• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Enis Batur:

“Yan yana yazan biriyim.”

“Yan yana yazan biriyim. Genç yaşımda olgun yaştaki ustalardan uyarılar gelmiştir; bu tarz çalışmak çok tehlikelidir, kişi başladığı hiçbir işi bitiremez diye. Risk idiyse, göze aldım. Başladığım bazı kitapları bitiremedim, bazılarını bitirdim ama!”

Enis Batur. Fotoğraf: Barış Acarlı

CAN TEZEL

@e-posta

SÖYLEŞİ

28 Kasım 2024

PAYLAŞ

Okuma ediminden başlayalım ilk olarak. Oldukça hacimli ve çok yönlü eserler yazdınız ve yazıyorsunuz. Edebi üretimin yanında birçok farklı konuda da şekilleniyor bu yaratım. Bu çok yönlü bilgi birikimi ilk gençliğinizden itibaren nasıl bir gelişim izledi? Nasıl bir okuma disipliniyle hareket ettiniz? Önünüze ne çıkarsa okudunuz mu? Yoksa belli bir strateji yahut bir liste belirleyip adım adım mı yol aldınız? Örneğin bir yazar seçip bütün eserlerini art arda mı okudunuz? Yahut birden fazla kitabı aynı anda, paralel bir biçimde mi okudunuz, yoksa birini bitirip ötekine mi geçtiniz genel olarak?

Her okuryazarın okurluk güzergâhında farklı dönemleri olur. Çocukluk yıllarımda Doğan Kardeş’in ansiklopedik yayınlarına duyduğum yakınlığın üzerimde kalıcı ve belirleyici etkilerini gördüm. İlkgençlik ve belli bir yaşa gelesiye gençlik çağımda aşırı oburluk ve ‘yutarak’ okuma sürecinden geçtikten sonra, Nietzsche’nin sözünü ettiği geviş getirerek okuma anlayışını benimsedim. Ama okur özünde yazarsa, bir aşamadan sonra okuma programını yazma programı geniş ölçüde belirliyor. Keyif okumalarının alanını epey daraltıyor bu durum. Öte yandan, yaş ilerledikçe, bu defa geridönüş okumalarının payı yükseliyor: 20 yaşımda aylarımı ayırdığım Homeros’a 40 yıl aradan sonra dönüyorsam, artık farklı bakış açısına sahip olduğum için. Bugüne gelirsek, kütüphanemdeki okuyamadığım kitapların varlığı, çoğunu okumaya vaktim kalmayacağını anladığım için hüzünlendiriyor beni.

Edebiyatı bir genel başlık olarak alırsak eğer ve bunun içine eleştiriyi de dahil edersek, en çok kimlerden etkilendiniz? Hangi şairleri ve yazarları kendinize örnek aldınız?

Çok sayıda yerli ve yabancı şairin, yazarın, düşünürün, sanatçının üzerimde etkisi oldu. Yazdıklarımda tümünü selamlamışımdır. Çok geniş bir “aile”nin söz konusu olmasının benim özgün ürünler vermeme katkısı var! Yelpazenin bir ucunda Karacaoğlan, öbür ucunda diyelim e.e. cummings, bir ucunda Schopenhauer, öbüründe Nermi Uygur yer aldığında etki coğrafyasının genişliği ve çeşitliliği kazanç hanesine yayılıyor benim gözümde. Korkulası durum bir ya da bir-iki örneğin gölgesinin belirleyici olması bu bağlamda. Tersi halde kişinin kendi bile ayırt edemez: Bende Schubert’in etkisi mi büyük, Metin Eloğlu’nun şiirinin mi?

Yazım süreci var bir de… İlk olarak bir günlük pratik olarak ele alabiliriz bu süreci. Günlük yaşantının yoğunluğu içinde bu kadar verimli bir yazı yoğunluğunu gerçekleştirebilmenin zorlukları neler oldu? Editörlüğün ve dergiler üzerinde çalışma gibi işlerin yanında kendi yazı sürecinize ne kadar vakit ayırdınız? Bir günde kaç saat yazarsınız?

Enis Batur. Fotoğraf: Ara Güler

Birden fazla vesileyle tekrarladığım için söyleyeceğimi zaten biliyor olabilirsiniz: 20 yaşımdaydım, yazma uğraşım çerçevesinde hiçbir zaman engellere sığınmamayı, “bahane” üretmemeyi şiar edindim. İşimizin en az yarısı çalışmak fiiliyle birebir bağlantılı. Dolayısıyla, yaşam düzeninde bunun yerini ayarlamak ve sağlam tutmak şarttır. Verim sırlarımın başında çekidüzen geliyor. Denir ya, iki elim kanda olsa her gün masama girmeye özen gösteririm. Özel yaşamımı da, iş yaşamımı da buna göre biçimlendirdim 50 yıldır. Marifet midir, hayır; seçimdir, tercihtir. Yoğun çalışma hayatı dönemlerimde sabahlarımı kendime ayırmanın yollarını aradım. Bir talihim de eşimin benzer bir “iş” yapması ve benzer tempoda çalışması oldu.

Bir şiiri yahut yazıyı yazmaya karar verdiğinizde ve başladığınızda uzun süre ara vererek mi yazarsınız, yoksa kısa aralıklarla yahut bir oturuşta bitirir misiniz?

Baştan beri aynı anda çok sayıda kitap üzerinde çalışma yolunu seçtim. Yan yana yazan biriyim. Genç yaşımda olgun yaştaki ustalardan uyarılar gelmiştir; bu tarz çalışmak çok tehlikelidir, kişi başladığı hiçbir işi bitiremez diye. Risk idiyse, göze aldım. Başladığım bazı kitapları bitiremedim, bazılarını bitirdim ama! Elyazısını yeğlemek, yan yana çok sayıda kitap yazma yolunu tutmak kimseye salık vereceğim şeyler değil. Doğru olan kişinin bünyesine en uygun yol yordamı bulmasıdır. Yan yana yazmak her üründe farklı sonuçlar doğuruyor. Ben bazı kitaplarımı hızla yazdım, bazılarını çok ağır bir tempoda, yıllara yayarak tamamladım, bazılarınıysa –örneğin Opera’yı, Mimarın Düşü’nü– 30-35 yılda bitirmeyi başaramadım.

Oldukça kapalı ve insanın hislerine içkin bir soru olduğunu biliyorum fakat bir şiirin bittiğini nasıl anlarsınız? Bittikten sonra döndüğünüz ve üzerinde tekrar çalıştığınız olur mu?

Şiir bunu bir biçimde söyler! Tersini de! Kimi şiirler bir çırpıda, tek seferde, tabii şairine göre, pürüzsüz biçimde çıkıyor elden. Kimi şiirlerde buna karşılık, Yahya Kemal’in yerinde benzetmesiyle diken ya da dikenler olduğu izlenimi ağır basıyor; bu durumda kendi payıma bir süre bekletmeyi, ardından dönüp tartmayı, kurcalamayı deniyorum. Sorun giderilemiyorsa “düşük” teşhisi koymak yegâne çare. Bizde üzerinde yeterince durulmadığını düşündüğüm temel bir konu da şiir kitabını kurmak, çatmak bağlamında baş ağrıtan ölçülerdir. Yazılmış şiirlerin sıkı ürünler olması gerekir şüphesiz, ama kitabın oluşturulması tam anlamıyla karmaşık satranç problemi olarak çıkar şairin önüne. Neden Yahya Kemal yaşarken şiir kitabını çıkaramadı? Neden Tanpınar ya da Dıranas geç ve güç kitaplaştırabildiler şiirlerini? Başlı başına bir cebir-geometri çalışmasını bekler şiir kitabı.

Kalem kâğıt mı kullanıyorsunuz yazarken, yoksa bilgisayara geçiş yaptınız mı? İkisi arasında bir fark var mı sizin için?

Arkadaşım Mahir Öztaş, yaşıtızdır, bir seferinde bana uğradığında hâlâ dolmakalemle yazdığımı, bilgisayarda yazmadığımı öğrenince şaşırmış, “O zaman verimli olamazsın” demişti. Ona “Bunu sen mi söylüyorsun ve bana mı söylüyorsun?” yanıtını vermiştim. Ben daktiloyu da başka ‘iş’lerde kullanırdım; hep dolmakalemle yazdım. Ama dizildikten sonra bilgisayar ekranında bir dolu ek iş yapıyorum tabii. Doğrudan klavyede yazma seçeneği konusunda önyargım var: Elyazısındaki ‘hâkimiyet’e ulaşılamayacağına inanmışım bir kere. Dayanaksız bulursanız bu sanımı, katılırım!

Müzik üzerine yazdıklarınız yakın zamanda kitaplaştı. Müzik üzerine yazmanın, dinleme aktivitesini bir nevi yazıya dökmenin motivasyonu neydi sizin için? Kişisel olarak kimleri dinlemeyi seversiniz? Kimler sizi en çok etkiledi?

Spotify’daki kişisel diskoteğimde neler var? 1) 1970’lerden Good Vibrations, Purple Haze, Strange Brew gibi parçalar. 2) Aynı dönemden Ferré, Reggiani, daha yenilerden Cabrel. 3) Bach, Schubert, Webern. 4) Bestecilerim Nemutlu, Tolga Tüzün, Sedat Anar. Şu kabataslak döküm çerçeveyi veriyor olsa gerek; eklektik bir müzik dinleme anlayışı. Tıpkı okuma güzergâhımda olduğu gibi dinleme güzergâhımda da zaman içinde yoğunlaşma farklılıkları oldu, ama hepsinden izler kaldı. Türk sanat musikisine kapalı yetişmiş ve kalmış olmamı ciddi eksiklik sayarım. Buna karşılık türkülerin, yanık havaların yeri oldu dinlemelerimde. Müzikle ilişkim yazma biçimimi derinden etkiledi. Ölçülerinden yararlandım, ritim ve tempo ayarları yönlendirdi beni.

 Şöyle diyorsunuz Cinlerin İstanbulu’nda:

“İstanbul beni dağladı, delik deşik etti, tek memesinden emzirdi, zehrini şırıngaladı içime, beni büktü, kırdı, canlı canlı yaktı, pıhtılaştırdı, uçurdu, itti, geri çekti — yarım yüzyıl boyunca içinden geçerken içsesi kıldı. Kuşluk vakti, öğlen, gecenin dibi, dinledim onu, nefesi nefesime karıştı, emdim ve kustum onu. Damarları gövdemde yol almayı sürdürdü. Düşümde düşlerini gördüm. Uç noktalarında, kuytu derinliklerinde, kıyılarını kateden ve onu kemiren, istilâ etmeye hazır dev su kütlesine karıştım.”

İstanbul’un sizin için önemini sormak istiyorum. Hem kişisel yaşantınızda hem de şairliğinizde, edebi üretim sürecinizde bu şehir sizi nasıl etkiledi? İstanbul sizi yazıda ifade ettiğiniz gibi bir dönüşüme, oldukça sancılı bir dönüşüme mi uğrattı?

Birkaç şehir hayatıma kattı: Eskişehir, Napoli, İstanbul, Ankara, Paris, Bruges sırasıyla. Ama İstanbul’un ağırlığı başka doğal olarak. 47 yılım geçti burada. Pek çok semtini arşınladım, ilk bin yılını kurcaladım, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerine dalıp çıktım. Her şeyden önemlisi, adasında, Moda’sında yaşadım; yaklaşık 15 yıl boyunca İstiklâl Caddesi’nde çalıştım; şimdi de Tünel’deyim, beni ziyaret ettiğiniz odada. İstanbul hakkında yazdığım metinlerin toplandığı 500 sayfayı bulan bir kitap yakında okura ulaşacak. Daha önce çıkmış ve tükenmiş olan Cinlerin İstanbulu çekirdeğini oluşturuyor. Bu söylediklerim “ilişki”nin özünü nakletmeye yetmiyor elbette. Beş altı yıldır üzerinde çalıştığım, bir bakıma “bilanço kitabı” olarak nitelediğim “Büyük Harman”da İstanbul ile kişisel bağımı dile getirdiğim bölümler var.

Hayat üzerine konuşarak bitirelim istiyorum. “Yokuş” şiiriniz “Attar’ın öldüğü yaşa geldim / yorgun, öfkeli; içimde belli belirsiz / bir hızla sönen mum: Fitil bitti / bitecek, yağ sürüyorum boşuna: / Belki de yarın olmayacak, diyorum” ile başlıyor. Attar’ın öldüğü yaş 76 olarak görünüyor kayıtlarda. Siz 72 yaşındasınız. Şiir bilinçli bir çelişkiyi mi temel alıyor? Bundan kastınız neydi? Bugün de yoğun bir biçimde yazıyorsunuz, üretiyorsunuz. Geriye, hayatınıza baktığınızda yapmak istediklerinizi gerçekleştirebildiniz mi edebiyat konusunda? Bir bütün olarak edebiyat yaşamınız konusunda bugün ne hissediyorsunuz? “bilinmedik bir giz yok elimde” diyebilir misiniz bu şiirde olduğu gibi?

“Yokuş”u yazdığımda 30 yaşımda yoktum. 45 yıl sonra, Attar’ın öldürüldüğü yaşa yaklaşırken hayat karşımda kararsız bir vaha gibi. Zaman içinde çok sayıda insanın da, nesnenin de içinden söz aldım, bir bakıma başkalarında, “öteki”nde kendimi deneyerek. Genel tabloya gelince, “bu kadarı yeter” duygusuna oldukça yaklaşmış hissediyorum edip kimliğimle. Gene de kuğu şarkıları söylemekten vazgeçmiyorum! Masam dolu. Mürekkep şişelerim dolu. Ve bir dolu boş defterim bekliyor!

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • enis batur

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Achille Mbembe:

Brütalist binaların madunları

“Mbembe brütalizmi bedenler ve maddenin kesişim noktasında işleyen soyut bir mimari gibi ele alır. Orada madde, beden ve zihinler çeşitli şiddet biçimleriyle birleştirilip ayrıştırılır. Sürekli bir sentez ve analiz işlevi hüküm sürer.”

ÖZGÜR TABUROĞLU

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

Derya Sönmez:

“İnsanlar kırıldıkları yerden keskinleşirler, tıpkı nesneler gibi...”

“Öykülerime akılla idrak edilen kısmından daha derine ulaşan sezgisel bir katman ekleme gayretindeyim. Okur adını koymakta güçlük çektiği bir şey sezmeli. Bir atmosfer, bir ruh hali, bir duygu durumu.”

BAŞAK ÇELİKTEMEL
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist