• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Hızlı okumama kursu

“Yazar ve eleştirmen Francine Prose’un Bir Yazar Gibi Okumak isimli kitabı “kısmen, yazarların öğretilemez bir şeyi nasıl öğrendiğine dair o kaçınılmaz soruya cevap olarak” kaleme alınmış. Çehov’dan Nabokov’a, Woolf’dan Mansfield’e sayısız ustanın sayfalarda arzı endam ettiği kitap, edebiyata adanmış bir yavaş, yakın ve detaylı okuma manifestosu gibi.”

Francine Prose (Fotoğraf: Stephanie Berger)

ÇİLER İLHAN

@e-posta

DENEME

23 Kasım 2023

PAYLAŞ

Çırağan Palace Kempinski İstanbul’da kurumsal iletişimden sorumlu olduğum yıllarda aldığım onlarca eğitimden biriydi hızlı okuma kursu. Kurs belge tarama becerimi geliştirmiş, günlük iş ihtiyaçları için epey faydalı olmuştu; merakı sebebiyle ilkokula gitmeden okumayı iyi kötü sökmüş, sonrasında tükenmez bir iştahla sözcüklere dalarak zamanının ve varlığının büyük bir kısmını orada gerçekleştirmeyi şiar edinmiş biri için bile faydalıydı yani; sıkı kursmuş.

İlk kelimem Becozyme idi, hatırlıyorum. Ateşliydim, sehpada karşımda duruyordu; şurubun adını aniden yüksek sesle heceledim. Aşırı zor bir kocayla üç velede güç bela yetişen, o an bana, kendi doğurduğu çocuk değil de habersizce evine girip karşısına oturmuş bir yabancıymışım gibi bakakalan, bu beklenmedik, hiçbir adımına şahit olmadığı “başarı”ya ödül olarak öğle uykusunda azıcık yanıma uzanan annemin benimle gurur duyduğunu hatırlıyorum. Böylelerini unutmayız: Okula gitmeden okumayı sökmüş olmanın başarı addedileceğini bildiğimizden değil o yargısız, saf aklımızla; o ânı ölümsüz kılan, annemizden görmek için yanıp tutuştuğumuz ilginin bizi geçici de olsa nihayet bulmuş olmasıdır.

Üstteki paragraflara kaçıncı kez bakarken halen düşünüyorum… Başta, üç uzun cümlenin birbirini takip ettiği tek bir paragraftı. Sonra bazı cümleleri ayırdım. Bir kısmını yeniden birleştirdim. Bozdum, bazı cümleleri başka cümlelerle birleştirdim. Kelimelerin bir kısmını attım, kimine sıfatlar ekledim, masamda bir başıma, meczup gibi didinip durdum; her cümle kulağıma hoş gelene kadar. Sonra acaba çok mu kestim diye hayıflandım, cümleleri bölmeseydim de anlaşılırdı fakat nihayetinde bu bir kitap yazısı, dedim kendime; hızlıca okuyup başka yazılara da göz atmak isteyecek, okur. Hikâye veya roman yazıyor olsaydım tüm bu paranoya geçidinin her durağında daha uzun, daha da paranoyakça molalar verecektim. Francine Prose’un elimden bırakamadan ama tavsiye ettiği üzere sindirerek tükettiğim hızlı okumama kitabı Bir Yazar Gibi Okumak: Kitapseverler ve Kitap Yazmak İsteyenler İçin Bir Kılavuz, benim gibi halihazırda takıntılı bir yazarın hayatını kitabı okurken güzelleştirse de, sonrasında daha da zorlaştırmış olabilir. Bununla birlikte aynı kitap, “okurken, yazarken müzik dinleyemiyorum, çünkü kelimelerin sesini duyamıyorum” diye tutturan, acemilik devresini geride bırakmış olup yavaştan olgunlaşma yokuşunu çıkmakta olduğunu düşünmek isteyen ve fakat bu yolun ne denli çetrefilli ve meşakkatli olduğunu her gün yeniden idrak eden, kimi günler kafasını sulara, duvarlara çarpmak isteyen işbu yazarın kendi aklından daha az şüphe etmesine de yol açmış olabilir:

“Cümleyi yüksek sesle veya en azından ilkokul birinci sınıfta öğretmeninizin yapmamanız için sizi uyardığı gibi ağzınızı oynatarak okumadığınız, zihninizde sözcük sözcük sessizce dillendirmediğiniz takdirde bunu kavramanın imkânı yok. Cümlenin ahengi ve ritmi (bu konuya daha sonra döneceğim), şiir ya da müziğin ahengi ve ritmi kadar zevk verici.” (s. 78)

Elbette deli değilim: Aynı anda iki müzik parçasını birden nasıl dinleyebilirim ki?

Yukarıda bahsedilen cümle ise Samuel Johnson’ın Vahşinin Yaşamı adlı kısa biyografisinin 104 kelime, dört virgül, üç noktalı virgül barındıran başlangıç cümlesi.

Francine Prose
Bir Yazar Gibi Okumak:
Kitapseverler ve Kitap Yazmak İsteyenler için Bir Kılavuz
çev. Seda Çıngay Melor
Kıraathane Kitapları
Ekim 2022
492 s.

Prose’un Yakın Okuma, Sözcükler, Diyalog, Ayrıntılar, Jestler, Çehov’dan Ders Almak gibi başlıklarla on bir bölüme ayrılmış kitabının her sayfası edebiyat tarihi kokup analizle dolu olsa bile, okuması tıpkı Johnson’un 104 kelimelik cümlesi gibi rahat ve müthiş zevkli. Çehov, Austen ve Kafka’dan Philip Roth, Alice Munro, Paul Bowles’a (birbirinden) ustalardan alıntıların cirit attığı sayfalara Prose’un keskin zekâsıyla kendi ahengi eklenince, olacağı bu. Ne de olsa romancı, öykücü, denemeci ve eleştirmen yazarımız New York, Bard College’da yıllar boyu edebiyat dersi vermiş ve elimizdeki, New York Times’ın En Çok Satanlar listesine de girmiş bu kitabı, biyografisinde belirtildiği üzere bugün artık bir klasik sayılıyor, ABD’de üniversitelerde yardımcı ders kitabı olarak okutuluyor.

1947, Brooklyn doğumlu Francine Prose’un yirmiden fazla kurmaca eseri arasında öne çıkanlardan hemen sayabileceklerimiz, Dayton Edebi Barış Ödülü’nü kazanan A Changed Man ile Amerikan Ulusal Kitap Ödülü’nün final seçkisine kalan Blue Angel. Roma Ödülü (2006), Washington Üniversitesi Uluslararası Beşerî Bilimler Madalyası (2010) gibi mükâfatlara da sahip yazarın Anne Frank: The Book, The Life, The Afterlife (2009) isimli kitabı ise kurmaca dışı eserleri içinde en fazla övgüyü alanlardan biri.

Bir Yazar Gibi Okumak, aynı anda birkaç iş birden yapmayan zamane insanının –cepte sosyal medya akıyor, televizyon açık, yemek pişiriliyor, çocuk okuldan gelmiş bir şeyler anlatıyor ve (güya) o dinleniyor gibi– neredeyse küçümsendiği bu çağda bir yavaş, yakın ve detaylı okuma manifestosu:

“Bu kadar çok okuma sizi beklerken hızlanmanız gerektiğini düşünme eğilimine girebilirsiniz. Oysa yavaşlamak ve her sözcüğü okumak şarttır, çünkü yavaş okuyarak öğrenilecek bir şey varsa, o da dilin bestecinin notaları, ressamın renkleri kullandığı gibi kullandığımız bir araç olduğuna dair görünüşte aşikâr ama tuhaf bir şekilde kıymeti bilinmeyen gerçektir. Bunun son derece açık bir şeymiş gibi görünebileceğini anlıyorum ama sözcüklerin edebiyatın dokunduğu hammadde olduğu gerçeğini şaşırtıcı kolaylıkla gözden kaçırabiliyoruz.” (s. 36-37)

Prose “yazı yazmanın ne kadar emek gerektirdiğini, iyi yazmak isteyen yazardan ne kadar sabır ve yalnızlık talep ettiğini, uzun saatleri yazı yazarak gezirme dürtüsünün ‘normal’ bir yaşama nasıl hasar verebileceğini” gayet iyi bilen biri fakat yetenek de işin içine hatırı sayılır bir şekilde girmese, kendisi böylesine şiirsel bir analiz yapabilir miydi?

“Jane Austen’in yöntemi karakterlerinin her birine bir tür müzikal tema iliştirip sonra da onları bu temalar üzerine yaptığı çeşitlemelerle ağır ağır dans ettirmekse şayet, George Eliot romanlarındaki olağanüstü karakterleri okura tanıştıran gümbür gümbür uvertürlerle başlar işe: (…)” (s. 236)

Amma velakin merkezine yeteneği değil tekniği, öğrenmeyi, didinip durmayı almış bu çalışkan kitabın yazarının soyadının Türkçe karşılığının “düzyazı, nesir” olması da tatlı bir tesadüf belki; kadere inanıyorsanız, bir kehanet. Bununla birlikte bizim Prose’un yazıları şiir değil evet, düzyazı ama “prose” kelimesinin diğer anlamının aksine, asla yavan değil:

“Uzun ve sorgulayıcı anlatımdan kısa ve açıklayıcı olana geçtiğimiz sırada pasaj da Püriten’den pagana, ya da hiç değilse Homeros’a özgü bir havaya, vaazdan isimleri Yunan mitolojisinin güzellerinden ödünç alınmış kadınları övmeye geçiyor. Burada da ritimler “Gördüm... Gördüm... Gördüm...” tekrarında İncil’in, özellikle de Yaradılış Kitabı’nın ilk mezmurlarının ritmini hafifçe yankılıyor.”(s. 115)

Muhteşem gerçekten. John Cheever’in “Güle Güle Kardeşim” isimli öyküsünden yaptığı alıntıya dair bu yazdıkları, en az Cheever’inkiler kadar şiirsel. Yapılan alıntı ise bir Tomris Uyar çevirisinden (Yüzücü, Toplu Öyküler 1, Everest Yayınları, 2011). Gerçek bir şölen bu kitap.

Francine Prose (Fotoğraf: Jake Fabricius)

İyi yazılmış bir eserin arkasında (doğuştan, hakiki bir dahi değilseniz) yüklü bir zahmet ve ayrıntılı bir teknik var, orasını anladık Prose’un daha giriş sayfalarında beyan ettiği gibi. Bununla birlikte nasıl dillendirebileceğimizi bilemesek bile hissederiz ki, matematiği çok yerinde kimi kitaplar bizde kalmaz. Çünkü duygusal yaratıklarız; kitap hem biçimsel olarak yetkin olsun isteriz hem de içimizde bir yerlere dokunsun, hatta oraları deşsin isteriz; kim bilir, belki de yetenek diye adlandırdığımız vasfa karşılık geliyordur bu:

“Bir yazarın eserleri yüzyıllar boyunca unutulmadıysa, bunun geçerli sebepleri, ölü beyaz erkeklerden oluşan bir zombi ordusunu hayata döndürmek için dolap çeviren akademisyenlerin komplolarıyla tamamen ilgisiz açıklamaları olduğunu kabul etmeniz gerekir.” (s. 35)

İyi bir edebiyat eseri okumak obur okurun iştahını açar. Güzel yazılmış bir kitap okurken hiç ara vermemek isterim ama öte yandan bilgisayarıma koşup yeni bir şeyler yazmak, yazdığım bir şeyler varsa daha güzelini yazmak da isterim. Bu belki de sanatın her dalında geçerli fakat şahsen pişirebildiğim yemeğin tek ana kaynağı, kelimeler… Pişirmek demişken, annemin bana yine komşu gezegenden yanlışlıkla onun evine düşmüşümcesine baktığı zaman deklare ettiğim şu bilgi benim açımdan hâlâ geçerli: gıda bulmak/almak, hazırlamak, çiğnemek, öğütmek, ihtiyaç fazlalığını geri çıkarmak gibi pek çok basamak gerektiren, sayması bile yorucu bu karmaşık sistem yerine bedenimizi tek bir tabletle besleyebilmek iyi olurdu; okumaya daha çok vakit kalırdı (kaldı ki bu gidişle olabilir; gezegende kendimizden başka yiyecek bir şey bırakmayacak gibi “ilerliyoruz”).

Prose, sayfalar dolusu alıntı ve analizden sonra unutulmaz bir çalım atarak çıkıyor kitaptan. Bir bahardan bahsediyor; diyor ki, bir dersin son gününde öğrencileri ona sormuş:

“Yazmak hakkında bize son bir şey söyleyecek olsaydınız ne söylerdiniz?”

Prose son bir tavsiye kırıntısı bulup çıkarmanın o an neredeyse imkânsız göründüğünü, çünkü sık sık eski öğrencilerini arayıp “Hani size şunu şunu söylemiştim ya… Pekâlâ, hepsini geri alıyorum, yanılmışım!” demek istediğini belirtiyor önce; ihtimal, Dostoyevski’nin sarhoş ya da çılgın kahramanlarından birini taklit ederken. Tek bir doğru beyanda bulunmanın zorluğu ortada olduğundan, diyor, aklına gelen ilk şeyi söylemek uygun bir çözüm gibi görünüyor:

“En önemli şeyler, dedim onlara, gözlem ve idraktır. Gözünüzü açık tutun, her şeyi berrak görün, gördüklerinize kafa yorun, kendinize bunun ne anlama geldiğini sorun.” (s. 423)

İyi bir kitabın biçimsel ve duygusal denklemini çözme işini eleştirmenlere bırakıp hele ki yakın coğrafyamızda sıcak savaşların yaşandığı, yediğimiz ekmekten, ağrıyan boğazımız için aldığımız ilaçtan, kendi yatağımızda uyuyabildiğimiz uykudan duyduğumuz vicdan azabıyla cinnet geçirecek gibi olduğumuz bugünlerde, sual edilmesine halen şaşırdığımız “Edebiyat ne işe yarar, peki ama sanat hayat kurtarabilir mi?” türünden sorulara cevap mahiyetinde bir alıntıyla çıkalım biz de o halde bu yazıdan:

“Edebiyat sınırsız bir cesaret ve tasdik kaynağıdır. Okurlarla acemi yazarların, ne kadar tuhaf ya da riskli olduklarına ya da yazarın annesinin bunu okuduğunda ne düşüneceğine zerre kadar aldırmaksızın yazılmış bunca cesur ve özgün eserle cesaret bulacaklarına şüphe yok.” (s. 449)

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Bir Yazar Gibi Okumak
  • Bir Yazar Gibi Okumak: Kitapseverler ve Kitap Yazmak İsteyenler için bir kılavuz
  • Francine Prose

Önceki Yazı

DENEME

Masumiyet Müzesi kaç romandan mahrum bıraktı bizi?

“Masumiyet Müzesi’nin kuruluş çalışmaları esnasında Orhan Pamuk’un o olağanüstü niyetinden de, o niyeti besleyen cevvaliyetinden de vazgeçecek aşamaya geldiğini bilmiyordum doğrusu. Uzak Dağlar ve Hatıralar, sadece müze konusunda değil, yazar, yazarın yazdığı metinle ve yarattığı kahramanlarla ilişkisi ve bütün bunları besleyen melankolisi hakkında da bambaşka ufuklar açtı önümde.”

SEFA KAPLAN

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

Başak Baysallı ile Sarkaç üzerine:

Lena ile İnönü, yarım kalmış bir yüzleşme

Başak Baysallı’nın Sarkaç adlı romanı, Fresko Apartmanı ile başlayan üçlemenin ikinci kitabı. Fresko Apartmanı ana hikâyeyi destekleyen, ancak birbirinden bağımsız olarak da okunabilen öykülerden oluşuyor; öykülerin merkezinde 6-7 Eylül Olayları var. Sarkaç ise 1940-1954 yılları arasında Rum, Ermeni ve Yahudi toplumunun yaşadıklarına odaklanıyor.

BAŞAK ÇELİKTEMEL
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist