• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Derya Sönmez:

“İnsanlar kırıldıkları yerden keskinleşirler, tıpkı nesneler gibi...”

“Öykülerime akılla idrak edilen kısmından daha derine ulaşan sezgisel bir katman ekleme gayretindeyim. Okur adını koymakta güçlük çektiği bir şey sezmeli. Bir atmosfer, bir ruh hali, bir duygu durumu.”

Derya Sönmez

BAŞAK ÇELİKTEMEL

@e-posta

SÖYLEŞİ

28 Kasım 2024

PAYLAŞ

Sırça Kanatlar ile 2022’de Ömer Asım Aksoy Dil Ödülü’nü kazandınız. Ödülü kazandığınızı öğrenince neler hissettiniz?

Sırça Kanatlar önce Antalya Edebiyat Günleri En İyi İlk Öykü Kitabı Ödülü’nü aldı, sonra Dil Derneği Ömer Asım Aksoy Ödülü geldi. Dil Derneği Ödülü, Türkçeye büyük hizmette bulunmuş, önemli bir dilbilimcinin adına verilmesi ve dil kullanımını öncelemesi nedeniyle önemliydi. Seçici kurul öykü, roman, deneme, her türden eserin arasından oybirliğiyle bir ilk kitabı, Sırça Kanatlar’ı seçti. Çok mutlu oldum, onur duydum.

Bu ödül Türkçenin yapısına, dilbilgisine hâkim olduğunuzun nişanesi. Türkçenin yapısını iyi bilmek, onu doğru ve yerinde kullanabilmek, düşüncenin dille nasıl aktarılacağını iyi çözmüş olmayı gerektiriyor. Öykülerde de anlamı damıtmak, özü çıkarmak dil sayesinde ve aracılığıyla oluyor. Dil ve yazma konusundaki size özgülüğü ve yazma sürecinizi biraz konuşalım mı?

Öyküyü her şeyden önce dille var ediyoruz. Türkçenin büyük bir birikimi var. Yazdığımız her metin bu birikimin üzerine ekleniyor. Dile hâkim olmanın yolu geçmişten günümüze Türkçeye değer katan eserleri hakkını vererek okumaktan geçiyor. Günlük hayatta, televizyonda, gazetelerde çok kısır, kötü bir Türkçeye maruz kalıyoruz. Dili hakkıyla öğrenebilmek için başvurabileceğimiz tek kaynak edebiyat. Edebiyat metinleri için dili doğru kullanmak şart ama yeterli değil. Aynı zamanda Türkçenin olanaklarından faydalanan estetik bir dil kullanımı da önemli bence. Sözgelimi, eşanlamlı sözcüklerden hangisini seçtiğinize göre metnin okura hissettireceği duygu değişiyor. Sözcüklere zaman içinde birtakım örtük anlamlar, duygu yükleri sinmiş oluyor çünkü. Ben yazarken her defasında ortak hikâyelerin, ortak yaşanmışlıkların bulunduğu bir havuza daldığımı hissederim. Sözcüklerin taşıdığı yükleri düşünürüm ve anlatmak istediğimi en iyi ifade edecek sözcüğü bulmaya çalışırım. Bunu bizden birinin yani benimle aynı kültürü, aynı gündelik yaşantıyı paylaşan birinin okuyacağına güvenirim. Bilirim ki okur da her defasında benimle aynı havuza dalacaktır. Ve ben eğer başarabilirsem ikimizin de tanıdığı bir dünya inşa edebilirim. Okur burada evinde gibi rahat hissedebilir ya da evimizin kötücül yanlarıyla, karabasanlarıyla karşılaşabilir. Öykülerimi kurarken bütün bunları gözeterek dile hassasiyetle yaklaşmaya gayret ediyorum.

Öteki Hayvanlar kitabındaki “Cunda’da Akşam Hazırlığı” ve “Rüzgârın Nefesi yahut Tatilcilere Birtakım Tavsiyeler” adlı öyküler mübadele ve mültecilikle ilgili. Üçüncü kuşak mübadil olduğunuzu 2022’de düzenlenen Ankara Öykü Günleri’nde anlatmıştınız. Ayvalık doğumlusunuz, ancak aileniz Midilli’de doğmuş. Sizi tanımaya ailenizden, Yunanistan’dan başlayıp Ayvalık ile devam edelim mi?

Bütün ailem mübadil. Midilli’den Ayvalık’a yerleştirilmişler. Çocukken dinlediğim hikâyeler hep bununla ilgiliydi; yolda başlarına gelenler, geride bıraktıkları… Hep geri dönmeyi hayal ederlerdi. Eski hayatlarıyla ilgili çok mutlu, varsıl bir tablo çiziyorlardı. Ne kadarı gerçekti, bilmiyorum. İnsan elinden zorla alınan bir şeyi doğal olarak zihninde büyütür. Renkleri olduğundan parlak, meyveleri daha lezzetli hatırlar. “Rüzgârın Nefesi yahut Tatilcilere Birtakım Tavsiyeler” öyküsünü yazarken mübadeleyi nasıl anlatacağım üzerine çok düşündüm. En yoğun hissettiğim “bir gün geri dönmek arzusu” idi. Öykünün çatısını bu duygu üzerine kurdum. “Cunda’da Akşam Hazırlığı” ise tatil beldelerinde eğlencenin her şeye rağmen devam etmesi, bunun bir zorunluluk olması üzerine düşünen bir öykü. Birkaç yıl önce, Midilli’de oldukça keyifli bir yemeğin ortasında, bulunduğumuz sahile mültecilerle dolu birkaç kayık yanaştı. O küçük kayıkların içinden üstü başı sırılsıklam, perişan halde insanlar çıktı. Kurtulmuş olmanın sevinci içindeydiler. Aralarında bebekler, çocuklar vardı. Bizleri selamlayarak coşkuyla can yeleklerini çıkardılar, daha kurtulmanın sevincini üstlerinden atamadan ürkek adımlarla adanın içine doğru kafileler halinde yürüdüler. O yemekte izlediğimiz görüntüler televizyonda değil, hemen yanımızda, birkaç adım uzağımızdaydı. Büyük bir yabancılaşma hissettiğimi hatırlıyorum. Sanki Haneke’nin filmlerinden birindeydim. O ânı hiç unutmadım. Sanırım “Cunda’da Akşam Hazırlığı”nın nüvesi o duyguyla ortaya çıktı.

Suriyeli mülteciler Midilli Adası’nda, 2015.

İlk öykü kitabınıza adını veren öykünüz “Sırça Kanatlar” ile devam edelim mi? Öyküde bellek, yaşlılık, ölüm, eşyalar ve onlarla kurulan bağın yanı sıra mekân da işleniyor. Öyküde camiyi kendine koordinat alarak komşularının, ahbaplarının nerede olduklarını anlamaya çalışan, apartman dairesinde yaşayan yapayalnız Yâdigar Hanım’ı görüyoruz. İsmiyle müsemma biri. Çok güçlü olan “Sırça Kanatlar” öyküsünün yeşerme sürecini sizden dinleyebilir miyiz?

Bazı insanlar eşyayla, mekânlarla çok güçlü bağ kuruyorlar. Özellikle belli yaşın üstündekilerde görüyoruz bunu. Öyküdeki Yadigâr Hanım insanlarla ilişkisi kısıtlı biri. Bağ kurma ihtiyacının eşyaya yöneldiği düşünülebilir. O yüzden eşya bu öyküde önemli bir öğe. Bu, işin bir tarafı. Bir de şehirlerle kurduğumuz bağ var. Bir zamanlar yaşadığımız, anılarımızın geçtiği mekânlara tekrar dönebileceğimizi bilmek isteriz. Çocukken ekmek aldığımız fırın, gölgesinde oynadığımız ağaç, doğduğumuz ev orada hiç değişmeden dursun, bizi sıcak bir kucak gibi beklesin. Bu, insanın kendisini güvende hissetmesini sağlayan bir şey. Kentsel dönüşüm adı altında şehirlerin, mahallelerin tanınmaz hale getirilmesi hepimizin ruhunu yaralıyor ama bu belli yaştan sonra daha zor. Öyküdeki Yadigâr Hanım için de durum bu. Pencereden baktığında gördüğü manzara durmadan değişiyor. Büyük bir tutkuyla bağlı olduğu geçmişinden iz yok. Sanki yaşanmamış ya da hepsi bir yalanmış gibi. O da bir bellek noktası olarak caminin minaresini belirlemiş. Minareyi başlangıç noktası alarak hayalindeki sokağı her gün yeni baştan kuruyor. İnsanın katlanamadığı bir şeye tahammül etmek için bulduğu çözümlerden sadece biri.

Sırça Kanatlar’ın son öyküsü olan “Bütün Güzel Düşler” öyküsü kısa olmakla birlikte alt metni çok zengin, çünkü “Sırça Kanatlar”a gönderme yapıyor gibi. “Penceredeki kadının saçı kırpık kırpık, … komşuların dediğine göre o evde doğmuş, orada ölecek.” Sadece “Sırça Kanatlar”a gönderme yapmakla kalmıyor, tüm kitapta sonuca giden bir yazar anlatıcıyı görüyoruz adeta. Anlatıcı der ki: “Güzel şeyler düşünmek kolay değil. Oysa kötücül düşünceler kendiliğinden geliyor. … Zihnimizi de her gün tozunu aldığımız vitrinler gibi temizlememiz gerek.” Bu iki öykünün ilişkisi hakkında ne dersiniz?

“Bütün Güzel Düşler”de pencereden dışarıya bakan yaşlı kadın Yadigâr Hanım’a çok benziyor, evet; o olmaması için bir neden yok. “Bütün Güzel Düşler” bence de derleyip toplayan bir öykü. Önceki öykülerin hissettirdiklerine şöyle bir dokunup geçiyor. Son sözü söyleyen bir yanı var.

Derya Sönmez

Öykü yazarı Aykut Ertuğrul’un Sırça Kanatlar kitabınızla ilgili bir tespiti var. Kitaptaki karakterler kırılgan oldukları için keskinler. Kendileri kırılıp yara aldıkları için mi keskinler? Örneğin “Ormanda” öyküsünde bu keskinliğin doruk noktasına ulaşıyoruz; kötülüğe kötülükle cevap verilen bir yerde buluyoruz kendimizi. Bizi etik değersizliğe götüren aldatma, yalan söyleme gibi kavramlardan konuşalım isterim. Sizin öykülerinizde aile, eş/kardeş olmak/olamamak, uzaklık, konuşamama çok yer kaplıyor. Kötülük varsa/yapılmışsa bile ondan bahsetmeme, yok sayma, üstünü örtme davranışının temelinde neyi görüyorsunuz? ‘Doğru’dan ve ‘etik değerlerden’ uzaklaşıldığını düşünüyor musunuz; ya da hep mi böyleydik?

Gerçekten insanlar da tıpkı nesneler gibi kırıldıkları yerden keskinleşirler. Sırça Kanatlar’daki öyküleri iyi özetleyen bir cümle bu. “Ormanda” Sırça Kanatlar’ın ilk öyküsü. Sert bir öykü. Kurmaca bir metinde okura aktarılanları üç düzlemde ele alabiliriz. “Söylenen” karakterin diyaloglarla ifade ettikleri, “söylenemeyen” karakterin iç sesiyle yalnızca kendisine ifade ettiği fikirler, duygular. Bir de “söylenemez olan” yani insanın kendisine bile ifade edemediği bilinçdışı itki ve arzularımız var. “Söylenemez olan” buzdağının altındaki alan gibidir, aslında çok büyük yer kaplar. “Ormanda” öyküsü gözünü buzdağının altındaki alana diken bir öykü. Özellikle uzun sürmüş ilişkiler, evlilik dahil her türden ilişki “söylenemez”lerle doludur. Karşı tarafa söyleyemeyeceğiniz şeyler vardır, hatta bazen kendinize bile itiraf edemeyeceğiniz şeyler olabilir. Fakat söylenememesi var olmadığı anlamına gelmez. Hayır, o vardır. Hatta her şeyden çok o vardır. Peki ne olur? Söyleyemediklerimiz sesimizin tonuna, davranışlarımıza yansır. “Ormanda” öyküsü için şunu söylemek isterim. Eğer yanınızdaki kişiden vazgeçmişseniz, sizi aldattığına kolayca inanırsınız. Hatta bunu arzu edersiniz; bana bir şey yapsa da onu bırakmaya bahanem olsa dersiniz. “Şüphesiz orman kaybolmak isteyenler içindir.” “Ormanda” öyküsünde kötülük yapmak kendini ikna etmekle ilgili. Neye ikna olmak isterseniz ona uygun gerekçeleri görmeye, ona inanmaya başlarsınız. Kötülük elbette her zaman vardı. Ama sanki hiçbir zaman, insanın içindeki karanlık bugün olduğu kadar kontrolsüz bir şekilde ortada değildi.

Eşyalar öykülerinizde önemli bir yer tutuyor; yaşanmışlık, eskilik, toz biriktirmesi ya da kaybolması pek çok öyküye kapı açıyor. Eşyaların öykülerinizde tuttuğu yer hakkında neler söylemek istersiniz?

Bu aslında hepimizin içten içe hissettiği bir şey. Her türden eşya bir süre sonra zamanın izlerini taşımaya başlar, yorulur, kirlenir, kararır, oksitlenir. Zaman bir yandan eşyayı eskitirken bir yandan da ona yeni bir anlam kazandırır, değer atfeder. Michael Jackson’ın ceketi bu yüzden inanılmaz fiyatlara satılabiliyor. Patina denen bir şey var; eşyanın üzerinde kullanım, yaşlanma, kimyasal etkilere bağlı olarak oluşan ince tabakaya deniyor. Antika meraklıları bunu önemsiyor, tamirat sırasında patinanın korunmasını istiyorlar. Yaşanan iyi veya kötü olaylar bir şekilde eşyaya, eve, duvarlara siniyor sanki. Elbette öyle değil ama böyle hissediyoruz. Büyük bir trajedinin yaşandığı evde bile isteye oturmayız, en azından seçme şansımız varsa tercih etmeyiz. Neden, bilemiyorum. Belki de böyle olmasını istediğimiz için. Bize ait olanı, hâlâ yaşıyorken başka bir nesneye aktarmaya ihtiyaç duyuyoruz. Yok olma düşüncesine tahammül edemediğimiz, öyle ya da böyle iz bırakmak istediğimiz için olabilir.

“Öteki Hayvanlar” öyküsünde şehirden köye kaçış, ağacın yerinden sökülüp başka bir yere taşınması, vahşi hayvanların köydeki evcil hayvanlara zarar vermesi ve finalde köyün tıpkı ağaç gibi başka yere taşınması olay örgüsünü ve zincirleme neden-sonuç ilişkisini kuruyor. Köyün asıl sahiplerinden Hidayet için İngilizler de, İstanbullular da yabancı ve işgalci; tabii anlatıcının gözünde. Anlatıcı çok emin olamasa da civcivlerini ölümünü ‘vahşi’ ve ‘köylü’ Hidayet’ten biliyor. Bu gerilimli, birbirine zıt ilişkili öykü zihninizde nasıl başladı?

Sırça Kanatlar’da daha çok iki kişi arasında olup bitene odaklanmıştım. İkinci kitapta toplumsal olanın, ilişkileri nasıl etkilediğini göstermeye gayret ettim. Kitaba ismini veren öykü de böyle bir bakışla yazıldı. Öykü Güney Ege’nin bir köyünde, oranın yerlisi olan Hidayet’le, şehirden gelip Hidayet’in toprağını satın alan kişi arasında geçiyor. Yerli ve yabancı arasındaki çetrefilli ilişki öykünün birçok düzleminde görülüyor. Bir de İngilizler var. Hidayet şehirli olana yaklaşmak istediğinde İngilizlerle dalga geçiyor ya da onları kötülüyor. İngilizlerin varlığı şehirliyi ve köylüyü biraz birbirine yaklaştıracak gibi oluyor ama yeterli gelmiyor. Peki sonra ne oluyor? Onlar birbirini yerken… Daha fazla anlatarak okurlara haksızlık etmek istemem.

Özellikle “Öteki Hayvanlar”da ünlü sinema yönetmenlerinden Andrey Tarkovski ve Abbas Kiyarüstemi’den epigraflar ve alıntılar görüyoruz. Edebiyat ve yedinci sanat, sinema hakkında konuşmak güzel olur sanırım.

Andrey Tarkovski

Sinema çok beslendiğim bir alan. Abbas Kiyarüstemi ve Andrey Tarkovski en sevdiğim yönetmenlerden. “Yaz Biter” öyküsü Tarkovski’nin Nostalji adlı filminden bir replikle açılıyor. “Anne, başının etrafında dolaşan ve sen güldükçe berraklaşan o hafif şey havaymış.” Bu, çocukluktaki masumiyetin kaybını çok iyi anlatan bir ifade. Çocukken insan dünyanın güvenilir bir yer olduğunu zanneder. Çocukluğun cennetinden çıkmak bence dünyanın aslında güvenilmez bir yer olduğunu fark etmek anlamına gelir. Bunu fark ettiğimiz anda çocukluğu geride bırakırız. “Yaz Biter”de böyle bir kırılma ânını anlatmak istedim. Tarkovski’nin İvan’ın Çocukluğu adlı filmindeki ışık ve gölge kullanımı beni çok etkilemişti. Savaşın çocuklar üzerinde yarattığı yıkımı anlatan, müthiş bir film. Çocukluğun neşe dolu halini ışık kullanımıyla yansıtması dikkat çekiciydi. Ben de “Yaz Biter”de böyle bir ruh yakalamaya çalıştım.

Doğa öykülerinizde oldukça önemli bir yer tutuyor. Orman da bunlardan biri. Elbette dünya mitolojilerinde, masallarında derin, karanlık, bilinmeyen, karmaşık bir dünyaya kapı aralaması sebebiyle ormana çok sık başvuruluyor. “Bir Orman Hayali” adlı öykünüzde karı-koca ve bir erkek çocuğu var. Babanın ormanda yok oluşunun ve erkek çocuğun da tıpkı baba ve büyükbaba gibi ormana gidip kaybolacağının mesajları gizli. Baba ormandayken kendi babasının sesini duyuyor. Çocuk babasının sırtını dönüp ormana gittiğini hatırlıyor ve bu gidişin sorumlusu olarak kendini görüyor. Orman güvenli olmadığı halde yuvadan kaçan baba/koca söz konusu. Aslında erkek ne yuva denen evde ne de ormanda kendine yer bulabiliyor. Baba özelinde yersizlik, aile olamamak, babanın ailenin dışında kalması hakkında biraz konuşalım mı?

Ebeveynlik bizim kendi ebeveynlerimizden miras aldığımız bir şey gibi geliyor bana. Annelik yapmayı kendi annemizden, babalık yapmayı babamızdan öğreniyoruz. Bunun dışına çıkabilmek elbette mümkün ama çok güç. Oğlum doğduktan sonra bir şey fark ettim. Onunla ilgilenirken dilimin ucuna annemin küçükken bana söylediği cümleler geliyordu. Bazen kızgınlıkla söylenen, bazen sevgi içeren bu cümleler aslında bana ait değildi; biraz düşününce o cümleleri küçüklüğümde annemin bana söylediğini hatırladım. Yıllarca o cümleleri unutmuştum ve işte şimdi, ben de bir anne olduğumda ağzıma gelen ilk cümleler onlar oluyordu. Bu benim için sarsıcı bir deneyimdi. Bence “Bir Orman Hayali” öyküsünün nüvesi yaşadığım bu deneyimde gizli. “Bir Orman Hayali”ndeki babada da böyle bir korku var aslında. Babası onu terk etmiş ve bunun bir yazgı olabileceğinden korkuyor. Dikkatli okurlar fark etmiştir. İlk kitaptaki “Ormanda” öyküsü hangi cümleyle başladıysa “Bir Orman Hayali” de aynı cümleyle kapanıyor. “Şüphesiz orman kaybolmak isteyenler içindir.” Bir öyküde orman varsa, orada kaybolmak isteyen bir kahraman vardır.

“Süt Uykusu” adlı öykünüzde kocakarıların lohusalara, albastı yaşayanlara verdiği tavsiyelerle hikâyenin ilerleyişi arasında çok hoş bir uyum var. Hikâyede sanrılar, gelenek, sıradanlık, otomatik kabuller hep beraber harmanlanmış ve meseleyi sorgulatan bir dile sahip; o zıtlığı yakalayabilmiş. Ancak yine de şunu sorma ihtiyacı hissettim; bu öyküyü kurgularken farklı şekilde anlatmak aklınızdan geçti mi?

“Süt Uykusu”nu çok farklı şekillerde defalarca yazdım. Ne anlatmak istediğimi biliyordum ama bunu nasıl anlatacağımı bulmak epey zamanımı aldı.

Pek çok öyküde karakterlerin adı yok; aslında öykücülüğünüze baktığımızda bunun pek önemi yok gibi. Okumalarım sırasında ismi olmayan, anlatıcılı öykülerin çok akılda kalmadığını, ancak alt metni güçlendirdiğini düşündüm. İsim konusundaki tavrınızı biraz açar mısınız?

Öyküleri yazarken bu konuda ben de tereddüt ettim. Sonra okurun hikâyeleri sahiplenebilmesi için böylesinin daha iyi olacağını hissettim. Hikâye edilen mevzuları başkasının başına gelen şeyler gibi görmeyelim. Kendimizde o kahramandan izler arayalım ya da ben olsam nasıl davranırdım, bunun peşine düşelim diye böylesini tercih ettim.

İsim meselesinin azlığı ya da yokluğu şu konuyu da aklıma getiriyor. Kimi zaman karakter hikâyenin ve anlamın önüne geçmesin mi istiyorsunuz? Örneğin pek çokları için karakter ve ismiyle hikâye başlayabilir; isim ona bir hakikat, anlam katar. Ama sizin için öncelik çoğunlukla bu değil. Nedir sizin için öncelik; konu mu, varılan, sezilen gerçekler mi?

Mehmet Zaman Saçlıoğlu

Benim okura hissettirmek istediğim sezgisel bir şey. Sözgelimi bir öyküyü ele alıp onun neyi, ne şekilde anlattığını, verdiği mesajı ayrıntılı bir şekilde ele alsak o öyküyü tam anlamıyla idrak etmiş olmayız. Çünkü öykü bundan daha fazlasıdır. Öykülerime akılla idrak edilen kısmından daha derine ulaşan sezgisel bir katman ekleme gayretindeyim. Okur adını koymakta güçlük çektiği bir şey sezmeli. Bir atmosfer, bir ruh hali, bir duygu durumu. Konu, karakter, hatta ne anlattığı bile unutulabilir, fakat eğer böyle bir ruh üflenmişse o öykü okur için unutulmaz olur zannediyorum. Benim böyle unutamadığım öyküler var. Yıllar önce Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun bir öyküsünü okumuştum. Trenden inip sisin içinde yürüyen birinin hikâyesiydi. Hangi kitabında olduğunu, adını, ne anlattığını unuttum ama okurken hissettiğim şey hâlâ benimle birliktedir.

Okurla kurduğunuz bağın önemli olduğunu biliyoruz. Bu bağı biraz açar mısınız? Buna ek olarak Sartre’ın “Kimin için yazıyorsunuz?” sorusundan yola çıkarak sorayım. Nasıl bir okur kitlesi yarattığınızı düşünüyorsunuz?

Az önce bahsettiğim sezgisel katmanı hissettiği anda okurla metin arasında bağ sağlam bir şekilde kurulmuş oluyor bence. Ben yazarken okuru düşünürüm. Ama kitleleri düşünmem; her seferinde tek bir okur canlanır gözümde. Onunla aramda kurulacak bağ çok önemli. Okuru düşünerek yazmak denince büyük kitlelerce okunsun diye okura göre yazmak anlaşılıyor, ya da belki yazmak istediklerini sansürlemek. Hayır, bu değil. Zihnimde canlanan tek bir okur var, o belki de benim. Elbette yazdıklarımı kendi okuma zevkime göre şekillendiriyorum. Okuru daha ilk cümlede yakalamayı, merakla metnin içinde tutmayı ve bunun gibi daha bir sürü şeyi amaçlıyorum.

Edebiyatı nasıl tanımlarsınız diye sorsam cevabınız ne olurdu?

Bilge
Karasu

Bilge Karasu’ya “Sizin için öykü nedir?” diye sormuşlar. O da “Öykünün tanımını, kuramını değil, kendisini arıyorum. Her yazdığım, öykünün ne olabileceğine dair bir arama çabası” diye yanıt vermiş. Tanımını yapmak güç. Bir şeyi tanımlayarak belli kelimelerin içine hapsetmiş oluyoruz. Edebiyatın tanımını yapamayabilirim ama onu başka şeylerle kıyaslayabilir ve bu yolla ne olduğu hakkında düşünebilirim. Öyküler, romanlar bize tarih, sosyoloji, psikoloji kitaplarının anlatamadığı neyi anlatır? Bence kurmaca metinlerin en önemli farkı, doğrudan bilgi vermeyip bir tür sezgi edinmemizi sağlamasıdır. Bu sezgi çok önemli, çünkü düşüncenin ulaşamayacağı yere ulaşır ve orayı açığa vurur. Bir soru sorar, bir çelişkiyi görünür kılar. Ben edebiyatın bu yönünü önemsiyorum ve kendi metinlerimi de bunun üzerine kurmaya gayret ediyorum. Doğruların, bilgilerin üzerimize boca edildiği bir zamanda sadece sanat bunun dışında kalır. Kurmaca metinler bize çok az konuda bilgi verir, buna karşılık “biliyorum” dediğimiz şeyleri güzelce sarsar. İnançlarımızdan şüphe duymamızı sağlar. Doğru diye üzerine bastığımız zeminin aslında ne kadar kaygan olduğunu gösterir.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Derya Sönmez
  • Öteki Hayvanlar
  • Sırça Kanatlar

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

Enis Batur:

“Yan yana yazan biriyim.”

“Yan yana yazan biriyim. Genç yaşımda olgun yaştaki ustalardan uyarılar gelmiştir; bu tarz çalışmak çok tehlikelidir, kişi başladığı hiçbir işi bitiremez diye. Risk idiyse, göze aldım. Başladığım bazı kitapları bitiremedim, bazılarını bitirdim ama!”

CAN TEZEL

Sonraki Yazı

TADIMLIK

Vasili Kandinski: Zihnini tinsel yaşantıların temsiline adamış bir aziz

Vasili Kandinski'nin Sanatta Tinsellik adlı kitabı Hüseyin Tüzün çevirisiyle önümüzdeki günlerde Arketon yayınları tarafından basılıyor. Kitaba Uşun Tükel'in yazdığı sunuşu Tadımlık olarak yayımlıyoruz.

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist