Masumiyet Müzesi kaç romandan mahrum bıraktı bizi?
“Masumiyet Müzesi’nin kuruluş çalışmaları esnasında Orhan Pamuk’un o olağanüstü niyetinden de, o niyeti besleyen cevvaliyetinden de vazgeçecek aşamaya geldiğini bilmiyordum doğrusu. Uzak Dağlar ve Hatıralar, sadece müze konusunda değil, yazar, yazarın yazdığı metinle ve yarattığı kahramanlarla ilişkisi ve bütün bunları besleyen melankolisi hakkında da bambaşka ufuklar açtı önümde.”
Masumiyet Müzesi kartpostallarından biri.
1.
Yaz mevsimine, yaz mevsiminin ve giderek bütün mevsimlerin ayrılmaz bir parçasına dönüşen tahammülfersa sıcaklara muteber bir kapı ya da pencere aralayan birisi olmadım hiçbir zaman. Parmak arası terlik, şezlong, güneş kremi, bronz ten, tatil kitabı türünden aksesuarları meşrulaştırdığı tahayyül edilen ve isimlerini zihnimden geçirmemek için çabaladığım aylara hoşgörülü nazarlarla baktığım da söylenemez. Lakin, biliminsanlarıyla birlikte bütün yeryüzü sakinlerinin farkına varmakta zorlanmadığı gibi, bu sene durum çok daha vahimdi. Sözünü ettiğim aksesuarlarla avunanlar bile bir yolunu bulup katıldı hatta o büyük tedirginler korosuna. (Şiirde Meteoroloji I-II müellifi Orhan Koçak’ın kulaklarını çınlatmak için bundan daha müsait bir zemin bulunabilir mi acaba?) Dünyayla birlikte gökyüzü yanıyordu zira ve bütün bunların müsebbibi sıfatını alnının tam ortasında taşıdığı halde, vaktiyle ‘eşref-i mahlukat’ iltifatıyla cesaretlendirilen o primitif anatomi de yanıyordu.
En azından giriş paragrafını, Zeki Müren’in sesinin hayli çatladığı dönemlerde okuduğu Kahır Mektubu’na benzettiğimize göre, kan ter içinde de olsa yolumuza devam edebiliriz belki. Bir tür fasit daire, kısır döngü ya da çaresizlik biçiminde değerlendirilebilecek klimalı mekânlara koşuyor insan böyle günlerde. (Klimalar, diğer pek çok şeyle birlikte iklim değişikliğinin hem sebebi hem de neticesi.) Ben de kervana katılmakta gecikmedim ayıptır söylemesi. Kimi zaman bezginlikten, kimi zaman gezginlikten, kimi zaman da şaşkınlıktan kitapçıları kestirdim gözüme ve sadece semtimizi değil, şehrimizi de şenlendiren kliması hayli sağlam bir kitapçıya düşürmeye başladım yolumu hemen her fırsatta.
Uzak Dağlar ve Hatıralar
YKY
Eylül 2022
400 s. büyük boy, renkli
Tam da uçsuz bucaksız serin yaylaların, bol rüzgârlı ovaların ya da fırtınaları kucaklayan ormanların hayalini kurduğum o netameli ve nemli günlerin birinde çıkıverdi karşıma Uzak Dağlar ve Hatıralar.[1] Raflarda dizim dizim dizilen, süzüm süzüm süzülen diğer Orhan Pamuk kitaplarından bir hayli uzakta, kendi kaderine terk edilmiş insanlara özgü bir tür yalnızlık sarmalı içindeydi sanki. Çalıları ürkütmeden, çatıları çökertmeden, çıtaları kısaltmadan nasıl demeli acaba? Kitabevlerinin neyi nasıl seçtiğine, hangi yazarı neden biçtiğine dair ‘ekonomik’ mantığa aşina olanların bile yadırgayacağı şekilde ayak altındaydı bir defa. Yanında yöresinde yer alan diğer ‘ayak altı’ ahalisiyle Kahır Mektubu benzeri bir ilişki kurduğu da apaçık ortadaydı. Fazlasıyla itilip kakıldığından muhtemelen, cildi bir hayli hırpalanmış ve birkaç yerden birden kırılmıştı mesela; o güzelim kapak da, kitap tutma terbiyesini bir türlü edinememiş ıslak parmakların ya da buna benzer lüzumsuz işlerle ayaklarını görevlendirmiş avadanlıkların hışmına uğramıştı besbelli ki.
Hani Kafamda Bir Tuhaflık’ın memleket mensuplarına ayna tutan kahramanı Bozacı Mevlut, yanlış kızla evlendirildiğini anlayınca bozum bozum bozulur ya, Uzak Dağlar ve Hatıralar’ın üzüm üzüm üzülmüşlüğü de onu hatırlattı bana nedense. Orhan Pamuk külliyatına hiç mi hiç yakışmayacak bir çaresizlik içinde, çoktan bükülmüş boynuyla kaderine razı görünen kitabı nazarımda daha cazip duruma getiren de buna benzer yan unsurlar oldu esasen. Ziyadesiyle incitilmiş bir çift göze gösterilecek bir itinayla usulca aldım kitabı ayak altından ve pencere kıyısındaki uzun taburelerden birisine oturdum. Nâzım Bey Hikmet kardeşimiz, “Toprak, güneş ve ben, bahtiyarım” mısralarını düşürür ya Bursa Cezaevi’nin avlusuna, öyle bir halet-i ruhiye içindeydim bir bakıma. Anasır farklı olsa da, asır kıyaslanabilirdi birbiriyle artık: “Klima, Uzak Dağlar ve ben, heveskârım.”
2.
İlk başta sahiden de bir hevesti, Necip Fazıl’ın, “Beni beklemeyin o bir hevesti, gelemem aynalar yolumu kesti” dediği türden bir heves. Daha önce de vurguladığım gibi, o görkemli Orhan Pamuk raflarından uzakta, melül mahzun kalmışlığı cezbetmişti beni işte. Bir başka ifadeyle, bir tür acıma yahut şefkat duygusu ya da buna benzer mahzunluklarla dayanışma içgüdüsü. “İnsan zaaflarından ibarettir” özdeyişini beşeriyetin alnına raptiyeleyen Bolivyalı bilgeler de dahil edilebilir denkleme hatta. Yaşanan zaman dilimi itibariyle hayli naif, hayli çağdışı kalan, “Yeryüzünün ve gökyüzünün herhangi bir köşesinde kim ki mağdur edilmiştir, kim ki haksızlığa uğramıştır, yanına yöresine yerleş hemen” bilinci bir miktar da. Hem ırmağına hem de deltasına taşra düşmüş kısa pantolonlu milli heyecanın cinayet teşebbüsleri bir kenara bırakılacak olursa şayet, Orhan Pamuk ile mağduriyet kavramı pek fazla yakışmaz birbirine aslında. Fakat Uzak Dağlar ve Hatıralar’ın muteber raflardan uzak kalmışlığı böyle bir travmaya yol açıyordu kendiliğinden.

Pencere önü çiçeği gibi kurulduğum sandalyeyle tabure arasında bocalayan yükseltide, âdet olduğu üzre önce şöyle baştan sona karıştırdım kitabı. Karıştırır karıştırmaz da, Benim Adım Kırmızı’nın sayfalarının arasından fırlayıp bulduğu ilk fırsatta İstanbul’un kara kalabalığının tam ortasına düşen ve hiçbir tedirginlik duygusuna kapılmadan gelip Kazasker’e konaklayan bir minyatür ustasının incelikli çalışmasıyla yüz yüze geldiğim hissine kapıldım. Her sayfanın ortasında yer alan resim ve o resmi kuşatan satırlar, son derece bilinçli bir biçimde bütünüyle minyatüre ve minyatürün çoktan unutulmuş incelikli tarihine adanmış bir armağan gibiydi çünkü. Sayfalar arasından herhangi bir Orhan Pamuk kahramanı başını uzatıp da, “Benim Adım Kırmızı” vezninde bir uzun havaya veya Kürdilî Hicazkâra’a omuz verse zerre yadırganmazdı büyük ihtimalle.
Böyle düşünen sadece ben değilmişim meğerse:
“Bu defterlere yazmaya 2009 yılında başladım. Yalnız günlerimi, düşüncelerimi yazmıyordum. Arada elim kendiliğinden bir resim de çiziyordu. Her gün için bir sayfa vardı. Bir sayfaya sığsınlar diye yazı ve resimleri çok küçük tutuyordum. Olaylar, kelimeler, resimler her gün bir sayfaya sığmıyordu. 2012 yılından başlayarak daha çok yazmaya, resmetmeye ve senede iki defter doldurmaya başladım. 2012’den başlayarak senede iki defter tutmak bana resmedilecek, doldurulacak boş sayfalar vermişti. 2009’dan beri nereye gidersem gideyim bu defterleri hep yanımda taşıyorum. Böylece yalnız kelimelerle değil, çizimlerle de not tutmaya başladım. Bekleme koltuklarında, trenlerde, metrolarda, kahve, lokanta masalarında bu defterlere hep bir şeyler yazdım ve biraz da resmettim. Kurşunkalemle çizdiğim resimleri evde çocuk gibi boyardım. Defterimi görenler, ‘Aa, Benim Adım Kırmızı’daki minyatürcüler gibisin!’ derlerdi.” (s. 25-26)
Sadece bu kadar da değil, Orhan Pamuk’un büyüleyici bir edayla anlattığı bu yeni tarzın zaman içinde kazandığı anlamlar manzumesi de bir hayli çarpıcı:
“Bazı sayfalara önce yazı yazdım. Sonra aylarca, bazan yıllarca resim yapmadım. Ama boş bir yer vardı. Resmi oraya yıllarca sonra yazdım / yaptım. Bazı boş sayfalara bazı günler önce bir ilhamla sadece resim yaptım. Yazıyı daha sonra yazdım. Bazan ertesi gün. Bazan ertesi ay, bazan ertesi yıl ya da beş yıl sonra. Hatıra defterimi arada bir karıştırmaktan, boş sayfalara yazıp çizmekten hoşlanıyorum. Burası bana ait bir dünya. Gizli olduğu için değil, burada en özgür olduğum, bu duyguyla yazı ve resmi birleştirdiğim için.” (s. 27)
Bu zarif açıklamayı vesile kılarak, elimde tuttuğum nesnenin formatına daha uygun düştüğüne güvenip de kitap deyip durduğum için özür dilemeliyim yollar daha ziyade çatallanmadan. Zira, Orhan Pamuk’un bütün sarahatiyle söylediği gibi, Uzak Dağlar ve Hatıralar, sözü edilen defterlerden yapılan seçmelerden müteşekkil bir güldeste. Anatomisiyle birlikte zihninin kapasitesine de tutsak sıradan bir okur, doğal bir refleksin gölgesine yaslanıp seçilmeyen kısımlarda neler bulunduğuna dair Celâl Salik meraklarına kapılıyor hemen. Onların da vakti gelince gün ışığının meziyetlerinden yararlanacağına yürekten inansam da, aynı gün ışığının beni de yanına yakıştıracağından kuşkuluyum nedense!
3.
Dile getirmekten ve yazmaktan hiç usanmadım ve muhtemelen yaşadıkça da usanmayacağım: Benim açımdan Orhan Pamuk’un en güzel eseri, İstanbul, Hatıralar ve Şehir’dir. Büyük bir keyifle söyleyebilirim ki, pencere önü çiçeği misali tünediğim taburede okumaya başladığım Uzak Dağlar ve Hatıralar, Benim Adım Kırmızı’yı, Kara Kitap’ı ya da Yeni Hayat’ı (Celâl Salik duymasın ama Beyaz Kale’yi ve Öteki Renkler’i de denkleme dahil ettiğimizde, yazarımızdaki renk tutkusu, erken yaşta vazgeçtiğini söylediği ressamlığının yansımaları tespitini hak ediyor!) rafların arka tarafında bir yerlere itip ikinci sıraya tırmanıverdi bir çırpıda.[2] Bu tasnif tarzım kimseyi zerre ilgilendirmez elbette, zaten ben de herhangi birisine bir faydası dokunacağı kanaatinde değilim. Fakat bilinmez neden, İstanbul, Hatıralar ve Şehir’in yanına yeni bir yoldaş bulmanın heyecanıyla belki de, için için sevindim klima esintisinin sağladığı rehavetin kollarına sığınarak!
Attilâ İlhan ağabeyim gibi söylemeyi deneyecek olursam şayet, birdenbire kendi gecesine yabancı uzak bir akşam; yıldızların yıldırımlara dolandığı, sonbahar serpintilerinin kaldırımlara çullandığı bir akşam ve Taksim’de, The Marmara’nın çatı katında çınarlanan beş adam: Orhan Pamuk, Şavkar Altınel, Roni Margulies, Raşit Çavaş ve ben; bir şeyler yiyip içiyoruz yekpare pencereden görülen Boğaz yansımalarına dikkat kesilerek. Şimdi hasretiyle kıvrandığım Londra gurbetinden dönüşümün üzerinden üç ya da beş ay geçmiş olmalı. Nasıl denk geldiyse artık, Şavkar ve Roni de aynı tarihlerde İstanbul’da üstelik. Roni, en azından masadakilerde zerre ilgi uyandırmadığını apaçık gördüğü halde, politik bir patikaya çekmeye çalışıyor konuşmaları. Orhan Pamuk geniş bir kayıtsızlıkla karşılıyor bu zemin yoklama çabalarını. Şavkar’la ben, “Susanlara hiçbir şey sormayınız…” kürsülerine çoktan firketelemişiz ömürlerimizi zaten. Gene de sürgünlük, edebiyat, memleketin bitmez tükenmez içler acısı sefaleti de yerleşiyor kadehlerin arasına. Hatıralar, İstanbul ve Şehir henüz yayımlanmış değil, Benim Adım Kırmızı günleriydi, öyle ya. Londra’da okuduğum roman hakkında Şavkar’la yazışmış, Roni’yle tartışmıştık eni konu. Bu bahisler açılmıyor ve gece ciddi bir edebiyat şenliğini şelalendirmeden nihayete eriyor.
Orhan Pamuk hakkındaki ilk izlenimlerim o The Marmara akşamıyla sınırla kalmadı tabii ki... Birkaç yıl sonra, Noam Chomsky İstanbul’a geldiğinde, üstelik aynı otelde ama bu kez alt katta karşılaştık. O günlerde çalıştığım Hürriyet’te, İstanbul, Hatıralar ve Şehir’den yola çıkarak yayımlanan bir haberim dolayısıyla sitemlerini iliştiriverdi hemen kirpiklerimin kıyısına. Oysa bana göre, Orhan Pamuk’un Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’a bakışını bütünüyle haklı çıkartan ve Hilmi Yavuz’un kendisine yönelttiği ‘oryantalist’ ithamını bir çırpıda anlamsız kılan bir haberdi o. Ya o yanlış yorumlamıştı ya da ben yeterince iyi ifade edememiştim meramımı. Yeni Hayat yazarının sitemini özenle kaydettim zihnimin ücra bir köşesine.
Ve fakat Orhan Pamuk’u, bu küçük karşılaşmalardan ziyade, asıl İstanbul, Hatıralar ve Şehir ile tanıdım diyebilirim gönül rahatlığıyla. Neredeyse bütün sayfaları çizilmiş, boşluklarına muhtelif renkte kalemlerle notlar düşülmüş kitap, ifade yerindeyse eğer, tam bir Orhan Pamuk alfabesi ya da sözlüğüydü benim nazarımda. Kendisini bu kadar mesafesiz, bu kadar samimi, bu kadar ayrıntılı ve bu kadar melankolik biçimde ortaya koymaktan çekinmediği tek kitabı buydu çünkü.
4.
Uzak Dağlar ve Hatıralar, bu yargımın yanlışlığını değilse de eksikliğini yüzüme vurduğu için ayrıca önemli. Zira, en az İstanbul, Hatıralar ve Şehir’deki kadar içten ve mesafesiz bir Orhan Pamuk vardı karşımda bir kez daha. Üstelik bu sefer gündelik hayatına, yazıyla ilişkisine, korkularına, kâbuslarına, romanlarını nasıl tasarladığına, zihninin nasıl çalıştığına dair hayli tafsilatlı bilgiler de söz konusuydu. Beni en çok ilgilendiren, Masumiyet Müzesi’nin kuruluşu sırasında yaşadığı bitip tükenmeyen sıkıntılar, yemek yapma kabiliyeti ve yüzmeye yüklediği edebi anlamdı.[3] Haruki Murakami, yazacaklarını koşarken tasarladığını anlatır ya her söyleşide, meğerse Orhan Pamuk da yüzerken yapıyormuş aynı şeyi.[4] Metinle sürdürdüğü kesintisiz mücadele esnasında tıkandığı durumlarda, doğrudan denize veya havuza koşan bir Orhan Pamuk portresinin nasıl sevimli bir çehreye büründüğünü tahmin etmek zor olmasa gerek.[5] Bizzat yaptığı birbirinden ilginç yemeklerden cacığı asla eksik etmemesi ise aynı portreyi tamamlayan bir diğer güzel unsur bana kalırsa.
Dediğim gibi, beni asıl çarpan, Masumiyet Müzesi macerasıydı. Zira, böylesine büyük sıkıntılar yaşadığını, okumuşyazmış memleket mensuplarından böylesine yaka silktiğini, hatta kimi zaman canından bezdiğini ne duymuş ne de okumuştum:
“Müze sıkıntılarından, üçkâğıtçı sanatçı ve mimarlardan yakınmak da bir noktadan sonra artık vakit kaybı. Bu müzeyi yapmayı ben istedim, ben kaşındım, şimdi sıkıntıyı çekmeliyim elbette ama bazan boğuluyor gibi hissediyorum; bazan yataktan çıkmak, işe başlamak bile istemiyorum.” Böyle durumlarda, tam karşısında açılan alışveriş merkezi yüzünden Nişantaşı’nı bütünüyle terk eden Orhan Pamuk’un Cihangir’de yaşadığı evi kuşatan olağanüstü manzara yetişiyor imdadına: “Ama sabah Cihangir’de, yataktan kalkıp bu manzarayla karşılaşınca, sabahın erken saatindeki o derin sessizlikte güneş doğarken, bütün dünya çok güzel bir yer oluyor. Sabahın ilk sessizliğinde bu manzaraya bakmak, bana geri kalan her şeyi, müze işlerini, çalışmaktan yorgunluktan düşüp bayılabileceğimi, ölüm korkularımı ve yalnızlığımı unutturuyor.” (s. 29).
Masumiyet Müzesi’nin kuruluş çalışmaları kimi zaman yazdığı romanları da etkiliyor Orhan Pamuk’un; içine girmek istemesine rağmen dışarı çıkarıp uzaklaştırıyor yazı masasından:
“Müze beni çok yordu, mutsuz etti. Yazarlığa zevkle vereceğim saatleri elimden aldı. Bütün bu emek daha eğlenceli, keyifli de olabilirdi. En azından beni mutsuz etmeyen bir şey olmalıydı; ama bunu başaramadım. İşlerin yoğunluğundan ve bazı ‘sanatçıların’ küçük hesaplarından ve entrikalarından bezdim. Daha felsefi olmak isterdim felsefi müzemde…” (s.62)
Bu kadar da değil, Masumiyet Müzesi’nin yapımı sırasında yaşanan sorunlar öylesine canını sıkıyor ki bir gün, “Sabah birden - saat 10 gibi depresif ruh halinden manik ruh haline geçiyorum. Aynı anda ya da yarım saat önce şuna karar verdim: MÜZEYİ BİTİR AMA AÇMA. KAPISINA KİLİT VUR SAKLA. Kendini MÜZE ile HELAK etme” diye yazmaktan alamıyor kendini. (s. 240)
5.
Bana kalırsa Uzak Dağlar ve Hatıralar’ın tek problemi, defterlerden yapılan alıntıların kronolojik bir sıra takip etmemesi. Anlaşıldığı kadarıyla son derece bilinçli bir seçim bu. Zira yazarımız, “Rüyayı penceremden gördüğüm bu manzarayı seyreder gibi seyrediyordum ki… korkuyla uyandım. Bu kitaptaki resimli sayfaları o rüya manzarayı anlamak için ZAMAN’a göre değil, DUYGU’ya göre sıraladım” (s. 39) diyor gerçi ama bu açıklama kargaşayı çözümlemeye kafi gelmiyor maalesef. İtiraf etmeliyim ki, Bozacı Mevlut’un Rayiha ile karanlıkta sevişmesinin ardından Minger Adası’nın sokaklarında Kolağası Kamil’le buluşmak, birkaç sayfa sonra Elif Batuman ve kız arkadaşıyla Metropolitan’ı ziyaret etmek, derken Goa sahilleri, Grand Kanyon üzerinden Los Angeles, Minger Telgrafhanesi’nin tarihi, tekrar Bozacı Mevlut, Kiran ile Miami’nin Art Deco sokaklarında yürüyüş, New York, Manzaradan Parçalar… bir hayli kafa karıştırıcı. Kimi zaman ustaca biçimlendirilmiş bir labirentte kaybolduğum izlenimine kapıldım yaşıma aldırmadan, kimi zaman da böylesi bir samimiyet ve içtenlik karşısında yürüyüp gittim Caddebostan sahiline doğru kirpiklerimi yerden kaldırmadan!
Belki de bu bilinçli karmaşanın sebebini Orhan Pamuk satırlarıyla birlikte yorumlamak en doğrusu:
“Ne kadar ruh halim varsa o kadar da kişiliğim var. Her yeni ruh halinde yeni bir insan oluyorum. Ve yeni bir insan olunca eski düşüncelerimi tanıyamıyor, onlara hayret ediyorum… Düşüncelerimin odak noktası şu ara ne kadar çok değişiyor. Demek ki sürekli başka biri oluyorum.” (s. 89)
Sadece kendisi mi; Cihangir’den Uzak Dağlar’a bakarken zalim kaderiyle yahut Kolağası Kamil Bey’e yakışacak bir ifadeyle, “makus talihi” ile baş başa bıraktığı okuyucusu da öyle…
NOTLAR:
[1] Orhan Pamuk, Uzak Dağlar ve Hatıralar, YKY, İstanbul 2022. (Orhan Pamuk neden bu ismi seçtiğini de veciz bir biçimde özetliyor: “Cihangir’de karşımda UZAK DAĞLAR var. Manzaraya bakarken uzaktaki dağlara gözü takılan kişi: 1: Bu uzak dağlara gitmiş, hatta dağın arkasındaki köyde yaşamış olabilir. Benim İstanbul’dan Adalar’a bakışım budur. Adalar’daki mutlu günlerimi hatırlarım. 2: Ya da uzak dağlar hiç gitmediğimiz bir manzaranın parçasıdır. Orada ne olduğunu sürekli merak ve hayal ederiz.” (s. 44)
[2] Orhan Pamuk, zihninin ve ruhunun önemli bir tarafını teşkil eden ressamla inişli çıkışlı bir ilişki yaşıyor öteden beri ve nihayet bir gün bu anlamsız mücadeleden vazgeçmenin hem ressam hem de romancı açısından çok daha sağlıklı olacağına karar veriyor: “7-22 yaşlarım arasında ressam olacağımı sandım. 22 yaşımda içimdeki ressamı öldürdüm ve roman yazmaya başladım. 2008 yılında bir dükkâna girip iki büyük torba dolusu kalem boya fırça alıp küçük resim defterlerine korku ve zevkle resmetmeye başladım. Evet, içimdeki ressam ölmemişti. Ama korkular içindeydi ve çok çekingendi. Yaptığım resimleri kimse görmesin diye defterlere yapıyordum. Hatta biraz suçluluk duyuyordum: Demek ki kelimelerin yetersiz olduğunu düşünüyordum. O zaman niye yazıyordum? Bu huzursuzluk hızımı kesmiyordu. Resmetmeye çok hevesliydim ve her yere resmediyordum.” (Uzak Dağlar ve Hatıralar, s. 24)
[3] “Her sabah saat 7.30’da kalkıp romanı düşleyerek çay kahve pişirmek, meyve dilimlemek. On-beş yıldır böyle yaşıyorum. Eskiden gece dörtte uyurdum. On beş yıldır on birde uyuyorum. Her sabah bir önceki gün yazdığım şeyleri beğenmeme korkusu! Romanın dünyası ne kadar ince! Yazardan çok büyük bir güven bekliyor… İnanmasan bile inanmak zorundasın. Yazarın kendi dünyasına inancı, hayal gücünün çalışması için şart. Saat dokuz buçukta şırıl şırıl bir yaz yağmuru başladı. Kiran ile denize girdik. Denizin cam mavisi, göğün kurşuni rengi, çamların suda yansıyan yeşili. Aklımda roman. Açıl Orhan, açıl, denize, suyun içine açıldığın gibi, başka kahramanların hayatlarına açıl. Denizde yüzerken üzerime yağmur değil, başka insanların hayatı ve kelimeler akıyor sanki.” (Uzak Dağlar ve Hatıralar, s. 148)
[4] Uluslararası telefon konuşmalarının birinde Orhan Pamuk’un yüzme ile kurduğu bağlantıyı anlattığım sevgili gönül dostum ve ömür yoldaşım G.G., Masumiyet Müzesi’nde de yüzmenin önemli bir figür olduğunu hatırlatarak, romanın başkarakteri Kemal’in, Füsun’dan ayrılışının acısını unutmak için kendisini sık sık Boğaz’ın serin sularına bıraktığını söyledi. Öyle ki, romanın bölümlerinden biri “Sırtüstü Yüzmek” başlığını taşıyordu zaten: “Karanlık bir güzelliği olan o acıklı Eylül günlerini dayanılır kılan önemli bir şey keşfetmiştim: Sırtüstü yüzmek karnımdaki ağrıyı hafifletiyordu. Bunun için, sırtüstü ve geri geri yüzerken başımı Boğaz sularının içine iyice sokmam, denizin dibini başaşağı görmem, bir süreliğine nefes almadan kulaçlar atmam gerekiyordu. Akıntının ve dalgaların içinde geri geri ilerlerken gözlerimi açınca, tersinden gördüğüm Boğaz’ın renk değiştirerek koyulaşan karanlığı, aşk acıma hiç benzemeyen bambaşka bir sınırsızlık duygusu uyandırırdı içimde.” (Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011, s. 133)
[5] “Güzel denizde yüzdüm. Deniz mavi. Temiz. Derin. Güneş. Yüzerken Mevlut’un okul yıllarında aslında okulu ne kadar çok sevdiğini gösteren bir liste paragraf - sayfa hayal ettim. Şimdi bugün yazacağım. Yazabilirsem belki de Türk edebiyatındaki okul sayfalarının en tuhafı olabilir. Listeyi yazıyorum. Ama iddialı olmak iyi değil. Seviyorum yazmayı. Aslında Mevlut benim. Mevlut’un tarih derslerinden hoşlanmasını yazdım şimdi. Sonra yavaşladım. Lanet olsun. Ayrıntılar bazan o kadar net ki bütünü kaçırabiliyorum.” (Uzak Dağlar ve Hatıralar, s. 151)
Önceki Yazı
Profesör Y ile Konuşmalar:
İçten yanmalı motor
“Aslında Céline’in yaptığı biraz da budur: Konuşur gibi yazmak. Ama yazmayı konuşmak değil bu, bir söyleşi ya da bir mülakat değil söz konusu olan. Neden konuşma diline ihtiyaç duyuyor Céline, en başta? Basit bir soru ve her basit soru gibi karmaşık bir cevabı var: Hayat dizginlerini konuşmada yitiriyor çünkü.”
Sonraki Yazı
Hızlı okumama kursu
“Yazar ve eleştirmen Francine Prose’un Bir Yazar Gibi Okumak isimli kitabı “kısmen, yazarların öğretilemez bir şeyi nasıl öğrendiğine dair o kaçınılmaz soruya cevap olarak” kaleme alınmış. Çehov’dan Nabokov’a, Woolf’dan Mansfield’e sayısız ustanın sayfalarda arzı endam ettiği kitap, edebiyata adanmış bir yavaş, yakın ve detaylı okuma manifestosu gibi.”