı’ terimlerinin ayrımını, o vakitler bu ayrımın muayyen bir karşılığı olmadığı için, hâkim kılmazken, yazının başlığında ‘kitapçı’ terimini tercih ettim. Nitekim bu yazı, bütün noksanlıklarına karşın, matbuat ve kitabiyat hayatımızda İranlıların rolünü göze görünür hale getirmek için bir katkı sunmaya ve ciddi yayınları kışkırtmaya vesile olmaya muvaffak olursa amacına ulaşmış demektir.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Rıza Nasrullah
  • sahaf

Önceki Yazı

TADIMLIK

“Eski şiirlere nasıl can verilir?”

Franz Josef Czernin'in şiir çevirileri ve çeviriye dair yazıları Kuzgunun Can Verdiği adıyla önümüzdeki günlerde Turkuaz Yayınları tarafından basılıyor. Kitabın derleyicisi ve çevirmeni Erhan Altan'ın önsözünü Tadımlık olarak yayımlıyoruz.

ERHAN ALTAN

Sonraki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 41

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Ailenin İlgası / Aksak Çizgi / Ben Ölünce Yaz / Gözler Gazze’de / Hayranlık / İlk Felsefe Son Felsefe / Katil Kadınlar / Sen Diye Biri /  Tavşan Huzura Erdi / Varlık’ta Orhan Veli

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist