Özgürlük paradoksu üzerine kurmaca bir söyleşi:
Ne başkaldırayım ne de boyun eğeyim; başka?
Eslem Kınay, Karl R. Popper ve Platon'la yaptığı bu kurmaca söyleşide özgürlük konusunu ele alarak tartışıyor ve özgürlüğün demokrasiyle olan ilişkisine değiniyor: “Her ne kadar Platon’un demokrasi ve özgürlük karşıtı düşünceleriyle Popper’ın bu düşüncelere karşı yönelttiği sert eleştirilere aşina olsak da, iki düşünürün görüşlerini bir araya getirmekte fayda var.”
Bugün Platon ve Popper ile birlikte felsefe tarihindeki en çetrefilli tartışmalardan olan özgürlük paradoksunu konuşacağız. Her ne kadar Platon’un demokrasi ve özgürlük karşıtı düşünceleriyle Popper’ın bu düşüncelere karşı yönelttiği sert eleştirilere aşina olsak da, iki düşünürün görüşlerini bir araya getirmekte fayda var. Yani bu kurmaca söyleşimizde özgürlük konusunu ele alarak tartışacak ve özgürlüğün demokrasiyle olan ilişkisine değineceğiz. İlk sorumu Platon’a yönelterek başlıyorum.
Devlet’te sözünü ettiğiniz siyasi yönetim biçimi bugünkü demokrasi anlayışımızla oldukça ters düşmekte. Hatta kitabınızda özgürlük ve demokrasinin birbirini yıkıma uğratan şeyler olduğunu söylüyorsunuz. Bu sonuca varmanızda ne etkili oldu?
Platon: Oligarşiyi kuran ne olmuştu? Aşırı zenginlik kaygısı değil mi? Oligarşiyi yıkan da gene bu doymak bilmeyen, zenginlikten başka şeye değer vermeyen tutku olmuştu. Onun gibi, demokrasiyi yıkan da onun en büyük değer saydığı, doymadan arzuladığı şey oldu: Özgürlük. Bir demokrasi devletinde herkesin en güzel dediği şey odur. Özgür doğan bir insan yalnız böyle bir devlette yaşayabilir derler, duymuşsundur. Bu doymak bilmeyen, başka değerleri küçümseyen özgürlük isteği, demokrasinin değişmesine ve zorbalık yolunu tutmasına sebep olur.[1]
Nasıl sebep olur, açıklayabilir misiniz?
Platon: Halkın başına geçen adam, çokluğun kendine kul köle olduğunu görünce yurttaşlarının kanına girmeden edemez. Onun gibilerin hoşlandığı lekeleme yolunu tutar, onu bunu suçlandırıp mahkemelere sürükler, vicdanını kirletip canlarına kıyar, ağzını dilini hısım akrabasının kanıyla boyar; kimini sürer, kimini öldürtür; bu arada halka borçların bağışlanacağı, toprakların yeniden dağıtılacağı umudunu verir. Böyle bir adamın kaderi bellidir artık. Ya düşmanlarının eliyle ölecek ya da bir zorba kurt olacaktır.[2]
Her ne kadar bu cümleleriniz en az iki bin yıl geriden geliyor olsa da günümüzle bağdaştırmak hiç zor değil. Fakat dediğiniz gibi demokrasinin sorunlu olduğunu kabul etsek bile, bunun özgürlük isteğimizle çeliştiğini neden söyleyelim?
Platon: Aşırı özgürlüğün tepkisi insanda da, toplumda da aşırı bir kölelikten başka bir şey olmaz sanırım. Zorbalığın ancak halk devletinden doğması tabii bir şeydir o halde. En taşkın özgürlük orada olduğuna göre, en yaman, en dayanılmaz kölelik de orada olacak.[3]
(Popper’a dönerek) Siz özgürlüğün sınırlarının nasıl çizilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz ki, Platon’un bahsetmiş olduğu bu yıkım gerçekleşmesin?
Popper: Önemli ve zor bir soru olan özgürlüğe konacak sınırlar katı ve kuru bir formülle çözülemez. Denmiştir ki, özgürlüğün sınırlanması gerektiği bir kez teslim edilince, bütün özgürlük ilkesi çöker ve hangi kısıtlamaların zorunlu, hangilerinin gereksiz olduğu sorusu akılla değil, ancak otoriteyle karşılaştırılabilir. Korunması devletin görevi olan özgürlüğü tehlikeye atmadan, yurttaşlara bırakılabilecek özgürlüğün tam derecesini saptamak besbelli pek güçtür. Fakat bu dereceye aşağı yukarı yaklaşan bir şeyin saptanabileceğini deney, yani demokrat devletlerin var oluşu göstermektedir.[4]

(Platon araya girer.)
Platon: Alelade insanlar da bir insanı tutarak kendi gözdeleri ya da parti önderleri yapmaya ve onun yerini yükseltip büyültmeye alışkın değiller midir? Öyleyse apaçık görünüyor ki, nerede bir tiranlık türerse, kaynağı bu demokratik parti önderliğidir.[5]
Siz de tiranlıkla demokrasi arasında doğrudan bir ilişki kuruyor musunuz?
Popper: Demokrasiyi demokratik bir devletin siyasal yetersizlikleri yüzünden suçlamak hata olur. Suçlanması gereken bizleriz, yani demokratik devletin yurttaşları. Demokratik olmayan bir devlette akla uygun reformları gerçekleştirmenin tek yolu hükümeti şiddet yoluyla devirmek ve demokratik bir çerçeve getirmektir. Demokrasiyi herhangi bir ‘ahlak’ açısından eleştirenler kişisel ve kurumsal sorunları ayrımlayamamaktadırlar. İşleri düzeltmenin sorumluluğu bizdedir. Demokratik kurumlar kendi kendilerini iyileştiremezler. Onları düzeltme sorunu her zaman kurumlardan çok kişilerin sorunudur.[6]
Latincede “Vox populi, vox Dei” diye bir deyiş vardır. Halkın sesinin Hakkın sesi olduğu anlamına geliyor. Peki sizce halk hakikat ile bu denli yakın mı ki, vereceği karar ya da yapacağı seçim hak odaklı olsun?
Popper: Bir hükümetin, meşru olduğu zaman, yani anayasanın kuralları uyarınca halkın veya temsilcilerinin çoğunluğu tarafından seçildiği zaman yönetme hakkı olduğu söylenir. Ama Hitler’in de meşru bir şekilde iktidara geldiği ve onu diktatör yapan yetkilendirme yasasının meclis çoğunluğuyla karara bağlandığı unutulmamalıdır. Meşruiyet ilkesi yeterli değildir. O, Platon’un “Kim yönetmeli?” sorusunun bir yanıtıdır. Biz ise sorunun kendisini değiştirmeliyiz. Halkın hâkimiyeti ilkesinin de Platon’un sorusunun yanıtı olduğunu gördük. Bu tehlikeli bir ilkedir. Bir çoğunluk diktatörlüğü azınlık için korkunç olabilir.[7] Demek ki söz konusu olan, yönetenin “Kim?” olacağı değil, yönetimin “Nasıl?” olacağıdır; hepsinden önce de hükümetin çok fazla yönetmemesidir. Yani daha güzel bir deyişle: devlet yönetiminin “Nasıl?” olacağıdır.[8]
O halde, devlet yönetimi ve halkın hâkimiyeti nasıl olmalı sizce?
Popper: Şimdi burada vurguladığım farkın, halk hâkimiyeti olarak demokrasiyle, halk mahkemesi olarak demokrasi arasındaki farkın pratik sonuçları da olduğunu kısaca göstermek istiyorum.
Halk hâkimiyeti kuramına karşı herhalde en güçlü itiraz, mantıkdışı bir ideolojiye, bir batıl inanca neden olmasıdır: Halkın (veya çoğunluğun) haksız olamayacağı ve haksızlık yapamayacağı şeklindeki otoriter ve görececi batıl inanca. Bu ideoloji ahlakdışıdır ve reddedilmesi gerekir. Thukydides’in bize öğrettiği gibi, (birçok konuda hayran kaldığım) Atina demokrasisinin, canice kararlar da aldığını biliyoruz. Tarafsız ada kenti Melos’a (uyarmadan olmasa da) saldırmış, bütün erkekleri öldürerek bütün kadınları ve çocukları büyük köle pazarlarında satmıştır. Atina bunları yapabilecek durumdaydı.
Weimar Cumhuriyeti zamanında özgürce seçilmiş Alman meclisi ise Hitler’i yetkilendirme yasasıyla yasal yoldan diktatörleştirebilmiştir. Her ne kadar Hitler Almanya’da asla özgür bir seçim kazanmış olmasa da, Avusturya’nın zorla Almanya’ya katılışından sonra bile bu ülkede devasa bir seçim kazanmıştır.
Hepimiz yanılabiliriz; halk veya herhangi bir başka insan grubu da öyle. Kaldı ki, bir halkın hükümetini devirebilmesini savunuyorsam, bunu sadece tiranlıktan kaçınmanın daha iyi bir yöntemini bilmediğimden yapıyorum. Benim savunduğum halk mahkemesi olarak demokrasi de asla kusursuz değildir. Winston Churchill’in alaycı ifadesi buna çok uygun düşer: “Demokrasi bütün yönetim biçimlerinin en kötüsüdür, bütün diğer yönetim biçimleri hariç.”[9]
Churchill’in ifadesi, Cibran’ın şu sözlerini hatırlatmakta: “Ve tahtından indirmek istediğiniz bir despotsa söz konusu olan, önce onun içinizde kurulu tahtını ortadan kaldırın. Bir zorba özgür ve gururlu olanlara nasıl hükmedebilir, eğer onların kendi özgürlüklerinde bir zorbalık, kendi gururlarında bir utanç yoksa? Ve üstünüzden atmak istediğiniz bir yükümlülükse söz konusu olan, bu yükümlülük size dayatılmadı, onu siz seçtiniz.” Evet, bir seçime mecburuz belki, bu seçimi en haklı şekilde yapabilmeyi neye borçlu olacağız peki?
Popper: Demokrasinin mihenk taşı şudur: Demokraside yöneticiler –yani hükümet– yönetilenler tarafından kan dökülmeksizin görevlerinden alınabilir. Bunun için iktidarda olanlar azınlığa barışçı yollardan bir değişiklik getirmek imkânını veren kurumları korumazlarsa, yönetimleri tiranlık olur.[10] Kurumlar kaleler gibidir. Hem iyi düzenlenmiş hem de insanlarla iyi donatılmış olmaları lazımdır.[11] Demokrat olmamızın nedeni çoğunluğa bakmamız değil, demokratik kurumların, demokratik geleneklerde kök sandıklarında, bildiğimiz diğer kurumlar arasında en zararsızı olarak kendini kanıtlamış olmasındandır.[12] Bizim gereksindiğimiz ve istediğimiz şey, siyaseti ahlakileştirmektir, ahlakı siyasileştirmek değil.[13]
Bu cümleleriniz demokrasiye olan inanç ve özlemimizi tazeledi. Yine hayal kırıklığına uğramaktan çekinmeli miyiz?
Popper: Özgürlük, demokrasi ve ona olan inancımız bizim felaketimiz de olabilir. Özgürlüğe olan inancın her zaman zafere ulaştırdığı yanlıştır. Bunun yenilgiye de sürükleyebileceğine hazırlıklı olmamız gerekir; özgürlüğü seçersek, onunla birlikte yok olmak için de hazırlıklı olmalıyız.
Demokrasi, özgürlük bin yıl böyle yaşayacağımızı garantilemez. Hayır, politik özgürlüğü bize şunu ya da bunu vaat ettiği için seçmiyoruz. İnsanca bir arada yaşamanın, insana yakışan tek yolunu, kendimizden tam olarak sorumlu olabileceğimiz tek yolunu mümkün kıldığı için seçiyoruz. Olanaklarını gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğimiz ise birçok şeye bağlı; her şeyden önce de kendimize.[14]
Kendimiz derken, biz kimiz ve ne yapabiliriz?
Popper: Buradan tekrar başa dönmek istiyorum. Gelecek ardına kadar açık, bizse onu etkileyebiliriz. Bu yüzden sırtımızda ağır bir yük taşıyor ama neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz. Yardım edebilmek için ne yapmalıyız? Evet, sanırım çok şey yapabiliriz. “Biz” dediğimde entelektüelleri, yani fikirlerle ilgilenen insanları, yani özellikle okuyan ve belki de yazan insanları kastediyorum. Neden biz entelektüellerin yardım edebileceğini düşünüyorum?
Çok basit: Biz entelektüeller binlerce yıldır en korkunç zararları verdiğimiz için. Bir fikir, bir öğreti, bir kuram adına kitlesel kıyım – işte bu bizim işimiz, bizim icadımızdır: Entelektüellerin icadıdır. İnsanları –hep de iyi niyetle– birbirine karşı kışkırtmaktan bir vazgeçebilsek, bu bile çok şey kazandırırdı. Bizim için bunun imkânsız olduğunu kimse söyleyemez.[15]
Ben sonuna kadar entelektüel cesur girişimlerden yanayım. Çünkü bizler aynı anda hem entelektüel korkaklık gösterip hem de doğru arayışında bulunamayız. Doğruyu arayan, bilge olma cesaretini göstermelidir: Sapere aude! Düşünceler üretme konusunda devrimci olmayı göze almalıdır.[16]
Bu (kurmaca) söyleşiyi tam bu noktada yarıda keserek bizimle konuşmak istiyorum. Demokrasiye olan inancı zayıflamış, şimdiden önümüzdeki beş yılın kaygısını güden, iyimser aklından ödünler veren ve iradesi hiçe sayılarak kendi sınıfını kaybeden bizlerle. Yazıda Popper’ı ön plana çıkararak umut aşılamaktı belki niyetim, fakat aynı zamanda haklı olduğu bir konuyu da özellikle belirtmek istedim. Şu entelektüellere düşen sorumluluk meselesi. Entelijansiya denince ilk akla gelen elitler değil kastettiğim, tüm sınıflardaki okuyan veya yazan kesim. Kendi kimlik krizimizde ciddi bir sorunla karşı karşıya kalmış durumdayız. Özneliğimiz birer mâduna dönüşmenin eşiğinde, hatta birçoğumuz için dönüştü bile, ne yazık ki...
Mâdun (subaltern) konuşamayan, konuşmasına izin verilmeyen –veya konuşmayı artık istemeyen– özne demek kısaca. Ne başkaldırır mâdun ne boyun eğer, öyle bir arada kalmışlıktır (in-betweenness) onunki. Çevresindeki insanların söylemlerine ve eylemsizliklerine baktığında başkaldırmaya mecali kalmayan, fakat bir yandan boyun eğmeyi de kendine bir türlü yediremeyen bizlerle çok benziyor hikâyesi. Sözümüz ve sesimiz yalnızca sansür ve baskılarla dışarıdan değil, maruz bırakıldığımız kara propagandalar ve şahit olduklarımızın bireysel ve toplumsal hafızamızdaki ağırlığıyla birlikte içeriden de kıstırılıyor. Evet, belki bu çok uzun bir süredir böyleydi, fakat bir demokrasi illüzyonu yaratarak bu işi sandıkta bitireceğiz’ciler ve sokaklara çıkmayı öcüleyenler, 2023’ü “az kaldı” diyerek bekleyen bizler için gerçekten acısı büyük bir tecrübe oldu. Dahası, aferistlerin yalnızca iktidar değil, muhalefet kanadını da büsbütün sarmış olduğunu görmek, son kalan umutlarımızı da sıyırmış oldu siyaseten sürdürdüğümüz varkalım mücadelemizden.
“Tüm bu yaşananlar karşısında bizim mücadelemiz ve müdahalemiz ne oldu peki?” diye sorarsak, karşılığı gerçekten ağır bir şekilde ödenmiş bedellerle karşılaşıyoruz. Sabahlara kadar sandık başında beklemek, mahkemelerde siyasi davalarla yıllar geçirmek, hapsedilmek, göç (sürgün) adı altında hiç bilmediğimiz dilleri öğrenmek ya da en sonu mâdunluğa sürüklenmek bunlardan sadece bazıları. Fakat düşünmeden edememek elde de değil, nerde yanlış yaptık veya nerde doğru yapmadık sorusunu. Bir özeleştiri ise bize gereken ve yolumuza ışık tutacak işaretler seren, belki de yanıt bellidir ve dildir. Fildişi kulelere kapanmamış olsak da çoğumuz, zihnimize ördüğümüz duvarlar ve dilimize çektiğimiz sınırlar bizi yanlış yönlendirmiş olabilir.
Olay(lar)ı yorumlamak, bir şeyin adını koymak veya zaten yanlış konmuş bir adla seslenmek sandığımızdan daha fazla etkiliyor hayatlarımızı. Anka kuşundan geliyor sandığımız kanat sesleri belki de Minerva’nın baykuşunun adalet çağrısı yayan çırpınışları. Retrospektife dair nasıl bir yanlış yorumlama veya ne büyük bir adaletsizce yargılama yapmışsak artık, değişim için gereken her ama gerçekten her yolu denesek de tüm yollar ya elimizde ya dilimizde kalıyor. Geleceğe dair bir değişim ve dönüşüm hikâyesi için dimdik bir gülüş ve iyi niyetlerle yapılmış bir umut tacirliği yetmez. Geçmişte adını koyduğumuz ve bu şudur dediğimiz ne varsa onu yaşarız gelecekte. İrademizi, aksiyon ve eylemimizi şimdiden geleceğe değin saklamak nafile, çünkü ardına kadar açık olan ve dönüşüme yol alan kapılar geçmişte.
Eğer ki yakın gelecekte, örneğin 2030’dan önce bir değişime şahit olmak istiyorsak, yakın geçmişe, yani 2016’dan sonrasına dönüp bakarak kullandığımız hangi dilin bizi bu noktaya getirdiğini tartışıp lineer olmayan bir yol çizebiliriz kolektif zihnimize. Uzak gelecek planlarımız için de aynı şekilde uzak geçmişe... Tüm bu geriye dönük bakışları birlikte fırlatacağız elbette, kendi kimliklerimizle görünür olma cesaretini göstererek sosyolojik bir anla(ş)ma çabasına giriştiğimiz müddetçe. Eğer fikir işçileri olarak bir sınıf mücadelesi sürdüreceksek, bunu yalnızca medya ve akademinin görece konfor alanında değil, kamusal alana da yükseltebilmek gerekecek. Kendi aramızda fikirlerimizi çarpıştırmaktan ve müzakere etmekten korkmadan, tümden politik doğruculuğa soyunmadan, umut etmek gibi kanımca ince bir meseleyi sosyal medyadaki uydurulmuş kimliklere bakıp bulandırmadan bahçemizdeki güngörmüş topraklara erişebilir, o nadide çiçeği yeniden yeşertebiliriz. Çünkü Popper’ın da dediği gibi, işleri düzeltmenin sorumluluğu bizdedir.
NOTLAR:
[1] Platon, Devlet, çev. Sabahattin Eyüboğlu ve M. Ali Cimcoz, 39. basım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2019, 562c.
[2] Platon, Devlet, 566a.
[3] Platon, Devlet.
[4] Karl R. Popper, Açık Toplum ve Düşmanları, çev. Mete Tunçay ve Harun Rızatepe, 7. basım, Liberte Yayınları, Ankara, 2020, s. 127-128.
[5] Platon, Devlet.
[6] Popper, Açık Toplum ve Düşmanları, s. 141.
[7] Karl R. Popper, Hayat Problem Çözmektir, çev. Ali Nalbant, 10. basım, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2021, s. 192.
[8] Popper, Hayat Problem Çözmektir, s. 177.
[9] Popper, Hayat Problem Çözmektir, s. 194-195.
[10] Popper, Açık Toplum ve Düşmanları, s. 461.
[11] Popper, Açık Toplum ve Düşmanları, s. 140.
[12] Karl R. Popper, Daha İyi Bir Dünya Arayışı, çev. İlknur Aka, 7. basım, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2020,s. 165.
[13] Popper, Açık Toplum ve Düşmanları, s. 129.
[14] Popper, Hayat Problem Çözmektir, s. 138.
[15] Popper, Hayat Problem Çözmektir, 196.
[16] Popper, Daha İyi Bir Dünya Arayışı, s. 192.
Önceki Yazı
“Edebiyat bize, hayattayken bile sadece başkalarının hayal gücünde var olduğumuzu hatırlatır.”
Yazar ve film yapımcısı olan annesi Katie Pearson kanserden öldüğünde, Muhteşem Bedenlerimizin Coğrafyası’nın yazarı Maddie Mortimer gençlik yıllarının başlarındaydı. Mortimer, 27 yılı aşkın sürede yazılan günlüklerde bulduğu ilham, rahatlama ve içgörüler üzerine düşüncelerini okurlarıyla paylaşıyor...
Sonraki Yazı
Nijer’de darbe ve ötesi
“Keenan Karanlık Sahra’da, 2003 yılı başında Cezayir’in Sahra bölgesinde kaçırılan 23 Avrupalı turist olayının izlerini sürüyor ve bu olayın 'Teröre Karşı Küresel Savaş' (GWOT) konsepti çerçevesinde nasıl ABD’nin bölgede askerî varlığını pekiştirmek için kullanıldığını anlatıyor.”