• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Enis Akın, öncülerden

“Enis Akın’ın şiirine poetik akraba arayan bir gözle baktığımızda ona bütünsel ve özel bir 'şiir babası' tayin etmek zor gibi görünüyor. Yine de, başta Ece Ayhan, İsmet Özel ve Can Yücel olmak üzere yaklaşıp uzaklaştığı bazı şairlerden söz etmeden olmaz... Çeşitli sıfatlar denenebilir Enis Akın şiirinin bütünü için: Üçüncü Yeni, Yeni Harfçilik, İkinci Hece, vb.”

Enis Akın

NECMİYE ALPAY

@e-posta

ELEŞTİRİ

6 Haziran 2024

PAYLAŞ

Şiir 1990’lardan bu yana yoğunlaşmış meydan okuma alanları oluşturdu. Bastırılmış ya da arkalara itilmiş olup da bilinç düzlemine çıkabilen ne varsa içerikte ve anlatımda öne fırlama itilimi gösterdi. Ve daha önce ön saflarda yer etmiş olan ne varsa onunla hesaplaşma itilimi.

Bu itilimin şampiyonlarından biri Enis Akın’dır.

Onu şairliğinden başka, şiir düşünürü, şiir aktivisti, eleştirmeni, dergicisi, yayıncısı sıfatıyla tanıyoruz. Bu yıl altmış yaşında. Aslen mühendis. Son tahlilde şair.

Öncülüğünün esasını gerilim cesareti oluşturuyor: Uzaktan uzağa değil, hem güncellik hem de tarih içinde neredeyse kesintisiz hesaplaşmalar yaratan bir cesaret türü; cüret de denebilir.

İlk dinamosu, 1988 yılında ilk şiirlerini yayımladığı, kuşağın Ankara cenahından Edebiyat Dostları dergisiydi. İlk kitabı Hiç Ama Birini 1989’da Edebiyat Dostları yayını olarak çıktı. Ve Toplu Şiirler’i 2023’te, “2000’li yıllar şiiri”nin gitgide daha geniş ölçeklerde tartışma konusu yapıldığı bir dönemde, aşamayı işaretlercesine İşte Geldik adıyla yayımlandı.[1]

“İşte Geldik”, Enis Akın’ın şimdiye kadar yayımlanmış dokuz şiir kitabını bir araya getiren “toplu şiirler”ini adlandırmasının yanı sıra bir laytmotif olarak dokuz kitabı kateden şiir dizisinin de adı.[2] Eylül 2003 tarihli Edebiyat ve Eleştiri dergisinde Ömer Şişman ile Nihat Şimşek’in sorularına verdiği yanıtlar[3] bu adla ilgili izlenimimizi doğruluyor: Şair ne zaman belirli bir yere geldiği duygusuna kapılsa bu adda bir şiir yazmıştır. Şöyle diyor orada:

“Adı her neyse bana şiir yazdıran o duygu, hayatta hep bir yokuşu tırmanmış olduğumu fark ettiğim anlardan sonradır. Yeni bir ufka bakmaya başlamışsam, şunu söylüyorum: ‘İşte geldik’.”

Bu alıntıda fenomenolojik bir zihnin açıklamasını görüyoruz. Zihin şiirsöze bakarken dönüp kendine de bakıyor ve orada yatan reddiyeyi anlatmanın yolunu aramaya devam etmek gereğini duyuyor. Elbette fenomenolojik derken bizi birinci planda ilgilendiren şairin zihni değil, şiirin zihni oluyor, bu ikisini birbirinden ayırt edebileceğimiz bir katmanda ve ölçüde.

Enis Akın
İşte Geldik
Toplu Şiirler (1988-2019)
YKY
Nisan 2023
384 s.

Bu anlamdaki bir dönüşlülük, örneğin Yücel Kayıran’ın şiirinde de vardır. Oradaki “ben” de kendi zihnine dönmüş ve orada olup biteni dile getirmiş bir zihindir. Dış dünyaya, tarihsele bakışın da aynı özgül zihin temelinde dile getirildiği aşikârdır ve o şiirin özgünlüğü buradan kaynaklanır. Başka bir deyişle Enis Akın ile Kayıran arasındaki başlıca fark, Kayıran kendi özgün “tinsel” bakışında standart dili ve söyleyişi kurcalamaktan kaçınarak yoğunlaşırken, Enis Akın’ın dile gelişte görsellik dahil çeşitli deneysel yordamlara başvurmaktan kaçınmaması, hatta tam tersine, kendisine standart dile ve herhangi bir tanıdık şiirsöze başvurma yasağı koymuşçasına yazarak dönemin bu yönde yoğunlaşan özelliğine öncülük etmesinde yatıyor. Enis Akın’da dönüşlülük herhangi bir açıdan içe dönüklük tanısını engelleyecek ölçüde, hem iç hem de dış dünyaya uzanan bir içerikle hemhaldir; dış dünyaya, o dünyanın dili de dahil...

Bu dediklerime daha yakından bakalım.

“İşte Geldik”lerle oluşan uzun dizideki şiirlerden bazılarının altbaşlığı da var. “İşte Geldik I”in altbaşlığı eril bir erotizme işaret eder gibidir: “Ayıbın Kol Kasları.” (s. 31) İlk döneminde yazılmış olan ve ilk kitap Hiç Ama Birini’de yer alan bu şiir, Ece Ayhan ile Tevfik Fikret’e nazireler içerir. Şöyle başlar:

           –Kimseyi!         –Kimseyi!

           Duyulur, gözleri küllüğe yummulmadan

Ece Ayhan okurları bu iki dizedeki kendine özgü devrikliği ve tonlama ortaklığını hemen fark edeceklerdir. Ancak “nazire”yi, yani çağrıştırdıklarının yanında ortaya belirgin ve belirleyici farklar koyan meydan okumayı da ayırt etmemek zordur: Şiir, reddin sözel olanaklarıyla donatılmıştır. “Kimseyi” sözcüğü bu olanaklardan ilkidir. Ardından “yummulmadan” olumsuzlaması gelmektedir. Olumsuzlama öğesi olarak hem “yumulmak” fiiline getirilen “-ma” olumsuzluk ekinin, hem de sessel vurgu sağlayan çift “m”nin kullanılması, Enis Akın’ın ayırt edici dil anlayışının açık belirtilerinden birine dahil.

Bu belirtiyi, “dizgi hatası sanılmaya elverişli kullanım” diyerek özetleyebilirim. Şairin şairanelikle olan düellosunun önde gelen tekniklerinden biri.

Burada biraz konaklayayım. Ya da baklayı hemen çıkarayım ağzımdan, çünkü Enis Akın okuma tarihimin de katkısıyla, özgün ve tekil imlacılık beni ânında “Vahşi Batının Kızılderelileri” (s. 47) adlı şiire götürüyor.

Çarpıldığım ilk Enis Akın şiiridir bu, anmak için fırsat kolladığım.[4]  Enis Akın’ın Guernica’sı. İlk kez 1994 yılında Edebiyat ve Eleştiri  dergisinde yayımlanmıştı, tam otuz yıl olmuş. Bu fırsatla şiirin bütününe de yeniden bakmak istiyorum.

Yayımlandığı Öyleyse Ayrılalım adlı kitabın 1995 (ilk) baskısının iç kapağında “bu kitapta dizgi hatası yoktur” notu vardı. Ben o notu en çok “Kızıldereliler” sözcüğüyle ilintilendirmiştim. Şimdi Toplu Şiirler’e bakıyorum, o not yok. Demek şair artık ihtiyaç duymuyor o nota; “dizgi” dediğimiz işlem türünü de tıpkı imla üzerindeki denetimi gibi bir anlatım aracı olarak kullandığı yeterince fark edildiği için mi? Belki.

Bu çerçevede “Kızıldereliler” sözcüğüne daha yakından bakmak gerekebilir, zira sözcüğün 1980 sonrası kuşaklara ve bütün kuşakların ilgisizlerine dizgi hatası mı var diyebilecekleri kadar yabancı gelmesi olasıdır. Ne de olsa bu sözcüğün ilk sıradaki sessel çağrışımı “Kızılderililer”dir: Amerika kıtasının yerli halklarından birinin ve küresel bir tarih-kültür olgusunun Türkçedeki adı.

Göreli olarak “Kızılderililer”den daha “yeni” olan “Kızıldereliler” sözcüğüne gelince… Bu sözcüğün birincil, yani standart Türkçedeki anlamı, ‘Kızıldere köyünün yerlileri’dir. Şiirdeki kullanımıyla kazandığı anlam ise farklı. Şiirde kastedilen, köyün yerlileri değil, köyde yaşanmış tarihsel bir olayın kahramanlarıdır. Şöyle:

Kızıldere, Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı bir köy. Tarihin bir cilvesi olarak Kızılderililerle yazgı (ve sonuçta ses benzerliğinden çağrışım) ortaklığına uğrayanlar ise, oraya siyasi bir eylem için dışarıdan gelmiş olan bir grup devrimcidir. Başka bir deyişle şiirin “Kızıldereli” sıfatıyla andığı kişiler, aralarında Mahir Çayan’ın da bulunduğu o devrimcilerdir. Dolayısıyla sözcüğün şiirdeki yakıcı anlamını kavrayabilecek zihinler daha çok önceki kuşakların ilgilileri olabilir.

Kızıldere katliamı, 30 Mart 1972. 

Türkiye’nin ‘68’lileri olarak bizlerin zihninde temsil düzeyi çok yüksek olan bu iki tarihsel olgu, Kızıldere katliamıyla Kızılderili soykırımı, Enis Akın’ın bu şiirinde tek sözcüğün bünyesinde birleşmiştir, hem de bütün topografisiyle.

Kızıldere Köyü 1972 baharında Denizlerin, yani Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarına giden günlerde, onları kurtarmak amacıyla eylem yapan on devrimcinin öldürüldüğü yerdir. Onları doğdukları yerin değil, öldürüldükleri yerin adıyla anan şiir, “Kızıldereli” sözcüğüyle okurdan aynı kıratta bir duyarlık talep etme hakkını elde etmiştir.

Hürriyet gazetesinde Kızıldere katliamı, 31 Mart 1972.

Kızıldereliler idam cezası talebiyle yargılanan Denizleri kurtarmak için eylemdeydi. O aylarda aynı amaçla başka eylemler de yapılmıştı.[5] Gelin görün ki idamları hiçbir şey engelleyemedi; Kızıldereliler 30 Mart 1972’de bombalanarak, onların idamdan kurtarmaya çalıştığı Denizler ise beş hafta sonra, 6 Mayıs’ta asılarak öldürüldüler. Hiçbiri hiçbir cana kıymamıştı.

Kızılderililer, yani Amerika kıtasının yerlileri ise bilindiği üzere kıtayı keşfeden işgalciler eliyle soykırıma uğratılmışlardır. Bilindiği üzere dedim ama, biliniyor mu gerçekten? 1950’li yılların ortalarından itibaren bizim ülkemiz dahil bütün kapitalist ülkelerde şehirleri kuşatan Hollywood sinema sanayisi onyıllar boyunca Kızılderilileri korkunç düşmanlar olarak gösterdi. Beyaz perdede kafalarındaki ünlü kartal tüyleriyle tepelerin ardından görünmeleriyle birlikte sinema salonlarındaki her yaştan izleyicinin içini bir korkudur sarardı. Çocukluğumuz o parlak filmlerle iç içe geçti, renkli ve sinemaskop. Onyıllar boyu, soykırımın s’sinden bile haberdar olmadık. Bugün tıpkı Kızılderili halkı gibi, o utanç verici filmler de ortalıkta yok.

Yeni İstanbul gazetesinde Denizlerin idamı, 6 Mayıs 1972.

Enis Akın, Kızılderilileri zaman, mekân ya da hız gerektirmeyen “çağrışım” adlı yoldan geçirip yazgıları ortak olan Kızılderelilerle aynı dizede buluşturdu. 1994 tarihli “Vahşi Batının Kızılderelileri” adlı şiir aynı yaratıyla, bu ünlü “Vahşi Batı” nedir, nerede başlayıp nerede biter sorusunu bir kez daha gündeme getiriyordu.

Peki, bir kahramanlık destanı mıdır bu şiir? Hayır. 1960-1990 dönemi devrimciliğinin bir tür eleştirel tarihidir demek daha doğru olur. İlle de “destan” denecekse, bir sorgular destanı, soru kipi içermeyen bir sorgulamadır diyebilirim.

Şiir üç bölümden oluşur ve her bölüm ana fikir sayılabilecek şu iki dizelik girişle başlar:

Adam irtifa kaybetmektedir

son çözümlemede kafasını kırmaya

“Adam”, destanın başkişisi, daha doğrusu sıra sayısı almış dönem temsilcisi gibidir ve bölüm başlarında koyu italik harflerle gösterilir: “68inci adam/.../78inci adam/.../88inci adam.”

Dizideki ilk iki rakam, 68 ve 78, yirminci yüzyılın iki ünlü kuşağını çağrıştırmaktadır. Şiirin ikinci bölümünde oyuna dahil olan 88 ise, ilk ikisinden daha az bilinse de, bir devamlılığa işaret: 12 Eylül (1980) askerî darbe döneminin ardından gelen uzun zulüm yıllarından sonra, Edebiyat Dostları dahil, politik içerikli dergilerin ufak ufak çıkmaya, toplantıların yapılmaya başladığı yıldır 1988.

Şiirin üç bölümü de yukarıdaki iki dizelik girişle başlayıp “adam”a hep belirli bir mesafeden bakarak, şairin kendi yaratısı olan “tedirgen” sıfatıyla biter.[6] Böylece bütün kompozisyon, göndergesine daha yakın, yani daha karmaşık bir hale gelmektedir. En iyisi üçüncü bölümü, yani şiirin bitiş bölümünü bütünüyle aktarmak olacak:

Adam irtifa kaybetmektedir

Son çözümlemede kafasını kırmaya

 

Yaşama özürlü denilemiyorsa dünyaya, herkes aynasını gezdirirken,

Çoktandır sensin oğlum, kırık kafatasından parçalarla yaşamı

            yapıştıran.

 

Daha çok bir eylem taksimiydi o sabah

İşte biz gene bir yerden bir yere geçiyorduk

 

Adam tamamlanmadı, bir yerlerden bir ses çıkarttı, hayattan geçerken

Vahşi batınının kowboyları varsa, Kızıldereliler de var,

                                                                        baktı ve tedirgen.

Nakarattan sonraki dizelerde devreye anlatıcı konumunu alan bir “ben” ve sonra bir “biz”in girdiğine dikkat edilmeli. Anlatıcı ile “biz”inin “adam”la ilişkisi nedir? Ondan önceki dizelerde özne olarak “herkes” akla Lacan’ı getiren “aynasını gezdir”mekle meşgul olduğuna göre, “sen” ve “biz” ayrışık özneler olmaktan çok, üçüncü kuşağa ve “adam”a dahil olmuyorlar mı, tedirgen?

“Adam”ın erilliği ise 1988’e kadar gelen kuşaklara toplumun bütününden farksız bir biçimde egemen olan cinsiyetçiliğin bir göstergesi olarak orada. Ve şiirin son dizesindeki italikle dizilmiş “batınının” sözcüğünde bir dizgi hatası görülüyor, “kowboyları”nda değilse bile...

Ben “Vahşi Batının Kızılderelileri” şiiriyle karşılaşıncaya kadar Enis Akın’ın şiirlerini pek uyanmadan, su yüzüne yani bilinç düzlemine gereğince çıkar(a)madan, üstünkörü okumuş olmalıyım, tıpkı ilk okuyuşların Ece Ayhan’ı gibi. Arada yıllarca okumayış yatar. Ece Ayhan’dan bir şeyler anlayıp yazdığım 1990’lı yıllarda, ilk okuyuşumun üzerinden yaklaşık otuz yıl geçmişti. Enis Akın okurluğumda da tam olarak aynı olmasa da benzer atlama yıllarından söz edebilirim. Şiir okurluğu belki bazen tam da böyle bir şeydir.

Yukarıda değinmeye çalıştığım kapsamlı çağrışımlarla ve kendine özgü –ironik ve hesaplaşmacı– nazire diliyle örülmüş şiirlere en baştan itibaren rastlanıyor aslında Enis Akın’da. İlk şiir “Bir Yağmur Hikâyesiyle”de, İlhan Berk’e (ikimutlulukçentiği), Ahmed Arif’e (Yağmur Delenler mi Geçmez Geceye), Ataol Behramoğlu’na (hani nerede elfenerleri [...] ama nerede yokelfenerleri), Ece Ayhan’a (antik efesostan öğrenmiş boynunu kravattan inceltmeyi); sonraki şiirlerde Edip Cansever’e (-afedersiniz ben sayın bayalbay neyimdir?) ve daha başka şairlere yazılmış nazire dizeler görüyoruz. Ve aynı şiirden, nazire değilse de, şu otuz beş yıllık güncel dizeleri de anmadan geçmek zor: filistin kamplarına bugün de bombalı/ saldırı düzenleyen israil uçakları...

İkinci şiir “Les Preludes”, ender Enis Akın liriklerinden biridir, şairin lirik olmaktan kaçın(a)mayacağı anlardan birinde yazılmış gibi. Bu şiirin Türkçeye “giriş nağmeleri, giriş taksimi” vb. bir karşılıkla çevrilebilecek adına rağmen kitabın en başına alınmamış olması belki de lirik meselesiyle ilgilidir. Gerçi “Les Preludes”ün bol “gece”li giriş bölümünün bir yerinde “geceyi bozuyorum/ ansiklopediler insanlar kalemler” şeklinde bozguncu dizeler de yer almıştır ama, o girişim şiirin bütünündeki lirizmi yok etmeye yetmez, zirvelere çıkıp inen bir lirizm devam eder. Yeri gelmişken belirteyim, Toplu Şiirler açıkça gösteriyor ki, Enis Akın hesaplaşmasında istikrarlıdır ama yeri geldiğinde belirli ölçüde yenilmeyi de bilen bir şampiyon olarak. Ve “2000’ler şiiri”nde bu özelliğin de eksik olmadığını söylemeliyim, Serkan Işın dahil!

Nazirelerin devamına bakmak için “İşte Geldik I”e dönelim ve “-İstanbul, fahişesin!” yanıtının yer aldığı dizelere bakalım:

Kimseleyerek ve tek tek sektirerek terbiyesizliğini

O’z’man öğretmiş daha kente ayıp yerini –İstanbul, fahişesin!

“Kimselemek” fiili, şiirden yukarılarda alıntıladığım iki dizeden ilkinde karşılaştığımız ünlemlere gönderme olmalı: “Kimseyi! Kimseyi!” diyordu orada. Burada ise aynı kararlılıkla, İstanbul için “Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir” diye yazmış olan şairi, yani Tevfik Fikret’i çağrıştırmaktadır; alaycı bir hırçınlıkla, onun şiirsözünden daha dolaysız, alabildiğine yenilenmiş, ufaktan Ece Ayhan’a ve Can Yücel’e de uğramış bir şiirsözle.

Yeri gelmişken: Enis Akın’ın şiirine poetik akraba arayan bir gözle baktığımızda ona bütünsel ve özel bir “şiir babası” tayin etmek zor gibi görünüyor. Yine de, başta Ece Ayhan, İsmet Özel ve Can Yücel olmak üzere yaklaşıp uzaklaştığı bazı şairlerden söz etmeden olmaz. Ancak hep nazire tonunda:

Seninle Bir Gece Sınırı Aştık (Enis Akın, s. 280)

Bir gece Sevgi Duvarını aştık (Can Yücel, “Sevgi Duvarı”)

Bu zorlu toplam için önerebileceğim başka anahtarlar da var. Bunlardan ikisi, aynı zamanda kitaplarından ikisine ad olmuştu: Kekeme Türk Şiiri[7] ve Güzel Boşluk.[8] İlki Enis Akın’ın bir anahtar-kavramı ve poetika yazılarından oluşan kitabıdır, ikincisiyse deneyselliğin en çok yoğunlaştığı, ilk baskısı 2008’de yapılan şiir kitabı.

Enis Akın

Deneysellik, genel kabul görmüş yerleşik anlayışların ötesine giden biçim ve içerik özellikleri sergilemek anlamına geliyor. Murat Yalçın’ın hazırladığı Nisan 2003 tarihli Türkiye’de Deneysel Edebiyat Antolojisi adlı çalışmada birer yapıtıyla yer alan yirmi sekiz şair ve yazar arasında “kendini karaladı adam” adlı şiiriyle Enis Akın da vardır ama, kapaktaki listede onun adı atlanmıştır. Gerçekte ilk şiirlerinden beri neredeyse kesintisiz süren hesaplaşmacılığıyla yer yer parçalanma ve görselleşme biçimini alan deneyselliğiyle öncülük yapagelmiş bir şair söz konusu. Görsellik onda ikinci şiir kitabı Öyleyse Ayrılalım’da, “Vahşi Batının Kızılderelileri”nden hemen sonra gelen “Çok Hoş Doğrusu Biz Azız” adlı şiirle başlar. (1995) Alışılmış kırık dizeler ve yer yer italik dizilmiş kısımlarla ilerleyen bu şiirde, ilaç kutusu izlenimi yaratan bir çizimle bir de konser afişi izlenimi yaratan çizime rastlarız. (s. 50 ve 52) Konser afişi rolünü oynayan çizimin sonuna küçük harflerle şu ifadenin eklenmiş olduğunu görürüz:

Bu konser finanskapitalin değerli katkılarıyla

                        gerçekleştirilmiştir.

Şiir bu görsellerle ve sonlara doğru gördüğümüz tipografik vurguyla güç kazanmıştır. Bu tür bir görsel çeşitliliğin şiire hareketlilik ve özgürlük kazandırdığı kanısındayım. Aynı kitapta “Filân Kendimi” şiirindeki gibi daha başka görsel öğeler de vardır.

2008’de çıkan Güzel Boşluk adlı kitabından önce tek tüktür böyle öğeler; bir ince çerçeve, anlam gereği üstü çizilmiş birkaç dize, şairlerin Apollinaire’den bu yana bıkıp usanmadıkları yukarıdan aşağıya yağmur gibi inen, eğri dizilmiş dizeler, vb.

Kardeşim çok küçükken, kâğıtlara mektup yazılan o eski zamanların birinde, yazmayı yeni yeni öğrendiği sıralar başka bir şehirdeki ablasına, yani bana yolladığı birkaç cümlelik bir mektubunu “en uzun hürmetlerini kutlarım” diye bitirmişti. Şaka yapmıyordu tabii. Enis Akın çoğu şiirini benzer bir söylemle, ele avuca gelmez bir şiir bütünü olarak yazdı. İmlayı kulaklarına ve daha çok da kendini zihnin kargaşasına bırakarak “düzenledi”, kesti, biçti, bazen harfe indirgedi. Bir erişkin zihnine özgü anı, bilgi, eleştiri, itiraz ve çalkantıların, bir çocuk serbestliği, tepkiselliği ve serkeşliğiyle dile gelişi gibi, diyelim.

Çeşitli sıfatlar denenebilir Enis Akın şiirinin bütünü için: Üçüncü Yeni, Yeni Harfçilik, İkinci Hece, vb.

İkinci Hece derken “hece”den kastım bildiğimiz tarihsel, vezinli “hece” değil elbette. Cemal Süreya’nın herhalde “şiir geldi heceye dayandı” diyeceği bağlamdaki bir “hece” öğesinden söz ediyorum, modernliğin o ünlü parçalanma serüveninden; aslında yalnızca hecelere de değil, harf düzeyindeki seslere kadar parçalayan, hatta “boşluk” öğesini hem bir kavram hem de anlatım birimi olarak kullanan “düzenleme”lerden. Hurufî gelenekleri ve Letrizm’i akla getirerek, bir jonglör havasıyla.[9] Yine de “İkinci Hece” denebilir mi fikrinden vazgeçmek istemeyişimin nedeni biraz da Enis Akın’ın başlıca kavramlarından biri olan “kekeme şiir”in ne de olsa bir “hece” bağlantısı içermesidir. Yinelenen heceler, dağılan heceler, harflerine ayrılan heceler... Sözün kısası, “İkinci Hece” adlandırmasının da “kekeme” sıfatıyla bir bağlantısı var.

Enis Akın’ın Öpünce Geçmez adlı kitabındaki “İşte Geldik (VI)” adlı şiiri (s. 116), gerek “kekeme şiir” gerekse “İkinci Hece” ya da daha doğrusu sözlüksel adıyla “Seslem Şiiri” sıfatına en uygun parlak örneklerden biridir. Ondan bir önceki sayfada yer alan

“Kötüler Hep Kazanır” adlı şiirinden, çocukluk bağlantılı trajikle dolu bir kesim sunayım (uyarı: dizgi hatası yoktur):

“bir golden başka kaybedecek bir şeyi olmayan bu bu

bu adamların sevinmesi korkunçtur, bu bu

bu kadınların memeleri korkunçtur o zaman, o zaman, o

zaman korkunçtur, bir babanın sarssıla sarssıla ağladığı.” (s. 115)

Aslına bakılırsa şiirde “kekeme dili” gökten zembille inmiş olmayıp Osmanlı dönemi boyunca bu yöntemin kullanıldığı elifnâmelerin, gazellerin yazıldığı biliniyor: “Lisân-ı Pepegî (kekeme dili) ile yazılan şiirler (...) ‘gazel-i pepegî, lisân-ı pepegî, pepegî gazel, peltek-nâme, kekeme-nâme’ gibi isimlerle de anılmış.”[10] Batılıların “kekeme şiir” ünlüsü olarak da Paul Celan var. Bu poetika meselesi, “2000’ler şiiri”nde ve Enis Akın’da görsel şiir meselesiyle birlikte bir başka yazıya kalıyor. Burada bitirmiş değil de, son olarak son kitap Müjgân’a da bakmış olayım.

Müjgân da Ece Ayhan’la hesaplaşarak başlıyor, biçimsel gerilim cesaretine devamla. “Başka Birinin Altın Avcısı” başlıklı uzun şiir (s. 347-352), bir olağanlık sorgulamasından yola çıkıp sağa sola yalpalayan dizeler ve yeniden başlama denemelerinden sonra, sanki fırtınalı denizin çarpmasıyla imiş gibi, ama tarihsel bir atlamayı da düşündüren bir felaket anlatısına geçercesine, bir yinelemenin dağılıp hecelere ve harflere parçalandığı dizelerle sürüyor (dizgi hatası yok):

evet her şeyin fiyatını bilenler cevap vermesin

yaralı kaplanları kim sever?

kims ev er ki msever ki mse ver

mez oysa sağ kalanlara bir şey verir ..melidir her savaş veya

bir kartacalı, bir dersimli, bir erivanlı, bir hastalığa yakalanmış

            ve ölmemiş

(s. 348)

 

 

NOTLAR:

 

[1] Enis Akın, İşte Geldik: Toplu Şiirler (1988-2019), YKY, 2023. Aşağıda bu kitaptan yapacağım alıntıların yalnızca sayfa numaralarını veriyorum.

[2] Dizi, ilk kitaptaki “İşte Geldik I”[2] adlı şiirle başlayıp kitaplar boyunca farklı numaralar alarak “İşte Geldik XV”e kadar gidiyor. Toplu Şiirler’de bunlardan üç tanesi eksik (IX, XII ve XIII).

[3] Edebiyat ve Eleştiri, No. 69, Eylül 2003/05.

[4] Konuyla ilgili ilk yazım için bkz. Necmiye Alpay, “Şaka gibi şiirler”, Beklediler, Gitmedik, Edebi Şeyler Yay., 2020, s. 226-8; ya da https://www.milliyet.com.tr/kultur-sanat/saka-gibi-siirler-1389986

[5] Biz de Fransa Türkiyeli Öğrenciler Birliği üyesi bir grup öğrenci olarak dönemin başbakanı Nihat Erim’in Fransa’ya resmî ziyaretini fırsat bilerek üst üste açlık grevleri ve kitlesel imza kampanyaları yoluyla basına idam kararlarını duyurup Nihat Erim’in gazetecilere “geri alınmaz adımlar atmayacağız” demesini sağlamıştık.

[6] Burada “-GEn” yapım ekiyle türetilmiş bu zengin sözcüğün çağrışımlarına girmiyorum. Dizgi hatası bulunmadığını ekleyeyim yalnızca.

[7] Enis Akın, Bir Erdem Olarak Kekeme Türk Şiiri, 2. Basım, Ebabil Yay., 2019.

[8] s. 216 vd.

[9] Dergisi Natama’nın adı bile, tıpkı Cemal Süreya’nın soyadından bir S atması gibi, “natamam” sözcüğünden bir harf atılması yoluyla belirlenmiştir. Derginin ilk sayılarında “Natamam” sözcüğünün sonundaki M harfi saklambaç oynarcasına arka kapak gibi bir yerlere kaçmış oluyordu. Bu arada, derginin adındaki ilk A’nın uzun söylenmesi gerekirken, arada bir özellikle genç kuşakta rastladığım gibi kısa söylenmesi, anlamıyla ilgilenilmediğini gösteriyor. Ya da sözcüğün bu haliyle özelleştirildiğini.

[10] H. Dilek Batislam, “Lisân-ı Pepegî (Kekeme Dili) ile Yazılmış Bir Elifnâme Örneği”, Littera Turca, Journal of Turkish Language and Literature, 7/4, 964-976, 2021.

Yazarın Tüm Yazıları
  • çağdaş türk şiiri
  • Enis Akın
  • İşte Geldik

Önceki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 24

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Bir Çatışma / Büyük Uçurum Oteli / Çocuk ve Mimarlık / Habibi / İki Kilise Arasında Binamaz / Kehribar Gözlü Tavşan / Marksizmin İcadı / Sabahın Üçü / Sahnedeki Madun / Sembiyoz ve Muğlaklık

K24

Sonraki Yazı

DENEME

Mümkün dünyalar üzerine (III):

Kafka’ya bir değini

“Sıradan ile önemli olayları ayıramadığımız bir insan dünyası acaba nasıl bir dünya olurdu? Bir yanıt: Bu, Kafka’nın dünyası olurdu. Her nokta aynı anda hem sıradan hem önemli olurdu.” 

AYHAN GEÇGİN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist