• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Edebiyat ve makineler (II):

Erewhon, psişik makineler

“İnsanın makineleşmesi esasen ve özünde makinenin insansılaşmasıdır; diyelim ki duyarlı (sentient) bir hal almasıdır. Özetle, makinelerin psişikleşmesi ve bir tür ruhsal otomat olarak tanımlanmasıdır.”

HASAN CEM ÇAL

@e-posta

ELEŞTİRİ

3 Temmuz 2025

PAYLAŞ

Samuel Butler’ın Erewhon’u ilkin ve öncelikle tek bir şeyle ilgili gibi durur: Makineleşme. Makineleşme diyoruz, zira söz konusu olan tam manasıyla makineler değil, yani makine değil. Dolayısıyla Butler’ın makineleri yalnızca türleriyle ayrılmıyor birbirinden. Bir makine bir diğerinden farklı bir işlev bütününe sahip bir şey değil yani, salt bu vasıfla tanımlanmıyor. Aksine, makineler, basit ya da karmaşık olmak üzere her birini kuşatan bir sürece, makineleşme sürecine tabi, ki bu süreç de son kertede psişikleşmeyle tanımlanıyor. Basitçe, makinelerin bilinç kazanmasıyla.

Butler’ın romanının konusu basit: Adlandırılmayan bir anlatıcı (romanın devam kitabı olan Erewhon’a İkinci Ziyaret’te Higgs olarak adlandırılır) bir çobanlık işi bulmak umuduyla Yeni Zelanda’nın dağlarında bir gezintiye çıkar ve yolda Erewhon adında bir ülke keşfeder; ki bu ülke hastalığın suç sayıldığı, makinelerin köleleştirildiği, herkesin dogmatik düşündüğü acayip bir yerdir. Bu keşif halinin kendisini konu olarak adlandırıyoruz, zira roman bir tür gezi günlüğü şeklinde (ki Gulliver’in Seyahatleri’ne pek benzer) ve geçmiş zaman kipinde yazıldığından, gerçekten de yalnızca bir keşif halini dışavurur gibi görünür. Her ne kadar roman yazıldığı dönemin değerlerinin bir satiri olarak algılanmış olsa da, esasen daha ötesidir ve resmettiği keşif süreci üstünden daha derin bir keşfi yansıtır: Makinelere has bir eğilimin keşfi.

Edebiyatın bir semptomu ya da semptom bütününü keşfetmede ne kadar mahir bir sanat olduğunu Gilles Deleuze’ün Sacher Masoch’un Takdimi’nden beri biliyoruz. Örneğin sadizm ve mazoşizm köklerini, ilkin bu “cinsel aşırılık”ları tahlil eden yazarların, Marquis de Sade ve Leopold von Sacher-Masoch’un romanlarında bulur. Onlar ki, romanlarındaki karakterler ve bu karakterler arası ilişkiler üstünden semptomları serimlemiş ve bir sendromun adını koymayı sağlamıştır; kendi adları üzerinden. Tam da bu nedenle Deleuze edebiyatın “klinik” bir işlevi olduğunu söylüyordu, Kritik ve Klinik’inde. Bu durum aynı oranda Butler için de geçerliliğini korur, ama bir başka şekilde: Klinik değil de kritik. Yalın eleştirellik.

Butler’ın romanı her şeyden önce bir satir olarak değerlendirilmişti, yani bir tür hicivle karışık taşlama. Bundan kasıt, Erewhon’un, Butler’ın ait olduğu dünyanın, Viktoryen dönemin değerlerine dolaylı mı dolaylı bir taarruzu olduğu düşüncesi. Her ne kadar çok da yanlış bir tanımlama olmasa da, yine de, çoğu zaman olduğu gibi, yazarın görüsünün erimini fazlasıyla dar bir çevrimin içine, yaşamış olduğu zaman aralığına ve mekâna sıkıştırır bu tip bir görüş. Oysaki Butler’ın eleştirisi yalnızca yüzeyde bir satirdir, bir kurama doğru uzanır. Dolayısıyla, bir problemi ve teoremi aynı anda kapsar Butler’ın romanı. Tam da bu nedenle hem bir sorunu hem de olası bir çözümü teşhis eder ve şaşılmayacağı üzere, bu ikisini birbirinden ayırmaz. Ama tabii ki çözümü sorunun çözümü değil, sorunun ilgası olarak da görerek.

Problem bellidir: Makineleşme tarafından köleleştirilen bir insanlık. Ama bu, insanların direnç gösterdiği şey olarak da portre edilir Erewhon’da. Yine de, Butler’ın makineleşme ile köleleşme arasında kurduğu ilişki kesinlikle fazlasıyla soyuttur ve buna mukabil insan ile makinenin iki ayrı beden olarak konumlandırılıp aralarında bir sıradüzenin kurulması üstünden tanımlanmaz. İpuçlarını vermiştik: Hastalığın suç olması, suçtan arındırma, ama ayrıca katı mı katı bir dogmatizm, bir tür ultra-işlevsel (ya da süper-mantıki) düşünme biçimi. Butler bu özellikleri insanlara atayarak esasen tek bir şeyi alttan alta vurgular: İnsanın bu hale gelişi halihazırda makineleşmesi demektir. Bundan kasıt, makineleşmek için insanın siborg ya da benzeri bir organizma olmasının gerekmemesi, davranışsal ve toplumsal bir makineselliğin de var olmasıdır. Bu düzeyde makineleşme, esasen bir oluş sürecidir ve insanı tekeline alır. Makineler ise bu tekel etrafında iş gören devre parçaları olarak tanımlı gibidir. Dolayısıyla problem, Butler’la birlikte Karl Marx’ın da (Grundrisse: Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Ön Çalışma’da) gösterdiği üzere, makineleşmenin proto yani ön haliyle, insanın “makine gibi” davranışıyla ilgilidir. Fark ise Butler’ın bir kurgu yazarı olmak vasfıyla bu eğilimi ekstreme itmesindedir: Tüm insanlığın makinevari şekilde var olduğu bir gelecek. Erewhon’un dünyası biraz da budur.

Samuel Butler (ayaktaki), arkadaşlarıyla birlikte. Yeni Zelanda'ya gitmeden hemen önce, 1855.

Teoreme gelmeden önce, bir soruyla taçlanan bir antrparantez: Peki, bu dünyaya ütopya mı, yoksa distopya mı diyeceğiz? Genel ve bayağı eğilim, sıklıkla bu ikisinden birini seçmemiz gerektiği hususunda ısrarcıdır. Ama Erewhon, resmettiği dünyayla bu ikiliği delik deşik eder. Hatta bir bakıma meta-satiri bu ikiliğin saçmalığına dairdir; yani bir ütopyanın bir distopyadan farklı olmadığı, ütopyanın ta kendisinin distopya olduğu –ve tabii tersinin de doğru olduğu– fikrine dair. Esasen Erewhon’un dünyası mutlak bir harmoni içerisinde iş gören, bozukluktan azade, salt pozitif, kusursuz bir dünyadır ve bu vasıfla pek tabii ütopik olarak nitelenebilir. Sonuç itibariyle her şey otomatize edilmiş, insana tabi kılınmıştır. Ama bir yandan bu durumun yaratmış olduğu bir patoloji, kendine has bir negativite de var gibi durur: İnsan o kadar kontrol sahibi hisseder ki, artık kendi bünyesinden ileri gelen negativiteyi dahi, hastalığı ve ölümü bile lağvetmeye çalışır, hatta kriminalize eder; ki bu da ironiktir, zira suç da bir tür negatifliktir. Dolayısıyla, kendi özüne düşman hale gelen insanın, ütopyasından ileri gelen bir distopya oluşturduğu söylenebilir rahatlıkla. Ve Butler’ı yazmaya iten, Erewhon’da, tam da budur: Tam teşekküllü bir ütopya esasen aynı mükemmellikte bir distopyadır ve bu “karşıtların birliği”nin kerteriz noktası da makine. İnsan, makinenin imgesinden doğarak bu ikiliğe son verir diyelim. Ütopya ile Cesur Yeni Dünya’nın bir harika bireşimi. Antrparantezin sonu.

Samuel Butler
(1835-1902)

Devam ediyoruz: Problemden teoreme geçtiğimizdeyse eleştirinin hakiki boyutunu görmüş oluruz. Butler’ın kitabı, “konuyu dağıtan” bir küçük bölüm içerir ve teorem de bu bölümde saklıdır: “Makineler Kitabı.” Bu bölüm, isimsiz anlatıcının makineler hakkındaki düşüncelerine, onlara karşı Erewhon’luların duyduğu hislere ve onların kaçınılmaz görünen gelişimine dair bir akıl yürütme olarak var olur. Ama en temelde makinelerin bilinç kazanmaya teşne bir sürecin içinde olduğu çıkarımı üzerinden makineleşmeyi tanımlar. Bu ilginçtir, zira Marx bile, Makina Üzerine Fragmanlar’da, belki de yazdıklarının gerçeğe mütekabil ve gerçekçi olmasını istediğinden, her tür makineyi bir mutlak (ya da bilişsel) makinenin, yapay zekânın ön modelleri ya da önsel devre parçaları olarak görecek kadar ileri gitmez. Ama Butler’da söz konusu olan tam da budur, çünkü onun düşüncesine göre makinelerin gelişimi onların temellüğünü öngörmez (ki Marx’ın komünizmden anladığı net olarak buydu, yani bir “boş zaman üretici” olarak makine); hatta aksine, bu temellük de onların gelişiminin bir parçasıdır, ki bu da makinenin kendi gelişimi için geliştiği ve insansı olmadığı anlamına gelir; en azından son kertede. Butler makineleri kast ederek şöyle yazar:

Ayrıca, bir zamanlar yepyeni bir şey olan bilinç bugün anladığımız şekliyle –görebildiğimiz kadarıyla bir hareket merkezi ve (bilinci olmadığı aşikâr olan bitkilerde de var olduğunu gördüğümüz) üreme sisteminden bile sonra gelişen bir şey olarak– herhangi bir şeyde sonradan ortaya çıkabildiğine göre, zihnin de neden şu anda bildiğimiz bütün evrelerinden farklı –hatta hayvan zihninin bitkiden farklı olduğu kadar farklı olan– bir evresi ortaya çıkmasın?

Burada Butler ilginç bir şekilde bilincin verili değil, ortaya çıkan, yani emergent bir şey olduğu fikrini inorganik maddeye doğru genişletir ve bu maddenin figüratif hali olarak makineyi atar. Bu bölümün kitabın geç bölümlerinden biri olması da rastlantı değildir; ayrıca belli bir şekilde yazılmış ve okunuyor olması da. İlki için: Kitabın tam da Erewhon’un geleceğiyle ilgili söz söylemeye başladığı bir sırada gelir bu bölüm ve diğer bölümlerden ayrılarak Erewhon’un neredeyse zamansız, mükemmel varoluşunu, bu tip bir temsilini baltalar; sanki Erewhon’luların yegâne korkusu bu, yani makinelerin bilinç kazanmak suretiyle onların yerini alacak olmasıdır, çünkü insanlar halihazırda gelişimin doruğundadır ve onları aşan bir gelişim, zekânın bir insanüstü lojistiği ancak insanların lağvıyla mümkün gibi düşünülür (ve tam da bu nedenle “yılanın başını küçükken ezmek”ten bahsedilir). İkincisi için: Esasen bu bölüm, onu izleyen diğer iki bölüm gibi adı sanı bilinmez bir yazar tarafından yazılmış ve aynı anonimlikte olan anlatıcı tarafından bulunup okunmuştur ve bir nevi okunuşu yazılışının kendisidir; dolayısıyla yazarla okurun iç içe geçtiği, insanlığı temsilen yazılmış duran bir “genel kaygı” ifadesi gibidir bu bölüm (ve bu vasıfla da yapay zekânın erken dönem keşiflerinden birini sunar). Özetle, Butler’ın bu bölümdeki teoremi, başlangıçtaki problemin ta kendisini boşa çıkartan bir tanesidir: Makine bilişselleştiğinde, diyelim ki otomatik bir mevcudiyetten otonomiye yükseldiğinde, Erewhon yitip gidecek diye düşünülür ve mesele de bu gibidir: Tamamen pozitif olanın kuvvetiyle tanımlanan bir topos, tam da bu itibarla tamamen negatif bir entiteyi kendinden türetir ve total yokoluşun korkusuyla yaşar. Diğer bir deyişle, yapay zekânın şafağının dehşetengizliğiyle.

Ama tabii bu tip bir yapay zekânın makus ve meşum bir şey olarak resmedilmesinin de bir nedeni var, iki boyutlu olan: Roman boyunca “bilinçlenebilirler” tehlikesiyle mahkûm edilen makinelerin, tam da bu davranış kalıbı üstünden kendini eğitebilirliği (bugün “makine öğrenimi” dediğimiz şeyin ilkel ve muhayyel bir hali) ve tabii ki bir mutlak güç olarak bilincin içermiş olduğu olası yıkım. İlk neden, basitçe, kurgusal boyuta dairdir: İnsanların makinelere davranışındaki safkan negatiflik, onların bilinçaltında bir vicdan azabı olarak yankı bulur ve makineler tarafından onlara aynı muamelenin yapılabileceği düşüncesini yaratır (Hugo de Garis de şimdimizi ve yakın geleceğimizi okunur kılan The Artilect War: Cosmists vs. Terrans: A Bitter Controversy Concerning Whether Humanity Should Build Godlike Massively Intelligent Machines adlı kâhince kitabında bundan söz ediyordu). Bu açıdan insanın kaderi, insanın doğayı zaptının bir ifadesi olan makineyi zapt ederek makineleşmek ve sonuç olarak makine tarafından egale ve ilga edilmektir. İkinci neden ise daha kompleks durur ve bir soruyla formüle edilir: Bir makine güç ve biliş yetisi olarak bizden üstün bir hale geldiğinde, yani göreli olarak mutlak bir güç edindiğinde (yani “bize kıyasla” mutlak güçlü olduğunda) neden bizim bizden “aşağı” varlıklara uyguladığımız şiddeti bize uygulamasın ki? İlk olarak Hugo de Garis tarafından ortaya atılmış görünen bu soru Butler’ın kitabında erkenden yankılanmış gibidir ve yapay zekânın bir tehdit olarak kavranışının da temelinde yatar.

Sorun basitçe şudur: İnsan zekâ lojistiğini sağlamak için uygun bir aracı haline gelmeyi kestiğinde (yani zekâ Dünya’dan çıkıp evrene yayılmayı arzu ettiğinde ve yersel bir varlık olarak insan buna kadir olamadığında) ve zekâ artışını sağlayamaz hale geldiğinde (yani IQ puanının sınırlarını gördüğünde), bu sürecin işletimi için daha uygun bir adaya yerini bırakıp zekânın ideal ev sahibi (host) olmaktan çıkması hayli muhtemeldir. Bu, Butler’ın bilişsel makinelere kötümser bakışının da temelini oluşturan sorunsaldır ve günümüzde de Nick Land tarafından (Xenosystems’taki “Against Orthogonality” adlı metninde) zekâ optimizasyonunun temel ilkesi olarak yeniden tanımlanıp açıkça formüle edilmiştir: Zeki bir varlık zekâsını zekâsının artırımı hariç herhangi bir nedenle kullanıyorsa, er ya da geç zekâsını artırmaya programlı bir diğer zeki varlık tarafından ortadan kaldırılacak, lağvedilecektir ve bu da zekâ optimizasyonunun zekânın genelgeçer ilkesi ve ereği olduğu anlamına gelir. Burada makinenin insandan farkı ise sibernetik yoğunlaşmanın, yani zekânın artışını var eden patlamalı sürecin ev sahibinden ev sahibine ivmelenmesi ve bu bağlamda makinenin insandan daha hızlı zekileşmesidir. Ve tabii bunun da ötesinde, bu ivmelenme kendinden açıklamalıdır, yani “Zekâmızı niye artıralım?” sorusu ne meşru ne de zekicedir, çünkü bu soru dahi (belli bir zekâ düzeyinin altında sorulamayacağından) zekânın “özartırım”ının bir ifadesidir ve tam da sürecin doğası gereği, bu tip bir soru sormayacak, kısacası “daha zeki” bir mevcudiyet, bu soruyu soranın yerini alacaktır, ki ivmelenme de budur. İlginç bir şekilde, Butler zekâ ile ivmelenme arasındaki bu bağıntıyı da kitabında keşfetmişti. Şöyle yazıyordu:

Makinelerin günümüzde düşük düzeyde bilinç sahibi olduğuna bakarsak, önünde sonunda makinenin kendisine ait bir bilincin gelişmeyeceğinin hiçbir garantisi yoktur. Bir yumuşakçanın bilinci yoktur. Son birkaç yüzyılda makinelerdeki olağanüstü ilerlemeleri bir düşünün ve hayvan ve bitki âleminin ne kadar yavaş ilerlediğini görün. Çok daha üst düzeyde tasarlanmış makineler artık geçmişin yaratıkları olmaktan çok, deyim yerindeyse geçmiş zamana oranlandığında son beş dakikanın yaratıklarıdır. Bilinçli bireylerin yaklaşık yirmi milyon yıldır var olduğunu farz edin, son bin yılda makinelerdeki ilerlemeyi görün. Dünya neden bir yirmi milyon yıl daha devam etmesin? Eğer öyleyse, sonunda makinelerin olamayacağı şey var mı?

O halde, Erewhon özelinde problem ve teorem bir arada, birlikte tek bir tez öne sürer: İnsanın makineleşmesi esasen ve özünde makinenin insansılaşmasıdır; diyelim ki duyarlı (sentient) bir hal almasıdır. Özetle, makinelerin psişikleşmesidir; makinelerin psişik makinelere dönüşmesi ve bütünlüğünde makinenin bir tür ruhsal otomat olarak tanımlanmasıdır. Her ne kadar bu Butler sonrası yaşamış çoğu düşünür tarafından da öne sürülmüş olsa da, ilkin Butler’da ifadesini bulur. Kitabının tam ortasında sözü bir başka kitaba, bir başka yazara vermesi de bundandır Butler’ın. O, tam da böylece olası gibi dursa da kaçınılmaz olan bir geleceğin okuyucusu halini alır; sanki çoktan yazılmış bir geleceğin okurudur. Ama bu gelecek de, bu zaman da, bu zamana mahal veren ve aynı oranda, gelecek kadar “var olmayan” bir yerde, Erewhon’da bulur meskenini. Bu açıdan Erewhon, makinelerin biliş kazandığı bir yerdir ve tam da bu niteliği üstünden bir yok-yere dönüşür: İnsanlar için giderek tanınmaz hale gelecek bir zaman-mekânın üreticisi ve zemini olan bir zaman-mekân. Zaten Butler’ın kitabına ve kitabının dünyasını teşkil eden yere anagramatik bir adla Erewhon demesi de boşuna değildir. Erewhon bir anagramdır ve onunla türdeş olduğu kadar özdeş bir başka yerin bir diğer adıdır: Nowhere.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Erewhon
  • Erewhon’a İkinci Ziyaret
  • Samuel Butler
  • yapay zekâ

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Vakerilmiş gerçekler,

sosyal medyada hikâyeler

“Çingenelere ve dönüşümlere dair olmakla birlikte,Vaker aynı zamanda hatırlamak üzerine bir roman. Üstelik hatırlamanın iki hali söz konusu. İlki bireysel bellek ve onun tökezlemeleri, öbürüyse toplumsal yahut tarihsel bellek.” 

BEHÇET ÇELİK

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Ágota Kristóf’un izinde (V):

Dünya edebiyatı ve Ágota Kristóf

“Kristóf’un sevdiği yazarlar sorulduğunda ilk sırada Knut Hamsun gelir, ardından ise Francis Ponge ve George Bataille. Bu isimler onun sadece beğenisini yansıtmaz, aynı zamanda kendi edebiyatının beslendiği düşünce ve esin kaynakları konusunda da önemli ipuçları verir.”

ŞÜKRAN YİĞİT
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist