• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Profesör Y ile Konuşmalar:

İçten yanmalı motor

“Aslında Céline’in yaptığı biraz da budur: Konuşur gibi yazmak. Ama yazmayı konuşmak değil bu, bir söyleşi ya da bir mülakat değil söz konusu olan. Neden konuşma diline ihtiyaç duyuyor Céline, en başta? Basit bir soru ve her basit soru gibi karmaşık bir cevabı var: Hayat dizginlerini konuşmada yitiriyor çünkü.”

Louis-Ferdinand Céline

HASAN CEM ÇAL

@e-posta

ELEŞTİRİ

23 Kasım 2023

PAYLAŞ

Louis-Ferdinand Céline’le ilgili söylenecek çok şey var; hem özel hayatına hem de “edebi hayat”ına dair. Ama sanki lafı fazla uzatmak da anlamlı değil onun hakkında. Ve yaptıkları hakkında da tabii. Céline’de onun üstüne söz söylemek isteyenin sözünü budayan bir taraf var; yalnızca söylemenin zaruri olduğu şeyleri söylemeye iten bir taraf. Öyle ki, giderek onun tüm işlerini söz konusu etmek bile zorlaşıyor; giderek tek bir iş, belki tek bir bölüm, belki tek bir sayfa üstüne yazası geliyor insanın, ki bu da onun bir başka özelliğinin ifadesi belki de: Küçük olanda büyük olanı, mikroda makroyu var edebilme, ölçekler ötesi bir yazın anlayışını ortaya koyabilme yetisi. Ama tabii ki bu, bir yandan da onun tüm metinlerinin birbiriyle kesiştiği, çarpıştığı, sürtüştüğü, birbirlerini sıyırıp geçtiği anlamına geliyor. Céline’in eseri bir bütün halinde değerlendirildiğinde bir ağ, dolayısıyla bir bağ da; böylece onu okuyanı da bir tefsirdense bir analize, belki bir kısa incelemeye yöneltiyor. Hiçbir düşüncesinin altını (duyguyla dahi olsa) doldurmayan, bir gerilla gibi edebiyat yapan, edebi bir yeraltı akımı oluşturan, yazınsal alanda etkilendikleri belli belirsiz, öyleyse soysuz, gayet tabii piç bir edebiyat onunki. Nereden başlasanız olur ona. Biz (sıkıştırılarak yeğinleştirilmiş madde anlamında) en yoğun olanını seçtik, kısa bir tanesini yani, ki kısa konuşalım: Profesör Y ile Konuşmalar.

Aslında bu, Céline’in “bilinen metin”lerinden biri değil. Belki de en az bilinenlerinden. Hatta genellikle bilindik metinlerin gölgesinde kalmış bir tanesi. Okur tarafından, “Ah, böyle bir şey de mi varmış” ile “Varsa var, önemi yok” arasında tepkilerle karşılanan, o ucuz, kısa, ne idüğü belirsiz, muhtemelen alınsa da okunmayacak, el âleme caka satarken bile adı geçirilmeyecek, bir diğer yok-metin. Gecenin Sonuna Yolculuk ya da Taksitle Ölüm gibi kitapları düşününce, bu fark (ya da anomali) daha da anlaşılır oluyor. Her ne kadar bu iki kitap kısmen birer giriş mahiyetinde de olsa onun çalışmasına, hatta ilki neredeyse edebi değil, ebedi bir referans olsa da, hiçbir eser tipi bir “geç dönem eser” kadar dışavurmaz bir yazarın projesini. O nedenle, Céline’in bu kitabını (ki 1955 yılında, çoğu bilinen eserinden sonra yayınlanmış bir iş bu), Profesör Y ile Konuşmalar’ı bir tür “gelişkin giriş” olarak da görmek gerek. Belki kendisi “edebi olmayan edebiyat” demeyi yeğlerdi kendi yaptığına, eserine, oeuvre’ına. Bu eserin içindeki en nadide parçalardan bu da. Hem uzun yılları kateden bir yazın deneyiminin billurlaşması hem de bu yıllar içinde gelişip duran bir polemikçiliğin utkulu devamı; Fransız edebiyatının (Alfred Jarry’nin başı çektiği) “öteki”lerinden oluşta nihai bir uğrak, ama ayrıca (her “öteki-oluş”un şart koştuğu üzere) edebiyatın merkezinden bir kaçış, bir mesafelenme de. Tıptan bildiğimiz üzere: Bazen bazı damarları kesmek ve diğerleriyle bağlamak gerekir, bir başka kan akımı yaratabilmek için. Her yeri kana bulamak pahasına yapılacaktır bu. Cerrah için iş olan, Céline’de mizaca dönüşür: Edebi anemizme karşı edebi hematoloji. Kanı bir başka şekilde kaynatmayı bilmek sözcüklerle.

Louis-Ferdinand Céline
Profesör Y ile Konuşmalar
çev. Ayberk Eray
YKY
Şubat 2023, 6. baskı
96 s.

Céline’in her açıdan fazlasıyla ayrıksı, muhalif, hırçın, hoyrat, yer yer haşin, sıklıkla hin, ama tabii ki münzevi bir insan olduğunu ve ister istemez bir yazar olduğunu biliyoruz. Tam bir yazar mizacıdır bu; olana hayır demek, her halükârda, koşulda. Belki de bu, sözcükleri kullanarak yapıp etmekten kaynaklı bir şey: Söz üstüne söz söylemek, bunu yaparken de bir önceki sözü bastırmak, sözcüklerin alayının doğasında vardır. Ama bazıları pek farkında yapar bunu, ki Céline de onlardan biri. Profesör Y ile Konuşmalar da bunun bir örneği zaten. Metnin içinden konuşmalı o halde. Ona “ses ver”meli. Ya da Célineci bir tabirle, kusmalı onu. Blargh!

Metnin daha en başından itibaren dizginlenemez ama karşı da koyulamaz bir kan akışı açığa çıkarıyor Céline; kanı fokurdatıyor. Sövüyor, sövüştürüyor. Hiç kimseden lafını sakınmıyor, hakaretler havada uçuşuyor; bini bir para halde. Ani parlamalar kesilmiyor hiç. Bu, basit bir serzeniş, bir mızmızlanma, bir çocukluk da değil ama; daha çok ya da ziyade, aklı olabildiğince hızlı çalışan, huysuz bir adamın konuşmasına benziyor. Ve tabii ki (kitabın başlığının da imlediği üzere) bir konuşma bu, çünkü Céline’in yaptığı yazmaktan ister istemez öte bir şey. Evet, yazıyor o, ama konuşur gibi yazıyor. Bir diyalog kuruyor diyebiliriz, ama yine de oldukça dominant, baskın, neredeyse tiranik bir diyalog kurma şekli bu. Karşısındakini yalnızca bir sözcük kabı haline getiriyor sanki. Bir diğerine, ötekine yalnızca onun sözcüklerini soğursun diye ihtiyaç duyan, farkında olunma ihtiyacını suskun ya da daha doğrusu susturulmuş, sessizleştirilmiş bir figür ya da silüetle doyuran bir özne Céline bu kitapta. Herkes olabildiğince susturuluyor, ki o konuşsun. Onun diyecek o kadar şeyi var ki, ama diyecekleri de öyle önemli ki, herkes orada olmalı ama yine de susmalı. Her edebiyatçının hayali, değil mi? Gelmiş geçmiş en dürüst edebiyat mıdır bu? Olabilir. Céline’in dehasının en temel parçası: Üslubun pornografisi. Hatur hutur yazmak. Ya da “eskiler”in dediği gibi: Namussuzca.

Sözün kendinde ve kendi içinde değilleyici bir kuvveti olduğunu söyledik, ama eklemeyi unuttuk: Bu eser bu kuvvetin modelidir. Bir diyalogdur ilk bakışta, ama daha çok bir monoloğu andırır sonrasında. İki kişi konuşur gibidir, ama aslında konuşan çokludur. Çoksesli bir konuşmadır bu; bir diyalogsa yalnızca “lafta” öyledir. Azıtmış bir Platonculuk diyelim buna, hiçbir “rasyonel”i kabul etmeyen, “aklın yolu”ndan sapan, uzlaşmaya varmayan, sorun çözmeyen, sorun da yaratmayan, yalnızca yegâne sorunu, kaosu olduğu haliyle sunan. Buna çoksesli bir kitap diyorsak bu, Céline’in içindeki seslerin çokluğundandır. Gilles Deleuze, Jean-Luc Godard için “kalabalık bir yalnızlığa sahip” diyordu. Aynı şey Céline için de geçerlidir, ama bu sefer bu yalnızlık, bu karman çorman, güruh halindeki yalnız-oluş bir teorem sunmaktansa bir problem halini alır: Tüm sesler konuşmak ister ve böylece onların her birini yansıtacak olan ses bozulmaya, aksamaya, anlamlı konuşamamaya başlar. Bir kişi onu kuşatan ve bir mühür gibi damgalayan tüm karşıtlıkları olduğu halde, açmazlar olarak yansıttığında sabuklar. Eserin tasarımında verilidir bu ve biçim, üslup, tarz sorununa yükseltilmiştir: İnsan tüm çağına karşıysa, “şu an değil de bir başka zaman için” diyorsa, o çağı tanımlayan her bir sesle ona uygun bir karşı ses, bir kontrpuan oluşturacak şekilde yazacaktır. Friedrich Nietzsche de böyle yapmıştı, mümkün en sofistike anlamda vakitsiz bir felsefeci olarak, şiir ve aforizma gibi, “felsefi olmayan” formlarla yazması da biraz bundandı. Üslubu fikrin kendisinden ayırt edemeyen (ve hep haklı çıkan) kişiler için bu normaldir. Belki de Céline’in felsefesinden konuşmalı, edebiyatından olduğu kadar (tıpkı Robert Musil gibi). Konuşmayı en az yazmak kadar seven birinin felsefenin bağrına, Platonculuğa ve ardından felsefenin çeperlerine ateş gibi düşmesi kaçınılmazdır. Julia Kristeva’dan Deleuze’e, Céline’e referans son bulmamıştı.

Louis-Ferdinand Céline, 1932.

Aslında Céline’in yaptığı biraz da budur: Konuşur gibi yazmak. Ama yazmayı konuşmak değil bu, bir söyleşi ya da bir mülakat değil söz konusu olan. Bir deşifre de değil ama, önce konuşulup sonra yazılan bir şey değil yani, ayrıca. İki yönde de hareket etmiyor Céline; ederse yazıda kalacağını biliyor. Yazmayı konuşursa da, konuşmayı yazarsa da önceliğin yazıda olacağını kavrıyor, kavramış özetle. Bir “ara yol” buluyor dolayısıyla ve bu yol, yazıyı onun dışarısı addedilenle, konuşmayla bağlantılandırarak yazıya dair akut bir farkındalık kazandırıyor okuyana. “Bu ne biçim yazı!” Bir okurun sesi bu, ama ayrıca bir yazarın da sesi. İlkinde pejoratif, ikicisinde ise süperlatif bir anlamın halesiyle kuşanmış olmak kaydıyla.

Yazma edimi Céline’de daha çok bir kayıt, bir konuşma kaydı işlevi görüyor fakat tabii ki bir ses kaydı değil bu, hâlâ fazlasıyla yazınsal. Ama direniyor olduğu şeye; kendini konuşmaya açıyor. “Düzgün yazma”yla bağdaştırılamayacak her şeyi yapıyor yazısında: Devrik, giderek eksik cümleler; sayıklamalardan ayırt edilemez neolojizmler (ki ustası tabii ki Şangay’da konuşlanmış bir İngilizdir: Nick Land); kimi ve neyi hedef aldığı belli olmayan çıkışmalar; paragraf içi ve arası atlamalar; konumu belirsiz özneleşmeler (kendi adına konuşmayı kesip bir başkasının adına konuşmaya başlama) ve dahası tanımlıyor Céline’in yazısını. Her ne kadar bunların her biri Profesör Y ile Konuşmalar’da faal olmasa da, yine de bir yeraltı akımının parçaları gibi katediyorlar tüm yazıyı. Her an şaftı kayabilir gibi geliyor yazının, çünkü limitte duruyor; konuşmayla yazı arasında, bu ikisi arasındaki sınırın ucunda, kenarında. Bu nedenle yoruyor okuyanı, muhtemelen yazanı da yorduğu gibi. Talepkâr bir yazı bu, ama olabilecek en anti-elitist anlamda: “Beni yordular, şimdi ben de sizi yoracağım, elimden gelmez başka türlüsü, bana biçilen yazgı bu.” Bazı şeylerin suçlusu atalarımız, ama ceremeyi çeken biziz (yine). Céline’in içinden konuşanlar, onun ses verdiği çokluk, bir şizofrenik hat yaratıyor: Kendisini baskı altında tutmaya çalışan, kendisinden çok daha manyak olan bütün bir bürokratik, pedagojik, ekonomik, hatta karşı bir şizotopya. Bütün bu yoğunluk, yeğinlik bundan. Onun eserinin, Profesör Y ile Konuşmalar’ın bir içten yanmalı motor gibi çalışması da bundan tabii. Kendi kendini hararetlendiren, “yeterince dolmuş”, dolayısıyla taşan birinin yazısı. Ve baki soru: Niye taştı diye soruyorsunuz da, niye doldu diye mi soramıyorsunuz? “Kendini kandırmanın bin bir yolundan biri daha.”

Ama şunu da sormalı: Neden konuşma diline ihtiyaç duyuyor Céline, en başta? Basit bir soru ve her basit soru gibi karmaşık bir cevabı var: Hayat dizginlerini konuşmada yitiriyor çünkü. Céline için yazı fazlasıyla formal bir şey: Formal, kökensel anlamıyla; “formu belli” yani. Hem biçimci hem de resmî diyelim. İlksel anlam ilki. Ama Céline her ikisinden de tiksiniyor, nefret ediyor; midesi kaldırmıyor onları. “Yeni bir üslup arıyor” demeyeceğiz, çünkü bir şeyi bulmaya yakın olan ya da bulan asla aramaz (bulamamaya giden en kısa yol da aramaktır). “Yeni bir üslup buldu” demek daha doğru; zira zorundaydı buna. İğrenme nasıl ki irkiltiyor, tüyleri diken diken ediyor, bacaklara kanı topluyor, ayakları yerinden oynatıyor, yüzü ekşiltiyor, ama hepsinden öte harekete geçiriyorsa kişiyi, yazıdan iğrenme de öyledir: Céline’i Céline yapan iğrendikleriydi. “Her zaman iğrendiklerimizin aynasıyız.” Kaale aldığınız şeysiniz. Jacques Derrida boşu boşuna tekrarlamaz: “Sessizliktir en büyük şiddet.”

İki tutumdan da böyle kopuyor Céline, Profesör Y ile Konuşmalar’da. Ve yalnızca konuşuyor, konuşmaya başlıyor, konuşmayla devam ediyor, konuşarak bitiyor; konuşma bitebilirse tabii. Durmaksızın üç noktalarla (“…”), kesintilerle, eksiltilerle, elipsislerle doldurması bundan “yazı”sını. Hiçbir cümle tamamlanmıyorsa, biri diğerinin üzerine biniyor ya da bir diğerinden iniyorsa, çoğu cümle (eğer ki tamamlanma şansı bulduysa) kendisinden önce ya da sonrakini değilliyorsa, bu biraz da konuşmanın böyle olmasından. Konuşmanın oluşundan. Dolayısıyla Céline’in keşfettiği, konuşmayla yazma arasındaki geçirgen yüzey, saydam zar. Başka bir şey bulduğu ve yaptığı yok onun, ki “Daha ne yapsın” demek de çok olası. Yeni bir dil yaratmaktan da öte, yeni bir dilsel akış tasarlıyor o; yalnızca suyu değil, debiyi ve eteği de değiştiriyor. Konuşma gibi umarsızca ve kontrolsüzce akıyor yazı. Marcel Proust’un ifrat düzeyinde kullanılan çok güzel sözünde olduğu gibi (Saint-Beuve’e Karşı): “Güzel kitaplar âdeta yabancı bir dilde yazılırlar.”

William S. Burroughs

Céline’in dışında, bir edim olarak konuşmayı yazıya bu denli şiddetli bir biçimde entegre eden ancak William S. Burroughs olabilir belki. Çıplak Şölen ve Queer gelmiş geçmiş en iyi konuşma-yazı örneklerinden; “sokak ağzı”ndan “şive”ye dek, bütün bir sözlü kültürü yazıya nakleden, yazıyı da böylece mutasyona uğratan “aşağılık kitap”lar. Belki de “yeraltı edebiyatı”ndaki “yeraltı”yı, underground anlamında değil de subterranean anlamında ele almalı. Yeraltındakiler genelde bir cemiyet, cemaat, güruh oluşturamayacak kadar şizo olduklarından, bu muhtemelen daha makul bir “anlamlandırma”: “Ortam”ları aynı olan, gün ışığını ancak bir vitamin olarak, dolaylı alan, bir yarı-vampir gibi karanlıkta yaşayan ve bir köstebek misali toprağın altını yeğleyen bir “deli”ler sürüsü. Deliler: “Kendi kendine konuşan”lar anlamında. Deliliğin muazzam göstergesi! (Ve tabii yazarlığın.) Ama eklemeli: Konuşmayı da, delice konuşmayı da, yazıyı konuşturacak kadar delirmeyi de bir bilinç akışıyla ya da bir bilinçdışı deviniminin yüzeyselleştirilmesiyle yani yüzeye çıkartılmasıyla karıştırmamak lazım. Konuşmak, olağan ve bilinen haliyle konuşmak, en nihayetinde bilinçle özdeşleşen, özdeşleştirilen bir faaliyet, her ne kadar (belki bu bakışın dayatmasıyla) bilinçdışı kuvvetler denilen ne idüğü belirsiz şeyden bahsediyor olsak da. Ama işte, konuşmayı bu basınçtan (ya da daha doğrusu baskıdan) kurtarmak için ve ona asıl tesir gücünü iade edebilmek adına onu yazıya dökmek gerekiyor. Dökmek, mümkün en literal anlamıyla: Bir su gibi. Ve tabii ki su kadar usulca ve biçimsizce, hatta özellikle öyle. Bruce Lee: Be water, my friend.

Louis-Ferdinand Céline  adlı filmden (Emmanuel Bourdieu, 2016) bir kare.

Céline yüksek sesle konuşarak yazıyor olsaydı mesela, hiç mi hiç şaşırtıcı olmazdı bu. Onunki, daha ziyade yine Burroughs’un “otomatik yazı”sına ya da cut-up’larına benziyor, ama real-time bir tanesine. Eğer bir deşifreyse bu, simültane bir tanesi, dolayısıyla yazının tüm hikâye dışılığını taşıyor bünyesinde, bir iz ve giz olarak. Yalnızca bir kayıt olmaya meyleden ve hikâye anlatmaktan başka derdi olmayan yazı, şimdiye ancak bir hikâye formunda tesir edebiliyor; onu bir tanıdığın, eş dostun, sevgilinin anlattığı (sözde) ilginç bir olayı dinler gibi okuyor, okuduktan sonra ise “rafına kaldır”ıyoruz. “İyiymiş, hoşmuş, peki ya devamı? Bir tane daha anlat!” Ama edebiyat bu değildir; edebiyata atanan en asli görev hiçbir zaman onun olmadı: Hikâye anlatmanın edebi hiçbir tarafı yoktur. Hatta mesele nasıl hikâye anlatıldığı da değildir. Daha ziyade anlatımı hikâyeden, hikâyeleme işlevinden kaçıracak hatların keşfidir. “En büyük hikâyeciler”den biri olan Honoré de Balzac, Séraphîta’da bu hattı kendi payına ve kendince keşfetmişti. Homeros’tan beri, Herodotos’un etkisi altında, edebiyat olmadığı şeyi olduğunu zannetmekten başka bir şey yapmadı: Hikâye anlattı (“olduğu gibi”). İronik olan, “Hikâye anlatma bana” deyişinin edebiyatın (büyük bir yanılgıyla) kendini adadığı halk denen yüzü olmayan zümreden çıkmış olmasıdır. Edebiyat elittir ya da hiçtir, ama ayık değil, sarhoş bir elitizmdir söz konusu olan (F. Scott Fitzgerald’ın alkolizmi). Kendinden başka bir şeyle ilgilenecek ayrıcalığa ve alçakgönüllülüğe sahip olanlar yapar edebiyatı, diğerleri yalnızca kendilerinin sandığı hikâyeyi anlatır durur. Hiç kimse edebiyat sanılan hikâyeleme hastalığını Deleuze’den daha net bir şekilde yargılamadı (Kritik ve Klinik): “Yazmak, anılarını, yolculuklarını, aşklarını ve yaslarını, düşlerini ve fantasmalarını anlatmak değildir.”

Konuşma biçiminde, yazıyı kendinden geçiren ve çıkaran biçimde işlemeyi kesen şey, olduğu haliyle hikâyedir, hikâyelemedir. Céline’in keşiflerinden biri daha, belki de en büyüğüdür bu: Bir hikâye anlatamayacak kadar net görmek her şeyi; akışta, kaosta, parçalanmada. Konuşma yazıya kıyasla ayrıcalıklıysa bu, konuşmanın hayatı var eden kuvvetten, oluştan almasındandır gücünü. Ama yazı da konuşmaya kıyasla ayrıcalıklıysa bu, konuşmaya has kuvveti algılanabilir, duyulabilir, kavranabilir kılmasındandır; mühürleyip sihirli bir hale getirir konuşmayı o. Bu yüzden yazar Céline, yoksa sadece sokak aralarında, kenar köşelerde, izbe kafelerde laf ebeliği yapabilirdi (ki yaptı da). Tam da bu anlamda bir konuşan yazı onunki, bir konuşma-yazı, bir “konuşayazı”, konuşacakken yazılmış olan ya da konuşa konuşa yazılan, kendi denen şey –varsa böyle bir şey– kaldıysa yazdıktan sonra. Céline’in Profesör Y ile Konuşmalar’ına “roman” dendiğine bakmamalı. Roman özneden bağımsız olamaz, bölünen bir tanesi olsa bile – “post-modern roman” olağanüstü bir oksimorondur. Céline’inki öznelerarası bir yazın, ama Joyce’cu olmaktansa Artaud’cu bir anlamda: Kendi içinde değil, kendi dışına doğru bölünen bir “öznemsi”; patlamadan evvel aşırı büzüşen bir çekirdek gibi, bir nükleer bomba misali. Henüz bunun ne olduğunu ifade edecek bir terime sahip değiliz, olmayalım da. Var olmayan terimin tanımıyla yetinelim, sonsuza dek değiştirmek üzere onu, bir kot pantolon gibi: Konuşmanın ana adanmışlığını olumlayan, yaşamın indirgenemez yüzünü söze damıtan, konuşmanın sınırsızlığı ve sonsuzluğunu örnek alan bir yazı (mı?). “Lak lak”ın en metafiziksel hali.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Celine
  • Louis-Férdinand Céline
  • Profesör Y ile Konuşmalar

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Sessizlik Tarihinden Günler:

Sessizliği sessiz kalarak anlatmak

“Merethe Lindstrøm’un bu romandaki ustalığı, öncelikle sessizliği sonuçları, semptomları ve farklı görünümleriyle sessiz kalmayı koruyarak, daha doğrusu sessizlik örtülerini kaldırarak, ama bu örtüler kalktığında başka sessizlik örtülerine işaret ederek anlatmasında... Sessizlikler üzerine bir roman, sessizlikler içinde ve sessizlikler geçidi şeklinde ilerliyor.”

BEHÇET ÇELİK

Sonraki Yazı

DENEME

Masumiyet Müzesi kaç romandan mahrum bıraktı bizi?

“Masumiyet Müzesi’nin kuruluş çalışmaları esnasında Orhan Pamuk’un o olağanüstü niyetinden de, o niyeti besleyen cevvaliyetinden de vazgeçecek aşamaya geldiğini bilmiyordum doğrusu. Uzak Dağlar ve Hatıralar, sadece müze konusunda değil, yazar, yazarın yazdığı metinle ve yarattığı kahramanlarla ilişkisi ve bütün bunları besleyen melankolisi hakkında da bambaşka ufuklar açtı önümde.”

SEFA KAPLAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist