“Edebiyat bize, hayattayken bile sadece başkalarının hayal gücünde var olduğumuzu hatırlatır.”
Yazar ve film yapımcısı olan annesi Katie Pearson kanserden öldüğünde, Muhteşem Bedenlerimizin Coğrafyası’nın yazarı Maddie Mortimer gençlik yıllarının başlarındaydı. Mortimer, 27 yılı aşkın sürede yazılan günlüklerde bulduğu ilham, rahatlama ve içgörüler üzerine düşüncelerini okurlarıyla paylaşıyor...
Katie Pearson, eşi Marcus, kızları Isabella ve Madeleine ile.
Annem 2010 yılında, 52 yaşında öldüğünde arkasında iki genç kız, sadık bir koca, sayısız arkadaş ve 25 yaşından son günlerine kadar hayatının neredeyse her yılını anlatan detaylıca yazılmış günlüklerden oluşan bir arşiv bıraktı. Ablam ve ben çocukluğumuz boyunca büyüyen bu koleksiyonun farkındaydık; eski benlikleri, oturma odasındaki kitaplığın dibine düzgün bir şekilde istiflenmiş, eskimiş deri ya da desenli kumaşlardan yapılmış çeşitli ceketlerinin içinde korunmuştu. Bir giriş yazısında, “Bu günlükler hayatımın tek değişmez ritüeli oldu” diyor. “Yazar yazmaz kendimi daha iyi hissediyorum.” Psikolojik faydalarından emin olduğundan, kız kardeşimi ve beni bu alışkanlığı benimsemeye teşvik etti. Yedi yaşımdayken, o sırada doldurmakta olduğu defterin minyatür bir kopyasını bana aldı. Kalın krem parşömen, yumuşak İtalyan süet cildi ve her zaman okul çantamdan sarkan, su birikintilerinde sürüklenen veya üzerine portakal suyu damlayan, kullanışlı olmayacak kadar uzun bir ipten oluşan muhteşem bir nesneydi. Akşam yatmadan önce ikiz defterlerimize birlikte yazdık. Baştan sona doldurmayı başardığım tek günlük buydu. Bazı yazarlar doğuştan günlük tutar. Ben onlardan biri değilim. Çocukken hikâye yazmakla, başkalarının hayatlarında ve zihinlerinde kaybolmakla çok daha fazla ilgileniyordum. Şimdi bunun kısmen kendi sesime karşı duyduğum güvensizlikten kaynaklandığını anlıyorum; birinci kişi yalnızca azami dikkatle kullanılması gereken bir araçtı. Hâlâ sadece kurgu kisvesi altında, her türlü samimi gerçeğe güvenle seyahat edebileceğimi hissediyorum. Ama hayatının büyük bir bölümünü belgesel yapımcısı olarak geçiren annem için bu zahmetsizdi.
O öldükten sonra bu metinlere geçici olarak dalmaya başlamam uzun sürmedi. Onu yakınımda hissetmek, zamanı çökertmek, dünyada en çok sevdiğim ve ihtiyaç duyduğum, aniden ortadan kaybolan kişiyle bir şekilde iletişim kurmak için çaresizdim. Hayatta olduğu son aylara geri dönmeye çalıştım, son gözlemlerinin parçaları, yapıları güçlendikçe daha uzun, daha tutarlı cümlelere dönüştü. Onu hastane bekleme odalarında, parklarda ve partilerde takip ettim, yakınlığımızın samimi fotoğraflarından zevk alıyordum, ergenlik huysuzluğumun canavarca portrelerinden dehşete düşmüştüm: “O [yani ben] drama aç,” diye yazıyor, “burnunun dibindeki dramı görmekten aciz.” Katartik, açıklayıcı ve bazen de çok acı vericiydi. Bize sevdiğiniz birinin günlüğünü okumanın kendinize ve yazarına yapabileceğiniz en kötü şeylerden biri olduğunu söylerdi. Onun mahremiyetini bu şekilde işgal etmem karşısında ne hissederdi, sık sık merak ederdim.
Ve sonra, 2002’nin “muhteşem, ılık bir temmuzu”nun (onun zamanında), Aralık 2012’nin (benim zamanımda) derinliklerinde cevabımı buldum. Giriş, “Yazdıklarım için hiçbir zaman bir izleyici kitlesi düşünmek zorunda kalmadım” diye başladı. Birden içime bir ürperti yayıldı. “Bununla birlikte, Maddie, eğer şimdi bunu okuyorsan, umarım hoşuna gidiyordur […]”
Bir an için güçlükle nefes alabildim. Sanki orada gizlendiğimi hissetmiş ve dönüp doğrudan bana bakmıştı. “Ve tırnaklarını yemeyi bırak!” diye ekledi. Rahatlayarak histerik bir şekilde güldüğümü (biliyordu!), kitabı göğsüme bastırdığımı (biliyordu) hatırlıyorum. Bu girişi okuduğum sırada altı yaşındaydım. Kanseri ikinci kez nüksetmişti. Tahmin ettiği gibi, tırnaklarım ve etraflarındaki deride hâlâ derin ısırık izleri vardı. Ama dördüncü duvarın bu şekilde yıkılması, bana sadece orada olmama izin verdiği ya da onu takip etmem için meydan okuduğu hissini uyandırmakla kalmadı, aynı zamanda bir şekilde başından beri bu kutsal metinleri benim için yazdığı hissini uyandırdı. Ve artık onların tek akademisyeni, dinleyicisi ve arşivcisi olmak benim sorumluluğum olmalıydı.
Ben de öyle yaptım. Her birini inceledim, çocukluğumu onun bakış açısından yeniden yaşadım, kendi anılarımı onun ceplerinde buldum. Doğumdan itibaren benim ve kız kardeşimin karakterlerimizin gelişimini bu şekilde kâğıt üstünde görebildiğim için çok mutluyum. (“Maddie bir partide her zaman çok keyifli bir haldedir”, “Bella her zaman hareket halindeki araçların ayak parmaklarını ezmesi için uğraşır”.) Tüm bunların biraz narsist bir yönü olduğunun farkındaydım ve o kadar mükemmel bir anneydi ki, gerçekten de bir tür harika-çocuk olup olmadığımı sık sık merak ettim. Ama büyüdükçe, daha eski günlüklere, anne kişiliğinin öncesindeki/çevresindeki/içindeki kişiyi tanımaya olan ilgim arttı. Romanlar ve köşe yazıları yazarken, uzun metrajlı bir film yönetirken, Londra Hafta Sonu Televizyonu için araştırmacı olarak çalışırken ve röportaj yapmaktan çekinen Harrison Ford’u şahsen getireceğine söz verdiği simitler vaadiyle okyanusun karşısına geçmeye ikna ederken yaşadığı süreçleri inceledim. (“Büyüleyiciydi, yorgundu, kibardı.”) Hem büyük ve hem küçük perspektiften etkileyiciydi. Hindistan’da kaçırıldığı haftaya ve savaş sırasında Bosna’da Kızıl Haç ile BBC için bir belgesel çektiği birkaç aya dair şaşırtıcı derecede canlı bir anlatım vardı. Ttüm bu “olay örgüsü” ve dram hakkındaki en iyi şey ne kadar utanmazca romantik...
“GÜNLÜKLER ONU YAKINIMDA HİSSETMEK İÇİN SIĞINABİLECEĞİM YERLERDEN DAHA FAZLASI HALİNE GELİYORDU; ONLAR BENİM KUTSAL METİNLERİMDİ…”
Özellikle 20’li yaşlarının sonları ve 30’larının başlarındaki günlükleri çok saf bir tutkuyla dolup taşıyor. Saf, kelimenin tam anlamıyla, yarım bırakılan derin romantik etkileşimlerle dolu oldukları için: Bir arkadaşın düğününde bir heykeltıraşla yapılan kısa bir konuşma, İkna’da (en sevdiği Austen romanı) Wentworth’un Anne’in at arabasına girmesine yardım ettiği sahnenin içerdiği tüm bastırılmış özlemini içerir. Chinatown’da bir yemek ve ardından bir kameramanla Green Park’ta yürüyüş, Butch Cassidy and the Sundance Kid’deki (birlikte izlediğimiz ilk filmlerden biri) Paul Newman ve Katharine Ross’un bisiklet sahnesindeki baş döndürücü masumiyete sahip. Hem bir okuyucu hem de bir kız çocuğu olarak mest olmamam imkânsızdı; bu metinlerin üzerine serpiştirilmiş romantik kahramanlara ve anti kahramanlara âşık olmamak elde değildi. Sayfalardan kaybolduklarında delice özlediğim, sonra tekrar tekrar karşıma çıkan favori karakterlere sahip olmamak imkânsızdı. Hayat hikâyesi genişletilmiş bir kurgunun en büyük eseri gibi önümde açıldı; ilgimi çeken tek eserdi, çünkü bu benim yaratılış hikâyemdi. Günlükler onu yakınımda hissetmek için sığınabileceğim yerlerden daha fazlası haline geliyordu; onlar benim kutsal metinlerimdi ve dolu, iyi ve ilginç bir yaşamın sırlarını –talimatlarını– içerdiklerinden emindim.
Ancak karşılaşmaya başladığım sorunlar, metinde gerçeği ve anlamı arayan herkesin karşılaştığı sorunlardı. Annem artık kendini açıklamak için ortalıkta yoktu, yine de Tanrısal bir statü elde etmişti; onun sözleri kutsaldı. Bir öğrenci olarak, bir önceki gece çok fazla içki içmekten hasta olunca, affedilmeyi umarak umutsuzca günlükleri karıştırırdım. Bir keresinde “Çok içtiğimden başım ağrıyor” ifadesini buldum ve hemen yatıştım. Bunu o da yaptı, dedim kendi kendime, paltomu üzerime geçirip yorgun bir şekilde bara dönerken; bu iyi. Bunu da yaptı. Onlar hakkında yaptığı gözlemlerden etkilenerek sonunda anlaşmazlığa düştüğüm insanlar oldu. Birkaç yıl sonra, kendimi onun aynı yaşta ilişki yaşadığı birine esrarengiz bir şekilde benzeyen biriyle, tüketici bir ilişkinin içinde buldum. Her iki adamın da neredeyse aynı şekilde ortaya çıkan gece korkuları vardı ve ben orada karanlıkta yatıp onun bir zamanlar söylediği aynı yatıştırıcı cümleleri tekrarlar, bu paralelliklerin sadece tesadüfler mi yoksa benim tasarımım mı olduğunu merak ederdim. “İnananlar” için sorumluluktan vazgeçmenin, yükü kutsal kitaplarına bırakmanın, seçici ve tembelce okumanın ne kadar kolay olduğunu birdenbire görebildim. Her türlü köktencilik tehlikelidir. Kısa süre sonra, bu günlüklere olan takıntımın, onu bir anne olarak hatırlamak ya da bir kadın olarak tanımakla ilgili olduğu kadar kontrol, cevaplar ve anlam ihtiyacımla da ilgili olduğu anlaşıldı. Yavaş ama emin adımlarla onlardan kurtulmam ya da en azından onları kullanma şeklimi değiştirmem gerekiyordu. Ahlaki pusulam haline gelen kadını insanlaştırmak için, kendim tarafından olabileceği gibi onun tarafından da hayal kırıklığına uğratılmama ve ondan tiksinmeme izin vermeliydim. Kusurlarını –rekabetçiliğini, ara sıra kendini beğenmişliğini, umutsuz romantizmini– fark ederek bu nitelikleri kendi içimde affettikçe onu daha çok sevmeye başladığımı görünce şaşırdım.
Artık bu günlüklerle çok daha sağlıklı bir ilişkim olduğunu düşünmek hoşuma gidiyor. Onlara eskisi kadar sık dönmememe rağmen, yine de onun bana öbür dünyadan annelik yapma şekli gibi geliyorlar. Bunu birkaç hafta önce, üç yıldır yaşadığım daireden taşınırken hissettiğim kadar hissetmemiştim. Hâlâ tam olarak emin olamadığım nedenlerle altı yıllık sevgi dolu ve sağlıklı bir ilişkiden yeni ayrılmıştım. Hayatımın yarısı kutularda etrafımda yatıyordu. Kendimi gerçekten kaybolmuş ve yalnız hissettim ve birdenbire yedi yaşında yazdığım ilk (ve son) günlüğü bulmak için bir dürtü hissettim – muhteşem süet cildi, meyve suyuna batmış ve sertleşmiş ipiyle. Çaresizce kutuları ve çantaları aradım, onları parçaladım fakat şanssızdım. Onu en son ne zaman gördüğümü hatırlayamadım. Bazı şeylerin kaybolduğunu sanki etrafınızdaki boşluk ellerini açıp “Burada değil” dermişçesine sezersiniz ya, işte öyle biliyordum onu bulamayacağımı. Burada değildi. Bu yeni, boş, yabancı dairenin zeminine kıvrıldım ve ağladım. Kendi dikkatsizliğim için ağladım, tam da her ay en az birkaç değerli varlığımı kaybetmeme ve vergilerimi zamanında ödemememe sebep olan dikkatsizlik. Bazen insanların sadece yapıp yapamayacaklarını görmek için bir şeyleri kırdıklarını ezici bir şekilde fark ettiğim için ağladım. Ve sonra günlüklerinin kutusunu gördüm – şimdiye kadar güvende ve düzenli tutmayı başardığım tek şey. Rastgele bir tanesini çıkardım. Yıpranmış, yeşil, karışık desenli, sırtı parçalanmıştı. 1981’in ortalarında başlayan ve şu anki durumuma çarpıcı bir benzerlik gösteren bir giriş okumaya başladım.
“ONU NEREDEYSE TAMAMEN UNUTTUĞUMDAN KORKTUĞUMDA TEK YAPMAM GEREKEN BİR GÜNLÜK BULUP SAYFAYI ÇEVİRMEK VE İŞTE KARŞIMDA: MİT VE ANNENİN, YAKIN VE UZAĞIN, YOKLUK VE MEVCUDİYETİN BU MUCİZEVİ GİZLİ ANLAŞMASI.”
Annem hayatının en büyük aşklarından birinden yeni ayrılmış ve altı yıl (altı!) aradan sonra ilk kez yeni bir apartman dairesinde yalnız kalmış, “mutfaktan gelen tırmalama sesleri” nedeniyle uyuyamaz halde bulmuştu kendini. Ardından, tuvalet rulolarından ve zencefilli cevizli bisküvilerden bir fare kapanı yaptığı, fareye bağırdığı, fareyle birlikte nazikçe mantık yürütmeye çalıştığı, çaresizce fareyi evden kovmaya çalıştığı bir sahne vardı – hepsi elbette boşuna. Sonunda pes etmiş ve bulaşık makinesinin yanına, farenin yuvası haline gelen yere oturmaya gitmiş. Kalan zencefilli fındıkları da paylaşmışlar. “Beni yalnız bırakmayı reddettiği için hiçbir şeye bu kadar minnettar olmamıştım” diye yazıyor. Her şey güzel bir kısa film yapacak kadar tatlı ve sembolikti ve okurken güldüm. Akan gözyaşlarıyla birlikte güldüm ve gerçek umutsuzluğun kabulüyle gelen bitkin ama muhteşem bir rahatlama hissettim. Çünkü bu bir hatırlayıştan hem daha fazlası hem de daha azıydı. Genç bir kadınkenki haline, zamanın ötesinden uzanan bu komik, kusurlu, tanıdık sese ve elinden gelen tek şekilde yanımda olmasına tanık olma ayrıcalığıydı bu. 40 yıl ve 8 kilometre arayla yeni evlerimizde baş başa kaldığımız ilk gecelerde, o inatçı fare ona arkadaşlık etmişti, bana da annem. Ellerimi onunkinin bir zamanlar üzerinde olduğu sayfalara bastırdım. Gerçek yalnızlığı asla bilemeyeceğimi hissettim, çünkü hayatımdaki yokluğu onu ebediyen mevcut kılmıştı. Sayfayı çevirdim ve orada, tüm sayfayı dolduran siyah keçeli kalemle yazılmış şu kelimeler vardı: “Cesur ol, cesur ol, cesur ol.”
Çocukken bir ebeveyni kaybetmenin en büyük trajedilerinden biri, kaçınılmaz olarak onları unutmaya başlayacağınızı bilmektir. Annem öldükten sonra uzun yıllar boyunca, çaresizce onun sesinden duyduğum adımı, kokusunu, ellerinin yüzümdeki hissini zihnimde canlandırmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Nefesi başımın üstünde. Onun “fikri”nin, tıpkı Theseus’un gemisi gibi, yeniden oluşturulmuş bir kurgu olacağı zamanın geleceğinden korkuyordum. Günlüklerinin ve yaşam “hikâyesinin” varlığı sanırım bunu engellemek için bir şeyler yaptı. Tabii ki aynı şey değil – asla yeterli değil. Onu geri getirebilecek hiçbir okuma veya yazma eylemi yok. Ama edebiyat bize, hayattayken bile sadece başkalarının hayal gücünde var olduğumuzu hatırlatır. Bırakın başka bir kişiyi, kendi benliğimizi bile asla gerçekten tanıyamayız. Ve günlükler onun tam olarak kim olduğunu temsil etmese de bana göre kendisi onlar aracılığıyla yeniden yaşıyor; zamanda askıya alınmış ama yine de bir hayatın durduğu yer ile bir metnin başladığı yer arasındaki boşlukta sürekli gelişen. Öyle ki, onu neredeyse tamamen unuttuğumdan korktuğumda tek yapmam gereken bir günlük bulup sayfayı çevirmek ve işte karşımda: Mit ve annenin, yakın ve uzağın, yokluk ve mevcudiyetin bu mucizevi gizli anlaşması. Bir an için onu her yerde hissediyorum. An geçiyor. O kayıp gidiyor. Ve devam ediyorum, etmem gerektiği gibi, değişmiş bir şekilde.
Çeviren: Sedat Ulusoy
(Bu yazı The Guardian’da 8 Temmuz 2023’te yayımlanmış ve yazarının yazılı izniyle Türkçeye çevrilmiştir.)
Önceki Yazı
Şiir, Şilililik vesaire
“Zambra, üzerinde genel itibariyle uzlaşılmış bir dönem anlatısı aktarmak yerine, yaşananların (burada Pinochet darbesi ve diktatörlüğü) ardından insanların bu döneme nasıl farklı baktıklarını, şimdilerde nelerin önemli olduğunu öne çıkarıyor. Dolayısıyla romanın içinde yer alan siyasi meseleler bir tür 'siyasi turistik rehber' izlenimi vermiyor.”
Sonraki Yazı
Özgürlük paradoksu üzerine kurmaca bir söyleşi:
Ne başkaldırayım ne de boyun eğeyim; başka?
Eslem Kınay, Karl R. Popper ve Platon'la yaptığı bu kurmaca söyleşide özgürlük konusunu ele alarak tartışıyor ve özgürlüğün demokrasiyle olan ilişkisine değiniyor: “Her ne kadar Platon’un demokrasi ve özgürlük karşıtı düşünceleriyle Popper’ın bu düşüncelere karşı yönelttiği sert eleştirilere aşina olsak da, iki düşünürün görüşlerini bir araya getirmekte fayda var.”